Demokrasi ve Eğitim*
Noam Chomsky
Laloya Üniversitesi Konuşması, Ekim 1994
Bana önerilen ve benim de konuşmayı memnuniyetle kabul ettiğim başlık
“Demokrasi ve Eğitim”dir. Demokrasi ve eğitim ifadesi geçen yüzyılın
seçkin düşünürlerinden birinin hayatı, eserleri ve düşüncelerini
akla getiriyor hemen: hayatının ve düşüncelerinin büyük bölümünü
bu meseleler dizisine adamış olan John Dewey’i. Sanırım burada ona
özel bir ilgim olduğunu itiraf etmem gerekiyor. Çok çeşitli nedenlerden
dolayı, onun düşüncelerinin çocukluk yıllarımdan beri –hatta, burada
değinmeyeceğim ama gerçekten varolan birçok nedenden dolayı, iki
yaşımdan beri- benim üzerimde çok güçlü bir etkisi olmuştur. Dewey,
hayatının büyük bölümünde, anaokulu eğitimindeki reformların sosyal
değişim için başlı başına önemli bir araç olduğunu (ancak daha sonraları
bu konuda daha şüpheci davranmıştır); bu reformların, daha adil
ve özgür bir toplumun yolunu açabileceğini ve kendi tabiriyle “üretimin
nihai amacının mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde
ilişki kuran özgür insan üretmek” olduğunu düşünüyordu.
Dewey’in tüm eserlerini ve hayatını özetleyen bu basit düstur, modern
toplumsal entelektüel hayatın önde gelen iki akımıyla derinden çatışmaktadır:
(bu meseleler hakkında 1920’lerde ve 1930’larda yazdığı göz önüne
alınırsa) onun zamanında gayet güçlü olan birinci akım, zamanın
Doğu Avrupasındaki güdümlü ekonomiler[1], Lenin ve Troçki tarafından
yaratılan ve ve Stalin tarafından daha da büyük bir zulüm haline
getirilen sistemlerle ilişkilidir; diğeriyse, A.B.D. ve Batı dünyasının
büyük bölümünde büyük özel sektör güçlerinin[2] etkin yönetimi altında
inşa edilen devlet kapitalizmine dayalı endüstri toplumudur. Aslında
bu iki sistem, ideolojileri de dahil olmak üzere temel unsurları
itibariyle benzeşmektedir. Her ikisi de temel inancı itibariyle
son derece otoriterdir ve bir tanesi halen daha bunu sürdürmektedir,
her ikisi de diğer bir geleneğe, özgürlükçü sol geleneğe kesin ve
şiddettli bir şekilde karşıdır. Özgürlükçü sol geleneğin kökleri
Aydınlanma değerlerine dayanır ve John Dewey türünden ilerlemeci
liberalleri, Bertrand Russel gibi bağımsız sosyalistleri, (çoğu
anti-Bolşevik olan) anaakım Marksist unsurları ve elbette çeşitli
anarşist hareketlere mensup özgürlükçü sosyalistleri ve hiç şüphesiz
işçi hareketinin ve diğer halk kesimlerinin büyük kısmını içeren
bir harekettir (Benim görüşüme göre Dewey ve Russell yirminci yüzyılda
Batı’nın en önde gelen iki düşünürüdür).
Dewey’in de içinde yeraldığı bu bağımsız solun, kökleri güçlü bir
şekilde klasik liberalizme dayanmaktadır. Benim görüşüme göre, bağımsız
sol tam da klasik liberalizmin içinden çıkmıştır. Bugün A.B.D.’de
muhafazakarlık olarak adlandırılan oldukça aşırı mutlakiyetçilik
biçimi de dahil olmak üzere devlet kapitalizmini ya da devlet sosyalizmini
savunan kurum ve düşüncelerin mutlakiyetçi fikir akımlarına kesinlikle
karşıdır. Bu aşırı mutlakiyetçilik biçimi için muhafazakarlık teriminin
kullanılması herhalde Orwell’i çok güldürürdü ve (eğer hakikaten
varsa) hakiki muhafazakarların mezarlarında ter dönmesine neden
olurdu.
Bu resmin, en hafif tabirle alışılagelmiş bir resim olmadığının
altını çizmeye gerek görmüyorum. Ancak en azından bir meziyeti olduğunu
düşünüyorum: kesin doğruluk sağlama meziyeti. Bunun neden böyle
olduğunu açıklamaya çalışacağım.
Dewey’in ana temalarından birini ele alalım: üretimin nihai amacı
mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki kuran özgür
insanlar üretmektir. Elbette bu tema, Dewey’in asli ilgi alanlarından
biri olan eğitimi de içermektedir. Buradan Bertrand Russell’a dönecek
olursak, eğitimin amacı “hakimiyet kurmaktan başka şeylerin değeri
hakkında bir fikir vermek, özgür bir toplumun irfan sahibi yurttaşlarını
yetiştirmeye yardım etmek, yurttaşlığın özgürlük ve bireysel yaratıcılıkla
birleştirilmesini teşvik etmektir; bu da bir çocuğa, tıpkı bir bahçıvanın
genç bir ağaca baktığı gibi, yani içsel bir doğaya sahip olan ve
uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim
geliştirecek olan birşeye bakar gibi bakmak gerektiği anlamına gelir.”
Aslına bakarsanız Dewey ve Russell, diğer birçok konuda gerçekten
fikir ayrılığı içinde olmakla beraber, Russell’ın hümanistik kavrayış
olarak adlandırdığı ve kökleri Aydınlanma’da bulunan bu yaklaşım
konusunda fikir birliği içerisindedir: Bu yaklaşım, eğitimin boş
bir kaba su doldurmak olarak değil, tam aksine, bir çiçeğin kendi
bildiği yoldan büyümesine yardım etmek olarak görülmesi gerektiği
(bir başka deyişle, normal yaratıcı biçimleri geliştirecek koşulları
sağlama) fikridir. Onsekizinci yüzyılda ortaya çıkmış bir fikri
yeniden hayata geçirmeye çalışmışlardır..
Dewey ve Russell, Aydınlanma ve klasik liberalizmin bu öncü fikirlerinin
devrimci bir karaktere sahip olduğu anlayışını da paylaşıyorlardı
ve eserlerini yazdıkları dönemde, yani bu yüzyılın ilk yarısında,
bu fikirleri gayet haklı olarak savunuyorlardı. Hayata geçirilmeleri
durumunda bu fikirler, asli değerleri birikim yapmak ve hakimiyet
kurmak değil eşit koşullarda özgürce ilişki kurmak, paylaşmak ve
işbirliği yapmak olan, demokratik bir şekilde oluşturulmuş ortak
amaçlara erişmek için eşit koşullarda katkıda bulunan özgür insanlar
üretebilirdi. Adam Smith’in “insanlığın efendilerinin iğrenç düsturu”
olarak adlandırdığı “herşey bizim, başkalarına hiç bir şey yok”
düşüncesinden herkesin tiksinmesi gerekirdi. Bugünlerde bize takdir
etmemizi ve geleneksel değerler olarak hürmet etmemizi öğrettikleri
bu rehber ilkeler aralıksız bir saldırıyla yıpratılmaktadır ve geçen
onyıllarda bu şiddetli saldırının öncülüğünü de muhafazakar olarak
adlandırılanlar yapmıştır.
Bir tarafta Aydınlanma’dan başlayıp Russell ve Dewey gibi yirminci
yüzyılın önde gelen şahsiyetlerine uzanan hümanistik kavrayış durmaktadır.
Diğer taraftaysa, günümüzün egemen doktrinleri, yani Adam Smith’in
“iğrenç düstur” olarak lanetlediği ve bir yüzyıl öncesinin canlı
ve hareketli işçi sınıfı basını tarafından da “çağımızın yeni zihniyeti:
cebini doldur ve kendinden başka hiçbirşeyi umursama” (Smith’in
değindiği iğrenç düstur) şeklinde nitelenerek lanetlenen doktrinler
durmaktadır. Bu niteleme 1850 ya da buna yakın tarihlerde A.B.D.
işçi sınıfı basınından alınmıştır. Bu iki tarafın değerleri arasındaki
çatışmanın ne kadar keskin ve dramatik olduğunu görmek için zaman
ayırmaya değer.
Sempati, mükemmel eşitlik amacına ulaşma ve temel bir insan hakkı
olan yaratıcı çalışmaya vurgu yapan Adam Smith gibi kapitalizm-öncesi
bir düşünürden başlayarak değerlerin evrimini takip etmek ve bugüne
gelerek bunları günümüzün değerleriyle karşılaştırmak oldukça önemlidir.
Bugün çağın yeni zihniyeti yüceltilmekte ve bazen de hiç utanıp
sıkılmadan Adam Smith’in de ismi bu işe karıştırılmaktadır. Örneğin,
Nobel ödüllü ekonomist James Buchanan, “ideal durumda, herkes bir
köleler dünyası üzerinde efendi olmanın peşinde koşar” diye yazmaktadır.
Eğer hala anlayamadıysanız, bu sizin peşinden koştuğunuz şeydir
–Adam Smith ise bunun kesinlikle patolojik olduğunu düşünmektedir.
