Ana-akım Medyayı Ana-akım Medya Yapan Nedir?
Z Medya Enstitüsü'nde Yapılan Konuşma
Noam Chomsky
Haziran 1997
Medya hakkında yazmamın nedeni, bir yönüyle,
bütün entelektüel kültürle ilgilenmem. Medya ise entelektüel kültürün
incelenmesi en kolay olan kısmı. Her gün yayımlanıyor. Sistematik
bir araştırma yapabiliyorsunuz. Dünkü versiyonu bugünkü versiyonla
karşılaştırabiliyorsunuz. Neye önem verilip neye verilmediği ve
şeylerin nasıl yapılandığı konusunda pek çok kanıt var.
İzlenimim, medyanın akademik çalışmalardan veya
diyelim, entelektüel düşünce dergilerinden çok da farklı olmadığı.
Fazladan bazı kısıtlamalar var ama radikal bir farklılık yok. Karşılıklı
olarak birbirleriyle etkileşim içindeler; insanların bu alanların
arasında bu kadar kolaylıkla gidip gelebilmesinin nedeni de bu.
Medyaya veya anlamak istediğiniz herhangi bir
kuruma bakarsınız. İç kurumsal yapısı hakkında sorular sorarsınız.
Toplumdaki konumlanışları hakkında bir şeyler bilmek istersiniz.
Başka iktidar ve otorite yapılarıyla ilişkisi nedir? Eğer şanslıysanız,
bilgi sisteminde size neye hizmet ettiğini söyleyen önde gelen kişilerin
yazdığı dahili belgeler vardır (bu bir tür doktriner sistemdir).
Bununla halka ilişkiler amacıyla basılan bildirileri kastetmiyorum;
neye hizmet ettikleri konusunda birbirlerine söyledikleri şeyleri
kastediyorum. Çok miktarda, oldukça ilginç belgeler vardır.
Bunlar medyanın niteliği hakkındaki üç ana bilgi
kaynağıdır. Medyayı, diyelim, bir bilim insanının karmaşık bir molekülü
veya ona benzer bir şeyi inceleyeceği gibi incelemek istersiniz.
Yapıya bakarsınız, ardından yapıya dayanarak medya ürününün muhtemelen
neye benzeyeceği konusunda belirli bir hipotez ortaya atarsınız.
Daha sonra medya ürününü incelersiniz ve hipoteze ne kadar uyup
uymadığına bakarsınız. Medya analizindeki bütün çalışma neredeyse
bu son bölümden oluşur: sadece medya ürününün ne olduğunu ve medyanın
niteliği ve yapısı hakkındaki aşikar varsayımlara uyup uymadığını
incelemeye çalışmak.
Pekâlâ, ne bulursunuz? İlk önce, medyanın, örneğin
eğlence/Hollywood, Brezilya dizileri vs. gibi şeyler yapan farklı
kısımları olduğunu, hatta ülkedeki gazetelerin çoğunun (ezici bir
çoğunluğunun) böyle şeyler yayımladığını görürsünüz. Kitlesel okuyucuyu/izleyiciyi
onlar yönlendirirler.
Medyanın başka bir kısmı, yani seçkin medya da
vardır. Bazen bu tür medyaya gündem belirleyici (agenda-setting)
medya da denir. Bunun nedeni, büyük kaynaklara sahip olmaları nedeniyle
başka medya organlarının içinde iş gördüğü çerçeveyi belirlemesidir.
New York Times'ı, CBS'yi, buna benzer medya organlarını kastediyorum.
Onların okuyucu/izleyicileri çoğunlukla ayrıcalıklı insanlardır.
New York Times'i okuyan insanlar – zengin veya bazen "siyasi sınıf"
olarak adlandırılan sınıfın üyesi olanlar – aslında devamlı şekilde
siyasi sistemin içinde yer alırlar. Esas olarak şu veya bu biçimde
yöneticidirler. Siyasi yöneticiler olabilirler, (şirket yöneticileri
vs. gibi) iş dünyasındaki yöneticiler olabilirler, (üniversite profesörleri
gibi) doktora yöneticileri veya halkın olayları düşünme veya bakma
tarzının örgütlenmesine girişmiş olan diğer gazeteciler olabilirler.
