Birlikte Yaşayabilecek miyiz?
Derya Demirler
14 Kasım 2005
Paris banliyölerinde iki Müslüman gencin polisten
kaçarken saklandıkları trafoda elektrik akımına kapılarak ölmeleriyle
27 Ekim'de patlak veren isyan durmuyor. Sokaklar ellerinde taş ve
sopalarla devriye gezen göçmen gençlerin kontrolünde. Cezayir bağımsızlık
savaşı sırasında uygulanan olağanüstü hal yasası (OHAL) 50 yıl sonra
bu kez Paris banliyölerinde 13. gününü deviren isyanda bir yaşlının
dayaktan ölmesi ve polislerin yaralanması sonrasında yürürlüğe kondu.
Ancak OHAL de göçmen isyanına çare olmadı. Fransa’daki isyanın göçmen
nüfus üzerindeki etkilerini göstermeye başladığı Belçika’da otomobillere
yönelik saldırı ve kundaklamalar devam ediyor. İki Müslüman gencin
ölmesiyle çakan kıvılcımın tüm Avrupa'yı etkisi altına alan bir
yangına dönüşmesinden endişe ediliyor…
Paris'te meydana gelen olaylar, Türkiye'den takip
edilebildiği kadarıyla Avrupa kamuoyunda ciddi anlamda bir şok etkisi
yaratmış durumda. Peki bu şok olma, dehşete düşme ve şaşırma hallerinin
haklı olduğu söylenebilir mi? Sömürge sonrası Fransa’da gettolaştırılmış
olan “yabancıları” çepeçevre kuşatan ve sömürge sonrası ülkelerde
kronik ve yapısal bir hale gelen yoksulluk ile geçmişteki sömürge
imparatorluklarının bugünkü ekonomik refahı arasındaki bağıntıyı
saptamak bu kadar zor mu? Bugün Paris banliyölerinde yükselmekte
olan alevlerle yıllardır göçmenlere yönelik uygulanan ve sosyal
ve ekonomik entegrasyon yerine sosyal dışlanma sonucunu doğuran
politikalar arasındaki ilişki reddedilebilir mi?
Çeşitli nedenlerle yerinden edilmiş kişilere
(göçmenlere, mültecilere, insan ticareti mağdurlarına) yönelik toplumsal
eşitsizliğin sürekli ve sistemli bir biçimde yeniden üretildiği
bu coğrafyada, Paris olayları karşısında şaşkınlığa kapılma hali,
sorunu dışsallaştırmak ve hatta reddetmek anlamına geliyor. İşte
tam da bu nedenle hoş görülemez bir ruh hali. Mutlak yoksulluğun,
etnik ve dini ayrımcılığın, fırsat eşitsizliğinin kuşaktan kuşağa
katmerlenerek aktarılan bir deneyim olduğu banliyölerde, 18 yaşının
altında gelecekten hiçbir beklentisi kalmamış gençlerin kendilerini
ifade etme aracı olarak şiddete başvurmaları ne öngörülemez ne de
önü alınamaz bir durumdu.
Paris isyanının ilk durağı olan Clichy sous Bois,
Paris'in kuzeybatısında, yoğunluklu olarak Fransa’nın Kuzey Afrika’daki
sömürgelerinden gelen göçmenlerin ikinci ve üçüncü kuşağını oluşturan
Fransız vatandaşlarının yaşadığı yoksul ve dışlanmış bir banliyö.
