Çevirmenlerin Yargılanması ve İfade Özgürlüğü *
Yrd. Doç. Dr. jur. Öykü Didem Aydın
Kitap Çevirmenleri Birliği'ne, Birlik Başkanı Sayın Tuncay Birkan'a
ve Birlik Üyesi Taylan Tosun'a, bu toplantının gerçekleşmesi
için gösterdikleri katkılardan dolayı ve davetleri için çok
teşekkür ederim. Bu konferansımı, şimdiye kadar yaptığım her
çalışmada olduğu gibi, geçen Haziran ayında aramızdan ayrılan
sevgili annem ve öğremenim Üren Aydın'a adıyorum. Hem evde,
hem okulda ana dilimi ve Türkçe ve başka diller edebiyatını,
herşeyden önce düşünceyi sevmeyi ve saymayı ondan öğrendim.
Gerçi o hep ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz şahsın rütbeyi
aklı eserinde derdi. Ziya Paşa'nın bu dizelerinin düşünce özgürlüğünün
korunması yönünde de kullanılabileceğine dikkati çekerim.
Böyle toplantılarda söze bir hukukçu olarak filan
diye başlamayı sevmiyorum. Tartıştığımız konu sadece hukukçulara
bırakılamayacak kadar evrensel bir konu çünkü. Bu nedenle, hukukçu
kimliğinin ötesinde söyleyeceklerimin, düşünce özgürlüğü etik felsefesi,
bu felsefe içinde iletişim etiği, devletçiliğe karşı bireycilik,
örtmececiğe karşı açıklık, kimliğe karşı başkalık, ayrımcılığa karşı
tanıma ikilemlerinin bu dizgede daha çok ikinci terimlere kayarak
çözülmesi yolunda katkı olarak anlaşılması arzum var. Özellikle
ÇEV-BİR üyesi olarak, arzum, çevirmenlerin bu gibi sorunlara karşı
duyarlığının artması.
İlk olarak, hangi toplumsal-kültürel çevremde
bu konuları tartışıyoruz diye sormak ve freedom for the me but not
for thee, bana özgürlük sana yok biçiminde özetlenebilecek egemen
anlayışı iki örnekle ortaya koymak istiyorum. Bu örnekleri vermemden
de anlaşılacağı gibi ben Türkiye'de çoğulcu ve demokratik bir kültürün
layıki ile gerçekleşmiş bulunduğuna inanan biri değilim, tam aksine
bu konudaki fikrim, düşünce özgürlüğünün Türkiye'de, söz söyleme
platformuna sahip olanların menfaatlerine uygun olarak sınırsız
hareket etme özgürlüğü talepleri ile platformlarda yerini alamayanların,
belki de bu nedenle sarıldıkları "yakıp yıkma" özgürlüğü söylemleri
arasında sıkışıp kaldığıdır. Düşünce özgürlüğünden, gerçek anlamda
yararlanması gerekenlerin hali ise ortadadır. Evet, hangi toplumsal
kültürel çerçevede tartışıyoruz?
- Artık bir televizyon kanalı sahibi de olan bir gazeteci,
kendi kanalında yayınlanan bir programda ifade ettiğine göre
Erol Özkasnak adlı generalin, genelkurmay başkanı olmasını;
ustaca bir habercilikle, yayınlarda paşanın adı geçtikçe «geleceğin
genelkurmay başkanı olarak tanınan» diye diye önlemiş. Paşayı
gelecekteki genel kurmay başkanı olarak göstermesi kasıtlı imiş.
Çünkü ordu böyle şeyleri sevmezmiş. Bu nedenle gazeteci, kasıtlı
yayınlarla paşanın ordu içindeki itibarını sarsarak tümgenerallikten
emekliye sevk edilmesini sağlamış. Gazetecinin bu ifadesinden
ben iki sonuç çıkardım: Birincisi, bazı gazetecilerin zaman
zaman habercilik değil manipülasyon yaptıkları. Yani, sakın
bir gazetede bir paşa genelkurmay başkanı olacakmış gibi bir
haber okursak inanmayalım. O bir yıpratma politikası olabilir.
Oligarklar kendi aralarında bir chatleşme, bir nevi şifreli
mesajlaşma içindedirler de bizim haberimiz olmayabilir. İkinci
sonuç şu: Eğer dedikleri doğru ise Türk Silahlı Kuvvetleri,
bu gazetecinin yayınlarına göre genel kurmay başkanını belirleyen
ve onun yıpratmalarından etkilenen bir müessesedir. Dikkat edin,
eğer dedikleri doğru ise sözünü başa eklemese idim, suç işlemiş
olabilirdim. Bu hikayenin, düşünce özgürlüğü ile ilgisi ne,
şu ilgisi var: Normal koşullar altında silahlı kuvvetlerin aşağılanması
anlamına gelen bu açıklamalardan kimse rahatsız olmadı. Bu gazeteciye
301. maddeden dava felan açılmadı. Oligarkların, düşünce özgürlüğü
vardır, sıradan halk kesimlerinin yoktur. Düşünce özgürlüğüne
en üst planda gerçeğin ardına düşme işi için ihtiyacı vardır
sandığımız bir gazetecinin, özgürlüğünü sorumsuzca kullanmasının
düşünce özgürlüğü savunucularına çıkarılacak etik faturası da
ayrı bir tartışma konusudur.
- İkinci Örnek. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, İstanbul'da 12 Aralık
2000 tarihinde 4 bin çevik kuvvet polisinin başlattığı silahlı
gösteriye İzmir'de destek veren 200 polis hakkındaki mahkumiyeti
bozmuştur. Polislerin tabancalı gösterisi, Yargıtay tarafından
'Polisin demokratik gösterisi' olarak nitelenmiştir. Polislerin
demokratik gösterisine kimsenin itirazı olmamak gerekir ama
polisler (günün gazetelerinde yayımlanmış fotoğraflarda görüldüğü
gibi) tabancalı ellerini havalara kaldırıp sallayarak geçit
yaptıklarında, bunun 'demokratik' bir gösteri olduğunu söylemek
mümkün müdür? Bunun 'demokratik' bir gösteri olduğunu söyleyen,
bir ülkenin 'Yargıtay'ı ise bu nasıl bir ülkedir? Bu, Avrupa
Birliği'ne katılmaya aday bir ülke ise, bu adaylığın ciddiye
alınmamasının nedeni nedir, sorumluluğu kimdedir? gibi bir takım
sorular da haklı olarak Murat Belge tarafından sorulmuş. Aslında
polisin elindeki tabanca ile vatandaşın elindeki aynı resmi
vermez, polisinki bir nev'i poz tamamlar da denebilir ama bu
çok post-modern bir yorum olur.
Tabii artık böyle örneklerden sonra biz neyi
tartışıyoruz ki diye hüsrana da kapılabilir ve bu funky ve honky-tonky
toplumsal-kültürel çerçeve içinde savunduğumuz pek çok ilke müslüman
mahallesinde salyangoz satmaktan ileri gidecek mi diye düşünebiliriz
ama...neyse...Şimdi bir de travmalı travmalı değil tartışması başladı.
Liberal aydınlar travmalı imiş vs. E öyleyse karşı taraf da borderline'lı
demek gerek herhalde. 1980'de ilkokula bile başlamamıştım. Benimki
nasıl bir travma acaba?
İlk olarak temel savlarımı ortaya koyayım ve
daha sonra da neden böyle düşündüğümü açıklayayım isterim.
- Düşünce özgürlüğünün sınırlanması ancak, korunan özgürlüğün
kendisi kadar önemli başka bir değeri koruduğu ölçüde kabul
edilebilir. Düşünce özgürlüğü kadar değerli başka değerlerin
kataloğunu çıkarmak, kanımca pozitif hukukçunun değil, düşünürün,
insanın, insanlığın işidir. Yani Creon yasakladı diye Antigone
Polyneices'i gömememeyecek mi evrensel meselesi. Şüphesiz bu
arayışta çağdaş Anayasalarda yazılı olan değerler bize yol gösterecektir.