Adam Smith’in gerçek düşünceleri üzerine yazılmış bildiğim en iyi
kitap (Adam Smith and his legacy for modern capitalism [1991]) burada
Loyola’da profesör olan Patricia Werhane tarafından yazılmıştır.
Bunlar Adam Smith’in gerçek görüşleridir. Ama elbette en doğrusu
orjinal eserleri okumaktır.
Çağın yeni zihniyetinin ve değerlerinin en açık şekilde ortaya konduğu
örneklerden biri de, Doğu Avrupa halklarının kalkındırılması konusunda
karşılaştığımız güçlüklere ilişkin olarak bugünlerde basında çıkan
bir yorumdur. Bildiğiniz gibi, daha önce Latin Amerika’da, Filipinler’de
ve daha birçok yerde vesayetimiz altında olanlara cömertçe sunduğumuz
müşfik elimizi şimdilerde yeni ihtiyaç sahiplerine uzatıyoruz. Ama
elimizi uzatırken, bu işkence odalarıyla gayet uyumlu olan ve apaçık
ortaya çıkan sonuçlara, kim olduğumuza ya da ne yaptığımıza dair
hiçbir ders çıkarmamayı akıl almaz bir şekilde başarabiliyoruz.
Biri çıkıp bunun nedenini sorabilir. Her halükarda, tıpkı geçmişte
Haitilileri, Brezilyalıları, Guatemalalıları, Filipinlileri, Amerikan
Yerlilerini, Afrikalı köleleri ve benzerlerini kurtardığımız gibi
bugün de komünizmden kurtulmuş bu insanları kalkındırmaya gidiyoruz.
Bugünlerde New York Times, bu farklı problemleri konu alan ilginç
bir makale dizisi yayınlamaktadır. Çağımızda hüküm süren değerlere
dair önemli ipuçları veriyor. Örneğin Doğu Almanya üzerine Steven
Kinzer’in yazdığı bir makale vardı. Doğu Almanya’daki komünist rejime
karşı halk protestolarının liderlerinden biri olan bir rahipten
alıntı yaparak başlıyordu. Rahip, topluma neler olduğuna ilişkin
büyüyen endişelerini şöyle ifade ediyordu: (Dünyanın geri kalmış
haklarına öğrettiğimiz çağın yeni zihniyeti konusunda tecrübe kazandıkça)
“acımasız rekabet ve para hırsı toplum olma duygumuzu tahrip ediyor
ve hemen herkes bir miktar korku, depresyon ya da kendini güvende
hissetmeme duygusu yaşıyor.
Jane Perlez tarafından yazılmış olan bir sonraki makale, örnek bir
yer ve gerçek bir başarı hikayesi olarak gördüğümüz Polonya’yı ele
alıyor. Başlığında “Kapitalist Yolun Hızlı ve Yavaş Şeritleri” ifadesi
bulunuyor. Hikayesinin özü, bazıları puanları toplarken bazılarının
hala geride olduğudur. Bir tane iyi öğrenci örneği bir de ağır öğrenen
bir öğrenci örneği veriyor. İyi öğrenci “modern kapitalist Polonya’daki
başarılı örneklerin en iyisi olan” küçük bir fabrikanın sahibidir.
“Bu fabrika incelikli bir biçimde tasarlanmış gelinlikler üretmekte
ve çoğunlukla da zengin Almanlara ve az sayıdaki süper zengin Polonyalılara
satış yapmaktadır”. Bu olay, geçen Temmuzda yayınlanan bir Dünya
Bankası raporuna göre reformların başlamasından beri yoksulluğun
iki kattan daha fazla arttığı ve gelirlerin yaklaşık olarak yüzde
30 azaldığı bir ülkede geçmektedir. Buna karşın, aç ve işsiz olan
insanlar mağaz vitrinlerinde yer alan incelikle tasarlanmış gelinliklere
bakabilecek ve çağın yeni zihniyetini takdir edeceklerdir. Böylece,
Polonya, bizim başarılarımız için büyük bir başarı öyküsü olarak
selamlanabilir. Bu iyi öğrenci “insanlara kendileri için savaşmaları
gerektiğinin ve başkalarına güvenemeyeceklerinin öğretilmesi gerekmektedir”
açıklamasında bulunuyor. Jane Perlez, “Ben bir madenciyim. Kim benden
daha iyi durumda ?” gibi sloganlarla hala beyni yıkanmakta olan
insanlara Amerikan değerlerini aşılamaya çalıştığı bir eğitim kursunu
tarif etmektedir. Bunu kafalarından atmaları gerekir. Birçok kişi
onlardan daha iyi durumdadır, örneğin zengin Almanlar için gelinlik
tasarlayanlar onlardan daha iyi durumdadır.
Amerikan değerlerinin başarı hikayesi için seçilmiş olan tasvir
budur. Bunun ardından başarısızlıklar, kapitalist yolda hala yavaş
şeritte olanlar gelmektedir. Jane Perlez burada örnek olarak kırk
yaşındaki bir kömür madeni işçisini veriyor: “ahşap kaplama oturma
odasında oturup komünizm zamanındaki emeklerinin meyvelerini hayranlıkla
seyrediyor: bir TV seti, rahat bir mobilya, yeni ve modern bir mutfak.
Ve şimdi neden evde, işsiz ve işsizlik sigortasına muhtaç halde
oturduğunu düşünüyor.” Henüz çağın yeni zihniyetini (para kazan,
kendinden başka hiçbirşeyi düşünme ve “Ben bir madenciyim. Kim benden
daha iyi bir durumda?” diye düşünmemeyi) daha tam özümseyememiştir.
Makale dizisi böyle devam ediyor. Nelerin doğru kabul edildiğini
görmek açısından önemli bir dizidir.
Doğu Avrupa’da olup bitenler, Üçüncü Dünya’daki bölgelerimizde uzun
bir süredir neler olup bittiğini de özetlemektedir ve buralarda
gerçekten neler olduğuysa çok daha uzun bir hikayedir. Aslında bizzat
kendi tarihimizden ve bizden önce de İngiltere tarihinden aşina
olduğumuz bir durumdur. Yakın zamanlarda, Yale Üniversitesinin önemli
çalışma tarihçilerinden biri olan David Montgomery tarafından yazılan
bir kitapta, yazar, modern Amerika’nın çalışan insanların protestoları
üzerine kurulduğuna işaret etmektedir. Gayet de haklıdır. Bu protestolar
canlı ve açıksözlüydü, özellikle de işçi sınıfı ve halk basınında
durum böyleydi. A.B.D.’de halk basını ondokuzuncu yüzyılın başlarında
gelişmiş ve büyük özel sektör güçleri tarafından 1930’larda nihai
olarak yok edilmişti. İngiltere’deki halk basını da otuz yıl sonra
aynı akibete uğradı. Bu konudaki ilk önemli çalışma 1924’te Norman
Ware tarafından yapıldı. Hala oldukça aydınlatıcı bir metin olarak
nitelendirilebilir. Burada Chicago’da basılmıştı ve çok yakın zamanlarda
yerel bir yayıncı olan Ivan Dee tarafından yeniden basıldı. Hakikaten
okumaya değer bir eserdir. Toplumsal tarihte çok önemli bir yere
sahip olan bir konuyu ortaya çıkaran bir çalışmadır.
Ware, büyük özel sektör güçleri tarafından savunulan değer sisteminin
normal insani duyguları terketmeleri ve bunun yerine kendi tabirleriyle
çağın yeni zihniyetini koymaları gerektiği öğretilen sıradan insanların
kafasına nasıl sokulduğunu çoğunlukla emekçi basınına bakarak tarif
etmektedir. Esas olarak ondokuzuncu yüzyıl ortası işçi sınıfı basını
üzerinde çalışmıştır ve aklıma gelmişken, bu basın genellikle işçi
sınıfından kadınlar tarafından işletilmekteydi. Burada incelenen
temalar çok uzun bir süre boyunca sabit kalmıştır. “Yozlaşma” ve
“bağımsızlık ve onur yitimi, özsaygı yitimi, işçinin kişilik olarak
düşürülmesi, işçilerin ücretli köleliğe tabi kılınmasıyla birlikte
kültürel düzeyinin ve kültürel hünerlerinin keskin bir şekilde düşmesi”
olarak adlandırdıkları temalarla ilgilenmişlerdir. Burada ücretli
köleliğin, Amerikan İç Savaşı boyunca kökünden yokedilmeye çalışılan
ve insanları taşınabilir mallar olarak gören menkul kölelikten farklı
olmadığı düşünülmektedir. Bugün yaşanan problemlerle çok yakından
ilişkili ve çok önemli olan tema, bizim “yüksek kültür” olarak adlandırdığımız
klasiklerin ve çağdaş edebiyatın, Lowell’ın fabrika kızları[3],
zanaatkarlar ve diğer işçiler tarafından okunmasındaki keskin düşüştür.
Zanaatkarlar, kendileri çalışırken onlara kitap okuyacak birilerini
tutuyorlardı çünkü ilgiliydiler ve kütüphaneleri vardı. Ve tüm bunlar
ellerinden gidecekti.