Clichy sous Bois ve türevi yerleşim bölgelerinde yaşayanların yarısı
20 yaşının altında. İşsizlik %40'ın üzerinde ve kimlik kontrolleri,
polis baskısı son derece sıradan, rutin uygulamalar. “Şanslı” olanlar
3D (dirty, degrading, dangerous- kirli, aşağılayıcı, tehlikeli)
olarak tanımlanan düşük ücretli, emek yoğun işlerde istihdam olanağı
bulabiliyor. Çoğunun sosyal güvencesi yok. Yoksulluğun kronik ve
yapısal bir hal alması karşısında geliştirilen güvenceli asgari
gelir uygulaması, bu kesimlerin sorunlarına çözüm oluşturmanın son
derece uzağında. Vatandaşı oldukları ülkenin içişleri bakanı tarafından
“temizlenmesi gereken pislikler, haşereler” olarak nitelenen bu
insanlar, kültürel/etnik kimlikleri nedeniyle sürekli olarak ayrımcılığa
maruz kalmış, yada ayrımcılığa maruz kalmanın tedirginliğiyle kendi
kimliğine yabancılaşmış son derece heterojen ve sayısı 7 milyonu
bulan bir toplumsal grubun mensupları. 1983’te kültürel tanınma
ve eşit haklar talebiyle seslerini yükselten anne-babalarından farklı
olarak onlar Fransız vatandaşı olmakla gurur duymuyorlar, kendilerini
Fransa’ya ait hissetmiyorlar. Anayasasının vatandaşlığı düzenleyen
kısımlarında “Herkes kökenine bakılmaksızın devlet nazarında eşit
haklara sahiptir” ibaresine yer veren Fransa’da, onlar bugün kendilerini
ifade etme aracı olarak şiddete başvurmaktan başka çıkar yol bulamıyorlar.
Vatandaşların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere
teoride sahip olan, ancak bu hak ve özgürlükleri kullanmalarının
önünde “görünmez” duvarlar bulunan göçmenler ne Fransa’da ne de
göçmen nüfusunun yoğun olduğu diğer Avrupa ülkelerinde ilk kez rahatsızlık
veren unsurlar oldular. Sadece Fransa’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde
de onlar her zaman ikamet ettikleri ülkenin gerçek vatandaşları
değil; davetsiz misafirleri ve olağan şüphelileri olarak görüldüler.
Ayrımcılık, gençlerin büyük bir kısmının işsiz olması, ırkçı önyargılar,
dini hoşgörüsüzlük ve zenefobi (yabancı düşmanlığı) bu insanların
kamusal alandaki mevcudiyetlerini kırılgan bir hale getirdi. 11
Eylül sonrasında tüm dünyada ve Avrupa’da örgütlenen korku toplumu
ise göçmenlerin olağan şüpheli olma durumlarını perçinledi. İnsan
hakları ve güvenlik sanki biri diğeri uğruna feda edilebilirmiş
gibi aynı terazide tartılırken, renkli halklara mensup bireyler,
etnik kimlikleri nedeniyle ciddi insan hakları ihlallerine maruz
kaldı. Bir kısmı sınır dışı edildi, haksız yere gözaltına alındı,
bir kısmının seyahat özgürlüğü, çalışma ve eğitim hakları kısıtlandı,
dini inançları nedeniyle başörtüsü takan kadınlar kamusal alandan
dışlandı. Bir anlamda toplumsal yaşamın hemen hemen tüm alanlarında
bir tür stigmatizasyonun kurbanı haline geldiler. Böylece güvenliği
tesis etme adına alınan önlemlerin başlıca muhatabı olarak olağan
şüpheli olma konumlarını muhafaza ettiler.
Tarihsel ve toplumsal arkaplanı iyi okunmadan
kavranamayacak olan Paris isyanlarının 13. gününde 50 yıl sonra
yeniden yürürlüğe sokulan OHAL’in isyanı bastırmanın dışında bir
çözüm oluşturmayacağı açık görünüyor. Üstelik Fransa’da OHAL’in
ilan edildiği gün İçişleri Bakanı Sarkozky’nin 18 yaşının altındakilere
sokağa çıkma yasağı konacağı, çatışmalarla ilişkisi olduğu saptanan
kişilerin sınırdışı edileceğini açıklaması da endişe verici. Bu
ve benzeri uygulamalar aracılığıyla sosyal ve ekonomik entegrasyon
yerine asimilasyon, diyalog yerine çatışma, insani güvenlik yerine
devlet güvenliği yönünde yapılan tercihler, bugüne kadar neleri
tetiklediyse, bundan sonra da tetiklemeyi sürdürecek. Tüm dünyada
yükselmekte olan güvenlik kaygısının sonucunda oluşan, paranoyaklaşmış,
hafızasızlaştırılmış, steril yaşamları içinde huzurlu kimseler her
defasında şaşırmaya, dehşete kapılmaya devam edecekler. Ama sorun
mevcudiyetini koruyacak.
