“Türkiye’nin Örtülü Gerçeği”: Başörtüsü yasağı üzerine1
Derya Demirler
Kasım 07
Toplumun tamamını ilgilendiren siyasi, kültürel ve dini tüm sistemler için kadın giyimi ve davranış kodunun her dönem önemli bir sembol olduğu söylenebilir. 19. yüzyıl sonrası modernleşme ve aydınlanma çabalarının ulus-devletler olarak vücut bulması ve ulusun en küçük biriminin aile olarak tanımlanması ile birlikte kadınlar, görünümleri, üstlendikleri roller ve bu rolleri nasıl ifa ettikleri üzerinden ulus-devlet projelerinin önemli bir sacayağını oluşturdu.
Türkiye’de de başlangıcını Tanzimat Fermanı’na götürebileceğimiz modernleşme çabalarının Cumhuriyet’in ilanı ile -tüm sorunlarıyla birlikte- ete kemiğe bürünmesi, kadınların bir siyaset nesnesi olarak gündeme alınmalarını beraberinde getirdi. Eski rejimle araya konan keskin mesafenin en önemli sembolü örtülerinden kurtulmuş, kamusal alanda görünürlük kazanmış, eğitimli, meslek sahibi kadınlar oldu. Yaygın olarak bilinen Cumhuriyet anlatılarında kadınlar, kendilerini çarşaftan, çok eşlilikten, kafeslerin ardından ‘çekip alan’ kurtarıcılarına müteşekkir olmaya ve biat etmeye çağrıldılar.2
Maalesef çok sınırlı bir kesimin erişiminde olan alternatif kadın tarihi okumaları, egemen tarih yazımını altüst etmekten henüz çok uzak. Dolayısıyla, zihinsel süreci resmi eğitim süzgecinden geçmiş kadınların büyük bir kısmı kendini gerçekleştirme serüvenini, Türkiye’nin modernleşme ülküsü ile birleştirmeye uzunca bir süre devam edecek gibi görünüyor. Bu kadınlar için kadınlıkla anılan tüm giyim ve davranış kodları arasında en çok başörtüsü, herhangi bir aksesuar olmanın ötesinde, geçmişe geri dönme, kazanımlarını yitirme endişesinin en temel sembolü olma halini uzun zaman sürdürecek. Hâlihazırda, kadınlardan rejimle aralarındaki ilişkiyi ‘müteşekkir olmak ve biat etmek’ üzerinden kurmaları beklenirken, bazı kadınların neden ısrarla önlerine konan bu fırsatı teptiklerine anlam verilemeyecek ve arkasında siyasi bir gerekçe aranacak, bulunan gerekçe ise endişeleri tırmandıracak, teyakkuza davet edecek…
İşte tam da bu nedenle genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde örgütlenen Cumhuriyet mitinglerinde ‘türban’ karşısındaki tutum egemen pozisyonlardan biriydi ve mitinglerin ön saflarında cumhuriyet kadınları vardı. Bu süreçte ‘dindarlık’ ve ‘laiklik’ geriliminin sembolü olarak gündeme gelen başörtüsü, aslında 1980lerin ortalarından itibaren hem bir hak ihlâlinin konusu oldu, hem de rejime yönelik tehditlere işaret eden kırmızı çizgilerden birine dönüştü. Ancak Türkiye genelinde egemen söylem ve kimlik ile aralarındaki mesafe nedeniyle azınlıkta kalanların da başına geldiği gibi, başörtülü kadınların talepleri, sorunları, mağduriyetleri ve bunları dillendiren kendi sesleri pek duyulur olmadı. Bunun yerine, başörtüsü meselesi, onu takan kadınlardan soyutlandı. Başörtüsü, 1984’te Fransız kökenli ‘türban’ sözcüğü ile nitelenince sorun da siyasetin diline tercüme edilmiş oldu. Böylece, ‘türban’ Türkiye siyasetinin çatışma kültürü içinde kendine yer bulurken, başörtüsü; üniversite, adliye, devlet hastaneleri, harp okulları, orduevleri kapılarının dışında kaldı.
Hazar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği’nin yürüttüğü ve 20 Ekim Cumartesi günü düzenlediği bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyurduğu “Türkiye’nin Örtülü Gerçeği: Başörtüsü Yasağı Alan Araştırması,” başörtüsü meselesinin siyasi, toplumsal ve ekonomik boyutlarına ayna tutuyor. Çalışma, başörtülü kadınların seslerini duyurmak açısından oldukça önemli bir girişim.
