III. Oturum
Tarih: 19 Şubat 2007
Yer: BÜMED (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği)
Katılımcılar[1] : Ali Kerem Saysel, Alişan Akpınar, Derya Demirler,
Ender Abadoğlu, Fahriye Dinçer, Murat Yıldız, Nuri Ersoy, Özlem
Aslan, Taner Koçak, Taylan Tosun, Zeynep Kutluata
Tartışma Çerçevesi: Eğitim tartışmasının üçüncü oturumunda -ilk
oturumda kısaca değinilen- araştırmaların finansmanı tartışmasına
geri dönüldü. Bu oturumda, devlet kurumlarından ya da özel kuruluşlardan
maddi kaynak sağlamanın araştırmanın içeriğine ne gibi etkileri
olduğu üzerinde duruldu. Konu, hem mühendislik hem de sosyal bilimler
alanı üzerinden ele alındı. Oturumdaki bir diğer başlık ise akademi
içinde muhalif bir kimliğe sahip olan bölümlerde yürütülen çalışmalar
da karşılaşılan engellerdi. Bu bağlamda kadın araştırmaları bölümleri
üzerinde duruldu. Oturumun sonunda ise bilgi üretim süreçlerinde
–akademi içi ya da dışı- alternatif bir varoluş sergilemenin yollarının
neler olabileceği tartışılmaya başlandı.
Araştırmalarda Finansman Sorunsalı
Taylan: Yanlış hatırlamıyorsam daha önceki tartışmalarda finansman
başlığımız da vardı. Bu konuyu hem sosyal bilimlerde hem mühendisliklerde
tez aşamasını tamamlamış olan öğretim üyelerinin çeşitli kuruluşlar
tarafından finanse edilen çalışmalara katılması açısından tartışabiliriz.
Nuri: Doğa bilimlerinde ve mühendisliklerde araştırmanın finansmanı
aslında doğrudan bir süzgeç sağlıyor, bir süzgeç işlevi görüyor.
Çünkü her şeyden önce bu finansman Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)
tarafından belirleniyor. Yani aslında Devlet Planlama Teşkilatı
Türkiye'de hangi tür araştırmaların finanse edileceğini, mühendislik
alanında ya da temel bilimler alanında belirliyor. Şimdi öncelikli
alanlar dedikleri bir şey var, bir takım kategoriler var. Bunlara
baktığımızda belli başlı kategoriler şunlar: Havacılık ve uzay sanayileri,
ileri teknoloji malzemeleri, biyoloji, telekomünikasyon gibi alanlar.
Bunların hepsi de tartışmalı diyebileceğimiz alanlar. Mesela biyoteknoloji
neden öncelikli bir alan? Bu kadar tartışmalı bir teknolojiyken
neden öncelikli bir alan olarak saptanmış? Uzay ve havacılık sanayisi
dediğimizde aslında savunma sanayisi kastediliyor. Savunma sanayisi
neden öncelikli alan olarak saptanmış? Araştırmaya ayrılan kaynaklar
büyük ölçüde bu belli başlı araştırma başlıkları altında önerilen
araştırmalara veriliyor.
Son zamanlarda, son on yıldır yine devlet fonlarının özel sektör
şirketlerine aktarılmasının başka bir biçimi var. Bu da TÜBİTAK
(Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu) tarafından, TÜBİTAK-TEYDEB
(Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı) tarafından
paylaştırılan bir pasta. Burada şirketler yeni bir ürün geliştirmek
ya da mevcut üretim şirketlerini geliştirmek için proje teklifleri
verebiliyorlar ve bu proje çerçevesinde ortaya çıkan masrafın yarısı
devlet tarafından karşılanıyor. Bunun şekli ve içeriği tartışılabilir
ama önemli bir nokta var burada: Mesela özel şirketler verdikleri
proje tekliflerinde eğer Türkiye'deki araştırma kurumlarından ya
da üniversitelerden bir hizmet satın alacaklarını beyan ederlerse
ve onun ilişkilerini kurup da proje tekliflerini öyle hazırlarlarsa
projeyi almak için şansları daha da artıyor. Dolayısıyla özel şirketlerin
de üniversite üzerinde bir baskısı var.