Düşünce özgürlüğü kadar önemli olduğuna inandığımız bir başka
temel değeri korurken, düşünce açıklaması sayılabilen bir eylem
salt içeriğine göre değil, korunan değer bakımından yarattığı
ikincil açık ve yakın tehlike sonuçlarına ve ifadede bulunanın
bu sonuçlara yönelik kastına bakılarak sınırlanabilmelidir.
Bu nedenle soyut olarak hoşa gitmeyen ifadeler cezai yaptırıma
bağlanamamalıdır. Burada başka türlü bir yaptırımdan değil ceza
hukuku yaptırımından sözediyorum. Etik yaptırımlar konusu ayrı
bir tartışma düzlemidir. Korunan değerler nisbi değil temel
ve müsbet, tehlike soyut değil somut olmalı, failin kastı, temel
değerin sarsılmasına yönelik olmalıdır. Düşünce açıklaması,
korunmasında birey ve toplum adına devletin yetkili olduğu,
ciddi ve önemli bir menfaati açık ve yakın olarak zarara düşürmesi
tehlikesini doğurmamışşa serbest olmalıdır. Şüphesiz bu bir
sav. Bu sava nasıl varılmıştır? Neden düşünce açıklaması olan
eylemler, diğer eylemlere göre daha çok korunmalıdır, daha sonra
değineceğim.
- İkinci savım şudur: Çevirmenin, çevirideki niyeti bilinemeyeceği
ve kanımca sorgulanamayacağı için, suç teşkil eden bir metnin
salt çevrilmiş olması, çevirmenin korunan değerleri tehlikeye
düşürme kastı içinde olduğu anlamına gelmemelidir. Yine de çevirmenin
içerikle açıkça özdeşleştiği anlaşılıyor ise, bu durum da dahi,
eylemi, genel olarak düşünce özgürlüğü koruma çatısı altında
olan bir eylemdir. Çünkü az önce ifade ettiğim ilk savdaki temel
ilke, çevirmenler açısından da geçerlidir.
- Üçüncü savım, özellikle yazarı yurtdışında bulunan eserler
bakımından çevirmenlerin yargılanmasının, suç ve cezaların yasallığı
temel ilkesine aykırı olduğu yolundadır.
- Dördüncü savım, 301. maddenin kaldırılması gerektiğidir.
Kıyamet kopacak ve bu nedenle madde kaldırılamayacak ise B planım
da var. Bu B planını ilk kez ben burada ifade ediyorum. Muğlaklığı
ve hiçbir sınırlamaya elverişli olmaması nedeniyle per se, kendiliğinden,
yani uygulanmasa bile durduğu yerde düşünce özgürlüğü ilkesine
aykırı olan bu maddenin yerine eğer ille de çeşitli kesimlerin
yarattığı tansiyon düşürülmek veya kimilerinin, belki kendilerine
sorsanız tam olarak tanımlayamayacakları Türklükleri ile özdeşleştirdikleri
kişisel haysiyetleri korunmak isteniyorsa 216. maddeye bir hüküm
eklenmeli ve ya halkları birbirine ve Türk halkına karşı kin
ve nefrete tahrik ve teşvik ya da "halkı ve halkın bir kesimini,
üyelerinin kişi haysiyetini zedelemeye elverişli biçimde millet,
sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına
dayanarak alenen aşağılamak cezalandırılmalıdır. Tartışmalar
kısmında bu önerimi açabilirim.
- Beşinci savım, Türk yargısının, ileri düşünce özgürlüğü
kuramı eğitiminden geçmesi gerektiği yolunda. 301. madde, güncel
bir örnektir. Ancak bu madde bir yana, YTCK ile eskisine göre
çok daha özgürlükçü hale gelen pek çok madde bakımından uygulama
maalesef eskisi gibi sürmektedir. Bunun en açık örneği, halkları
birbirine karşı kin ve düşmanlığa tahrik suçundaki yeni kriter
açık ve yakın tehlikenin gerektiği gibi uygulanmamasıdır.
- Son savım ise şudur: Ne ABD ne Avrupa ülkelerinde, düşünce
özgürlüğünün önündeki hukuksal engeller Türkiye'deki kadar geniş
değildir. Bilinmelidir ki, bu açıdan Türkiye ile Avrupa ya da
ABD arasındaki en büyük fark, yönetimlerin sınırlama yönünde
teşebbüsleri olsa da yargının düşünce ve düşüncenin ifadesi
özgürlüğünü haddinden fazla sınırlama yolundaki yasal ve yönetsel
girişimlere karşı gösterdiği özgürlükçü tepkidir. Bugün, bir
savaşın tam da içinde bulunan ABD'nde bile 11 Eylül saldırılarının
"yine ABD tarafından organize edilmiş ve yürürlüğe konulmuş
bir plan olduğunu" iddia eden pek çok film, haber ve benzeri
yapıtlar yayınlanabilmekte, yapımcılar yargılanmamaktadır. Irak
savaşına karşı olanlar tarafından Amerikan hükümetine yönelik
olarak sarfedilen küfürler, aşağılamalar ve benzer pek çok tahkir
edici beyanların yazılı olduğu t-shirtlerle sokaklarda dolaşılabilmektedir.
Yine, Avrupa'nın pek çok ülkesinde de durum aynıdır. Kaldı ki,
oralarda da düşünce özgürlüğü ihlallerinin olması, bizim için
mazaret olamaz. Düşünce özgürlüğü ilkesi bir idealdir. Bu evrensel
idealin gerçekleştirilmesi yolunda, anlık karşılaştırmalar,
göreli tavırlar değil ilkeler ve doğrular savunulmalıdır. İnsan
hak ve özgürlüklerinin tanınmasında, devletler hukukuna özgü
"mütekabiliyet: karşılıklılık esası" ve benzer koşullar aramak
bütünü ile eskimiş bir düşüncedir. Örneğin, X ülkesinde kölelik
düzeni var diye, Y ülkesi X ülkesinin yurttaşlarını "köle" kabul
edemez. Avrupa Birliği'nde kurumların tahkir edilmesini kabul
eden ülkeler var diye, Türkiye'de de kurumların eleştirilmesi
suç olarak kabul edilmek zorunda değildir. Kaldı ki farklı bir
dinsel inanca mensup olup da "vatandaşınız" olan kimselerin
sizden talep ettiği haklar konusunda "mütekabiliyet" şartı aramak
yanlıştır. Kendi vatandaşınıza temel hakkını tanırken hangi
ülkeden mütekabiliyet talep edeceksiniz? Aslında paralel bir
tartışma azınlık hakları bakımından yaşanmaktadır Türkiye'de.
Sorun, insan hakları hukukunun bugün geldiği düzeyin, Lozan
ve benzeri anlaşmalarla azınlıklara tanınan hakları aşmış olması
sorunudur.
Savları önden sıralayayım istedim, çünkü bilim
uzun ve konuşma süresi kaçıcı olduğu için pek çok savın kuramsal
ve uygulama arka planını sunma olanağım yok burada.