Emek basınından alıntılayacak olursak, söyledikleri şey şudur: “ürününüzü
sattığınızda kişiliğinizi korursunuz. Ama emeğinizi sattığınızda
özgür bir insan olma hakkınını bile kaybedersiniz ve para babası
aristokrasinin devasa kurumlarının kulları haline gelirsiniz. Bu
kurumlar köleleştirme ve baskı yapma haklarını sorgulayan herkesi
yoketmekle tehdit etmektedir. İmalathanelerde çalışanlar imalathaneye
sahip olmalı, mülkiyet sahibi despotlar tarafından yönetilen makineler
statüsüne indirilmemelidir. Mülkiyet sahibi despotlar, hak ve özgürlükleri,
uygarlığı, sağlığı, ahlaki değerleri ve entelektüelliği yeni ticari
feodalizm içerisinde bastırdıkça demokratik topraklarda monarşik
ilkeleri güçlendirmektedir”. Eğer kafanız karıştıysa, bunlar Marksizmden
çok önce söylenmiştir. Amerikan işçileri, 1840’lardaki deneyimleri
hakkında konuşmaktadır.
Emek basını aynı zamanda “satılmış papazlık” olarak adlandırdıkları
şeyi de lanetlemektedir. Satılmış papazlık, medyaya, üniversitelere
ve entelektüel sınıfa yani çağın yeni zihniyeti olan mutlak despotluğu
meşrulaştırmaya çalışan, bunun iğrenç ve alçakça değerlerini aşılayan
savunucularını ifade etmektedir. Bir yüzyıl önce, ondokuzuncu yüzyılın
sonunda, AFL’nin[4] ilk liderlerinden biri emek hareketinin misyonunu
“pazarın günahlarını defetmek ve demokrasinin endüstri üzerinde
emekçiler eliyle kontrol kurmasını sağlamak suretiyle demokrasiyi
yaymak” şeklinde tarif ederken aslında standart görüşü dile getiriyordu.
Tüm bunlar, klasik liberalizmin kurucuları için tamamen anlaşılır
şeylerdi. Örneğin John Stuart Mill’e ilham veren ve tıpkı çağdaşı
Adam Smith gibi başka insanlarla ilişki içerisinde yaratıcı çalışmayı
insan yaşamının esas değerlerinden biri olarak gören Wilhelm von
Humboldt da bunlardan biriydi. Eğer bir insan bir şeyi emir üzerine
üretiyorsa, diye yazıyor Humboldt, yaptığı şeye gıpta etsek bile
olduğu şeyden tiksiniriz, çünkü kendi itki ve arzularıyla davranan
gerçek bir insan değildir. Satılmış papazlık, bu değerlerin altını
oyma ve kendilerini emek pazarında satan insanlar arasında bu değerleri
tahrip etme görevini üstlenmiştir. Benzer nedenlerden dolayı Adam
Smith de, “bir insanın aptal ve cahil olabilmesi mümkün olduğu için”
uygar bir toplumu yöneten her hükümete, işbölümünün insanları “aptal
ve cahil yaratıklar” haline getirmesini önleyecek müdahalelerde
bulunma uyarısını yapmaktadır. Adam Smith, pazarın oldukça incelikli
bu savunusununu, gerçekten özgür koşullar altında pazarın mükemmel
eşitliğe yol açacağı tezine dayandırmaktadır. Bu tez, onların ahlaki
meşrulaştırmasıydı. Tüm bunlar, oldukça farklı hikayeler anlatan
satılmış papazlık tarafından unutulmuştur.
Dewey ve Russell, kökleri Aydınlanmaya ve klasik liberalizme dayananan
bu geleneğin yirminci yüzyıldaki önde gelen mirasçılarından ikisidir.
Ancak, çalışan erkek ve kadınlar tarafından ondokuzuncu yüzyılın
başından beri ortaya konan mücadele, örgütlenme ve protestoların
ilham verici kayıtları çok daha ilginçtir. Devlet destekli büyük
özel sektör güçlerinin yeni despotizmi etki alanını genişletirken,
onlar özgürlük ve adalet elde etmeye, daha önce sahip oldukları
hakları korumaya çalışıyorlardı. Meselenin özü 1816’larda Thomas
Jefferson tarafından gayet açık bir şekilde formüle edilmişti. Bu,
Sanayi Devriminin eski kolonilerde henüz gerçekten kökleşmemiş olduğu
ama gelişmesini görmeye başlayabildiğiniz bir dönemdi. Daha sonraki
yıllarda, neler olup bittiğini gözlemleyen Jefferson’ın demokrasi
deneyinin kaderi konusunda son derece ciddi kaygıları vardı. Jefferson,
hiç kuşkusuz Amerikan Devriminin liderlerinden biriydi ve Amerikan
Devriminde yıkılmış olan mutlakiyetçilikten çok daha beter olan
yeni bir mutlakiyetçilik biçiminin yükselmesinden korkuyordu. Daha
sonraki yıllarda “aristokratlar” ve “demokratlar” olarak adlandırdığı
kesimler arasına bir ayrım çizgisi koymuştu. Aristokratlar, “halktan
korkan, halka güvenmeyen ve halkta bulununan tüm güçleri alıp üst
sınıflara vermeyi arzu edenlerdir.” Demokratlarsa, tam aksine “halkla
özdeşleşen, halka güven duyan, kamusal çıkarların her zaman en bilge
olmasa bile en dürüst ve en güvenilir emanetçisinin halk olduğunu
düşünerek aziz tutanlardır.” Jefferson’un zamanındaki aristokratlar
yükselen kapitalist devletin savunucularıydı. Jefferson, kapitalizm
daha doğrusu gerçekte varolduğu biçimiyle kapitalizm, yani İngiltere’de
ve A.B.D.’deki ve aslında her yerdeki biçimiyle güçlü ve kalkındırma
kabiliyeti olan devletler tarafından yönlendirilen ve sübvanse edilen
kapitalizm ile demokrasi arasındaki oldukça aşikar çelişkiyi açıkça
gördüğü için döneminin aristokratlarına hiç iyi gözle bakmıyordu.
Yeni şirket yapılarına giderek artan güçler bahşedildikçe bu temel
çelişki derinleşiyordu. Çünkü bunlar demokratik süreçlerle değil,
Jefferson’un “bankacılık kurumları ve para babası şirketler” diye
tabir ettiği ve özgürlüğü yok edeceğine inandığı kurumlara iman
eden avukatlar ve mahkemeler tarafından gerçekleştiriliyordu. Jefferson
kendi döneminde bunun ancak başlangıcına tanık olmuştu. Bu yeni
şirketler, Adam Smith ya da Thomas Jefferson gibi kapitalizm-öncesi
düşünürlerin en karanlık kabuslarının dahi ötesine geçen güçlere
ve haklara sahip olan “ölümsüz kişiler” haline dönüştürülmüş ve
bu da esas olarak mahkemeler ve avukatlar eliyle gerçekleşmişti.
Yarım yüzyıl önce Adam Smith de, sadece henüz başlangıcını gördüğü
halde bu konuda uyarılarda bulunmuştu.
Jefferson’un aristokratlar ve dmeokratlar arasında yaptığı ayrım
yaklaşık yarım yüzyıl kadar sonra anarşist düşünür ve aktivist olan
Bakunin tarafından daha da geliştirilmiştir ve aslında sosyal bilimlerin
doğru çıkan son derece az öngörülerinden biridir. Sadece bu özelliği
bile, sosyal ve beşeri bilimler alanındaki her ciddi müfredat içerisinde
baş köşeye konulması için yeterlidir. Bakunin, ta ondokuzu yüzyılda,
yükselen aydın kesiminin iki paralel yoldan birini izleyeceğini
düşünmüştü. Yollardan biri devlet iktidarını ele geçirmek için halk
mücadelelerini istismar etme ve “tarihteki en zalim ve gaddar rejimi
dayatacak bir Kızıl bürokrasi” haline gelmekti. Bu, tarzlardan bir
tanesiydi. Diğer tarz ise, gerçek gücün başka yerlerde yattığını
keşfedecek olanlardır diyordu Bakunin. Bunlar, devlet kapitalizmine
dayalı demokrasilerdeki gerçek gücün -emek basının tabiriyle- satılmış
papazları haline gelecek ve devlet destekli büyük özel sektör iktidarı
sisteminin gerçek efendilerine yönetici ya da, Bakunin’in tabiriyle,
insanları kendi sopalarıyla döven savunucular olarak hizmet edecekti.
Benzerlikler gayet çarpıcıdır ve bugüne kadar da geçerliliklerini
korumuşlardır. Bu benzerlikler, sözkonusu insanların bir konumdan
başka bir konuma yaptıkları hızlı dönüşümlerin açıklanmasını kolaylaştırmaktadır.
Oldukça garip bir dönüşüm gibi görünse de aslında ortak bir ideolojiyi
ifade etmektedir. Bunu tam da şimdi Doğu Avrupa’da görüyoruz. Kimi
yerde Nomenklatura kapitalistleri olarak adlandırılan eski komünist
yönetici sınıfı, şimdilerde toplumları standart Üçüncü Dünya toplumları
haline geldikçe pazar ekonomisinin en hararetli savunucuları olmuşlardır.