Bunun yanı sıra özellikle Ankara'ya gidip gelirken gözlemlediğim
bir şey var. Savunma sanayi şirketlerinin çoğu Ankara'da konumlanmış
durumda. Bunlar üniversitelere özellikle çengel atmış durumdalar.
ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi) Teknokenti'nde savunma sanayi
araştırmaları yapılıyor. Akademiyle şirketler arasında kurulan böyle
bir ilişki var. Bunun anlamı şu: Diyelim ki metal yorulması gibi
bir konu. Sonuçta bu konu çalışılabilir. Sonuçta mühendislik bölümleri
böyle konular çalışıyorlar. Ama o alandaki bilgi birikimine katkı
yapacak bir araştırma yapmak yerine sen herhangi bir şirketin ürettiği
herhangi bir parçanın analizini yapıyorsan, sonuçta bir mühendislik
hizmeti veriyorsun. Orada üniversiteye kalan bir şey ya da bir bilgi
birikimi olmuyor.
Taylan: Batı'da ya da gelişmiş ülkelerde bunu yapan laboratuarlar,
özel kurumlar var. Üniversiteler yapmıyor değil mi bu işleri?
Nuri: Evet, özel mühendislik şirketleri var, özel consultancy
(danışmanlık) şirketleri var. Onlar yapıyor, üniversiteler yapmıyor
böyle şeyleri. Dolayısıyla baştaki meseleye dönecek olursak finansman
konusunda Devlet Planlama Teşkilatı'nın öncelikli olarak finanse
edilecek alanlar olarak belirlediği alanlarda çalışıyor olmak bir
süzgeç işlevi görüyor. İkincisi, bu tipten sanayi ilişkileri içinde
olmak bir süzgeç işlevi görüyor. Daha üzerine çalışma yapılacak
konunun seçimi aşamasında zaten bu süzgeçler devreye giriyor.
Ender: Bir de burada ben bir şey ekleyeyim. Bizim üniversitede
karşılaşılan bir durum. Belli proje için finansman bulmak sadece
projenin kendisini yapmak yetmiyor. Öyle projeler var ki yaygın
kullanıma geçmesi için daha büyük bir finansman gerekiyor. Genelde
araştırma projeleri başlığı altında bir şeyler desteklenirken, benim
gördüğüm kadarıyla, asıl süzgeç yaygın kullanıma geçeceği, gündelik
kullanıma gireceği aşamada çok ciddi bir seçilim oluyor. Bin tane
araştırma başvurusu oluyor, beş yüz tanesi kabul ediliyor ama bunların
sadece beş altı tanesi üniversitenin dışına çıkma şansı bulunabiliyor.
Yapılan araştırmalardan bir tanesi bir kalp pompasıyla alakalıydı,
bunun kullanıma geçmesi için ciddi bir rakam gerekiyordu. Benzer
bir şekilde nanoteknoloji alanında bir mikro motorlar projesi yapıldı.
Bir tanesi tıp alanında doğrudan kullanılabilecek bir şey olmasına
rağmen gündelik kullanıma açılmak için ikincisi tercih edildi. Sadece
projenin yapılması olarak değil aynı zamanda hayata geçirilmesi
olarak da düşünmek gerekiyor.
Taylan: Ben, Derya ve Zeynep'e şunu sormak istiyorum. Özellikle
AB (Avrupa Birliği) sürecinin başlamasıyla birlikte, Avrupa Birliği'ne,
Avrupalı başka kurumlara ve düşünce kuruluşlarına sosyal bilim akademisyenleri
yoğun olarak proje yapmaya başladı. 2000'lerde böyle bir trend oluştu.
Bu tür proje çalışmalarının akademisyen kitlesi içinde ciddi bir
ağırlık oluşturup oluşturmadığını, üretilen çalışmalar bakımından
olumlu ve olumsuz yönlerini biraz açabilir misiniz?
Derya: Doğa bilimlerinden farklı olarak sosyal bilimlerde toplumsal
analiz yapıldığı için neyin söyleneceği ve neyin araştırılacağının
yönlendirilmesinde fon kaynaklarının etkisini tartışmaya çalışacağız.
Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında sivil toplumun biraz
daha farklı bir mecraya aktığını görüyoruz. Uluslararası düzeyde
ilişkiler ağının geliştiği, sivil toplum alanında profesyonelleşmenin
söz konusu olmaya başladığı bir döneme giriliyor. Türkiye'de bu
süreç Avrupa Birliği süreciyle birlikte gelişti.
Tanıklık ettiğim kadarıyla gözlemlerimi şu şekilde aktarabilirim:
Hangi toplumsal sorunun araştırılması gerektiği konusunda fon kaynakları
yönlendirici olabiliyor. Mesela akademi içinde komplike tartışmaları
içeren bir analiz daha makbulken, sivil toplum kuruluşları ve düşünce
üretim merkezleri (think-tank'ler) nezdinde daha kolay anlaşılabilir,
biraz daha hot topic (revaçta) olan mevzulara dair çalışmaların
yapılması daha fazla destek buluyor. Peki, sosyal bilimler alanında
kimler kaynak veriyor? Aslında üç tane kaynak var: Uluslararası
kuruluşlar, vakıflar ve elçilikler. Kaynaklar sadece akademik çalışmaları
değil, eğitim çalışmalarını da kapsıyor. Mesela, halka veya meslek
gruplarına çeşitli konularda insan hakları vb. eğitimi veriliyor.
AB üzerinden meseleye baktığımızda aslında şöyle bir şey görüyoruz:
AB'nin her sene açıkladığı öncelikler vardır. O öncelikler dahilinde
projelere destek verir. Aslında araştırma projesi destekleyen çoğu
kuruluş öncelikleri doğrultusunda hangi projeye destek vereceğine
karar verir. Örneğin; Türkiye'nin sorunlarıyla Avrupa'nın sorunları
birbirine hem benziyor hem de benzemiyor. Avrupalılar göçmenlerle
ne yapacaklarını bilemiyorlar ve bu, hâlâ gündemde olan bir sorun.
Örneğin o noktada İslam dini çok ciddi bir sorun oluşturuyor. Farklı
farklı coğrafi bölgelerden gelen bir yığın Müslüman var ve onlarla
nasıl başa çıkacaklarını, nasıl bir vatandaşlık mekanizması geliştirmek
gerektiğini bilemiyorlar. Zira liberal vatandaşlık kuramı artık
işlemiyor. Bu nedenle siyaset oluşturma süreçlerinde belirli tıkanmalar
yaşanıyor. O tıkanmalar hangi araştırmanın desteklenebileceğine
tahvil oluyor. O anlamda bir yönlendirme oluyor. Dolayısıyla fona
başvurmak ve araştırma yapmak isteyen kuruluşlarda, herhangi bir
proje ihalesi açıldığında o önceliklere bakılır. Bunun, araştırılmak
istenen meseleyi bir şekilde yönlendirdiğini düşünüyorum. Bir proje
o önceliklerle uyumlu hale getirilerek oraya sunulmaya çalışılır.
AB son iki senedir kamu sektörü/sivil toplum işbirliğine çok fazla
önem veriyor. Kamu sektörü/sivil toplum işbirliğine önem vermek
şu demek oluyor: Senin bir kamudan –belediyeler filan da buna dahil–
bir şekilde destek alman gerekiyor. Mesela Şişli Belediyesi'nde
azınlık haklarıyla ilgili bir proje yapılması gündeme gelmişti.
O zaman, Şişli Belediyesi projenin partneri olmayacağını, ama projeye
destek vereceğini beyan ediyor. Örneğin bu senin kazanma ihtimalini
güçlendiren bir şey oluyor. Yargı sistemi bir ara çok fazla gündem
oldu. Yargıyla ilgili çalışma yapılması çok fazla desteklendi. Bir
ara ordunun reforme edilmesi çok fazla gündem oldu, o konuda çok
fazla araştırma projesi desteklenmeye başlandı.
Mesela önceliklerden bir tanesi promotion of equality and diversity
(eşitliğin ve çeşitliliğin teşvik edilmesi) olarak belirlenebilir.
