Bali İklim Görüşmelerinde Neden Gerçek bir İlerleme Sağlanamadı?
İklim Adaleti İçin Halkın Gündemine Doğru
Brian Tokar
19 Aralık 2007
Çeviren: Ali Kerem Saysel
Bu tip toplantılara genelde hâkim olan tüm o şamata içinde,
Endonezya’nın Bali adasındaki iklim konferansına katılan
delegeler evlerine zafer kazandıklarını ilan ederek
döndüler. ABD delegasyonunun yoğun engelleme çabalarına
karşın, müzakereciler sera gazı emisyonlarının indirimi için
müzakerelere devam etmek üzere yumuşak bir uzlaşıya
vardırlar ve metni imzalaması için ABD’yi son dakikada
kandırmayı ve sıkıştırmayı başardılar.
Fakat en sonunda, “Bali yol haritası” denen şey, yeni
küresel iklim görüşmeleriyle ilgili olarak bundan iki yıl
önce Montreal’deki benzer bir toplantıda elde edilen
belirsiz takvime yeni pek az şey ekleyebildi (
bkz.).
Kanada, Japonya ve Rusya’nın desteğiyle ve eski müttefik
Avustralya’nın zımni kabulüyle, ABD delegasyonu, dünyanın
iklimindeki tersinemez ve feci değişimleri engellemek üzere
2020’ye kadar % 25-40 indirim yapılmasını öngören ezici
mutabakatın altındaki tüm referansları (bağlayıcı olmayan
bir dipnot dışında) silmeyi başardı.
1997’de Kyoto’da, o zamanki başkan yardımcısı Al Gore, iklim
müzakerelerindeki bu tip ilk tıkanmayı aştığı için takdir
edilmişti: Delegeler meclisine, eğer hedeflenen indirimler
yarıdan fazla azaltılırsa ve bunun uygulaması pazara dayalı
bir emisyon ticareti mekanizmasına bağlı olursa ABD’nin
zorunlu indirimleri kabul edeceği sözünü vermişti.
“Pazarlanabilir kirletme hakları” kavramı ABD’de neredeyse
bir on yıldır ortalıktaydı fakat “sınırla-al-sat” sistemi
küresel bir ölçekte ilk defa uygulanacaktı. Yaklaşık on yıl
sonra sonuç, Britanyalı yazar George Monbiot’un çok yerinde
bir ifadeyle “sahte emisyon indirimlerinin bolluk pazarı”
olarak adlandırdığı şey olmuştur. Tabi, ABD Kyoto
Protokolü’nü hiçbir zaman imzalamadı ve dünyanın geri
kalanı, giderek hantallaşan ve etkisizleşen bir karbon
ticareti sistemini yönetiyor olmanın sonuçlarına katlanmak
zorunda kaldılar.
Küresel iklim bozukluğuna karşı verilen temel resmi yanıtın
dar bir bakışla, büyük ölçüde karbon ticaretine ve
telafilere odaklanmış olduğu dikkate alındığında, bir
katılımcının ifadesiyle Bali’nin “dünyanın, gökyüzünün ve
yoksul haklarının pazarlandığı büyük bir alışveriş
hovardalığına” benzemesi şaşırtıcı değildir. Tüm karbon
tacirleri, teknoloji geliştirenler ve ulusal hükümetler,
mallarını binlerce delegeye ve STK temsilcilerine sergilemek
üzere oradaydılar. Pek çok uluslararası organizasyon
Bali’yi, küresel ısınmanın çeşitli veçheleri hakkındaki son
araştırmalarını piyasaya sürecekleri bir fırsat olarak
değerlendirdiler. Bunların arasında Global Forest Coalition
tarafından yayınlanan, tarımsal ürünler, otlar ve ağaçlardan
“biyoyakıt” üretilmesi yönündeki mevcut küresel baskıların
dünya ormanları üzerindeki etkilerine değinen yeni ve önemli
bir rapor da vardı (
bkz.).