Düşünce özgürlüğünün korunmasının nedenine ilişkin
klasik üç kuram bulunmaktadır: Düşünce Pazarı Kuramı; İnsan Onuru
ve Kendini Gerçekleştirme Kuramı ve Demokratik Yönetim Kuramı. Yine
çok yönlü yaklaşım olarak da adlandırılabilecek olan dördüncü bir
kurama göre, düşünce özgürlüğünün işlevi yukarıda sözü edilen kuramların
açıklamalarının hepsinden yararlanılarak açıklanmalı ve özgürlük
geniş kapsamlı olarak korunmalıdır. Örneğin Emerson'a göre düşünce
özgürlüğünün altında yatan temel dört değer bireysel olarak kendini
gerçekleştirmenin güvence altına alınması ("assuring individuals
self-fulfillment"), doğrunun bulunmasına hizmet ("promoting discovery
of truth"), toplumun tüm üyelerinin karar alma sürecine katılımı
("providing for participation in decisionmaking by all members of
society") ve tartışma ve farklılıkların uzlaşması yoluyla toplumsal
istikrarın sağlanmasıdır ("promoting social stability through discussion
and compromise of differences"). Genel kamu hukuku kuramlarının
uzantısı olarak hukuksal uygulama düzleminde, özellikle ABD'nde
ve Batı Avrupa'da bazı temel ilkeler kabul edilmiştir. Bu ilkeler
birarada uygulanarak, Anayasal düşünce özgürlüğüne azami koruma
sağlanması amaçlanır.
İlk temel ilke tarafsızlıktır. Tarafsızlık, özgür
düşünce pazarında, isteyenin beğendiğini alması biçiminde özetlenebilecek
"düşünce pazarı" kuramının bir uzantısı olarak, bazı düşüncelere
avantaj sağlanırken diğerlerinin dezavantaj görmesini önleyen Anayasal
eşitlik ilkesine paralel olan en önemli ilkelerden biridir. Bu ilke,
polise silahlı gösteri izni verirken vatandaşlara verilmemesini
engeller. Silahlı gösteri, ancak ifadede bulunandan ve ifadenin
içeriğinden bağımsız bir unsur, yani silah unsuru ve bu unsurun
kamu düzeni bakımından yaratacağı tehlikeler nedeni ile yasaklanabilir.
Yani, düşüncenin ifadesinin sınırlanması, o ifadenin içerik ve bakış
açısından bağımsız gerekçelere dayalı olmalıdır. Hükümeti övmeyi
serbest bırakırken, yermeyi yasaklayamazsınız. Aynı yerde Türklüğü
tahkiri yasaklarken, Ermeniliği tahkiri serbest bırakamazsınız.
Yasalar, düşüncenin bakış açısına koydukları tavır bakımından tarafsız
olmalıdırlar. Yine, düşüncenin içeriğine karşı toplumda egemen olan
basit ve tepkisel bir muhalefet onun açıklanmasının sınırlanması
için hiç bir birçimde bir mazeret olusturamamalıdır. Toplumun çoğunluğunun,
bir düşünceyi "rahatsız edici", "incitici" ya da "kabul edilmez"
bulması onun yasaklanması için bir gerekçe oluşturamaz. Bu düşünceler
evrensel olarak eleştirilen ve kabul görmeyen düşünceler bile olsa
aynı ilke geçerlidir. Yani "yanlış bir fikir diye bir şey yoktur."
("there is no such thing as a false idea").
Duygusal ve Heyecansal İfadelerin de Koruma Görmesi
İlkesi ikinci temel ilkemizdir. Düşünce özgürlüğünün anayasal koruması
yalnızca tanısal ("kognitif") nitelikteki ifadelerle sınırlı değildir.
Düşünce açıklamasının korku, öfke, hayranlık, endişe, kıvanç vb.
gibi duygusal ve heyecansal unsurları da tanısal unsurlar kadar
önemli addedilmektedir. Heyecansal unsurlar söz konusu olduğunda
adap kavramı da geniş olarak yorumlanmakta ve ifadenin koruma görmesi
için o kadar da adaba uygun olması gerekmediği belirtilmektedir.
Çünkü dilbilimsel açılımları da olan tarihi bir Amerikan kararında
ifade edildiği gibi
"Çoğu dilsel anlatımın çifte iletişimsel işlevi
vardır: Yalnızca nispeten kesin ve soğukkanlı fikirleri değil, başka
türlü açıklanamayan duyguları da ifade ederler. Fuck the Draft gibi.
Aslen, sözcükler sıklıkla tanısal güçleri kadar duygusal güçleri
için de seçilmektedir. Anayasanın belirli ifadelerin tanısal içeriklerine
ozel bir önem verirken, iletilmek istenen bütün mesajın sıklıkla
daha önemli bir unsuru olabilen duygusal işleve hiç bir önem vermediği
görüşünü onaylayamayız. Gerçekten, idare, hemen, hoşa gitmeyen bazı
görüşlerin ifadesini yasaklamanın uygun ve kolay bir kisvesi olarak
belirli bazı sözleri sansürleme yoluna başvurabilir. ABD Yüksek
Mahkemesi'nin bu özlü ifadelerle kastettiği, duygusal olarak yüklü
bazı kelimelerin yasaklanmasının, ileride düşüncelerin ve fikirlerin
toptan yasaklanmasına götüreceği tehlikesidir. İfade yalnızca tanısal
nitelikleri ile değil coşku ve öfke yaratıcı duygusal nitelikleri
ile, kışkırtıcı nitelikleri ile de korunmalıdır.
Anayasaların sağladığı koruma düşüncenin açıklanması
için yalnızca "dilin" kullanılması ile sınırlı olmak zorunda değildir.
Sembolizm ilkesi adı verilen üçüncü temel ilkeye göre, "iletişimsel
davranışlar" ("communicative acts") adı verilen ve belirli simgelerin
gösterildiği toplantı ve gösteri gibi etkinliklerde somutlaşan davranışlar
da koruması altına alınır. Bu nedenle batı dünyasında protesto amacı
ile bayrak yakılması davranışı dahi bu ilke ışığında anayasal koruma
gören bir davranış olarak kabul edilmiştir. Burada ise dikkat edin
sadece İsrail bayrağını yakabilirsiniz.
Düşünce özgürlüğünün, ifadenin içeriği gözönünde
tutularak sınırlanabilmesi için, sınırlama ile korunduğu iddia edilen
menfaatin "zorlayıcı bir kamusal mefaat" olması gerekmektedir. Bu
ilke, düşünce özgürlüğünün, ancak kendisi kadar önemli bir başka
özgürlüğü korumak amacı ile sınırlayabilmesini anlatır.
Düşünce özgürlüğüne ilişkin çağdaş yargı içtihadları,
normalde, ifadenin ancak bir zarara ya da ciddi bir zarar tehlikesine
somuta çok yakın olarak yolaçması durumunda yasaklanabileceğini
kabul eder. Bu ilkeye ise zarar ilkesi adı verilir. İlke, aynı zamanda
gereken ölçüde zarar oluşturabilmek bakımından yaralanmaların asgari
ölçüsünün belirlenmesini de içerir. İfadenin yolaçabileceği zararlar
fiziksel, nisbi ve tepkisel olabilir. Fiziksel zararlara karşı çıkarılan
yasalar meşrudur. Ancak göreli ya da tepkisel zararlara yani muhatapların
öznel anlamlandırmalarından doğan zararları önlemek amacıyla çıkarılan
yasalar her zaman meşru değildir.
Devletin ifade özgürlüğünü sınırlayan yasaların
meşruiyetini bunlar fiziksel zararı önlemeyi hedefleyerek çıkarıldığında
en ciddi ölçüde savunabileceği söylenebilir. Adam öldürmeye kışkırtma
bu nedenle suç olabilir. Gerçekten fiziksel zararlar, görünebilir
ve ölçülebilir dışsal etkileri nedeniyle belirli bir ağırlığa sahiptirler.