O zaman sen daha çok azınlık haklarıyla ilgili bir çalışma yapmaya
yönleniyorsun, ama onu da belirli söylemler içinde yapıyorsun. Bir
süre sonra senin dilin de artık o kadar deforme oluyor ki hayatı
algılama tarzın da o proje diline çok fazla yakınlaşıyor. Ben kendimde
öyle bir deformasyon sezmiştim. Rapor dili, proje dili insana çok
egemen olmaya başlıyor.
Benim fon kaynaklarına ilişkin en çok rahatsız olduğum ve etik
olarak sorunlu bulduğum mesele AB özelinde bunun bir bürokrasi yaratıyor
olması. Şimdi bu fon meselesini biz bir kaynak olarak düşünebiliriz.
Sadece araştırma yapmak üzerinden değil, aynı zamanda toplumsal
hak arama bilincinin geliştirilmesi ya da -çok sevmiyorum ama- bilinç
yükseltme denen şeyin yapılması için, çünkü eğitimler filan da veriliyor.
Ama orada şöyle bir şey var: Herkes bu işi yapamıyor, çünkü çok
ciddi bir bürokrasisi var. Bu ara bir sektör oluşturdu, örneğin
artık danışmanlık şirketleri var. Bu akademisyenler özelinde söz
konusu değil. Daha çok sivil toplum faaliyeti yürütmek isteyen insanların
önünde bir engel. Danışmanlık şirketleri proje yazıyorlar ve projelerden
alınan paralardan belli yüzdelerle pay alıyorlar. Bu etik olarak
sorunlu bir durum.
Ali Kerem: Bu konuda örnek vermen mümkün mü? Mesela bir temayı
proje diliyle nasıl ifade edersin ya da kendin bağımsız bir çalışma
çerçevesinde nasıl ifade edersin?
Derya: Bir projenin temelde birkaç çatısı vardır. Bir kampanya
ihalesi açılır. Mesela advancing equality (eşitliği geliştirmek)
diyor. İki tane ayağı var diyelim ki. Eşitliği, çeşitliliği artırsın,
insan haklarını desteklesin ve kamu sektörüyle sivil toplum arasında
işbirliği kursun. Aklındaki proje fikrini uygulamaya çalışıyorsun.
Örneğin, zorunlu göç mağdurlarının hak arama bilincinin geliştirilmesi,
hukuki eğitimlerin verilmesi. Kamu sektörü bileşenini bir şekilde
dahil etmen gerekiyor. Ama mağduriyeti yaratan zaten kamu. Mağdurla,
faili veya genel anlamda kamuyu aynı zeminde bir araya getirmek
çok zor. Ama sen bir şekilde onu formüle ediyorsun ve bir araya
getiriyorsun. Bilmiyorum tam anlaşılabildi mi?
Taylan: Proje seni bunu yapmaya zorluyor demek istiyorsun.
Derya: Evet, projeni o şekilde şekillendiriyorsun. "En az zararla
bu işi nasıl kurtarırım" diye düşünüyorsun.
Ali Kerem: Proje almak, finansman almaktan söz ediyoruz ama projeyi
çalışanların çok para kazanması gibi bir durumdan da söz etmiyoruz.
Bir dolu sosyal bilimci bu süreçlerde ayakta kalmaya, karnını doyurmaya
çalışıyor. Bu işlerden zengin olanlar var mı?
Özlem: Bir insan gerçekten araştırma yapmak için para alıyorsa
büyük kısmı araştırmaya gidiyor. O parayla bazı masrafları karşılıyor.
Asistanının parasını ödüyor. Bazen projenin parası iyi hesaplanmıyorsa
kendi cebinden de gittiği oluyor. Ama bazıları da gerçekten uyduruk
işlerle para koparma üzerinden proje yapıyor.
Ali Kerem: Sen bir işi yolsuzluğa dökeceksen dökersin. Kamu kaynaklarından
da aynı şekilde yararlanabilirsin. Ama sistematik olarak baktığında,
bu sözünü ettiğimiz kaynaklar sosyal bilimciler karınlarını doyursunlar
diye ayrılıyor, oturup zengin olsunlar veya yolsuzluk yapsınlar
diye değil.