Aslında ormansızlaşma problemi –bugün dünya karbon dioksit
emisyonlarının %20’sinden sorumlu– Bali’de gündemin önemli
konuları arasındaydı. Dünya Bankası, “Ormansızlaşma ve
Vasıfsızlaşmadan Kaynaklanan Emisyonların İndirimi” şeklinde
adlandırılan bir BM programına (REDD - Reducing Emissions
from Deforestation and Degradation) hazırlık maksadıyla yeni
bir “Orman Karbon Ortaklığı Düzeni” (Forest Carbon
Partnership Facility) açıkladı. Artık Dünya Bankası
kaynakları ormanlarını korumak isteyen hükümetlerin
hizmetinde olacak, fakat Banka’nın çevresel yıkıma mali
destek sağlamak yönündeki uzun geçmişini dikkate alan
gözlemciler şüpheyi elden bırakmıyorlar. Bu girişim temel
olarak, zengin milletlerin (ve bireylerin) haddinden fazla
karbon dioksit emisyonlarını yoksul ülkelerde normalde
karbon tasarruf eden projelere yatırım yapmak suretiyle
“telafi” edebilecekleri şeklindeki aptalca fikre dayanıyor.
Karbon telafileri şimdiden büyük miktarlarda yerli ormanın,
daha ziyade karbon tecrit etme potansiyeliyle ölçülen ve
palmiye yağı üretimi ve oldukça spekülatif selüloz temelli
etanol gibi “enerji bitkileri” için hasat edilebilecek
kereste plantasyonlarıyla yer değiştirmesini kışkırttı.
Bali’de bir araya gelen yaklaşık 50 eleştirel STK tarafından
yayımlanan bir bildiri kısmen şunları söylüyor: “Önerilen
REDD politikaları daha fazla yerinden etme, ihtilaf ve
şiddeti tetikleyebilir. Ormanların değeri arttıkça bu
alanlar, orman içinde yaşayan veya kendi yaşam kaynakları
için bu ormanlara bağımlı olan cemaatler için “izne tabi
bölge” haline geliyorlar”. REDD’in temel varsayımlarından
biri, geçmiş yıllardaki diğer Dünya Bankası girişimlerinde
olduğu gibi, geleneksel orman cemaatlerinin kendi
ormanlarını yönetemeyecekleri ve bunu sadece Banka ile
ilişkili olan uluslararası uzmanların, ulusal hükümetlerin
ve Conservation International ve World Wildlife Fund gibi
itaatkâr çevre örgütlerinin başarabileceği şeklinde. Zaten
Dünya Bankası ile aynı kafada olan kereste şirketleri ve
plantasyon yöneticileri, Global Forest Coalition’dan Simone
Lovera’nın sözleriyle, “kesmedikleri her bir ağaç için
tazminat” talep edecekler.
Bali toplantısı yoksul ülkelere iklim değişimine uyum
sağlamalarında yardımcı olmak üzere yeni bir BM fonu
kurulmasını da sağladı. IPCC, kapsamlı 2007 raporunda, iklim
değişiminden en az sorumlu olan insanların büyük bir
ihtimalle, en ağır sonuçlara katlanmak zorunda
kalacaklarını, çünkü onların yaygın bir şekilde artan
taşkınlar, kuraklıklar, yangınlar ve hızla değişen iklimin
diğer etkileri karşısında daha savunmasız olduklarını açık
bir şekilde ifade etmişti. Yine Bali’de açıklanan, BM’nin
iki yılda bir yayımlanan
İnsani Kalkınma Raporu, sözde kalkınmakta olan dünyada
yaşayan her 19 kişiden en az birinin daha şimdiden, 2000 ile
2004 yılları arasındaki iklimle ilişkili bir felaketten
etkilendiğini ifade ediyor.
BM’nin yeni uyum fonu Global Environmental Facility
tarafından yönetilecek. Bu kuruluş, BM çevre ve kalkınma
programları ile Dünya Bankası’nın yarı bağımsız bir
ortaklığı niteliğinde ve kaynakları, Kyoto Protokolü’nün
Temiz Kalkınma Mekanizması altında gerçekleştirilen karbon
telafi işlemlerinden alınan %2’lik bir vergi ile sağlanıyor.