Ancak bir de fizikselleştirilemeyen, sırf yasaları ihlalden doğan
cezai zarar kavramı vardır. Bu fiziksel ya da maddi zarar adı verilen
zarar bir yaralanma ("injury") ya da somut zarar değildir. Yani
kimsenin burnunun kanamadığı, cebinden de bir kuruş çıkmadığı hallerde
doğduğu kabul edilen bir takım zararlar. Cezai zarar ("criminal
harm") adı verilen zarar, aslen, somut zarardan çok ceza yasası
ile korunan bir toplumsal kurumsal değerin ihlal edilmesidir. Cezai
zarar bir yandan soyut ve elle tutulamaz bir kavram olarak değerlendirilirken
öte yandan kurumlar, evlilik, kamu güvenliği ve esenliği, kamu düzeni,
kişi hürriyeti, adalet gibi belirli toplumsal menfaatleri kurumsallaştıran
ortamlara verilen zararları kapsar. İşte bu kurumsallaştırılan ortamların
menfaatlerini zedelediği düşünülen açıklamaların sınırlanmasının
meşruiyeti gerçek tartışma konumuzdur. 301 budur, 216 budur. Mesela
bir toplum, evliliği, askerlik ödevi gibi bir kutsal ödev olarak
kabul etse ve evlilikten soğutmayı suç kabul etse acaba böyle bir
şey, düşünce özgürlüğüne uyar mı diye tartışmadan edemeyiz. Eşcinselliği
özendirmenin vakti zamanında suç olduğunu hatırlatayım.
Genel olarak kurumsallaştırılan bazı menfaatleri
korumak amacıyla çıkarılan düzenlemelerin meşru olabilmesi için,
bu değerlere zarar tehlikesinin açık ve yakın olarak doğurulması
aranır. Çağdaş dünyada üç aşağı beş yukarı durum budur. Vicdani
red ile ilgili bir kitap çevirdiniz, bu kişileri ne derece askerlikten
soğutur tartışma konusu budur. Açık ve şu anki tehlike ölçütü, zedelenmeleri
cezai zarar olarak kabul edilmesi gereken bu gibi menfaatlerin ihlal
edilmesi ile ilişkilidir. Ancak dikkat edelim bu ölçüt, özünde hangi
menfaatlerin korunmaya değer bulunması sorusu ile maddi olarak bağlı
değildir. Yani acaba, evlilik kurumuna dil uzatanları yargılayalım
mı yargılamayalım mı ya da askerlikten soğutmayı yasaklayalım mı
yasaklamayalım mı sorusu ile ilgili değildir. Bu itibarla, açık
ve yakın tehlike ölçütü, ceza hukuku yoluyla korunması gereken bir
menfaatler kataloğunun belirlenmesi konusu ile ilgili değildir.
Bu ölçüt daha çok, mesela askerlik ödevi gibi, bir kere korumaya
değer bulunmuş bireysel ya da toplumsal işlev bütünlüklerinden (menfaatler)
yararlanılmasının somut olarak tehlikeye düşürülmesinden biraz daha
fazlasını şart koşan biçimsel bir ölçüttür. Şüphesiz böyle bir biçimsel
ölçüt de neticede cezalandırılabilir olanı cezalandırılamayandan
ayırması ve bir sınır koyması itibarı ile meşruiyet düzleminin belirlenmesinde
yardımcı olabilir. Ancak burada konulan sınır, korunması gerekenle
korunmaması gereken arasındaki sınır değildir. Bu anlamda bir takım
temel toplumsal kurumsal menfaatlere zarar verilmesini önlemek için
düzenlemeler getirilmesiyle ilgili olarak da devlet sınırlamayı
açık ve şu anki tehlike ölçütüne başvurarak meşru gösterebilir.
Ancak, öyle bir zarar grubu vardır ki, kanımca
açık ve yakın tehlike kriteri dahi, sırf bunları doğuruyor diye
düşüncenin sınırlanmasına yetmez. Bunlar tepkisel zararlardır, yağmur
yağdı, bana kaz Ali dedin zararlarıdır. Çağdaş dünyada, tepkisel
zararlar söz konusu olduğunda bir düşüncenin ifadesini sınırlamak
için bu ölçüte başvurulması yeterli kabul edilmemektedir. Yani Danimarkalı
sanatçı bir karikatür çizdi, bundan etkilenenler gittiler elçilikleri
yaktılar. Burada sanatçının parmakları ile uğraşmaktansa, yakıp
yıkanların elleri ile uğraşılmalıdır. Çünkü o, belirli bir topluluğu,
elçilikleri yakıp yıksın diye, yani o yönde tahrik etmemiştir. Nur
içinde yatsın, Aziz Nesin, müslümanlıkla ilgili açıklamalarda bulunmuş,
bir kısım gidip Madımak Oteli'ni ateşe vermişler. Bu gibi olaylarda
açık ve yakın tehlike kriteri dahi, düşüncenin snırlanması için
yetmez. Çünkü doğan zarar, hiçbir biçimde ifadede bulunanın sözlerine
atfedilemez. Onlarla mantıksal bir bağı yoktur. Yani, Kürt devleti
kurula, hadi gidin silaha sarılın demek konusunda açık ve yakın
tehlike bir işe yararken, Şeytan Ayetleri konusunda yarayamaz.
Genel olarak hukuktan başka ve ondan da önce
diğer alanlardan, daha doğru bir ifade ile felsefe ve fizikten tanıdığımız
nedensellik ilkesi de düşünceyi ve onun ifadesini sınırlandıran
düzenlemelere yön veren temel ilkelerden biridir ve yukarıda söylediklerimi
geçerli kılan bir başka dayanaktır. Borderline'lıya laf ettim ve
o da gitti etrafı yaktı yıktı. Sorumluluk bende değildir. Araya
onun borderline'ı girmiştir. Bireysel sorumluluğu kabul eden ve
kişinin kendi eylemlerinden sorumlu tutulmasını kabul eden her çağdaş
sistemde nedensellik ilkesinin benimsenmesi bir zorunluluktur.
Tarafsızlık, heyecansal ifadelerin korunması
ve zarar ilkelerinin biraraya gelmesi sonuç olarak, sınırlandırmanın
meşru olabilmesi için, dış dünyada meydana gelen ve ihlalin sonucunu
oluşturan etkilerle, yani zarar ile ifade ve ifadede bulunanın kastı
arasında sıkı bir bağlantının bulunması gereğini anlatır. Nedensellik
ilkesi de sonuçta aynı koşulu daha dar anlamda anlatan bir ilkedir.
Bu ilkeden doğan ve onu en somut olarak yansıtan en önemli ölçütlerden
biri yukarıda da değindiğimiz çağdaş "açık ve mevcut tehlike" ("clear
and present danger test") ölçütüdür. Bugün kabul edilen anlamıyla,
ölçüt, şiddetin ya da suç oluşturan fiillerin savunulmasının, söz
konusu ifade dolaysız olarak meydana gelebilecek hukuk dışı bir
fiile ("imminent lawless action") teşvik ("inciting") etmedikçe
ve aynı zamanda böyle bir fiili tahrik ya da teşvike yönelmiş ve
bu teşviki gerçekleştirmeye de yeterli olmadıkça serbest bırakılmasını
anlatmaktadır.
Sıkı bir nedensellik ölçütü, devletin, ifade
özgürlüğünü sırf ifadeye karşı olan rahatsız edici tepkilerden dolayı
sınırlamaya eğilim göstermesini engellemektedir. Kuramsal olarak,
düşünce açıklamalarının kesin etkileri belirsiz bir zaman içinde
de gerçekleşebilir. Onların etkilerinin zaman bakımından sınırlarını
saptamak kolay değildir. Fiziksel etkilerin gercekleşmesi dahi belirsiz
bir zamana yayılabilir. Bir düşünce açıklamasına heyecansal ya da
entellektüel tepkiler zaman içinde yoğunlaşarak siddete yolaçabilir.
Şiddet hareketleri sonuçta gerek kişilerin vücud bütünlüğüne gerek
malvarlığına zarar verebilir. Bir düşünce açıklamasının gelecekte
böyle zararlar verebilme olasılığının bütünüyle değillenememesi,
ifade özgürlüğünü sınırlamak için meşru bir sebep olamaz. Bunun
nedeni, zaman geçtikçe, özellikle düşünce açıklaması gibi bir hareket
söz konusu olduğunda belirli etkilere götüren nedenlerin ve katkıların
çoğalması, deyim yerinde ise lafın başka bir lafı açması ve etki
ve tepkilerin çoğalması nedeni ile gerçek etkinin hangisi olup olmadığının
saptanmasının son derece güçleşmesi olgusunda yatmaktadır.