Bu kayma gayet kolay gerçekleşmiştir çünkü esas olarak aynı ideoloji
sözkonusudur. Stalinist bir komserin Amerika’yı övmeye başlaması
modern tarihte oldukça alışılmış bir durumdur ve değerlerin değişimini
değil sadece gücün nerede yattığına dair yargının değişimini ifade
etmektedir.
Jefferson ve Bakunin’den bağımsız olarak, ondokuzuncu yüzyılda başkaları
da aynı kavrayışa ulaşmıştır. Amerika’nın önde gelen entelektüellerinden
biri olan Charles Francis Adams, bugünlerde Daniel Bell, Robert
Reich, John Kenneth Galbraith ve diğerleri tarafından “sanayi-sonrası
toplum” olarak adlandırılan şeyin gelişimini 1880’lerde tarif etmiştir.
(Unutmayalım, 1880 yılında) Adams’ın ifadesiyle “üniversitelerimizin,
okullarımızın, uzmanlarımızın bilim adamlarımızın, yazarlarımızın,
ideolojik ve ekonomik kurumlarımızı fiilen yönetenlerin geleceği
elinde tuttuğu” bir toplumdayız. Günümüzde bunlar “teknokratik seçkin”
ve “aksiyon entelektüelleri” olarak, yeni sınıf olarak veya benzeri
başka terimlerle adlandırılmaktadır. Adams, ta 1880’de şu sonuca
varmıştı: “Dolayısıyla, duyarlı yurttaşların üzerinde düşünmesi
gereken ilk konu şu ya da bu partiyi iktidara getirmek değil, düzen
sağlanması ve hukuka uyulması konusunda ısrar etmektir.” Bunu söylerken,
seçkinlerin, Dünya Bankasının tabiriyle, “teknokratik yalıtılmışlık”
dahilinde çalışmasına izin verilmesi gerektiğini (burada biraz anakronistik
olduğumun farkındayım, bu modern bir adlandırmadır) ya da Londra’da
Economist’in bugün ileri sürdüğü gibi “stratejik planların politikadan
yalıtılması gerektiğini” kastediyordu. Özgür Polonya’da yaşanan
durumun da bu olduğu konusunda okurlarına güvence veriyorlar. Öyleyse
halkın özgür seçimlerde oldukça farklı bir şey talep etmeleri konusunda
endişe etmelerine gerek yoktur. Seçimlerde istediklerini yapabilirler,
stratejik planlar politikadan yalıtıldığı için ve teknokratik yalıtım
geliştiği için bunun çok da önemi yoktur. Demokrasi budur.
Bir onyıl kadar önce, 1870’de Adams, herkese eşit oy hakkı verilmesinin
“iktidarın Atlantik yakasında Avrupalıların ve özellikle de Kelt
proleteryanın”, o korkunç İrlandalıların, “Körfez kıyılarında Afrikalı
proleteryanın ve Pasifikte de Çinli proleteryanın eline geçmesinin
hükümete ahlaksızlık ve cehalet getireceği” uyarısında bulunuyordu
–o zamanlar halk, oy hakkı konusunda mücadele ettiği için herkese
eşit oy hakkı konusunda kafa yoruyorlardı. Adams yirminci yüzyılda
geliştirilecek olan karmaşık teknikleri öngörememişti. Bu teknikler,
oy hakkı yaygın halk mücadelesi sonucu yaygınlaştıkça stratejik
planların politikadan yalıtılmış halde kalmasını temin etmenin yanısıra
genel kamuoyunun marjinalleşmiş ve politikadan soğumuş halde kalmasını,
çağın yeni zihniyetine boyun eğmesini, kendilerini onurlu ve bağımsız
düşünme hakkı olan özgür insanlar olarak değil de en azından şans
yüzlerine güldüğünde kendilerini emek pazarında satabilen tüketim
atomları olarak görmelerini garantilemektedir.
Adams aslında daha eski bir fikri ifade etmektedir. Seksen yıl önce
Alexander Hamilton da bunu açık olarak ortaya koymuştu. Halkın en
büyük canavar olduğu ve asıl belanın da demokrasi olduğu fikrinden
bahsediyordu. Hamilton böyle diyordu. Bu fikirler eğitimli çevrelerde
ciddi bir şekilde kabul görmüştü. Jefferson’un korkuları ve Bakunin’in
öngörüleri giderek artan bir şekilde gerçekleşiyordu. Bu yüzyıla
miras kalan temel tutumlar Woodrow Wilson’un Devlet Bakanı Robert
Lansing tarafından son derece açık bir şekilde ifade edilmişti.
Bu tutumlar, Wilson’un Kızıl Tehlike dönemine yol açacak, emek hareketini
ve bağımsız düşünceyi bir onyıl boyunca yok edecekti. Lansing, “cahil
ve aciz insan güruhunun dünyaya hakim hale gelmesine” izin vermenin
tehlikeleri konusunda uyarıda bulunuyor ve Bolşeviklerin bunu amaçladığına
inanıyordu. Bu histerik ve tamamen yanlış tepki, iktidarlarının
tehdit edildiğine inanan kişiler arasında gayet yaygındır. Bu endişeler,
dönemin ilerici entelektüelleri arasında açık açık konuşuluyordu
ve herhalde bunların en önde geleni de çoğunlukla 1920’lerde yazdığı
demokrasi üzerine makaleleriyle Walter Lippman’dı. (Lippman aynı
zamanda Amerikan gazeteciliğinin duayeni ve uzun yıllar boyunca
toplumsal sorunlar konusunda yorum yapan en seçkin yorumculardan
biriydi.)
Lippman, “kamunun yeri, sorumlu yerlerde bulunan kişilerin kısıtlanmadan
ve şaşkın ayaktakımının (Hamilton’un canavarı) gürültüsünden uzakta
yaşayabileceği bir şekilde belirlenmelidir.” Lippman bir demokraside
bu “cahil ve her işe burnunu sokan bu garibanların” gerçekten bir
“işlevi” olabileceğine inanıyordu. Onların işlevi “yapılan işlerin
meraklı izleyicileri” olmak ama “katılımcısı” olmaya kalkışmamaktı.
Bu garibanlar, periodik olarak lider sınıfın kimi üyelerini desteklemek
üzere ağırlıklarını koymak (ki bunlara seçim deniyor) ve sonrada
dönüp kendi işlerine bakmak durumundadırlar. Aslında benzer nosyonlar
yaklaşık olarak aynı zamanlarda anaakım akademik kuramların da parçası
olmaya başlamıştı. 1934’te Amerikan Siyasal Bilimler Derneğindeki
başkanlık konuşmasında William Shepard hükümetin “bir güç ve akıl
aristokrasisinin” elinde bulunması gerektiğini, “cahil, eğitimsiz
ve toplumdışı unsurların” seçimleri kontrol etmesine izin verilmemesi
gerektiğini savunuyordu ve yanlış bir şekilde geçmişte durumun böyle
olduğuna inanıyordu. Modern siyaset biliminin (ve aslında iletişim
alanının da) kurucularından biri olan Harold Lasswell 1933 ya da
1934’te Sosyal Bilimler Ansiklopedisinde, Wilsoncu liberaller tarafından
şaşırtıcı derecede geliştirilmiş olan modern propaganda tekniklerinin
kamunun etkin bir şekilde kontrol edilmesini sağladığını yazıyordu.
Lasswell, Wilson’u “propaganda cephesinin büyük başkumandanı” diye
tarif ediyordu. Wilson’un 1. Dünya Savaşında propaganda konusundaki
başarıları, Adolf Hitler de dahil çoğu kimseyi etkilemişti. (Kavgam’da
bununla ilgili yerleri okuyabilirsiniz). Ancak daha da önemlisi
Amerikan iş dünyasını etkilemişti. Bu etki, kamuoyunun kontrol edilmesine
tahsis edilmiş olan halkla ilişkiler endüstrisinin devasa genişlemesine
yolaçtı. Bu işin savunucuları daha dürüst zamanlarda savundukları
şeyi bu şekilde ifade ediyorlardı. Örneğin Lasswell 1934’te Sosyal
Bilimler Ansiklopedisine yazarken üzerinde konuştuğu şeyi propaganda
olarak tarif ediyordu. Biz bu terimi kullanmıyoruz. Daha incelikliyiz.
Bir siyaset bilimci olarak Lasswell, modern propagandanın sağladığı
bu yeni kamuoyu kontrolü tekniklerinin daha incelikli kullanımını
savunuyordu. Lasswell, kendi tabiriyle kitlelerin cehaleti ve hurafeleri
yüzünden düzenin altını oyabilecek olan bu büyük canavarın bir tehdit
oluşturduğunu ve bu incelikli tekniklerin toplumun akıllı adamlarına
yani doğal yöneticilerine bu tehdidin üstesinden gelme olanağı sağlayacağını
söylüyordu. “İnsanların kendilerine dair en doğru kararları yine
kendilerinin vereceği yönündeki demokratik dogmatizmlere” yenik
düşmemeliydik. En iyi kararları seçkinler verirdi ve seçkinlerin
kendi arzularını ortak yararlar olarak dayatmasını sağlayacak araçların
sağlanması gerekirdi. Bu seçkinler, Jefferson’un aristokrat olarak
adlandırdığı kesimdir.