Derya: Mesela aklında bir proje var. Üniversiteden bunun için
kaynak alamıyor. Ama bu projeyi yapmak istiyor. O araştırmayı yaparken
maddi destek alması lazım. Mesela sosyal bilimciyse saha araştırmasına
çıkması lazım, literatür taraması lazım. Bunların hepsi para gerektiriyor.
Öz kaynakların yeterli değilse ve sen o araştırmayı yapmayı gerçekten
istiyorsan, bir şekilde nasılını düşünmen gerekiyor. İnsanlar sadece
karınlarını doyurmak için proje yapmıyor. Araştırma yapabilmek için
de bu paraya ihtiyaç duyabiliyorlar.
Taylan: Ben daha önceki bir yazımda Türkiye'de topluma ulaşmaya
çalışan bağımsız araştırmacıların neslinin tükendiğini söylemiştim.
AB sürecinden daha önceki bir noktada tükendi aslında. Akademik
ilerlemenin bu tür projeler ve finansmanlarla sağlandığını düşündüğümüzde,
gerçekten bu alana yönelen akademisyenler ciddi bir sayı tutuyor
mu? İkincisi, sonuçta sen devlete bir kamu politikası öneriyorsun.
Bu da genellikle bir rapor biçimini alıyor, belirli bir toplantıda
deklare ediliyor ve o dönemdeki politik konjonktüre göre devlet
bunlardan yararlanıyor veya yararlanmıyor. Ama ben burada toplumu
göremiyorum. Muhatap olarak kamu var, ona öneri yapan sen varsın,
bir nevi danışmanlık yapıyorsun. Böyle olmasının, akademisyenleri
kamusal açılımdan ne ölçüde alıkoyduğunu düşünüyorsunuz?
Derya: Yalnız benim bir itirazım var. Bu kadar genellememek gerektiğini
düşünüyorum. Sonuçta bütün bunlar o kadar da sistematik değil. Birileri
düğmeye basıyor şeklinde olmuyor. Aslında küresel olarak dengelerin
nasıl değiştiği, nasıl belirlendiği önemli.
Diyorsun ya "aslında toplum yok orada", aslında toplumun olduğu
örnekler de var. Özellikle hedef gruplarıyla, mesela zorunlu göç
mağduruysa zorunlu göç mağduruyla, çocuklarla, işkence mağdurlarıyla
daha yakın çalışan ve daha farklı işler çıkartanları da biliyorum.
O yüzden makro analiz dedim.
Taylan: Şu çok önemli: Benim gözlemlediğim kadarıyla Türkiye'de
gerçekten 2000'lerle beraber –belki daha önce başlamıştır– sosyal
bilim alanında, daha önce olmadığı ölçüde, akademisyenler AB'nin,
düşünce kuruluşlarının vs. finanse ettiği bu tür projelerde çalışmaya
başladılar. Bizim bu iyidir, kötüdür diye ahlaki yargılarda bulunmak
gibi bir derdimiz yok, ama sosyal bilimlerde eleştirel bilginin
üretiminde bunun negatif bir süzgeç işlevi gördüğünü sanıyorum.
Belki toplantının ilerleyen aşamalarında tartışılabilir.
Ali Kerem: Bu konunun alternatiflerle birlikte konuşulmasında
fayda var. Sonuçta sosyal bilimciler doğrudan devletle değil, serbest
piyasayla muhatap olmak zorunda, oradan belli kaynaklar yaratmak
durumundalar bugün. Biraz şöyle bir anolojiyi de kurmak mümkün:
Muhalif bir müzik grubu olarak nasıl hem piyasa içinde yer alacaksan
hem de muhalif birtakım işler yapacaksan o ilişkilere çok dikkat
etmen, bir strateji belirlemen gerekiyor. Bu alana da bu şekilde
yaklaşmak, yani bir strateji geliştirmek belki mümkün olabilir,
yani bu çerçevede de tartışılabilir gibi geliyor bana.