Seçkin medya, diğerlerinin içinde iş gördüğü
bir çerçeve belirler. Sürekli bir haber akışı üreten Associated
Press'e (AP) bakarsanız, şunu görürsünüz: Her gün öğleden sonra
"Editörlerin Dikkatine: Yarınki New York Times'ın ilk sayfasında
şöyle şöyle bir haber yer alacak" diyen bir haber gelir. Bunun anlamı
şudur: Eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörüyseniz ve haberin
ne olduğunu bulacak kaynaklarınız yoksa veya bu konuda herhangi
bir şekilde fikir yürütmek istemiyorsanız, bu size haberin ne olduğunu
söyler. Yerel meselelerin veya okuyucularınızın dikkatini başka
yöne kaydıracak haberlerin dışındaki şeylere ayıracağınız çeyrek
sayfanızı bu haberlerle doldurursunuz. Bu haberleri oraya koyarsınız,
çünkü yarın ilgilenmeniz gereken şeylerin bunlar olduğunu bize New
York Times söylemektedir. Eğer Dayton, Ohio'da bir editörseniz bir
anlamda bunu yapmak zorundasınızdır, çünkü elinizde pek fazla kaynak
yoktur. Eğer çizginin dışına çıkarsanız, eğer büyük basının hoşuna
gitmeyen haberler yayımlarsanız, yakında mutlaka bu yaptığınızın
karşılığını görürsünüz. Aslında yakınlarda San Jose Mercury News'te
meydana gelenler bunun çarpıcı bir örneğidir. Eğer çizgiden çıkarsanız,
iktidar oyunlarının sizi tekrar hizaya sokmak için başvurabileceği
bir sürü yöntem vardır. Eğer kalıbı kırmaya kalkışırsanız, ömrünüz
pek uzun olmaz. Bu çerçeve gayet güzel işler ve bariz iktidar yapılarının
bir yansıması olduğu anlaşılabilir bir şeydir.
Gerçek kitle medyası esas olarak halkın dikkatini
başka konulara kaydırmaya çalışır. Bırakalım başka şeylerle uğraşsınlar,
ama bizim canımızı sıkmasınlar (burada "biz"den, gösteriyi yönetenler
kastedilmektedir.) Örneğin bırakalım profesyonel sporlarla ilgilensinler.
Bırakalım herkes, profesyonel sporların veya seks skandallarının
ya da ünlü kişilerin veya onların sorunlarının çılgınlık derecesinde
meraklısı olsun. Ciddi olmadığı sürece her şey olabilir. Tabii ciddi
işler büyük adamlara göredir. Onlarla "biz" ilgileniriz.
Seçkin medya, gündem belirleyici medya hangileridir?
Örneğin, New York Times ve CBS bunlardan bazılarıdır. Bir kere bu
medya organları büyük, son derece kârlı şirketlerdir. Üstelik, çoğunlukla
bu medya şirketleri General Motors, Westinghouse vs. gibi ya çok
daha büyük şirketlere bağlıdır veya doğrudan onların mülkiyetindedir.
Tamamen despotik bir yapı olan özel teşebbüs ekonomisinin iktidar
yapısının en tepelerinde yer alırlar. Eğer yaptıkları şeyleri beğenmiyorsanız,
çeker gidersiniz. Büyük medya basitçe bu sistemin parçasıdır.
Peki büyük medyanın kurumsal işleyişi nasıldır?
Bu da aşağı yukarı aynı yapıya sahiptir. Başka büyük iktidar merkezleriyle
– hükümet, diğer şirketler veya üniversiteler – etkileşim ve ilişki
içindedirler. Medya doktriner bir sistem olduğu için, üniversitelerle
yakından etkileşim içindedir. Örneğin, Güneydoğu Asya veya Afrika
ya da buna benzer bir konuda haber yazan bir muhabir olduğunuzu
farz edin. Büyük bir üniversiteye gitmeniz ve size ne yazacağınızı
söyleyen bir uzman bulmanız beklenir. Ya da Brookings Ensitüsü veya
Amerikan Girişim Enstitüsü (American Enterprise Institute) gibi
kuruluşlardan birisine giderseniz ve onlar size ne söyleyeceğinizi
anlatırlar. Bu dışarıdaki kurumlar medyaya çok benzer.
Örneğin, üniversiteler bağımsız kurumlar değillerdir.
Belki içlerinde şurada burada bağımsız insanlar görebilirsiniz;
ama aynı şey medya için de geçerlidir. Ve genellikle şirketler için
de geçerlidir. Yine, aynı durum faşist devletler için de geçerlidir.