Lippman ve Lasswell, bu canavara en azından seyirci rolü vermiş
olmaları itibariyle bu akımın daha liberal ve ilerici yanını temsil
ediyordu. Gerici ucundaysa, çağdaş demagoji içerisinde yanlış bir
şekilde muhafazakar olarak adlandırılanlar yer almaktaydı. Reagan
yanlısı devletçi gericiler halka yani canavara seyirci rolü bile
verilmemesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bu tavır, Amerikan halkından
başka hiç kimse için ve elbette kurbanları için hiç de sır olmayan
gizli terör operasyonlarına yönelik büyük meraklarını da açıklamaktadır.
Gizli terör operasyonları, Amerika içindeki nüfusu bilgisiz bırakacak
şekilde tasarlanmıştı. Aynı zamanda, geliştirdikleri güçlü ve müdahaleci
devletin, zenginler için bir refah devleti olarak hizmet ederken
kitleleri umursamamasını temin edecek eşi görülmemiş sansür ve ajit-prop
da dahil tüm tedbirlerini kesin bir dille savunmaktaydılar. Geçen
yıllarda iş dünyası propagandasındaki devasa artış, sağ kanat kurumlarının
üniversitelere yakın zamanlardaki saldırısı ve içinde bulunduğumuz
dönemde tanık olduğumuz diğer eğilimler de aynı kaygıların diğer
dışavurumlarıdır. Bu kaygılar, liberal seçkinlerin tabiriyle “demokrasi
krizi” sonucu uyanmıştı. Bu “demokrasi krizi”, 1960’ların sonlarında
toplumun kadınlar, gençler, yaşlılar, çalışanlar ve benzerleri gibi
daha önceleri marjinalleşmiş ve kayıtsız kalınan kesimlerinin, tüm
sağ-görüşlü aristokratların yorumlarına göre kamusal alanda bulunma
hakları olmamasına rağmen kamusal alana girmeye çalışmasıyla ortaya
çıkmıştı.
John Dewey Aydınlanmacı klasik liberal geleneğin yadigarlarından
biriydi. Akıllıların yönetimine ve Jefferson’un tarif ettiği aristokratların
şiddetli saldırılarına, kendilerini bu son derece dar ideolojik
yelpazenin ister gerici isterse liberal tarafına yerleştirmelerine
bakmaksızın karşı çıkıyordu. Dewey “siyasetin, toplum üzerine dev
şirketler tarafından düşürülmüş bir gölge” olduğunun gayet açık
bir şekilde farkındadır ve bu durum böyle devam ettiği sürece “gölgenin
zayıflaması da bu hakikati değiştirmeyecektir.” Bunun anlamı, reformların
yararlarının sınırlı olduğudur. Demokrasi, gölgenin kaynağının yok
edilmesini gerektirir ve bunun nedeni de sadece bu gölgenin politik
alandaki hakimiyeti değil büyük özel sektör güçlerinin bizzat kendilerinin
demokrasi ve özgürlüğün altını oymasıdır. Dewey, kafasında oluşturduğu
anti-demokratik güç tanımı konusunda gayet nettir. Alıntılayacak
olursak: “Güç bugün” -1920’lerdeyiz- “üretim araçlarının, ticaretin,
reklamın, ulaşımın ve iletişimin kontrolüne dayanmaktadır. Demokratik
formlar varlığını sürdürse dahi ülkenin hayatını buunları elinde
tutanlar yönetecektir. Bankacılığın, arazilerin ve endüstrinin özel
sektör tarafından kontrol edilmesi yoluyla kar sağlamayı amaçlayan
iş dünyasının basın, basın organları ve diğer tanıtım ve propaganda
araçları tarafından güçlendirilmesi, işte gerçek iktidar sistemi,
baskı ve kontrolün kaynağı budur. Bu sistem çözülmedikçe demokrasi
ve özgürlükten ciddi anlamda bahsedilmesi mümkün değildir.” Anlattığı
tarzda bir eğitimin (özgür insanların yetiştirilmesinin) bu mutlakiyetçi
ucubenin ortadan kaldırılmasının araçlarından biri olabileceğini
umuyordu.
Dewey, özgür ve demokratik bir toplumda işçilerin işverenler tarafından
kiralanmış araçlar değil kendi endüstriyel kaderlerinin efendileri
olmaları gerektiğine inanıyordu. Sanayi devriminin başından şiddet
ve propaganda bileşimiyle nihayetinde yenilgiye uğratılmalarına
kadar popüler işçi sınıfı hareketlerini canlandıran demokratik ve
özgürlükçü hassasiyetlerle ve klasik liberalizmin kurucularıyla
temel konularda aynı fikirdeydi. Dolayısıyla Dewey, eğitim alanında
çocukların “özgürce ve kendi akıllarını kullanarak değil de alacakları
ücret için” çalışmak üzere eğitilmelerinin “bağnazlık ve ahlaksızlık”
olduğunu düşünüyordu, çünkü bu durumda onların faaliyeti “bu faaliyete
özgür bir şekilde katılmadıkları için özgür olmayacaktır” (yine
klasik liberalizmin ve işçi hareketinin kavrayışını görüyoruz).
Bu nedenle Dewey, endüstrinin “feodal bir toplumsal düzenden”, denetimin
çalışan insanlarda olması ve özgür bir şekilde ilişki kurma üzerine
kurulu “demokratik bir toplumsal düzene” geçmesi gektiğini düşünüyordu.
(Bunlar, yine kökleri klasik liberalizmde ve Aydınlanma’da bulunan
geleneksel anarşist ideallerdi.)
Doktrinel sistem, özellikle geçen birkaç onyıl zarfında, büyük özel
sektör güçlerinin saldırısı altında daraldığı için bu temel özgürlükçü
değer ve ilkeler giderek uçuk, aşırı ve hatta Batı’daki çağdaş totailter
düşüncenin terimlerinden birini kullanacak olursak anti-Amerikan
görünmektedir. Bu değişimler göz önüne alındığında Dewey’in ifade
ettiği türden fikirlerin en az elmalı turta kadar Amerikan olduğunun
hatırlanması yerinde olacaktır. Bunların kökeni doğrudan Amerikan
geleneklerinde, yaygın kabul gören fikirlerde yatmaktadır (herhangi
bir tehlikeli yabancı ideolojiden etkilenmiş değildir). Ritüel olarak
övülmesine rağmen, yaygın olarak çarpıtılmış ve unutulmuş olan değerli
bir geleneğe aittir. Ve benim görüşüme göre tüm bunlar da içinde
bulunduğumuz çağda demokrasinin işleyişinin gerek kurumsal gerekse
ideolojik düzeyde bozulmasının bir parçasıdır.
Elbette eğitim bir ölçüde okullar, kolejler ve resmi bilişim sistemleriyle
ilgili bir meseledir. Eğitimin amacı, ister Dewey’in savunduğu gibi
özgürlük ve demokrasi olsun isterse egemen kurumların talep ettiği
gibi itaat, teslimiyet ve marjinalleştirme olsun bu bir gerçektir.
Chicago Üniversitesinde eğitim ve denetimin çocukların hayatları
üzerindeki etkileri alanında çalışan başlıca öğrencilerden biri
olan sosyolog James Coleman yaptığı birçok araştırmanın ardından
“öğrencinin başarısının belirlenmesinde evindeki arkaplanın toplam
etkisinin okuldaki değişkenlerin toplam etkisinden çok daha büyük
olduğu” sonucuna varmıştır. Aslında etkisi itibariyle yaklaşık iki
kat daha büyüktür ve bu sonuç birçok araştırma sonucunda elde edilmiştir.
Dolayısıyla toplumsal politikaların ve egemen kültürün (evdeki ortamın
etkisi türünden) bu faktörleri nasıl şekilllendirdiğine bakılması
büyük önem taşımaktadır.
Bu çok ilginç bir konudur. Bu konudaki araştırma, tanınmış Amerikalı
ekonomist Sylvia Ann Hewlett tarafından yazılan ve bir yl önce yayınlanan
Zengin Uluslarda Çocukların İhmal Edilmesi başlıklı UNICEF raporu
sayesinde çok daha kolaylaşmıştır. Sylvia Ann Hewlett, zengin uluslarda
1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar geçtiğimiz onbeş
yılı incelemiştir. Üçüncü Dünya ülkeleri hakkında değil zengin toplumlar
hakkında konuşmaktadır. Bir yanında Anglo-Amerikan toplumların diğer
yanında da kıta Avrupası ve Japonya’nın yeraldığı keskin bir bölünme
tespit etmiştir. Reagan ve Thatcher yanlılarının öncülük ettiği
Anglo-Amerikan modelinin çocuklar ve aileler açısından bir felaket
olduğunu söylemektedir. Avrupa modeliyse, bunun aksine, ailelerin
ve çocukların durumlarını kaydadeğer bir şekilde iyileştirmiştir.
Avrupa toplumlarının, Anglo-Amerikan toplumların sahip olduğu devasa
olanaklara sahip olmamasına rağmen Avrupa modeli zaten kaydadedeğer
ölçüde yüksek bulunan başlangıç noktasını daha da ileriye götürmüştür.