“Türkiye’nin Örtülü Gerçeği,” 5 Ocak - 15 Şubat 2007 tarihleri arasında, Adana, Ankara, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Konya ve Samsun illerinde toplam 1112 denekle yapılan yüz yüze görüşmelerin ve anket çalışmasının bulgularını içeriyor. Araştırma, başörtüsü yasağını din ve vicdan özgürlüğü bağlamında değerlendiriyor ve yasağın toplumsal gerilime konu olmasından, adalet duygusunu sarsmasından, ekonomik sonuçlarından, eğitim hakkını kısıtlamasından, kadınlar üzerindeki travmatik sonuçlarından endişeyi bilimsel bir çalışma aracılığıyla aktarıyor. Ayrıca yasağın kadınlık durumuna olumsuz etkileri, yasak nedeniyle eğitim ve istihdam olanaklarından büyük ölçüde yararlanamayan kadınların genç yaşta evlilik yapmaları ve böylece özgürleşme potansiyellerini gerçekleştirememeleri gibi örnekler üzerinden araştırmada yer buluyor.
Araştırmanın özellikle vurgulanması gereken bulgularından biri, başörtülü kadınların yüzde 79.4’ünün -yaygın söylemin aksine- başlarına örttükleri nesneyi ‘türban’ değil, ‘başörtüsü’ olarak adlandırması. Yasaktan mağdur olanlarla yasağın kaldırılmasını bir tehdit olarak değerlendirenlerin sorunu farklı adlandırması, en temelde konunun toplumsal açıdan kutuplaştırıcı bir özellik arzettiğini gösteriyor.
‘Türban’, geleneksel ve kısmen kırsal bir referansa sahip olan ‘başörtüsü’nden farklı olarak, İslami değerlerle şekillendirilmiş bir yaşam tarzını ima ediyor. Dolayısıyla, büyük kentlerin çeperlerinde yaşayan, ağırlıkla ev işçiliği, tekstil gibi enformel sektörlerde çalışan ve sınıflararası hareketlilik şansına mutlak olarak sahip olamayan kadınların veya büyükannelerimizin örtüsü değil burada sorunsallaştırılan. Başörtülü kadınların kentin çeperlerinde değil, merkezinde yaşamaya başlaması, seçmiş olduğu yaşam tarzının kente görünür biçimde rengini vermesi, kamusal görünürlük iması olan mesleklere sahip olması kaygı uyandırıyor. Çünkü bu durumun başörtüsü takmayan kadınların toplumsal statüsünü sarsmasından endişe ediliyor. Yakın dönemde manşetlere taşınan ‘Türkiye Malezya olmasın’, ‘Mahalle baskısına son’ hezeyanları bu endişenin en açık tezahürleri olarak karşımıza çıktı.
‘Türban’ın Cumhuriyet projesi açısından taşıdığı toplumsal ve siyasal imalar bir yana, başörtüsü, araştırmaya katılan deneklerin tamamına yakını için dinin emrini (yüzde 99)ve aileden devralınan bir geleneği (yüzde 98) ifade ediyor. Yani, bu araştırma, iddia edilenin aksine, başörtüsünün siyasi değil, toplumsal bir referansa sahip olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşın başörtüsüne atfedilen siyasi imalar neticesinde gelen yasak, kadınları yurttaş olmak ile kendinden vazgeçmek arasında bir tercihe zorluyor. Nitekim, yasağa rağmen başını açmayan kadınlar yüzde 40.5 oranındayken, yüzde 35 oranında kadının başını sadece yasağın uygulandığı yerlerde açması, yüzde 20’sinin ise başörtüsü yerine geçecek aksesuarlar (peruk, şapka, bere vb.) kullanması kadınların ya başlarını açmayı reddedip mağduriyeti kabul ettiklerini, ya da şizofrenik bir kimlik örgütlemeye koşullandırıldıklarını düşündürtüyor. Diğer tarafta ise yasak nedeniyle başını açan kadınlar var. Bu kadınların büyük bir kısmı eğitimini tamamlamak için (yüzde 73) ve işini kaybetmemek için ( yüzde 22.5) başını açmış.
Ayrıca, başörtüsü nedeniyle, kadınların yüzde 21’i iş bulamadığından, yüzde 18’i arka planda çalışmak zorunda kaldığından, yüzde 17’si ise mesleği dışında bir iş yapmak durumunda kaldığından yakınıyor.