Ama üniversite kurumunun kendisi asalaktır. Üniversite dışarıdaki
destek kaynaklarına bağımlıdır. Ve üniversite esas olarak, özel
servet, bağışlar yapan büyük şirketler ve (zar zor ayırt edilebilecek
ölçüde şirket iktidarıyla iç içe geçmiş olan) hükümet gibi destek
kaynaklarının ortasında yer alır. Üniversitelerin içinde olup da
kendini bu yapıya uyarlamayanlar, onu kabul etmeyen ve içselleştirmeyenler
(bu yapıyı içselleştirmeden ve ona inanmadan gerçekten üniversitede
çalışamazsınız), bunu yapmayanlar muhtemelen süreç içinde kurumun
dışında bırakılacaklardır. Bu süreç anaokulundan başlar ve daha
üstteki kurumlara kadar devam eder. Hoşa gitmeyen ve bağımsız düşünen
insanlardan kurtulmak için türlü türlü süzgeç düzeneği vardır. Üniversite
okumuş olanlarınız, eğitim sisteminin tamamen uyum göstermeyi ve
itaat etmeyi ödüllendirmek üzere düzenlenmiş olduğunu bilir. Eğer
uyum göstermez ve itaat etmezseniz, sorun yaratın bir tipsiniz demektir.
Dolayısıyla bu süzgeç düzeneği, toplumdaki kuşatıcı iktidar sisteminin
inanç ve tutumlar çerçevesini gerçekten dürüst şekilde (yalan söylemiyorlar)
içselleştirmiş olan kişilerin arta kalmasıyla sonuçlanır. Harvard
veya Princeton gibi seçkin kurumlar veya örneğin küçük pahalı kolejler
tamamen sosyalleşmeye hizmet ederler. Eğer Harvard gibi bir yere
girerseniz, genellikle kibar görgü kuralları öğretilir: Nasıl yüksek
sınıfların bir üyesi olarak davranılır; nasıl doğru fikirler düşünülür
vs.
George Orwell'ın 1940'ların ortalarında yazdığı
Hayvanlar Çiftliği, totaliter bir devlet olan Sovyetler Birliği
üzerine bir hicivdir. Çok okunan bir kitap olmuştu. Herkes çok sevmişti.
Sonradan Hayvanlar Çiftliği'ne bir önsöz yazdığı ve bu önsözün hasır
altı edildiği ortaya çıktı. Bu önsöz, ancak 30 yıl sonra yayımlandı.
Birisi kağıtlarının arasında bulmuştu. Hayvanlar Çiftliği'nin önsözü
"İngiltere'deki Edebi Sansür" üzerineydi. Önsözde, bu kitabın açıkça
Sovyetler Birliği'ni ve totaliter yapısını alaya aldığı söyleniyordu.
Ama Orwell İngiltere'deki durumun çok da farklı olmadığını söylemişti.
Etrafımızda KGB dolaşmıyordu, ama sonuçta durum büyük ölçüde aynı
kapıya çıkıyordu. Bağımsız düşünceleri olan veya yanlış şeyleri
düşünen kişiler dışlanıyordu.
Orwell kurumsal yapı hakkında çok az şey söyler;
topu topu iki cümle yazmıştır. Neden böyle olduğunu sorar. Birincisi,
basın halka sadece bazı düşüncelerin ulaşmasını isteyen zenginlerin
elindedir. Söylediği ikinci şey ise şudur: Seçkin eğitim sistemine,
Oxford'taki iyi fakültelere girdiğiniz zaman, söylenmesi uygun düşmeyen
bazı şeyler ve sahip olunması uygun düşmeyen bazı fikirler olduğunu
öğrenirsiniz. Seçkin kurumların sosyalleştirme rolü budur ve eğer
buna adapte olmazsanız, genellikle dışarıda bırakılırsınız. Bu iki
cümle aşağı yukarı hikâyeyi anlatıyor.
Medyayı eleştirdiğinizde ve "bakın işte Anthony
Lewis veya başka birisi neler yazmış" dediğinizde, çok öfkelenirler.
Gayet doğru bir şekilde şöyle derler: "Hiç kimse bana ne yazmam
gerektiğini söylemiyor. Ben ne istiyorsam onu yazarım. Baskılar
ve kısıtlamalar hakkında bütün bu söylenenler saçma, asla baskı
altında değilim." Bu tamamen doğrudur; ama mesele şu ki, kimsenin
onlara ne yazmaları gerektiğini söylemesine gerek olmadığını, çünkü
zaten doğru şeyleri yazacaklarını daha önceden kanıtlamışlardır.
Aksi halde orada olmazlardı. Eğer şehir haberleri masasında işe
başlamış olsalardı ve yanlış türde haberlerin peşinden gitselerdi,
şimdi istedikleri her şeyi söyleyebildikleri konumlara gelmeyi asla
başaramazlardı. Aynı şey, daha ideolojik disiplinlerin bulunduğu
üniversite fakülteleri için de çoğunlukla doğrudur. Orada da sosyalleşme
sisteminden geçmişlerdir.