A.B.D.’nin benzeri görülmemiş zenginliği ve avantajları vardır,
Birleşik Krallık, Britanya’da özellikle Thatcher döneminde ciddi
bir şekilde gerilemiş olsa da en azından A.B.D.’nin müttefiki olmasının
yanısıra Thatcher yıllarında büyük bir petrol ihracatçısı olması
itibariyle de bir ekonomik avantaja sahipti. Lord Ian Gilmour gibi
Britanyalı hakiki muhafazakarların da gösterdiği üzere, bu durum
Thatcherizmin ekonomik başarısızlığını daha da dramatik hale getirmektedir.
Hewlett, Anglo-Amerikan çocukların ve ailelerin yaşadığı felaketi
“serbest piyasanın ideolojik tercihlerinden” kaynaklanan bir olgu
olarak tarif etmektedir. Benim görüşüm söylediklerinin kısmen doğru
olduğudur. Reagancı muhafazakarlık da serbest piyasaya karşıydı.
Yoksullar sözkonusu olduğunda gerçekten pazarı savundular, ama zenginler
sözkonusu olduğunda son derece yüksek bir kamu finansmanı desteği
ve devlet koruması talep etme ve sağlama konusunda devletçi öncellerinin
bile çok ötesine geçtiler. Bu rehber ideolojiye istediğiniz adı
verebilirsiniz ama bu şiddet düşkünü, hukuksuz ve gerici devletçiliğe
muhafazakarlık diyerek muhafazakarlığın iyi adını lekelemenin haksızlık
olduğunu düşünüyorum. İstediğiniz adı verebilirsiniz ama bu ne muhafazakarlık
ne de serbest pazardır.
Bununla birlikte, Hewitt, yoksullar açısından bakıldığında aileler
ve çocukların yaşadığı felaketin kaynağının serbest pazar olduğu
konusunda tamamen haklıdır. Hewitt’in “bu topraklarda serbest kalan
çocuk-karşıtı ve aile-karşıtı zihniyet” diye adlandırdığı şeyin
etkileri konusunda da şüpheye pek yer yoktur (bu topraklar dediği
Anglo-Amerikan topraklarıdır, en dramatik haliyle A.B.D.’de gerçekleşmektedir
ama Britanya da buna dahildir). “Yoksulların pazar tarafından terbiye
edilmesi üzerine kurulu ihmalkar Anglo-Amerikan modeli, toplumun
büyük bölümü için çocuklarını yetiştirmeyi fiilen imkansız hale
getirmekle çocuk büyütme işini de büyük ölçüde özelleştirmiştir.”
Reagancı muhafazakarlığın ve Thatcherci benzerinin birleşik amacı
ve politikası budur. Sonucu da elbette aileler ve çocuklar açısından
bir felaket olmuştur.
Devam edecek olursak, Hewlett “çok daha destekleyici olan Avrupa
modelinde sosyal politikalar aileler ve çocuklara yönelik destek
sistemleri zayıflatılmak bir yana güçlendirilmiştir” tespitinde
bulunuyor. Bu olgu, elbette her zaman olduğu üzere basını takip
edenler haricinde hiç kimse için sır değildi. Benim bildiğim kadarıyla
1993 tarihli bu çalışma bugünkü kaygılarımızla son derece yakından
ilgili olmakla birlikte henüz hiç bir yerde ele alınmamıştır. Örneğin
New York Times’da bu çalışmaya yer verilmemiştir. The Times geçen
Pazar günkü kitap tanıtımı ekini büyük ölçüde bu başlığa ayırmasına
rağmen bu çalışmadan bahsetmemiştir; daha çok IQ düşüşüne, SAT derecelerinin
azalmasına ve bunlara nelerin neden olmuş olabileceğine dair kasvetli
evhamlara yer vermiştir. The Times tarafından önerilen ve desteklenen
bu toplumsal politikalar, sözgelimi New York şehrinde, çocukların
yaklaşık yüzde kırkını yoksulluk düzeyinin altına itmiş ve bunun
sonucu olarak da yetersiz beslenme, hastalıklar ve benzeri birçok
soruna maruz bırakmıştır.
Ama dediklerine göre, tıpkı Hewitt’in bu ihmalkar Anglo-Amerikan
modeline dair söylediği diğer şeyler gibi bunun da IQ düşüşüyle
ilgisi yokmuş. Yine dediklerine göre bunun sorumlusu bozuk genlermiş.
Bir şekilde insanlar bozuk genler ediniyorlarmış. Sonra da bunun
neden böyle olduğuna dair çeşitli spekülasyonlarda bulunulmuş. Örneğin,
bunun nedeni belki de siyah annelerin çocuklarını beslememesi olabilirmiş
çünkü onlar iklimin gayet sert olduğu Afrika’da evrim geçirmişlermiş.
Kitap eleştirmeni, nedenlerin bunlar olabileceğini, bunun gerçekten
ciddi ve duyguları işe karıştırmayan bilimsel bilgiler olduğunu
ve tüm tehlikelerine rağmen demokratik bir toplumun bunları göz
ardı edeceğini söylemektedir. Bu iyi terbiye edilmiş komiserler,
konuyu alenen ortada olan etkenlerden, son derece açık ve bariz
olan toplumsal politikalardan kaynaklanan etkenlerden başka yönlere
saptırmayı iyi bilirler. Bu nedenler, aklı başında olan herkes için
gayet aşikardır ve bir UNICEF raporunda gayet iyi tanınan bir ekonomist
tarafından detaylı bir şekilde incelenmiştir. Ama bu rapor buralarda
pek gün ışığına çıkacakmış gibi görünmüyor.
Olgular kimse için sır değildir. Kamu okulu yöneticileri ve Amerikan
Tıp Birliği tarafından parti üyesi olmayan devlet görevlileri ve
uzmanlardan oluşturulan bir komisyon “bugünkü çocuk kuşağı kadar
sağlıksız, bakımsız ve hayata ebeveynlerinin aynı yaştaki haline
göre hayata çok daha az hazırlıklı bir çocuk kuşağının daha önce
görülmediğini” bildirmektedir. Bu durum, bir endüstri toplumu için
önemli bir değişikliktir. Üstelik bu çocuk karşıtı ve aile karşıtı
zihniyet, muhafazakarlık ve aile değerleri kisvesi altında onbeş
yıldır sadece Anglo-Amerikan toplumlarında hüküm sürmektedir. Bu
durum, propaganda açısından gerçek bir zafer, “başkumandan” Woodrow
Wilson’un ve hatta Stalin ve Hitler’in bile hayran kalacağı bir
zaferdir.
Bu felaketin sembolik ifadelerinden biri de, Hewlett’in kitabını
yazmasından bir sene önce, 146 ülke uluslararası çocuk hakları sözleşmesini
imzalarken bir tanesinin imzalamamış olmasıdır: A.B.D. İnsan haklarına
ilişkin uluslararası sözleşmelerde A.B.D.’nin standart tutumu budur.
Yine de, adil olmak adına, Reagancı muhafazakarların çocuk karşıtı
ve aile karşıtı zihniyetini ne kadar evrenselleştirdiğini görmek
için şu örneği eklemek yerinde olacaktır: Dünya Sağlık Örgütü, Nestle
Şirketini çok sayıda çocuğun ölümüne neden olan bebek formülünün
son derece güçlü ve yaygın bir şekilde pazarlanmasını resmen yasaklamayı
oyladığında sonuç 118’e karşı 1 olmuştu. Bu bir oyun kime ait olduğunu
tahmin etmeyi size bırakıyorum. Ancak bu örnek, yoksullara serbest
pazar politikaları uygulanması ve zenginlerin de yardım etmeyi reddetmesi
sonucu her yıl milyonlarca çocuğu öldüren ve Dünya Sağlık Örgütünün
“sessiz soykırım” olarak adlandırdığı şeyle karşılaştırıldığında
çok daha küçük kalmaktadır. Yine burada da A.B.D, zengin ülkeler
arasında en kötü ve en cimri sicili olan ülkelerden biridir.
Bu felaketin başka bir sembolik ifadesi de Hallmark Şirketinin yeni
bir tebrik kartı çeşidiydi. Bunlardan birinde “Umarım okulda günün
iyi geçer” yazıyordu. Söylediklerine göre bu kart sabahları mısır
gevreği kutusunun içine konmalıymış, böylece çocuk okula gittiğinde
ona umarım okulda günün iyi geçer diyecekmiş. Bir başkasındaysa
“Keşke senin üstünü örtecek kadar fazla vaktim olsa” diyor. Bu da
çocuk gece tek başına uyumaya gittiğinde yastığının altına koyacağınız
kart. [gülüşmeler]. Böyle başka örnekler de var.
Bir ölçüde, çocuklar ve ailelerin maruz kaldığı bu felaket gayet
basit bir şekilde maaşların düşmesinin sonucudur. Devletin şirket
politikaları son yıllarda özellikle de Reagancılar ve Thatcher yönetimi
altında dar bir kesimin zenginleştirilip çoğunluğun yoksullaştırılması
için tasarlanmıştı ve başarılı da oldu. Tam da amaçladığı sonucu
doğurdu. Bu da insanların geçinebilmek için çok daha uzun süre çalışması
gerektiği anlamına geliyordu. Toplumun büyük kısmında ebeveynlerin
her ikisi de sadece zorunlu ihtiyaçları karşılamak için kimi zaman
haftada elli altmış saat çalışmak zorunda kalmaktadır. Ne tesadüf
ki bu dönemde şirket karları da büyük bir hızla artmaktadır. Fortune
dergisi, satışların hiç ilerlememesine karşın Fortune 500’de yeralan
şirketlerin “göz kamaştırıcı” karlarının görülmemiş boyutlara çıktığından
söz etmektedir.