Zeynep: En kritik olan bu araştırmayı niye yaptığın ve kim için
yaptığın. "Bağımsız araştırmacı yok" diyorsun ya Taylan, ben kesinlikle
katılıyorum. Akademisyenlerin kimler için yazdığı, ne için araştırma
yaptığı konusunda da bence çok net bir cevap yok. Mesela niye azınlık
hakları üzerine çalışır bir akademisyen? CV'sine (özgeçmiş) yazmak
için mi, maaşını almak için mi, yoksa belli bir yerlere sözünü iletebilmek
için mi? Ve o belli yerler, yüzde doksan konferanslarla ve yine
akademi ile sınırlı olan yerler oluyor. Böyle olduğu zaman paranın
gelip gelmemesi çok tâli bir sorun gibi kalıyor. AB projeleri de
zaten senin hedef kitlen olarak o topluluğu seçmiyor, senin gözlem
kitlen olarak o topluluğu seçiyor.
Kadın Araştırmaları ve Bir Süzgeç Olarak Toplumsal Cinsiyet
Taylan: Kadın çalışmaları gibi alanlar var örneğin; bu gibi muhalif
alanlarda çalışan akademisyenleri ne tür süzgeçler bekliyor?
Zeynep: Kadın araştırmaları şu açıdan kritik: Hem dünyada hem
de Türkiye'de kadın hareketinin kazanımı. Akademisyenlerin meslek
içi çalışmalarından çok, yükselen kadın hareketinin akademiye yansımasıdır.
Ama hem Türkiye'de hem de dünyada geldiği ve kadın hareketinin eleştirdiği
nokta akademiye hapsolup soyut bir iç dil oluşturmuş olmasıdır.
Kadın araştırmaları açısından baktığımızda, sen hareketin gücüyle
kurulmuşsun sonra da tüm bağını kopartmışsın. Bir de üstüne üstlük
bir objektiflik kriteriyle karşı karşıyasın, yani bir söz söylediğinde
neye dayanarak söylüyorsun? "Sen doğru yanlış bunun derdinde değilsin,
belirli bir bakış açısını yansıtmaya çalışıyorsun" denebiliyor.
Bir de women studies (kadın araştırmaları)-gender studies (toplumsal
cinsiyet araştırmaları)tartışması vardır. Bazı feministler gender
(toplumsal cinsiyet) lafının feminist söylemi yumuşattığını iddia
eder: Women studies demeliyiz çünkü bu bir tavırdır ve bir taraf
bildirir. Biz kendimizi sosyal bilimlere kabul ettirmek için mi
gender studies diyoruz diye bir tartışma da var. Kadın araştırmaları
kürsüleri aslında akademi içinde çok ciddiye alınmaz. Mesela feminist
hocalar da dahil sana o kürsülerde master yap ama doktora yapma
derler. Çünkü buralardan alacağın diploma senin çok işine yaramaz.
Bir taraftan akademi içinde, kendi dünyalarında bir savaş verilir
diğer taraftan da dışarıyla ilişkilenme konusunda sorun yaşanır.
Bu diğer muhalif alanlar içinde söylenebilir tabii, muhaliflerin
en büyük sorunu kendi ürünlerini dışarıyla paylaşmak gibi bir dertlerinin
olamaması. Bu kadın araştırmaları açısından çok bariz ve çelişkili
bir durum.
Taylan: Kadın araştırmaları alanında kimler hangi çalışmaları
yapıyor ve bunlar neden dışarıya yansımıyor? Biraz Amargi ve
Toplum
Bilim'e falan yansıyor galiba.
Zeynep: Türkiye açısından konuşacak olursak, üretimin zayıf olduğu
bir alandır, ama akademik yazıların üretimi o kadar zayıf değildir.
Özellikle gender alanında çok fazla konferans olur, o konferansların
katılımcıları da bellidir. Çok prestijli bir alan olmadığı için
aynı insanlar farklı mekanlarda devinir dururlar.
Hakikati Araştırmak ve Savunmak
Ali Kerem: Bu koşullar altında nasıl alternatif çalışma yürütülebilir?
Şu anda alternatif olduklarını iddia eden insanlar neler yapıyorlar,
bizim bu anlamda konumumuz nedir?