Pekâlâ, bütün sistemin yapısına bakarsınız. Haberlerin
nasıl olmasını beklersiniz? Aslında oldukça açıktır. Örnek olarak
New York Times'ı alın. New York Times bir şirkettir ve bir ürün
satar. Ürün okuyuculardır. Gazeteyi satın aldığınızda, para kazanmazlar.
Gazeteyi internete bedava koymak onları daha çok memnun eder. Aslında,
siz gazeteyi satın aldığınızda, para kaybederler. Ama ürün okuyuculardır.
Ürün ayrıcalıklı insanlardır; tıpkı gazeteleri yazan kişiler gibi
toplumdaki üst-düzey karar alıcılardır. Bir pazara bir ürün satmanız
gerekiyor ve tabii ki pazar da reklam veren kuruluşlardır (yani,
başka şirketlerdir). İster televizyon olsun, isterse gazete veya
başka bir şey olsun, okuyucu/izleyicileri satarlar. Şirketler başka
şirketlere okuyucu/izleyicileri satar. Seçkin medya söz konusu olduğunda,
işin içinde büyük şirketler vardır.
Peki ne olmasını beklersiniz? Bu koşullar kümesi
karşısında medya ürününün niteliğinin nasıl olmasını beklersiniz?
Hipoteziniz, yani başka bir varsayımda bulunmadan yapacağınız tahmin
nedir? Aşikar varsayım şudur: Medya ürünü, neyin yayımlanıp yayımlanmadığı,
yayımlanan şeyin kimin lehine olacak şekilde çarpıtıldığı, satıcıların
ve alıcıların, kurumların ve bunların etrafındaki iktidar sistemlerinin
çıkarlarını yansıtacaklardır. Eğer böyle olmasaydı, bir tür mucize
olması gerekirdi.
Pekâlâ, bunun ardından asıl emek isteyen çalışma
gelir. Sistemin, sizin öngördüğünüz gibi işleyip işlemediğini sorarsınız.
Evet, buna kendiniz karar verebilirsiniz. Bu aşikar hipotezle ilgili
olarak düşünülebilecek en zor testlere tâbi tutulmuş, ama yine de
sapasağlam ayakta duran pek çok malzeme vardır. Sosyal bilimlerde
herhangi bir sonucu bu kadar güçlü şekilde destekleyen başka bir
şey neredeyse hiç bulamazsınız. Tabii bu da pek büyük bir sürpriz
sayılmaz; çünkü güçlerin işleyiş biçimi göz önüne alındığında varsaydığınız
sonucun testlerden sağlam çıkmaması mucize olurdu.
Keşfettiğiniz ikinci şey, bütün bu konunun tamamen
bir tabu olduğudur. Eğer Kennedy Kamu Yönetimi Fakültesi'ne veya
Stanford'a ya da başka bir yere gider ve gazetecilik ve iletişim
veya akademik düzeyde siyaset bilimleri okursanız, bu sorunlar muhtemelen
hiç gündeme gelmeyecektir. Yani, neyin ifade edilmesine izin verilmediğini
bile bilmeden herhangi bir kişinin öne süreceği hipotez ve bununla
ilgili kanıtlar tartışılamaz. Bunu da öngörürsünüz zaten. Eğer kurumsal
yapıya bakarsanız, "tabii ki, böyle olması lazım, neden bu adamlar
yaptıkları şeylerin teşhir edilmesini istesinler ki?" dersiniz.
Çevirdikleri dolaplar konusunda eleştirel analize neden izin versinler
ki? Cevap, buna izin vermek için bir sebep olmadığıdır; nitekim
izin vermezler de. Bir kez daha, mesele bilinçli sansür değildir.
Mesele, bu gibi şeyleri yazıp çizecek olanları zaten o konumlara
getirmeyecek olmanızdır. Bu sol için (sol olarak adlandırılan şey
için) de sağ için de geçerlidir. Bunun için bazı düşüncelere sahip
olmayacak şekilde gerektiği gibi sosyalleşmeniz ve eğitilmeniz gerekir,
çünkü eğer bu tür düşüncelere sahipseniz orada olamazsınız. Dolayısıyla
ikinci dereceden bir öngörüde bulunursunuz: Birinci dereceden öngörünün
tartışılmasına izin verilmediğini tahmin edersiniz.