Diğer bir etken de iş güvenliğinin olmamasıdır. Ekonomistler bunu
“emek pazarlarının esnekliği” diye adlandırmayı tercih ediyorlar.
Egemen akademik teoloji tarafından iyi bir şey olarak görülen bu
durum, insanlar açısından tam bir rezilliktir ama bu insanların
kaderleri akademik hesaplamalara dahil edilmez. Esneklik, daha fazla
çalışmanızın daha sizin için daha iyi olacağı, daha fazla çalışmayı
kabul etmemenizin de sizin için pek hayırlı olmayacağı anlamına
gelir. Sözleşme yok, hiçbir hakkınız yok. Esneklik budur. Pazarın
katılığından kurtulmamız gerekmektedir. Bunu ekonomistler açıklayabilirler.
Her iki ebeveynin de, üstelik çoğunlukla da giderek düşen ücretlerle
daha fazla çalıştığında, bu durumun sonuçlarının neler olacağını
öngörmek için dahi olmak gerekmez. İstatistikler bu sonuçları ortaya
koymaktadır. İsterseniz Hewlett’in UNICEF raporunda bunları okuyabilirsiniz.
Ancak bunları okumadan da gelecekte neler olacağı gayet açık ortadadır.
Birlikte bulunma süresi, yani ebeveynlerin çocuklarıyla geçirdiği
fiili süre, Anglo-Amerikan toplumlarında son yirmibeş yıl zarfında
yüzde kırk azalmıştır ve bu azalmanın büyük bölümü de son yıllarda
gerçekleşmiştir. Bu da, birlikte bulunma süresinin fiili olarak
haftada on oniki saat azalması ve “yüksek nitelikli zaman” olarak
adlandırılan başka bir şey yapmadığınız zamanların neredeyse tamamen
ortadan kalkması demektir. Bu durum elbette aile kimliğinin ve değerlerinin
yıkılmasına yol açmaktadır. Çocuk yetiştirme konusunda son derece
hızla artan bir şekilde televizyona bağımlı hale gelinmesine yol
açmaktadır. “Çalışan ebeveyn çocukları” olarak adlandırılan ve tek
başlarına büyüyen çocukların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu
durum, çocuk alkolikliliğini ve uyuşturucu kullanımını, çocuklara
karşı çocuklar tarafından uygulanan kriminal şiddeti, sağlık, eğitim
ve demokratik bir topluma katılma kabiliyeti ve hatta hayatta kalma
konusunda başka olumsuz etkileri artıran ve elbette SAT ve IQ derecesini
azaltan bir etkendir. Ama unutmayalım ki sizden beklenen dikkatinizi
bunlara değil bozuk genlere yöneltmenizdir.
Bunların hiç biri doğa kanunu değildir. Bunlar bilinçli olarak seçilmiş
ve özel amaçlar için yani Fortune 500’ü daha da zenginleştirip geri
kalanları daha da yoksullaştırmak için tasarlanmış politikalardır.
Koşulların daha zor olduğu ama politikaların aynı çocuk karşıtı,
aile karşıtı zihniyet tarafından yönlendirilmediği Avrupa’da gidişat
tam aksi istikamettedir, çocukların ve ailelerin standartları çok
daha iyidir.
Bunların sadece Anglo-Amerikan toplumlarla sınırlı olmadığının görülmesi
önemlidir ve bunun altını çizmek istiyorum. Biz büyük ve güçlü bir
ülkeyiz. Nüfuzumuz var. Etki alanımızda yer alan diğer ülkelerin
aileler ve çocuklar yararına politikalar uygulamaya çalıştığında
neler olduğunu görmek son derece çarpıcıdır. İki çarpıcı örneğimiz
var.
En çok kontrolümüz altında bulunan bölge Karayipler ve Orta Amerika’dır.
Bu bölgede bu tür politikaları gerçekten uygulamaya çalışan iki
ülke bulunmaktadır: Küba ve Nikaragua ve aslına bakarsanız bu konuda
epey bir başarı sağlamışlardır. Bu iki ülkenin A.B.D. saldırılarına
maruz kalan başlıca iki ülke olması elbette hiç kimse için şaşırtıcı
değildir. Bu saldırılar başarıya da ulaşmıştır. Nikaragua’da yürüttüğümüz
terörist savaş yüzünden, yükselen sağlık standartları, okuryazarlıktaki
artış ve çocukların beslenme bozukluklarındaki azalma tamamen tersine
dönmüştür ve şimdilerde Haiti’deki düzeylere doğru yaklaşmaktadır.
Küba örneğindeyse, terörist savaş çok daha uzun bir süredir devam
etmektedir. John F. Kennedy tarafından başlatılmıştır. Bunun komünizmle
alakası yoktur. Etrafta hiç Rus yoktur. Bu terörist savaşın asıl
sebebi, bu halkların kaynaklarını toplumun yanlış kesimlerine harcamakta
olmasıdır. Sağlık standartlarını yükseltiyorlar. Çocuklarla ve beslenme
bozukluklarıyla ilgileniyorlar. Bu yüzden de devasa bir terörist
savaş başlatıyoruz. Bu günlerde, Kennedy döneminde zaten yeterince
kötü olan olayların bazı detaylarını açıklayan bir dizi CIA belgesi
ortaya çıktı. Bu olaylar günümüzde de sürmektedir. Gerçekten de,
birkaç gün önce bir saldırı daha gerçekleşti. Bunun üstüne bir de
gerçekten sıkıntı çekmelerini sağlamaya çalışan bir ambargo uygulanmaktadır.
Yıllar boyunca bu ambargonun bahanesi olarak Ruslar gösterildi.
Ancak, politikalar uygulamaya geçirildiğinde neler olup bittiğine
baktığınızda açıkça görebileceğiniz üzere, Ruslar ortadan kaybolduktan
sonra olup bitenler olaylar bu bahane tamamen düzmece olduğunu kesin
bir şekilde kanıtlamıştır. İşte satılmış papazlığın asıl işi buydu.
Rusların ortadan kaybolmasının ardından Küba’ya karşı saldırılarımızı
şiddetlendirdiğimizden sözetmemek zorundaydılar. Eğer saldırının
gerekçesi komünizmin ve Rus imparatorluğunun ileri karakolu olmalarıysa
saldırılarımızın şiddetlenmesi tuhaftır. Ama bu konuyu ele alabiliriz.
Rusların sahneden çekilmesinin ve onları boğmamızın gerçekten mümkün
hale gelmesinin ardından koşullar daha da sertleşmiştir. Liberal
bir demokrat olan Temsilci Torricelli tarafından Kongre’ye bir öneri
sunulmuş ve bu öneride tüm Amerikan şirketlerinin her tür yan kuruluşunun
ya da A.B.D.’de üretilen parçaları kullanan tüm yabancı şirketlerin
Küba’yla her tür ticareti kesmesi çağrısında bulunulmuştu. Bu çağrının
uluslararası hukuka aykırılığı o kadar açıktı ki George Bush bunu
veto etti. Buna karşın, son seçimlerde Clintoncular tarafından sağdan
sıkıştırılınca bunu kabul etmek zorunda kaldı ve meclisten geçmesine
izin verdi. Bu durum doğrudan Birleşmiş Milletlere taşındı ve Birleşmiş
Milletlerde hemen herkes A.B.D.’nin tavrını kınadı. Nihai oylamada
A.B.D. sadece her zaman olduğu üzere İsrail’in ve bilinmeyen bir
nedenden dolayı da Romanya’nın desteğini alabildi. Bunların dışındaki
herkes bu uygulamaya karşı oy verdi. Hiç kimse A.B.D.’nin tavrını
savunamadı, çünkü herkesin ve hatta Britanya’nın bile belirttiği
gibi bu tavır uluslararası hukukun açık bir ihlaliydi. Ama farketmezdi.
Çocuk karşıtı ve aile karşıtı zihniyetimizi uygulamamız ve ulaşabildiğimiz
her yerde son derece kutuplaşmış toplumlar yaratmaktaki ısrarımız
her şeyden önemliydi. Eğer kontrolümüz altındaki herhangi bir yabancı
ülke bizden farklı bir yola gitmeye çalışırsa, onun da icabına bakacaktık.
Bu tavır hala sürmektedir. Bu konu, eğer gerçekten isterseniz bir
şeyler yapabileceğiniz türden bir konudur. Chicago’da Pastors for
Peace ve Chicago-Cuba Coalition[6] ambargoyu delmek ve insani yardım,
ilaç, tıp kitapları, çocuklar için süt tozu ve diğer yardım malzemelerini
iletmek amacıyla Küba’ya bir kervan daha gönderiyor. Telefon rehberinde
Chicago-Cuba Coalition ismiyle geçiyorlar. Onları arayıp bulabilirsiniz.