Ender: Süzgeç dediğimiz şeyden ben iki şey anlıyorum. Birincisi,
belirli hakikatlerin ortaya çıkmasını engellemek. İkincisi, belirli
hakikatlerin yerine bazı söylemleri geçirmek, bu bütün bilgi yapılarında
işleyen bir problem. Ben temel bilimler üzerinden bu ikincisi üzerinde
durmayı düşünüyorum. Bizim yaptığımız iş hakikati araştırmak ifade
etmek ve savunmak. Filtre dediğimiz şey bilgi üretim sürecinde nerede
işin içine giriyor. Hakikati ifade etmek yerine bunun yerine geçecek
belirli söylemler üretmek şeklinde işliyor.
Matematik alanından bir iki örnek vereyim: Hepimiz çocukluğumuzdan
beri iki kere ikinin dört ettiğini biliriz. Bir hakikat vardır ve
bunu ifade edersiniz. Bu hakikati sınıfta öğretmen ifade eder ve
bunun arkasında kocaman bir formalizm vardır. Bütün eğitim süreci
boyunca bu böyle işler. Ben bir araştırmacı olarak çalışmaya başladığımda,
iyi matematikçi dediğimiz insanlarla oturup konuşmaya başladığımda
işlerin hiç de böyle olmadığını, matematiğin hiç de bundan ibaret
olmadığı gibi bir tablo ortaya çıktı. Bu insanlar belirli bir formalizmle
değil hakikatle uğraşıyorlar, temel kriter olarak belirli bir formalizme
veya belirli uzman görüşlerine bağlı kalmayı değil, hakikati temel
alıyorlar. Ben bunun çok önemli bir tavır olduğunu düşündüm ve bu
insanlardan çok fazla şey öğrendim. Geometri alanında çalışırken
ortada öyle iki kere iki dört eder gibi bir hakikat olmadığı, aslında
hakikatin farklı temsilleri olabileceği ve asıl araştırmanın da
bunların arasındaki ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Ama matematik
böyle öğretilmiyor. Bir öğretmen vardır hakikati o söyler ve onun
da dayandığı bir bilgi yapısı vardır, bir formalizm vardır. Oysa
ki hakikatin farklı temsilleri vardır, siz de kafanızda hakikatin
farklı temsillerini geliştirebilirsiniz ve onu sistematik bir şekilde
ifade ederseniz, bu da diğeri kadar meşru olur. Matematiksel hakikat
dediğimiz şeyi ifade etmek için aslında birden fazla temsilin gerekli
olduğunu iddia edenlerde var ki bu bana daha doğru geliyor. Fakat
bunun yapılabilmesi için bizim küçüklüğümüzden beri öğrendiğimiz
bütün pedagoji yapısının değişmesi gerekiyor. Dolayısıyla bence
alternatif bir yapı oluşturmak için yapılması gereken ilk şey, gerçekten
burada bizim uğraştığımız işlerin insanlara kendi fikirlerini geliştirebilecekleri
bir şekilde öğretilmesi mümkün mü?
Buradan bakıldığında bana alternatif olarak iki şey var gibi
geliyor: Birincisi akademi dışında belirli bir aktivist kimliğin
üretilmesi önemli, ama bunun kadar önemli olan bir diğer nokta da
akademinin içerisinde, çalıştığımız alanda belirli bir özgürlükçü
anlayışı gündeme getirip getiremeyeceğimiz.
Son olarak meslek ahlakı kısmına gelmek gerekiyor. İşin iki boyutu
var: Birincisi hakikatin araştırılması konusunda dürüst davranmak,
ikincisi hakikatin savunulması konusunda dürüst davranmak. Hakikatin
araştırılmasında dürüst davranmak etik bir tartışma değil. Nihayetinde
bir araştırmadır, bir sürü yanlış şey yapabilirsiniz. Ama ortaya
çıkmış bir hakikatin savunulması etik bir konudur. Meslek ahlakının
böyle iki tane boyutu var, bu meslek ahlakını akademinin içinde
hatırlatmak gerekiyor. Etik komisyonların işletilmesine bakacak
olursanız, makale çalmak gibi ayyuka çıkmış rezaletlerle uğraşıyorlar.
Ama hakikatin ifade edilmesi konusunda etik komisyonlar işin içine
girmiyorlar. Bu bir etik tartışması sayılmıyor.