Bakılması gereken son şey de bunların olup bittiği
doktriner çerçevedir. Medya, reklamcılık, akademik siyaset bilimleri
vs. dahil olmak üzere, bilgi sisteminde üst düzeyde yer alan kişilerin
(mezuniyet törenlerine konuşurken değil) birbirlerinin okuması için
yazarken ne olması gerektiğine ilişkin akıllarında bir resim var
mıdır? Açılış konuşmaları yaparken, güzel sözler vs. söylersiniz.
Ama söz konusu insanlar birbirlerinin okuması için yazdıklarında
bu konuda ne diyorlar?
Bakılması gereken başlıca üç akım vardır. Birincisi,
bildiğiniz gibi halka ilişkiler endüstrisi (PR), iş dünyasının başlıca
propaganda endüstrisidir. PR endüstrisinin liderleri ne söylemektedir?
Bakılması gereken ikinci yer, "kamusal entelektüeller" olarak adlandırılanlar,
büyük düşünürler, "yorum yazıları"nı, buna benzer şeyleri yazanlardır.
Bu kişiler ne demektedir? Demokrasinin doğasından ve bunun gibi
şeylerden bahseden etkileyici kitaplar yazan insanlardan söz ediyorum.
Bakılması gereken üçüncü yer ise akademik alandır; özellikle de,
siyaset bilimlerinin son 70 veya 80 yıldır bir kolu olan, siyaset
bilimlerinin iletişim ve enformasyon vs. ile ilgili kısmıdır.
Bu üç şeye bakar ve neler söylediklerini görürsünüz;
bu konularda önde gelen şahsiyetlerin ne söylediğine bakarsanız.
Hepsi şunu söyler (sadece kısmen alıntı yapıyorum): Halk "bu meselelerin
dışında yer alan, cahil ve işgüzar takımıdır." Onları kamusal alanın
dışında tutmalıyız, çünkü aşırı derecede aptaldırlar ve eğer işe
karışacak olurlarsa sorun yaratmaktan başka bir şey yapmazlar. Halkın
yapması gereken, "katılımcı" değil "izleyici" olmaktır.
Halkın belirli aralıklarla oy kullanmasına ve
aramızdan bazı zeki adamları seçmesine izin verilir. Fakat ardından
insanların evine dönmesi ve futbol seyretmek veya onun gibi şeyler
yapması beklenir. "Bu meselelerin dışında yer alan, cahil ve işgüzar
takımı"nın katılımcı değil, izleyici olması gerekir. Katılımcılar
"sorumlu insanlar" olarak adlandırılan kişilerdir ve bunları yazan
da tabii onlardan birisidir. Hiçbir zaman "neden ben ‘sorumlu kişiyim'
de başka birisi şu anda hapishanede?" diye sormazsınız. Yanıt oldukça
açıktır: Çünkü siz itaatkârsınız ve iktidara tâbisiniz; öteki ise
bağımsız birisi olabilir vs. Ama tabii ki bu soruyu sormazsınız.
O halde şovu yönetmesi gereken akıllı adamlar vardır, geriye kalanların
da işin dışında kalması beklenir. Akademik bir makaleden alıntı
yapıyorum: "İnsanların kendi çıkarları hakkında en iyi kararları
verdiklerini söyleyen demokratik dogmatizmlere" asla boyun eğmemeliyiz.
Hiç de öyle değillerdir. Kendi çıkarları konusunda korkunç derecede
kötü kararlar verirler, dolayısıyla iyilikleri için bizim onların
yerine karar vermemiz gerekir.
Aslında bu Leninizme çok benzer: Biz işleri sizin
adınıza ve herkesin yararına olacak şekilde yürütüyoruz vs. Sanıyorum
insanların coşkulu Stalinistler olmakla ABD iktidarının büyük destekçileri
olmak arasında tarihsel olarak bu kadar kolaylıkla hareket edebilmesinin
nedeni bir yönüyle bu. İnsanlar bir konumdan diğerine çabucak geçiyorlar
ve ben de bunun nedeninin, temelde her ikisinin de aynı konum olması
olduğu kanısındayım. Aslında pek büyük bir değişiklik yaşamıyorsunuz.
Sadece gücün nerede olduğuna ilişkin farklı bir tahmin yürütüyorsunuz.
Bir tarihte gücün orada olduğunu, başka bir tarihte ise burada olduğunu
düşüyorsunuz. Aslında aynı konumu benimsiyorsunuz.
Bütün bunlar nasıl oldu? Aslında bunun ilginç
bir tarihi vardır. Büyük bölümü, büyük bir dönüm noktası olan I.