Diğer taraftan Kyoto Protokolü’nün Temiz Kalkınma
Mekanizması, manipülasyonlar ve suistimaller yüzünden ve
yine, tropik yağmur ormanlarını yok eden geniş ölçekli
ticari kereste plantasyonları gibi son derece tartışmalı
projelere mali kaynak sağlıyor olması nedeniyle çok fazla
eleştiriliyor. Yeni uyum fonu yoksul ülke hükümetlerine,
iklim değişimiyle ilgili yeni çok sayıdaki tehdit
karşısında, sadece mevcut BM yoksullukla mücadele
programlarını sürdürebilmek için gerekli olan 86 milyar
doların çok küçük bir kısmını sağlayacak, fakat onları bu
tartışmalı karbon telafi pratiklerine çok daha sıkı bir
şekilde bağımlı kılacak.
Yani, uluslararası basında temel haber konusu Bush
yönetiminin engelleyici yaklaşımları, fakat Clinton-Gore
yönetimi tarafından getirilen “pazar yönelimli” BM
politikaları sisteminin başarılı bir şekilde
sağlamlaştırılması, iklim değişimi alanında gerçek
ilerlemenin önünde daha kalıcı bir engel olarak karşımıza
çıkabilir. Karbon ticareti ve telafiler Gore’un dünya
yatırım bankalarındaki meslektaşlarını daha da
zenginleştirebilir, fakat karbon dioksit ve diğer sera
gazlarının gerçekten indirimine neredeyse hiçbir katkıda
bulunamaz. O halde ne yapmalıyız?
Son yılda ABD’deki ve diğer sanayileşmiş ülkelerdeki
aktivistler, muhtemel felaketler yaratacak olan iklim
değişiminin gerçekliğini kurgulamaya ve hükümetlerine bu
konuda bir şeyler yapmaları için baskı yapmaya başladılar.
Al Gore’un filminin olumlu eğitsel bir etkisi oldu, tıpkı
iklim değişimin geçek olduğuna ve sonuçlarını şimdiden
görmekte olduğumuza dair tartışmasız kanıtlar sunan son IPCC
raporu gibi. Fakat şimdiye kadar gördüğümüz kamusal
eylemlerin pek çoğu, en azından ABD’dekiler, ilk bakışta
oldukça çekingen ve gerçek değişim hakkındaki beklentileri
itibariyle de oldukça minimaldi. Bali görüşmelerinin
başarısızlığı hedefe çok daha yönelik ve militan bir
yaklaşımın, İklim Adaleti için Halkın Gündemi’nin
aciliyetini ortaya koyuyor. Böylesi bir gündemin en azından
şu dört temel unsuru içermesi gerekiyor:
1. Küresel iklim bozukluğunun toplumsal adalet üzerindeki
etkileri vurgulanmalıdır. Küresel ısınma sadece bilimsel bir
mesele değildir ve tabii ki sadece kutup ayılarıyla ilgili de
değildir. BM İnsani Kalkınma Raporu’nun son derece güzel bir
şekilde ifade ettiği gibi, küresel ısınma küresel adalet
meselesidir ve günde 2 doların altında gelirle yaşamakta
olan dünya nüfusunun yarısı açısından etkileri gerçekten
yıkıcıdır. Bu sonuçların ülkemizde gündemleştirilmesi sorunu
insanileştirmemize yardımcı olabilir ve küresel eylemin
aciliyetini artırabilir. (Z Magazin’in önümüzdeki Ocak
sayısında yayımlanacak olan makalem “Küresel Isınma ve
Adalet için Mücadele” bu tartışmayı daha kapsamlı ele
almaktadır.)