Ceza hukukundan tanıdığımız ve suç ve ceza ihdas
eden yasaların nesnel olarak anlaşılabilmesi ve cezalandırılan davranışı
açık olarak tanımlaması gereğini anlatan bu ilke aslen anayasal
özgürlükleri sınırlayan düzenlemelerin belirli olması gereği ilkesinin
bir uzantısıdır. Özellikle ceza yasaları söz konusu olduğunda bu
ilke çok daha büyük bir anlam kazanır. Bazı ceza yasaları, anayasa
tarafından korunmayan ifadeleri tarif edip cezalandırmaya çalışırken,
normu korunan ifadeleri içine alabilecek biçimde yoruma açık ve
geniş bir biçimde formüle edebilir. Belirlilik ilkesi, ifade özgürlüğünü
düzenleyen ya da sınırlayan yasaların, muhatabında yasanın sözünün
gereksiz ölçüde geniş olması nedeni ile izin verilmiş düşünce açıklamaları
bağlamında dahi otosansür gereksinimi yaratmadan, yasaya uymayı
ve kişilerin ifadelerini yasada belirlenene göre ayarlayabilmesini
sağlayacak derecede açık olması demektir. Yasanın neyi yasaklayıp
neyi yasaklamadığının net olarak belirli olmaması yasaya tabii olanları
otosansüre, gereksiz bir özdenetime itebilir. Belirlilik, yasanın
amaca ulaşmada, ölçüsüz bir müdahale oluşturabilecek biçimde uygulanmaması
biçiminde anlaşılır. 301'in temel sorunu, neye izin verip neyi serbest
bıraktığının açık olmamasındadır.
Bir yandan normun haddinden fazla geniş olması
("overbreadth") diğer yandan izin verilenle izin verilmeyenin tam
olarak ayırd edilememesi nedeniyle "muğlaklık" ("vagueness") temel
kavramlarının önemini anlatmaktadır.
Tarafsızlık, heyecansal ifadelerin korunması
ve zarar ilkelerinin biraraya gelmesi sonuç olarak, sınırlandırmanın
meşru olabilmesi için, dış dünyada meydana gelen ve ihlalin sonucunu
oluşturan etkilerle, yani zarar ile ifade arasında sıkı bir bağlantının
bulunması gereğini anlatır. Nedensellik ilkesi de sonuçta aynı koşulu
daha dar anlamda anlatan bir ilkedir.
Bu temel ilkeleri somutlaştırmak istiyorum. Ancak
bu somutlaştırmaya bağlantılı bir etik nokta ile çevirmenler açısından
önemli bir nokta ile başlamak istiyorum. Sanırım tartışma konumuz
açısından çok ciddi. Çevirmen kimin adamıdır? İlk çağlardan beri,
kralların kraliçelerin, farklı menfaatlerin ardındaki farklı kültürlerin
birbirleri ile anlaşabilmelerini sağlayan çevirmenlere, kaynak kültürler
de, hedef kültürler de kuşkuyla bakagelmiştir. Hatta, çevirmenin
tarafsızlığını güvence altına almaya yönelik pek çok formül eski
çağlardan beri tartışılagelmektedir. Hatta düşündüm, düşündüm, savaş
halindeki iki devlet başkanının konuşmalarını çeviren çevirmenlerin
karşı tarafın ajanlığını yapmak üzere sözleri yanlış çevirmesi ihtimalinin
önüne geçilmesinin formülünü de buldum. Bu şöyle oluyor. Her iki
taraf kendi çevirmenlerini getiriyor. Bunlar, devlet başkanlarını
görmeyecek şekilde bir odaya kapatılıyor. Önlerine bir bilgisayar
konuyor. Devlet başkanlarının da ayrı odada önüne bilgisayar konuyor.
İlk devlet başkanı anonim bir chat kimliği altında sözünü söylüyor.
Her iki çevirmen farklı ama tek anonim kimlikle ayrı ayrı çevirilerini
yapıyorlar. İkinci devlet başkanı da, birincisinin anonim chat kimliği
ile cevabını veriyor. Yine her iki çevirmen tek kimlik altında ayrı
ayrı cevap yazıyor vs... Biliyorum bu formülü birz daha geliştirmeliyim...Çünkü
iki ayrı dil bilenin, gerçekte hangi tarafa ait olduğu bilinemeyebilir.
Bir çevirmenin hangi tarafın adamı olduğu tam olarak bilinemez.
Çevirmenin karşısında çevrilen ve çevrilenin duymak isteyen bir
anlamda Troubled Traveler bilmecesindeki Troubled Traveler'dır.
Bu düzlemi, çevirmenler açısından 301 ve benzeri
tartışmalara taşıyacak olursak, Türklüğü aşağıladığı iddia edilen
bir metni çeviren kimsenin, karşı kültürün adamı olarak yaftalanabilecek
ve niyetinin, bilgi sunmak değil, çevirdiği eserin içeriğini Türklüğü
aşağılamak amacıyla yaymak olduğu iddia edilebilecektir. Burada
bir soru çıkıyor karşımıza, çevirmen, çevirisi ile içerik yaymak
da isteyemez mi? Ya da eğer istemişse, bu isteği nereden çıkaracağız?
Metni salt çevirmiş olmak, böyle bir niyetin kanıtı olabilir mi?
Bu soruları şimdilik açık bırakarak konuyu çarpıcı olduğunu düşündüğüm
birkaç örnekle derinleştirmek istiyorum:
II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da bulunan
Gestapo A, kendisi ile işbirliği yapan ve Japonya'da bulunan Japon
bir subaya telgraf çekmek ve Japonun esir aldığı bir yahudiyi öldürmesini
talep etmek istemekte ancak ona derdini nasıl anlatacağını bilmemektedir.
Sonunda bu iş için ücret ödeyerek bir çevirmen tutar ve çevirmenden
Japona durumu anlatmasını ister. Çevirmen isteneni yapar, telgraf
metnini çevirir, ücretini alır ve ayrılır. 2001 yılında Çek yayıncı
Zitko, Hitler'in Mein Kampf'ını çevirdiği için mahkum edilir. Litvanya'da
bir yayıncı, 1998 yılında Hitler'in Kavgam kitabını yayımlar ancak
kitaba bir giriş yazarak, içeriğin tamamen yazara ait olduğunu ve
kendisinin bu fikirleri paylaşmadığını belirttiği için cezalandırılmaz.
Türkiye'de ise Kavgam kitabının yayımlanması bir sorun yaratmaz.
Bir başka örnek: düşünün evinizin öyle bir alarmı var ki, sadece
Afrikaans dilinde belirli cümle söylenirse kapınız açılıyor. İngiliz
bir hırsız o cümlenin ne olduğunu bir yerlerden duymuş ama Afrikaanscasını
bilmiyor. Hele onun telaffuzu ile kapı açılacak gibi değil. Kapıyı
açtırmak için aksansız Afrikaans konuşan çevirmen kullanırsa, çevirmen
hırsızlık suçuna ortak olacak mıdır?