Dünya Savaşı'nda oluşmuştur. I. Dünya Savaşı ABD'nin dünyadaki konumunu
önemli ölçüde değiştirdi. Daha 18. yüzyılda, ABD dünyanın en zengin
yeriydi. Dünyanın başka yerindekiler bir yana, 20. yüzyılın başlarına
kadar Britanya'daki üst sınıf bile Amerika'daki hayat kalitesi,
sağlık ve uzun ömür standartlarına ulaşamamıştı. ABD devasa avantajlarıyla
olağanüstü ölçüde zengindi ve 19. yüzyıl sonları itibarıyla açık
arayla dünyanın en büyük ekonomisiydi. Ama dünya sahnesinde büyük
bir oyuncu değildi. ABD'nin gücü Karayip Adaları'na, Pasifiğin belirli
bölümlerine uzanmış, ama daha ötesine geçmemişti.
I. Dünya Savaşı sırasında ilişkiler değişti.
II. Dünya Savaşı sırasında ise daha da çarpıcı bir şekilde değişti.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD aşağı yukarı dünyayı ele geçirdi.
Fakat I. Dünya Savaşı'ndan sonra da bir değişim olmuştu ve Amerika
borç alan bir ülke olmaktan çıkıp borç veren bir ülkeye dönüşmüştü.
Britanya gibi devasa bir güç değildi. Ama dünya sahnesinde ilk kez
önemli bir aktöre dönüşmüştü. Değişikliklerden birisi buydu, ama
başka değişiklikler de vardı.
I. Dünya Savaşı'nda ilk kez yüksek derecede örgütlü
bir devlet propagandası tesis edilmişti. Britanyalıların bir Enformasyon
Bakanlığı vardı. Hakikaten böyle bir bakanlığa ihtiyaçları vardı,
çünkü ABD'yi savaşa sokmaları gerekiyordu; aksi halde başları belaya
girecekti. Enformasyon Bakanlığı, "Hun" zalimlikleri vs. gibi bol
miktarda uydurma haber dahil, propaganda yapmak üzere düzenlenmişti.
Bu kişilerin son derece saf oldukları ve muhtemelen propagandaya
inanacakları gibi makul bir varsayıma dayanarak, Amerikalı entelektüelleri
hedeflemişlerdi. Nitekim bu kişiler propagandayı kendi sistemleri
içinde de yayıyorlardı. Dolayısıyla propaganda büyük oranda Amerikalı
entelektüellere göre ayarlanmıştı ve çok başarılı oldu. Britanya
Enformasyon Bakanlığı belgeleri (ki pek çoğu açıklandı) amaçlarının,
kendi deyişleriyle, bütün dünyanın düşüncesini denetlemek olduğunu
söyler - ama esas hedef ABD'dir. Hindistan'daki insanların ne düşündüğüyle
hiç ilgilenmediler. Enformasyon Bakanlığı önde gelen Amerikalı entelektüelleri
kandırarak Britanya'nın propaganda uydurmalarını kabul etmelerini
sağlamakta son derede başarılıydı. Bundan çok gurur duyuyorlardı.
Buna da hakları vardı, çünkü hayatlarını kurtarmışlardı. Aksi takdirde,
I. Dünya Savaşı'nı kaybedeceklerdi.
ABD'de ise bu konumu paylaşan birisi vardı. Woodrow
Wilson 1916'da savaş-karşıtı bir kampanyayla seçilmişti. Amerika
çok barışçıl bir ülkeydi. Her zaman da öyle olmuştu. İnsanlar yabancıların
savaşlarında çarpışmak istemedi. Ülke I. Dünya Savaşı'na tamamen
karşıydı ve gerçekte Wilson savaş-karşıtı bir konum benimseyerek
seçilmişti. Sloganı, "zafersiz barış"tı. Ancak savaşa girmek istiyordu.
Öyleyse sorun şuydu: Barışçıl bir halkı, bütün Almanları öldürmek
isteyen, saçma sapan konuşan Alman-karşıtı delilere dönüştürmek
için ne yapmalıydık? Bu, propagandayı gerektiriyordu. Dolayısıyla,
Amerikan tarihindeki ilk ve gerçekte tek önemli devlet propaganda
kuruluşunu oluşturdular. Halk Enformasyon Komitesi olarak (hoş bir
Orwelci terim), aynı zamanda Creel Komisyonu olarak anılıyordu.
Komisyonun başındaki kişi Creel'di. Bu komisyonun görevi, halkı
şovenist bir histeriye sokmak için propaganda yapmaktı. İnanılmaz
derecede iyi işledi. Birkaç ay içinde bir savaş histeri oluşmuştu
ve ABD savaşa girebildi.