2. ABD iklim ve enerji politikaları ile ABD askeri
maceraları, özellikle Irak savaşı (yeryüzünde mevcut en
büyük enerji israfı şüphesiz bu savaştır) arasındaki bağlar
kurgulanmalıdır. Yazar Michael Klare, İran Körfezi’ndeki
birliklerin günlük petrol tüketiminin 3.5 milyon galon
(yaklaşık 13.3 milyon litre) olduğunu belgelemiştir. Tüm ABD
ordusunun günlük tüketimi bunun dört katı kadardır ve bu
miktar, İsveç’in veya İsviçre’nin toplam ulusal
tüketimlerine eşittir. Geçen Ekim, “Savaş Yoksa Isınma da
Yok” sloganı altında toplanan göstericiler Washington’da bir
Kongre ofisi binasının girişini kapattılar ve savaşın
sonlandırılmasını ve daha büyük iklim felaketlerinin
önlenmesi için gerçek adımların atılmasını talep ettiler.
Ülke çapında benzer eylemler, hep doğruyu söyleyip sonra da
kayıtsızca aksi yönde oy kullanan politikacılar üzerindeki
baskıyı artırmakta çok işe yarayabilir.
3. Dünya’nın elitleri tarafından küresel ısınma için
önerilen çok sayıdaki yanlış çözüm ifşa edilmelidir. Kamu ve özel
fonlardaki milyarlarca dolar nükleer enerjinin canlandırılması,
“temiz kömür” teknolojisi hayali ve sözde biyoyakıtların (gıda
bitkileri, otlar ve ağaçlardan elde edilen sıvı yakıtlar, agro-yakıt
demek daha doğru olacaktır) muazzam genişlemesi için heba
edilmektedir (
bkz.). Karbon
ticareti ve telafiler emisyon indirimi için politik olarak
tek uygun yöntem olarak sunulmaktadır, fakat bunlar yapısal
olarak yetersizdirler. Zorunlu emisyon indirimlerine
ihtiyacımız var, karbon dioksit kirliliği üzerinde vergi
uygulanmasına, elektrik hizmetleri ve taşımacılık
politikalarının en baştan gözden geçirilmesine, rüzgar ve
güneş enerjisi için kamu fonlarına ve tüm sanayileşmiş
dünyada tüketimin çok büyük oranlarda azaltılmasına
ihtiyacımız var. Daha “yeşil” ürünler almak işe yaramayacak,
daha az satın almak zorundayız.
4. Az tüketen, ademi merkeziyetçi, temiz ve politik olarak
güçlendirilmiş cemaatlerden kurulu yeni bir dünya vizyonu
yaratılmalıdır. ABD’deki ilk nükleer enerji dalgasını
durduran 30 yıl öncesinin nükleer karşıtı aktivisitleri
gibi, bir taraftan doğrudan demokratik, güneş enerjisiyle
beslenen cemaatlerin esin verici vizyonunu kurarken yine,
petrol-sonrası, büyük alışveriş merkezleri-sonrası bir
toplumun pozitif hatta ütopyacı imkânlarını kurgulamalıyız.
Küresel ısınma gerçekliği son derece acil ve statükoyu
aklayan, sadece sorunu ele alıyormuş gibi yapan sahte
çözümler iç karartıcı. Yerel olarak yönetilen güneş temelli
alternatifler için gereken teknoloji şimdiden mevcut ve
diğer taraftan, günümüzün yüksek tüketimli, yüksek borçlu
“Amerikan tarzı yaşam biçimi” hakkındaki memnuniyetsizlik
geçmişte hiç olmadığı derecede yüksek. Daha yerel yaşayarak
yaşam kalitesini artırmak yönündeki deneyler pek çok yerde
görülüyor. Cemaatler tarafından yönetilen yenilenebilir
enerji üretimi deneyleri de (bkz. Solartopia.org). Al Gore
siyasi iradenin küresel ısınmanın çözümü önündeki en büyük
engel olduğunu söylerken haklı, fakat bizler aynı zamanda
statükonun ötesine bakmalı ve daha farklı bir dünya için
mücadele etmeliyiz.
Notlar:
Z Net sitesinden alınmıştır. Yazının orijinali için
tıklayınız.
Brian Tokar, Earth for Sale (South End), Redesigning Life?
(Zed Books), and Gene Traders (Toward Freedom) adlı
kitapların yazarıdır.