Tüm bu örnekler, herhangi bir suçun işlendiğini
bile bile o suçun işlenmesine yardımcı olan çevirmenin de sorumlu
tutulabilmesi gerektiğini düşündürebilir. Neticede Kavgam'ı yayınlayan
bir yayımcının da o kadar kitabı bırakıp Kavgam'ı yayınlamasında
bir bit yeniği olduğu düşünülebilir. Fakat, ifade özgürlüğü gibi
bir temel özgürlük ve bu özgürlüğün korunmasının işlevi düşünüldüğünde
bu sav her koşulda geçerli olarak kabul edilemez. Çevirmenin, çevirideki
niyeti bilinemez. Ve sorulamaz. Bu savın dayanağı, ifade özgürlüğünün
işlev konusunda yapılan tartışmalarla varılan sonuçlar ile özellikle
ifade özgürlüğünün özel bir görünümü olan, çevirmenin bilim ve sanat
özgürlüğüdür. İşlevsel ilkelerden daha önce sözettim. Bir kimsenin
gaz odasına gönderilmesini kolaylaştıran çevirmen, o kimsenin gaz
odasına gönderilmesini istemediği ama yine de bilerek o eyleme katıldığı
için nasıl sorumlu tutuluyorsa, 301. maddeyi ihlal eden bir kitabı
çevirenin de öyle sorumlu tutulması gerektiğini düşünenler bir temel
noktayı gözden kaçırmaktadır. Bu temel nokta, gaz odasına insan
gönderme eyleminin, Anayasa tarafından güvence altına alınan bir
ifade tanımı içine girmediğidir.Yine, düşünce özgürlüğü söz konusu
olduğunda, doğrudan fiziksel zararlara yolaçan eylemler ile daha
önce değindiğimiz nisbi ya da tepkisel zararlara yolaçma ihtimali
olan eylemler birbirinden ayrılır. Bu nedenledir ki, karşılıksız
çek yazmak, aslında yalın olarak bir ifade olduğu halde cezalandırılmakta,
örneğin aşağılama konusunda tartışmalar ortaya çıkmaktadır. Neden?
Çünkü karşılıksız çek suçunda ortaya çıkan zarar, Kartezyen felsefesi
anlamında mekanik, ölçülebilir, doğrudan ve nesneldir. Aslında bu
dahi tartışmalıdır, mesela bir kimse çek kanununu protesto için
karşılıksız çek yazmışsa ne yapacağız sorusu sorulabilir ama basitçe
söylüyorum. Oysa aşağılama gibi bir eylemin sonucu, ölçülemeyen,
dolaylı, öznel yani nisbi, görelidir. Düşüncenin ifadesi Anayasal
düzlemde korunduğuna göre, onun sınırlanması yine Anayasal düzlemde
koruma gören bir değeri korumak için yapılmalıdır ve yine ifade,
eğer birilerinin üstüne cin salma gibi bir normalinsanüstü yetiniz
yok ise kendiliğinden bir değere zarar veremeyeceğine göre, sınırlanması
için ciddi olan o değere zarar vermeye yakın bir tehlike haline
yolaçmış olması gerekir. Düşünce özgürlüğünden yararlanan bir kimsenin
eserini çeviren, onunla aynı ölçüde, zaman zaman ise belki ondan
daha da fazla korunmak zorundadır. Düşünceler, dünyayı değiştirmek
için söylenirler ama salt düşünce de dünyayı değiştiremez. Araya
çok farklı etken ve ajanlar girer. Tüm bu ilkeler, doğa bilimlerinin
vardığı bu temel sonuçtan hareket etmektedir. Bu noktada, Türkiye'de
düşünce özgürlüğünün işlevinin daha çok vurgulanması gereğine işaret
etmemin nedeni, herhangi bir metni yazan kimsenin niyetinin ortaya
konmasının güçlüğünü sergilemek içindir. Yani çevirmen içeriğe katılsın
ya da katılmasın, o içeriğin ifadesinin ya da içeriğin çevrilmesinin,
ifadenin ya da çeviri eyleminin doğurması olası sonuçlarından bağımsız
ve nesnel anlamı vardır. O anlam, eylemin siyasal, bilimsel, sanatsal
aydınlanma ereğine öyle ya da böyle hizmet ettiği gerçeğidir. Yani,
Türkiye şiddet yoluyla, ikiye bölünüp Kürt devleti kurulmalıdır
gibi bir ifadede dahi, Türkiye'nin bölünmesine yolaçılması ereğinden
bağımsız bir takım anlamlar, mesajlar, uyarılar olabilir.
Bugün, başbakana yumurta atmak ya da oturma eylemi
ile yolları kapatmak veyahut açlık grevi yapmak, pankart açmak,
bayrak yakmak gibi eylemleri tartışıyor olsa idik, her düşüncenin
% 100 eylem ve her eylemin de % 100 düşünce olduğu, ancak iletişimsel
eylem adı verilen az önce saydığım bazı eylemlerin salt ifade sayılan
eylemlerden nispeten daha az koruma görmesi gerektiğinden sözedebilir
ve düşünceyi düşünce kılanın ne olduğu sorununu tartışabilirdim.
Ama burada bunu yapmaya gerek yok gibi görünüyor. Hepimiz biliyoruz
ki, karşılıksız çek yazmak vs. eylemler bir tarafa, bizlerin giriştiği
türden bir konuşup yazma etkinliği, düşüncenin ifadesidir. Kimse
değildir demiyor. O halde bizim temel sorunumuz, yumurta atanınkinden
farklı. Bizim sorunumuz tanım değil sınır sorunu. Peki o sınırı
nerede aramalıyız? Düşünce özgürlüğünün güvence altına alınmasının
nedeni, sınırların belirlenmesinde yol göstericidir. Yani yine işlev
meselesine döndük. Düşünce özgürlüğünün, toplumun farklı görüşleri
tanıyarak demokratik karar vermesini sağlamaya hizmet ettiği için
siyasal, toplumun gerçeği bilmesini sağlamaya hizmet ettiği için
bilimsel, gerçeğin, özneler, nesneler ve düşler yoluyla farklı görünümlerini
estetik duygular yoluyla sezmesini sağlamaya hizmet ettiği için
sanatsal amaçlarla kullanılan temel bir özgürlük olduğunu biliyoruz.
Aynı zamanda, düşünce insanın, öz-insanlık hali olduğu için onun
ifadesi, yaşamın özüdür. Pek sevmediğim bir ifade ile, kendi kendini
gerçekleştirmesinin yoludur. Galileo, dünyanın dönmediğine inanılan
bir düzende "yine de dönüyor" sözünü açıkça ifade edememiştir. Bu
gerçeği kendi kendine fısıldamak zorunda bırakılmıştır. Hiçbir ilkeye,
sonsuza kadar -şu anda kabul edilen anlayışa göre- son nokta konamaz.
İnsanlar, araştırmaya, tanımaya ve düşündüklerini başkaları ile
paylaşmaya devam edebilmelidir. Özgürlük, bireylerin kendini gerçekleştirmesini
sağlar. Düşünceleri ifade etmekten korkulan bir düzende, bireyler
birbirleri ile ne kişisel, ne toplumsal bir ilişki kuramaz, mutlu
olamazlar. Gizlilik, saklılık ve entrika dünyasının içine, yeraltına
ve çevreden yabancılaşmaya itilirler.
Bu noktada, Türkiye'de düşünce özgürlüğünün işlevinin
daha çok vurgulanması gereğine işaret etmemin nedeni, herhangi bir
metni yazan kimsenin niyetinin ortaya konmasının güçlüğünü sergilemek
içindir. Yani çevirmen içeriğe katılsın ya da katılmasın, o içeriğin
ifadesinin ya da içeriğin çevrilmesinin, ifadenin ya da çeviri eyleminin
doğurması olası sonuçlarından bağımsız ve nesnel anlamı vardır.
O anlam, eylemin siyasal, bilimsel, sanatsal aydınlanma ereğine
öyle ya da böyle hizmet ettiği gerçeğidir. Yani, Türkiye şiddet
yoluyla, ikiye bölünüp Kürt devleti kurulmalıdır gibi bir ifadede
dahi, Türkiye'nin bölünmesine yolaçılması ereğinden bağımsız bir
takım anlamlar, mesajlar, uyarılar olabilir. Aziz Nesin'in Türklerin
% 99'u aptaldır ifadesinin, Türkleri tahkir etme sonucundan öte
anlamları vardır.