Pek çok kişi bu başarılardan etkilenmişti. Etkilenenlerden
birisi de – ki bunun gelecek açısından bazı sonuçları olacaktı –
Hitler'di. Eğer Kavgam'ı okursanız, belli bir haklılık payıyla,
Almanya'nın I. Dünya Savaşı'nda propaganda savaşını kaybettiği için
yenildiği sonucuna vardığını görürsünüz. Kendilerinkini kat kat
aşan Britanya ve Amerikan propagandasıyla kesinlikle baş edememişlerdi.
Hitler bir dahaki sefere kendi propaganda sistemlerinin olacağına
ant içer. Nitekim, II. Dünya Savaşı'nda bunu yaptılar. Bizim açımızdan
daha önemlisi, Amerikan iş dünyası camiası da propaganda çabasından
çok etkilenmişti. O zamanlar bir sorunla karşı karşıya bulunuyorlardı.
Ülke, biçimsel olarak daha demokratik hale geliyordu. Pek çok kişi
oy kullanabiliyordu vs. Ülke giderek zenginleşiyordu ve daha fazla
insan katılım gösteriyor, bir sürü yeni göçmen geliyordu vs.
Bu durumda ne yaparsınız? İşleri özel bir kulüpteki
gibi yürütmek gittikçe zorlaşıyordu. Bu nedenle, açık ki halkın
ne düşündüğünü denetlemeliydiniz. Halkla ilişkiler uzmanları vardı,
ama hiçbir zaman bir halka ilişkiler endüstrisi olmamıştı. Rockefeller'in
imajını düzeltmek vs. için işe alınmış bir adam vardı. Ama, bir
Amerikan icadı olan, çok büyük bir halkla ilişkiler endüstrisi I.
Dünya Savaşı'nda gelişti. Bu işin önde gelen kişileri, Creel Komisyonu'nda
yer almıştı. Aslında en önemelileri, Edward Bernays doğrudan Creel
Komisyonu'ndan geliyordu. Kısa süre sonra Bernays'ın Propaganda
isimli bir kitabı çıktı. Bu arda belirtmeliyim ki, o zamanlar "propaganda"
teriminin bugünlerde olduğu gibi negatif çağrışımları yoktu. Terim
II. Dünya Savaşı sırasında bir tabu haline geldi, çünkü Almanya'yla,
bütün o kötü şeylerle birlikte anılmaya başlanmıştı. Ama o dönemde,
propaganda sözcüğü sadece enformasyon veya ona benzer bir anlama
geliyordu. Bernays, 1925 civarında Propaganda adlı bir kitap yazdı
ve kitabın başında, I. Dünya Savaşı'nın derslerini uyguladığını
söylüyordu. I. Dünya Savaşı'ndaki propaganda sisteminin ve üyesi
olduğu komisyonun şunu ortaya koyduğunu belirtiyordu: "Bir ordu
birliklerini nasıl düzene sokuyorsa, halkın düşüncesini de tamamen
şekillendirmek mümkün"dü. Bernays'e göre, zihinleri şekillendirmeye
yönelik bu yeni teknikler, aptal kitlelerin doğru yolda tutulabilmesini
garanti etmek için akıllı azınlık tarafından kullanılmalıydı. Bunu
şimdi yapabilirdik, çünkü şimdi yeni tekniklere sahiptik.
Propaganda, halkla ilişkiler endüstrisinin başlıca
el kitabıdır. Bernays bu alanın gurusudur. O sahici bir Roosevelt/Kennedy
liberaliydi. Aynı zamanda, Guatemala'nın demokratik hükümetini deviren
ABD destekli darbenin ardındaki halkla ilişkiler işlerini yönetmişti.
Bernays'in esas başarısı, 1920'lerin sonunda
onu gerçekten şöhrete götüren başarı, kadınların sigara içmesini
sağlaması oldu. O günlerde kadınlar sigara içmezdi ve Bernays, Chesterfield
için muazzam bir kampanya yürüttü. Bu teknikleri biliyorsunuz: Ağızlarında
sigara olan modeller ve film yıldızları, buna benzer şeyler. Dolayısıyla
Bernays halkla ilişkiler endüstrisinin önde gelen şahsiyeti haline
geldi ve kitabı gerçek bir el kitabı oldu.
Creel Komisyonu'nun başka bir üyesi de Walter
Lippman'dı. Lippmann, yaklaşık yarım yüzyıldır Amerikan gazeteciliğinde
(ciddi Amerikan gazeteciliğini, ciddi düşünce yazılarını kastediyorum)
en çok saygı gören kişidir. Demokrasi üzerine ilerici denemeler
olarak adlandırılan (1920'lerde ilerici diye bakılan) yazıları yazmıştır.