Tüm bunların vatandaşlık ve ruh hali açısından imaları nedir diye baktığımızda karşımıza çıkan görüntü hiç de parlak değil. Başörtülü kadınların büyük bir kesimi ‘sosyal mağduriyetlere’ maruz kaldıklarını düşünüyor, yüzde 63’ü yargıya güven duymuyor, yüzde 71’i kişiliğinin parçalandığını düşünüyor. Bununla birlikte, yüzde 8.5’lik bir kesim dışarıda bırakılacak olursa, çözümün siyasi mekanizmalar aracılığıyla gerçekleştirilebileceği büyük oranda sahipleniliyor. Bu umudun sahiplenilmesi oldukça önemli, ancak mağduriyetin derinliği ve çözümsüzlüğün bir siyaset olarak sürekli dayatıldığı düşünüldüğünde oldukça kırılgan.
Son olarak çalışmanın, başörtülü kadınların homojen bir kitle oluşturmadığını, aksine kendi içinde çoğul bir dile sahip olduğunu ve kapsayıcılık potansiyeli içerdiğini de ortaya koyduğunu belirtmeliyiz. Örneğin, görüşülen kişilerin yüzde 40’ı Avrupa Birliği (AB) üyeliğini desteklerken, yüzde 37’si AB’ye karşı, bir kısmı Türkiye’de yaşamasaydı bir AB ülkesinde, bir diğer kısmı ise Suudi Arabistan’da yaşayacağını söylüyor, yüzde 77’si ise başörtüsü takmadan da dindar olunabileceğini düşünüyor.
Genel olarak değerlendirildiğinde, çalışmanın başörtüsü yasağı nedeniyle yaşanan mağduriyetin derinliğini göstermesi bakımından oldukça önemli olduğunun altını çizmekte fayda var. Çalışma, kültürel çoğulculuk perspektifini içselleştirmiş bir vatandaşlık pratiğine duyulan ihtiyacı başörtüsü üzerinden ortaya koyuyor. Bununla birlikte “İçimizdeki Ötekiler” sayfasına yazıyor olmaktan hareketle çalışmanın yanıtını aramadığı üç soruyu sormak, konuya daha içerden bakmayı sağlama şansı vereceğinden anlamlı görünüyor: Egemen söyleme içkin ‘yerinden olma’ korkusu tüm diğer kimlikleri ötekileştirdi. Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Museviler, Aleviler, Romanlar, Lazlar, Çerkezler, Yezidiler, eşcinseller, travestiler, transeksüeller… Başörtülüler de seçkinci Cumhuriyet projesinin meşruiyetini sorguladıkları için güvensizlik yarattılar, makbul vatandaşlar olamadılar ve ötekileştirildiler. Bu ötekileştirme bazen açık bazen örtük baskılarla veya karikatürize edilmelerle gerçekleşti. Peki, vatandaşlık, aslında içine sığılamayan bir gömlek iken başörtülü kadınlar nasıl bir vatandaşlık istiyor? Ötekileştirirken her grubu yalnızlaştıran ve güçsüzleştiren bir siyasi kültüre karşı ötekilerin dayanışması mümkün müdür? Basit bir ifadeyle hemen hemen tüm genel anketlerde yer alan soruyu başörtüsü takan kadınlara sorarak bitirelim: “Belirtilen gruplardan her biri için komşunuz olmasına itiraz edip etmeyeceğinizi söyler misiniz? (1) Farklı mezhepten bir aile; (2) Kürt bir aile; (3) Yahudi bir aile; (4) Ermeni bir aile; (5) Rum bir aile; (6) Dine inanmayan bir aile; (7) Eşcinsel bir çift.”
Notlar:
1 Bu yazı ilk kez 29 Kasım 2007 tarihli AGOS gazetesi, “İçimizdeki Ötekiler” sayfasında yayımlanmıştır.
2 Ancak, bugün Türkiye’de kadın hareketinin tarihi üzerine yapılan çalışmalar, kadınların özgürleşme mücadelesinin geçmişinin Türkiye’nin modernleşme süreci ile paralel olduğunu ortaya koyuyor. Tarihin dehlizlerine yapılan bir keşif yolculuğu, kadın hakları alanında mücadele vermiş Türk, Kürt, Ermeni, Rum kadınları karşımıza çıkarıyor.