Düşünce ya da ifade özgürlüğünün koruma alanında
olmak, düşünce ya da ifade olarak nitelenmek demek olarak görülüyor.
Sınırlanma sorunu ise, bir kere düşünce ya da ifade olarak görülen
davranışın sınırlandırılması ölçütleri ile ilgili bir tartışma.
İşlev tartışmaları, hem tanım hem sınır sorunları bakımından önemlidir.
Az önce belirttim, kimine göre, her eylem yüzde yüz düşüncedir.
Her düşünce de yüzde yüz eylemdir. Bu nedenle, düşünce ya da ifadeyi
tanımlamaya çalışmaktan çok, onların kastedilen ikincil sonuçlarına
odaklanmak gerekmektedir. Ve bugün kabul edilmesi gereken, düşüncenin
açıklanmasının ancak, düşünce özgürlüğü sınırlanarak önlenmesi meşru
olan çok ciddi bir kötülüğe yolaçabilmek bakımından açık, yakın
ve somut bir tehlike içermesi halinde sınırlanabileceği ve içeriği
muğlak yasalarla oto-sansür yaratılamayacağıdır. Bu ilke nereden
çıktı? Şuradan: Düşüncenin ifadesi Anayasal düzlemde korunduğuna
göre, onun sınırlanması yine Anayasal düzlemde koruma gören bir
değeri korumak için yapılmalıdır ve yine ifade, eğer birilerinin
üstüne cin salma gibi bir normalinsanüstü yetiniz yok ise kendiliğinden
bir değere zarar veremeyeceğine göre, sınırlanması için ciddi olan
o değere zarar vermeye yakın bir tehlike haline yolaçmış olması
gerekir. Yine, kişilerin istemedikleri sonuçları doğurmaları ancak
doğrudan onların eylemleri nedeniyle ortaya çıkmış zararlar bakımından
kabul edildiğinden (birine otomobille istemeden çarpmak gibi) ve
düşüncenin ifadesi halinde araya başka ajanlar girmeden herhangi
bir zarar ortaya çıkmadığından, düşünce ifadesinde bulunanın zararlı
sonucu doğurmaya yönelik tartışmasız kastı olmadıkça cezalandırılamayacağı
ilkeleri Anayasal korumanın gereğidir. Ceza, ağır bir yaptırımdır.
Bu nedenle uygulanmasının bireylere ya da toplumsal değerlere karşı
ciddi bir kötülüğü önlemeye uygun, kötülüğü önlemek bakımından gerekli/zorunlu
ve ölçülü olması gerekir. Neden, düşünce özgürlüğü karşısında ancak
temel bireysel ve toplumsal değerler korunabilir diyoruz, yani bunların
herhangi bir değer değil de temel değer olması nereden çıkıyor?
Çünkü, düşünce özgürlüğünün anayasal konumunu gözönünde tutuyor
ve ancak bir temel değerin ciddi olarak sarsılması tehlikesi karşısında
böylesi değerli bir ilkeden, böylesi ağır bir yaptırım uygulayarak
ödün verebileceğimize inanıyoruz.
Yine, düşünceler arasında vermek istedikleri
mesaj gözönünde tutularak "içerik ayrımcılığı yapılamaz." Bu ilke
nereden çıkmıştır? Tamamen düşünce özgürlüğünün işlevinden. Bu özgürlük
eğer siyasalsa, bilimselse, sanatsalsa ya da gerçeğin bulunmasına
hizmet ediyorsa ve eğer kişi mutluluğunun gereği ise, bir düşünceyi
diğerinden üstün tutmanın anlamı yoktur. Aksi durumda, özgürlüğün
işlevi zedelenir. Bir fikir gösteri, hatta show yapabilirken onunla
aynı nitelikte ama içeriği farklı olan başkası engellenemez, aksi
durumda demokratik tartışma gerçekleşemez, çünkü karşı fikrin elleri
bağlanmış olur. Oligark gazeteci, askerlik kurumunu aşağılarken,
oligark olmayan gazetecinin aşağılaması cezalandırılamaz. Keşke
düşünce özgürlüğünün işlevi tartışmalarına girilebilmiş olsa idi
ülkemiz yargı kararlarında. Ama konu çok üstünkörü geçilmekte ve
aslında polis gösterisi örneğinde olduğu gibi, birinin eylemine
işlev atfedilirken, ötekininki işlevsiz görülmekte ve sırf bu ayrımcılık
dahi işlevin kendisini zedelemektedir. Yani polisinki demokratik
siyasal işlevli, lise öğrencilerininki değil gibi bir çelişki ile
bizatihi düşünce özgürlüğünün siyasal işlevi değilllenmektedir.
Siyasal propaganda ya da sanatsal, bilimsel ve
benzeri amaçlarla meşru olarak da işlenmek istenebilen ancak başkalarının
subjektif kanaatlerine dayalı olarak "kantarın topuzu kaçırılırsa",
cezai sorumluluğa vücut veren suçlar bu çerçeve içinde, eğer dikkatli
ve özenli incelenmeden uygulanırlar ise, düşünce özgürlüğü alanında
sıklıkla ihlalleri doğurabilecek olan suçlardır. Bu suçlar, halkı
kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama, halkı kanunlara uymamaya
tahrik, örgüt propagandası, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs,
devletin egemenlik alametlerini aşağılama, Türklüğü, Cumhuriyeti,
Devletin kurum ve organlarını aşağılama, temel milli yararlara karşı
faaliyette bulunmak için yarar sağlama, halkı askerlikten soğutma,
askeri itaatsizliğe teşvik gibi suçlardır.
Bu ahval ve şerait içinde çevirmenlerin daha
somut olarak sorunları nelerdir.
YTCK'nın hiçbir hükmünde, tarif edilen suç
çeviri
fiili ve fail çevirmen olarak algılanamaz iken Basın Kanunu'nun
11. maddesi ve uygulaması çerçevesinde yargılanma, Anayasaya ve
evrensel insan hakları ilkelerine aykırı olarak; çevirmenin "düşünce
açıklamasında bulunurken" bilemeyeceği bir koşula -yazarın yurt
dışında bulunup bulunmamasına- bağlanmıştır. Böyle bir uygulama
açıkça suç ve cezaların yasallığı ilkesine aykırıdır. Bu ilke, en
başta ceza sorumluluğunu doğuran koşulların açıkça yasalar tarafından
belirlenmiş olmasını gerektirir. Bu ilkenin gereği, potansiyel faillerin,
fiili işlemeden önce "böyle bir fiilden dolayı yargılanıp yargılanamayacağını"
bilmesidir. Oysa çevirmen, suç "sayılabilme" olasılığı olan bir
eseri çevirme eyleminde bulunurken, çevirdiği eser yayınlandığı
sırada, yazarının yurt dışında bulunup bulunmayacağını ya da başka
nedenlerle cezai olarak sorumlu tutullup tutulamayacağını bilemez.
Uygulama, çevirmenin, ifade özgürlüğünü kaynağında boğmakta ve oto-sansüre
yolaçmaktadır.
Aslında örneğin 301. madde gibi bir takım muğlak
ve içeriği belirsiz hükümler de, ifadede bulunan kimselerde otosansür
eğilimlerini arttıran maddelerdendir. Çünkü potansiyel yaratıcılara,
"Türklük", "aşağılama" ve benzeri açık dokulu kavramların, yargıçlar
tarafından yargılama sırasındaki toplumsal gereklere göre nasıl
tanımlanacağını tahmin etme yükümlülüğü getiriyor. Madde gerekçesinde,
maddede geçen Türklük deyiminden maksat dünyanın neresinde yaşarsa
yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı varlık
anlaşılır deniyor. Yoğurt da bu tanıma girer, sarı ışıktan kırmızıya
geçildiği anda arkadaki aracın korna çalması da. Bana doğru dürüst
bir tanım gerek ki davranışımı ona göre ayarlayayım.