Ali Kerem: Ben muhalif akademik kimlik üzerine tartışırken kendi
kafamı biraz berraklaştırmak açısından basitçe araştırma ve eğitim
faaliyetlerini ayırarak konuşmakta fayda görüyorum. Muhalif bir
mesleki kimliğin, mesleki etikten, o mesleğin içinde alınan muhalif
ve özgürlükçü pozisyondan ayrı düşünülemeyeceğini düşünüyorum. Sen
mesleğini her gün hangi şartlar altında yaparsan yap, saat beşte
kapını kapatıp çıktıktan sonra git en büyük aktivist ol. Böyle bir
şey olamaz. Bu tutarsız bir muhalif kimlik olur. Muhalif bir akademik
kimlik olmaz başka bir şey olur. Mesleki kimlikle onun dışındaki
sosyal evrenin tamamen ayrıştırıldığı bir şey olur ki bu koşullar
altında o mesleki çalışmanın kendisini bir alt kültür olarak tarif
etmek belki mümkün olabilir. Dolayısıyla muhalif bir akademik kimliğin
tesis edilmesi anlamında direkt mesleki faaliyetin kendisi üzerinden
düşünmek gerekiyor.
İkincisi, eğitim ve araştırmayı ayrıştırmak gerekiyor. İkisinin
dengesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Eğitim ve araştırma faaliyetinin
denge içinde olması gerekiyor, eğer ki bir üniversite akademisyeninden
bahsediyorsak. Bu belki Ender'in dediği gibi hakikatin araştırılması
ve savunulması şeklinde de ifade edilebilir. Araştırma dendiğinde
"ben hakikati araştırıyor muyum", savunma dendiğinde "ben hakikati
savunuyor muyum, nasıl savunuyorum, kimlere savunuyorum?" diye düşünmek
gerekiyor. Bu ikisinin dengesi çok önemli, çünkü özellikle toplumsal
muhalefetin yükseldiği dönemlerde ayrıcalıklı entelektüel konumlardaki
insanların kolayca muhalefete dahil edilmeleri ve asli mesleklerindeki
fonksiyonlarını, asli mesleki faaliyetlerini unutarak bir takım
hareketlerin sözcülüğüne savunmaları çok kolay. Aslında geniş kesimlere
mal olmuş, uzmanlık gerektirmeyen bazı bilgilerin ucuz savunucu
konumuna da düşebilirsiniz. İyi araştırıldığında geçmişte bizim
ülkemizde de toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde bu tür
arızaların yaşanmış olabileceğini düşünüyorum. Bu bir anlamda akademi
içindeki entelektüelleri koordinatörizme davet etmek. Mesela ben
işi gücü bırakıp herkese bu küresel ısınma meselesini anlatacağım
desem, beni davet edecek, egomu okşayacak bir takım alt kültürler
yakalamam mümkün.
Hakikatin savunulması anlamında akademik sınırlarını zorlayan,
dışarıya açılmaya çalışan insanların, meslek alanlarının dışındaki
insanlara seslenmek anlamında zorluklar yaşadıklarını düşünüyorum.
Açıkçası insanlar, davet edilmeyi bekliyor olabilirler. Burada kurucu
bir faaliyet yürütebilmenin önemi ortaya çıkıyor. Senin egonu tatmin
edecek alt kültür mekanları dışında bir yer bulamayabiliyorsun.
Ya da içine kapanıp küskünleri oynayabiliyorsun. Benim o taraklarda
bezim yok, ben konuşmam diyebiliyorsun. Bunun çıkış noktası kurucu
bir faaliyet içine girebilmek ve bilginin paylaşılabileceği alternatif
platformların kurulması aşamasında insanların aktif çaba göstermesi.
Notlar :
[1] Tartışmanın katılımcıları, ağırlıklı olarak Boğaziçi Üniversitesi
mezunlarından oluşmaktadır ve yine katılımcıların çoğu İstanbul'daki
üniversitelerde mesleki kariyerlerine devam etmektedirler. Dolayısıyla
tartışma genelde İstanbul'da bulunan, Türkiye'nin önde gelen
üniversiteleri üzerinden yürütülmüştür.
Giriş │
Oturum 1 │
Oturum 2