Burada egemen olan ve her yere zorla ihraç etmeye çalıştığımız çocuk
karşıtı ve aile karşıtı zihniyete karşı çıkma derdi olan herkes
bunu yapabilir. Tıpkı bunun gibi kendi evlerinde de birçok şey yapabilirler.
Meclisten geçtiği takdirde Küba’yı zor duruma düşürecek olan bu
Demokrat Parti teklifinin etkileri, önde gelen iki Amerikan tıp
dergisi olan Nöroloji ve Florida Tıp Dergisi’nin bu ayki sayılarında
özetlenmiştir. Dergiler, sözkonusu etkileri sadece özetlemekte ve
herkesin bildiği şeylere dikkat çekmektedir. Clinton-Torricelli
yasa teklifi tarafından kesilecek olan ticaretin yüzde doksanı gıda
ve insani yardım, ilaç ve bunun gibi şeylerdir. Örneğin, aşı üretmek
için kullanılan bir su arıtma cihazı ihraç etmeye çalışan bir İsveç
firması, bu cihazın bazı parçalarının Amerikan yapımı olduğu gerekçesiyle
A.B.D. tarafından engellenmiştir. Onları gerçekten fena bir şekilde
boğmak ve birçok çocuğun ölmesini garantilemek zorundayız ya. Bu
yasanın etkilerinden biri bebek ölümleri ve çocukların beslenme
bozukluklarında ciddi bir artış olacaktır. Bir diğeri de, Küba’da
yayılan ve herkesin nedenini bilmiyormuş gibi davrandığı nadir bir
nörolojik hastalıktır. Elbette biliyorlardı ve artık bunu itiraf
ediyorlar. Nedeni beslenme bozukluğudur ve bu hastalık İkinci Dünya
Savaşı sırasında kurulan Japon hapishane kamplarından beri görülmüyordu.
Tekrar ortaya çıkarmayı başarmış görünüyoruz. Çocuk karşıtı ve aile
karşıtı zihniyetimiz sadece New York’taki çocukları değil çok daha
geniş bir kesimi hedef alıyor.
Avrupa’daki farklılığı tekrar vurgulamak istiyorum – Avrupa’da durum
farklıdır ve bunun birçok nedeni vardır. Farklılıklardan biri güçlü
bir sendikal hareketin varolmasıdır. Bu çok daha temel bir farklılığın
yarattığı sonuçlardan biridir. A.B.D., eşi görülmemiş ölçüde iş
dünyası tarafından yönetilen bir toplumdur ve bunun sonucu olarak,
sizi de tahmin edebileceğiniz gibi, efendilerin iğrenç düsturu eşi
görülmemiş bir yaygınlıkta hüküm sürmektedir. Sendikalar demokrasinin
formel olarak işlemesini sağlayan araçlardan biridir. Bununla birlikte,
günümüzde toplumun büyük kısmı, medyanın tabiriyle “siyaset karşıtlığı”
yani hükümete duyulan nefret, siyasi partilerin ve tüm demokratik
süreçlerin aşağılanması sonucu yıkıma uğratılmıştır. Bu durum, Jefferson’un
tarif ettiği aristokratların, yani halktan korkan, halka güvenmeyen
ve halkın elindeki tüm güçlerin üst sınıfların eline geçmesini arzulayanlar
açısından büyük bir zaferdir. Günümüzde bu arzu, halkın elindeki
güçlerin ulusötesi şirketlerin, devletlerin ve kendi amaçlarına
hizmet eden yarı-resmi[7] kurumların eline geçmesidir.
Diğer bir zaferleri de, hayal kırıklığının her tarafa dal budak
sarmış bir siyaset karşıtlığı haline dönüştüğü gerçeğidir. Bu konudaki
bir New York Times manşetinde “Umut Azaldıkça Seçmenler Arasında
Öfke ve Kötümserlik Taşma Noktasına Geliyor. Halk Siyasetten Hayal
Kırıklığına Uğradıkça Haleti Ruhiyeleri Kötüleşiyor” diye yazıyordu.
Geçen Pazar günkü dergi eki siyaset karşıtlığına ayrılmıştı. (Dikkatinizi
çekerim: iktidar ve otorite karşıtlığına, karar alma yetkisini ellerinde
bulunduran ve Dewey’in dediği gibi kendi gölgelerini toplumun üzerine
siyaset olarak düşüren kolayca tespit edilebilecek güçlere karşıtlığa
değil siyaset karşıtlığına ayrılmıştır. Bunlar, komiser sınıfı için
görünmez kalmak zorundadır.) The Times’da da yine bu konuda bir
makale yer almaktadır. Bu makalede, işin özünü kavramamış eğitimsiz
birinden alıntı yapılmaktadır. “Evet, Kongre yozlaşmıştır ama bunun
nedeni Kongre’nin büyük iş dünyasından oluşmasıdır, yani elbette
yozlaşacaklar” demektedir. İşte anlamanızı istemedikleri hikaye
budur. Sizden siyaset karşıtı olmanız beklenmektedir. Bunun nedeni
de hükümetin, hakkında ne düşünürseniz düşünün, sizin katılabileceğiniz,
değiştirebileceğiniz ve birşeyler yapabileceğiniz kurumlar sisteminin
bir parçası olmasıdır. Yatırım firmalarına ya da ulusötesi şirketlere
hukuk ve ilkeler yoluyla bir şey yapamazsınız. Öyleyse iyisi mi
kimse bunu anlamasın. Siz siyaset karşıtı olmalısınız. İşte diğer
zaferleri de budur.
Dewey’in, siyasetin toplum üzerine dev şirketler tarafından düşürülmüş
bir gölge olduğu gözlemi, Adam Smith’e göre de herkesçe bilinen
bir gerçeklikti. Ancak bu gözlem artık kolayca görülemez hale gelmiştir.
Gölgeyi düşüren güç ideolojik kurumlar tarafından oldukça iyi bir
şekilde gizlenmiş ve bilinçten o kadar uzaklaşmıştır ki, geriye
bize sadece siyaset karşıtlığı kalmaktadır. Bu durum, demokrasiye
indirilen diğer bir ciddi darbe olmasının yanısıra Thomas Jefferson
ya da John Dewey’in hayal bile edemeyeceği düzeylere erişmiş mutlakiyetçi
ve hesap sorulamaz güç sistemlerine verilmiş büyük bir hediyedir.
Önümüzde bilindik tercihler var. Thomas Jefferson’un tarif ettiği
anlamda demokrat olmayı seçebiliriz. Ya da aristokrat olmayı tercih
ederiz. Bu ikinci yol kolay olanıdır. Kurumların ödüllendirmeye
hazır olduğu yoldur. Gayet doğal olarak aradıkları servetin, ayrıcalığın,
gücün ve amaçların kimde olduğu göz önüne alındığında çok zengin
ödüller getirebilir. Diğer yol, Jeffersoncu demokratların yolu,
mücadelenin ve genellikle de yenilgilerin yoludur. Ama bu yolda,
çağın yeni zihniyetine, servet edinmeye, kendinden başka kimseyi
umursamamaya boyun eğmiş olanların hayal bile edemeyeceği türden
ödüller vardır. Çağın yeni zihniyetinin Lowell’deki fabrika kızlarının
ve Lawrence’deki zanaatkarların kafalarına sokulmaya çalışıldığı
150 yıl önceki tercihler şimdi de aynen önümüzde durmaktadır. Bugünün
dünyası, Thomas Jefferson’un dünyasından çok farklıdır ama sunduğu
tercihler esas itibariyle pek değişmemiştir.
notlar
* Noam Chomsky’nin Ocak 2007’de BGST Yayınları’ndan çıkacak
olan Demokrasi ve Eğitim kitabının Giriş Bölümü
1. Üretim araçlarının mülkiyetinin kamuya ait olduğu ve ekonomik
faaliyetin merkezi olark planlandığı ve düzenlendiği ekonomik sistem.
(y.h.n.)
2. Çokuluslu şirketlerin üst yönetiminde yer alan ve bir
kartel olarak hareket eden totaliter güç odakları (y.h.n.)
3. Çiftliklerini bırakarak Massachusetts Lowell’daki imalathanelerde
haftada altı gün ve günde oniki saatten fazla çalışmaya giden genç
kadınlar için kullanılan tabirdir. (y.h.n.)
4. Amerikan Emek Federasyonu (AFL) A.B.D.’deki ilk sendika
federasyonlarından biridir. 1886’da Samuel Gompers tarafından kurulmuştur.
(y.h.n.)
5. Pastors for Peace (Barış Papazları), Interreligious Foundation
for Community Organization (Dinlerarası Cemaat Örgütlenmesi Kurumu)
içerisinde yer alan özel bir gruptur. 1988’de Latin Amerika ve Karayipler’e
insani yardım ulaştırılmasına öncülük etmek üzere kurulmuştur. (y.h.n.)
6. A.B.D.-Küba ilişkilerinin normalleşmesi ve A.B.D.’nin
Küba’ya ambargosunun sona ermesini hedefleyen Chicago merkezli bir
birlik. (y.h.n.)
7. Devlet tarafından desteklenmekle birlikte özel sektör
tarafından yönetilen kurumlar. (y.h.n.)
|
|