O da çok açık bir şekilde, propaganda üzerine çalışmalardan elde
edilen dersleri uyguluyordu. Demokraside, "rızanın imalatı" denilen
yeni bir sanat olduğunu söylüyordu. Bu, onun kendi ifadesidir. Edward
Herman ve ben kitabımız için bu ifadeyi ödünç aldık, ama aslında
Lippmann'ın ifadesidir. Demokrasi yönteminde işte böyle yeni bir
sanatın, "rızanın imalatı"nın olduğunu söylüyordu. Rızanın imalatı
ile bir sürü insanın biçimsel olarak oy kullanma hakkı olmasının
üstesinden gelebilirdiniz. Biçimsel oy kullanma hakkını konu dışı
kılabilirdik. Çünkü rızayı imal edebilir ve insanların tercihleri
ve tutumlarının – biçimsel olarak katılım hakları olsa bile – her
zaman onlara söylediğimiz şeyleri yapacak şekilde yapılandırılmasını
garanti edebilirdik. Böylece gerçek bir demokrasimiz olacaktı. Gayet
güzel işleyecekti. Bu şekilde, propaganda kuruluşunun dersleri uygulanıyordu.
Akademik sosyal bilim ve siyaset bilimleri de
aynı kaynaktan gelirler. İletişim ve akademik siyaset bilimleri
olarak adlandırılan disiplinin kurucusu Harold Glasswell'dir. Başlıca
başarısı bir kitap, propaganda üzerine bir araştırmaydı. Daha önce
alıntıladığım şeyleri – akademik siyaset bilimlerinden kaynaklanan
demokratik dogmatizmlere boyun eğilmemesi gerektiğini vs. (Lasswell
ve diğerleri) – son derece dürüst bir şekilde ifade eder. Savaş
zamanındaki deneyimden ders çıkartan siyasi partiler de, özellikle
İngiltere'deki Muhafazakâr Parti, aynı sonuçlara ulaştılar. Yakın
dönemde açıklanan eski belgeler, Muhafazakâr Parti'nin de Britanya
Enformasyon Bakanlığı'nın başarılarını takdir ettiğini gösteriyor.
Muhafazakâr Parti'dekiler ülkenin gittikçe demokratikleştiğini ve
artık bazı insanların özel kulübü olmayacağını görüyorlar. Dolayısıyla,
kendi ifadeleriyle söylersek, şu sonuca ulaşıyorlar: I. Dünya Savaşı'nda
gayet parlak şekilde işlemiş olan insanların düşüncelerini kontrol
etmeye yönelik propaganda mekanizmalarını uygulamalı ve siyaseti,
siyasi savaş haline getirmeliyiz.
Bu işin doktriner tarafı ve kurumsal yapı ile
çakışıyor. İşlerin nasıl yürümesi gerektiği konusundaki öngörüleri
güçlendiriyor. Öngörüler de gayet güzel doğrulanıyor. Ama bu sonuçların
da tartışılmasına izin verilmez. Hepsi şimdi ana-akım literatürün
bir parçası haline gelmiştir, ama bu durum sadece işin içindeki
insanlar için geçerlidir. Üniversiteye gittiğinizde, insanların
düşüncelerinin nasıl kontrol edilmesi gerektiğine ilişkin klasikleri
okumazsınız.
Bu tıpkı Anayasa Toplantısı sırasında James Madison'ın
söylediklerinin okutulmamasına benziyor. Madison, nasıl yeni sistemin
başlıca amacının "zengin azınlığı, çoğunluğa karşı korumak olduğunu"
ve bu amacı gerçekleştirecek şekilde tasarlanması gerektiğini söylemişti.
Anayasal sistemin kuruluşu böyledir, dolayısıyla hiç kimse onu incelemez.
Büyük zahmete girerek araştırmadıkça akademik çalışmalarda bile
bunu bulamazsınız.
Sistemin kurumsal olarak nasıl bir yapıya sahip
olduğu, gerisinde hangi doktrinlerin yattığı ve bunun kendisini
nasıl açığa vurduğuna ilişkin benim gördüğüm resim kabaca böyle.
Bir de, "bu meselelerin dışında yer alan, cahil ve işgüzar takımı"na
yönelik başka bir kısım var. Medyanın bu kısmı şu ya da bu şekilde
halkın dikkatinin başka yönlere çekilmesine hizmet eder. Bu resme
bakarak, neyi bulabileceğinizi sanırım öngörebilirsiniz.
Çeviren: Taylan Doğan
|