"Dava açıldı ama beraat kararı çıkabilir, ne
var bunda?" denemeyeceği açık: Çünkü davaların açılması ve mahkumiyetle
sonuçlanması korkusu dahi pek çok kimsenin, kendi kendini "özdenetime",
otosansüre tâbi tutmasına ve söylemek istediklerini söylemekten
vazgeçmesine yolaçıyor. Oto-sansürü zorunlu kılan en önemli etken,
bu alanda verilen yargı kararlarının belirli bir istikrardan uzak
olması. Yargıçlarımız, kimi zaman, muğlak yasaları yorumlamakta
zorlanıyor. Kimi zaman da, onlara yasa metnini olması gerektiği
gibi yorumlayacak kuramsal (eğitim programları) ve kurumsal (örneğin
yargı bağımsızlığı) araçları cömertçe sunulmadığı için bocalayabiliyor.
Bunun en açık örneği, çelişkili yeni 216. madde uygulamalarıdır.
Yeni hüküm, kamu güvenliği bakımından somut bir açık ve yakın tehlike
kriterini getirmiş olmasına karşın, uygulama bu maddeyi hala eskisi
gibi tanımlamakta ve kararların çoğu hiçbir somut tehlike tanımı
vermeden, eserin salt yayınlanmış olmasını cezalandırmaktadır. Çünkü
kamu güvenliği kavramını istikrarlı bir biçimde tanımlamayı, açık
ve mevcut tehlike analizini öğrenmemişlerdir henüz. Tehlike nedir,
zarardan nasıl ayrılır. Açık olması nedir, mevcut olması nedir bu
gibi şeyler. Definisyon ve subsumsiyon konusunda zaten sorunluyuz.
Liselerden mantık dersleri kalkmış vs. Kalkmasa da bir şey değişir
miydi bilmiyorum. Lisede matematik hocamız patalojik hadiselerden
bahseder dururdu ama bir türlü anlayacağımız bir dille anlatamazdı.
Bize laf çarpıyor sanırdık. Patalojik hadise kavramına, yıllar sonra
Noam Chomsky'yi okuduğum sırada tekrar rastladım! Yirmiiki yaşında
Türk milleti adına karar vermeye yetkili bir yargıç olunamamalı.
Eğer Sineklerin Tanrısı sahnelerinde değilsek. Gerçi ilerlemiş yaş
da yeni kanunların uygulanması bakımından ayrı bir sorun ama neyse
uzatmayayım, yargı organlarını tahkire girer.
Uygulamadaki eğitime dayalı aksaklıklar bir yana,
özellikle eleştiri yüklü her buluttan nem kapan toplumsal davranış
kültürümüzün saldırganlığa varan "hassasiyetleri", yalnızca "tehditler
yüzünden kişisel güvenlik kaygısına kapılan" yaratıcıları değil,
ifadeleri değerlendiren yargıçları da baskı altına almaya çalışıyor.
Özgürlüğünden yararlanmak isteyenlere "kaşıma, dokunma, değinme,
sözedeceksen açıkça sözetme, örmececi ol, anlayan anlasın" denmek
isteniyor. Fransa için düşünce özgürlüğünü isteyenler, Türkiye'de
olup bitenlere kayıtsız kalıyor. Freedom for me but not for thee
biçiminde özetlenecek bu anlayış, Türkiye'de kamusal olsun, özel
olsun her kesim, kurum ve kimsede yaygındır. Davranışsal bir kültür
sorunudur.
Ne ABD ne Avrupa ülkelerinde, düşünce özgürlüğünün
sınırları Türkiye'deki kadar geniş değildir. "Orada da sınırlanıyor,
burada da sınırlanıyor" şeklinde görüş açıklamasında bulunanların
neyin ne ölçüde, hangi ölçütlere dayalı olarak sınırlandığını bilmesi
gereklidir. Evet, ifade özgürlüğü pek çok demokratik ülkede sınırlanıyor
ama Türkiye'deki somut sınırlamalar oralarla karşılaştırılır gibi
değildir. Ne Avrupa'da ne ABD'nde, bir milletin en önde gelen yaratıcıları,
o milletin saygınlığını küresel olarak yücelten temel yapıtları
ile tanınan yazarları, çizerleri, çevirmenleri cezai olarak yargılanmamaktadır.
Düşünce ve düşüncenin ifadesi özgürlüğünün azami
koruma görmesine karşı olanlar ve kendilerini her rahatsız eden
açıklamanın cezalandırmasını gerektiğini savunanlar, aslında bu
özgürlüklerin kendi özgürlükleri ile doğrudan bağlantılı olduğunun
ayrımında değil. Kimi zaman, cezalandırma yanlıları, bu keskin tutumları
ile, hoşlanmadıkları düşüncelerin daha da yayılmasına hizmet ettiklerinin
farkında bile değiller.
Bilim İnsanları, Yazarlar, Çevirmenler ve diğer
pek çok yaratıcılar açısından aynı derecede önemli bir başka özgürlük
de bilim ve sanat özgürlüğüdür. Bilim ve sanat özgürlüğü ile bağlantılı
olduğu biçimi ile düşünce ve düşüncenin ifadesi özgürlüğü diğer
düşünce ve ifadelerden daha fazla korunmaktadır. Çevirmenlerin,
bilim ve sanat özgürlüğünün tam anlamıyla gerçekleştirilmesine hizmet
eden yaratıcılar olduğu gerçeği de vurgulanmalıdır. Anayasamıza
göre yalın düşünce özgürlüğünden daha da çok korunan Bilim ve sanat
özgürlüğü konusundaki açıklamalarımı tartışmalar kısmında yeniden
ele alabilmek umudu ile erteliyorum.
Notlar:
[*] Bu yazı, 02.12.2006 tarihinde Kitap Çevirmenleri Meslek
Birliği (ÇEVBİR) tarafından düzenlenen "Çevirmenlerin Yargılanması
ve İfade Özgürlüğü" adlı panelde yapılan konuşmanın genişletilmiş
metnidir.
Yardımcı Doçent Dr. jur. Öykü Didem Aydın, Avukat, Akademisyen
ve Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği üyesidir. Ankara ve Milano
Üniversitelerinde yüksek lisans eğitimi almış, doktorasını,
Federal Almanya'da bulunan Freiburg Üniversitesi'nde düşünce
özgürlüğü açısından Amerika Birleşik Devletleri ve Alman sistemlerinin
karşılaştırılması üzerine hazırlamıştır. Ankara Hukuk Fakültesi,
Başkent ve Bilkent Üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmıştır.
"Üç Demokraside Düşünce Özgürlüğü ve Ceza Hukuku -I- Amerika
Birleşik Devletleri" adlı kitabı 2004 yılında Seçkin Kitabevi
tarafından yayınlanmıştır. Almanca yazdığı, Almanya ve ABD'nde
Kin ve Nefret Suçları ile Mücadele adlı kitabı ise Freiburg'da
bulunan iuscrim Verlag tarafından Aralık ayında yayınlanacaktır.
Düşünce özgürlüğü alanında, Türkiye ve dünya uygulaması açısında
yeni değerlendirmeler içeren pek çok makalesi gerek yurtdışında
gerek Türkiye'de yayınlanmıştır. Bunlar arasında, "YTCK Açısından
Salt İfade Suçlarına Eleştirel Bir Bakış" adlı çalışma, Hukuki
Perspektifler Dergisi'nin Mayıs 2006 sayısında yer almaktadır.
Öykü Didem Aydın, İngilizce, Almanca ve İtalyanca dillerinde
ağırlıklı olarak hukuksal konulu çeviriler de yapmaktadır. Şu
anda, özellikle uluslararası hukuk, yabancı sermaye ve yatırım
hukuku, idare ve ceza hukuku alanlarında avukat olarak çalışmalarını
sürdürmektedir.
|