Paris’te 27 Ekim’de patlak veren isyan Fransa’da
olduğu kadar Avrupa’da da siyasi, ekonomik ve kültürel politikaların
tıkandığını göstermesinin yanı sıra, haklara erişim halinde olunan
bir vatandaşlığının tesisinin elzem olduğunu da ortaya koyuyor.
Bu tür bir zihniyet değişikliği sadece kıta Avrupa’sında değil,
Avrupa Birliği’ne (AB) üye olma, dolayısıyla da AB projesinin temel
değerlerini benimseme yönünde bir eğilim içinde olan Türkiye için
de kaçınılmaz. Yoğun iç ve dış göç dalgalarının yaşandığı Türkiye’de
de bugün metropoller, etnisite ve sınıf bakımından oldukça heterojen
bir kitleye evsahipliği yapıyor. Zaman içinde kendi siyah ve beyazlarını
yaratan şehirler etnik ayrımcılığın kronik ve yapısal yoksulluk
ile hercümerç olduğu yerleşim bölgeleri. 15 yıl süren “düşük yoğunluklu
savaş” döneminde zorunlu olarak yerlerinden edilen Kürt vatandaşların
çocuklarının, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yersiz-yurtsuzlaşmış
çingenelerin ve şimdiye kadar ciddi bir gündem olarak üzerine düşünülmeye
bile değer bulunmayan mültecilerin hayatta kalma stratejisi olarak
dilenmek, mendil satmak ya da suça yönelmekten başka çıkar yol bulamaması
karşısında etnik kimlikler kriminalize edilir ve devlet o etnik
kimliğe mensup vatandaşların sosyal, ekonomik ve kültürel haklarını
tesis etmekten kaçınırsa bunun adı en yalın biçimiyle ayrımcılıktır.
Öte yandan, bugün Fransa’da yaşanan olayların, vatandaşların ekonomik,
sosyal ve kültürel haklarını garanti altına alarak, onları korkudan
ve mahrumiyetten uzak tutmaya öncelik veren insani güvenlik yerine
devlet güvenliğini merkeze alan bir anlayışın sonucu olduğu da akıldan
çıkarılmamalıdır. Türkiye yıllardır bu türden bir tercihin sonuçlarını
yaşıyor. Bugün Paris yanarken Şemdinli’de yaşananları da toplumsal
barışı, ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla tesis etmek yerine
devletin bekaasını korumak yönündeki siyasi tercihlerin eseri olarak
değerlendirmek mümkün. İşte tam da bu nedenlerle bugün Paris’i yakan
alevlerin sıcağını hissetmek önem kazanıyor.
Paris isyanı mevcut siyasi ve ekonomik yapının
değişimi yönünde, insan eyleminin ve bilincinin müdahalesine açık
bir iradenin oluşturulmasını zorluyor. Sınırları dahilinde yaşayan
vatandaşlarının temel hak ve özgürlüklere eşit erişimini sağlamanın
yollarını aramaktan ziyade, sınırlarının güvenliğinin peşinde koşan
ancak kendisini evrensel değerlerin bekçisi addeden Avrupa ve bu
değerlere sahip çıkma iddiasında olan ülkeler bu duruma sırtını
döndüğü ve "Birlikte yaşayabilir miyiz?" sorusunun cevabını içtenlikle
aramadığı sürece insan hakları ve demokrasi -özellikle de beyaz
olmayanlar- için kulaklarda hoş bir seda olmanın ötesine geçemeyecek.
|