II. Oturum
Tarih: 5 Şubat 2007
Yer: BÜMED (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği)
Katılımcılar[1]: Ali Kerem Saysel, Alişan Akpınar, Derya Demirler,
Duygu Çavdar, Ender Abadoğlu, Fahriye Dinçer, Fırat Bozçalı, Nuri
Ersoy, Özlem Aslan, Taner Koçak, Taylan Tosun, Zeynep Kutluata
Tartışma Çerçevesi: Eğitim tartışmasının ilk oturumunda, akademide
var olma; hangi konuda bilgi üreteceğini belirleme ve bu bilgiyi
üretme aşamalarında lisansüstü öğrencilerinin ve akademisyenlerin
karşılaştıkları süzgeçler üzerine odaklanan bir tartışma yürütülmüştü.
İkinci oturumun ise bu süzgeçlerle mücadele etmek ve alternatif
bilgi üretme süreçleri geliştirmek için neler yapılabilir sorusu
etrafında şekillenmesi öngörülmüştü. Ancak süzgeçler konusunun biraz
daha açılıp tartışılmasının gerekliliği bizi, ilk oturumda konuşulanlar
üzerinden devam etmeye götürdü. Aşağıda metnini bulacağınız tartışma,
özellikle uzmanlık ve formalizm olarak adlandırdığımız, bilgi üretme
sürecinde karşımıza çıkan iki süzgecin nasıl işlediği üzerine yoğunlaştı.
Bu iki süzgecin işlerliğini sağlayan bilginin kanıtlanabilir, bilgi
üretenin de objektif olması kriterleri tartışmanın ikinci boyutunu
oluşturdu.
Kamusal Alana Açılım Sorunu
Fahriye: Önceki toplantının notlarından yola çıkarak, sosyal
bilimlerle mühendislik alanlarındaki ayrışmaya dair iki konunun
üzerinden geçmek istiyorum:
Sosyal bilimlerde çalışan arkadaşların konuşmalarına baktığımda,
fazlasıyla mağdur pozisyonu çizilmiş olduğunu görüyorum. Bunun bence
ideolojik bir arka planı var. Oranın dönüp tartışılması gerekiyor,
çünkü bir süre sonra bu mağduriyet söylemi insanların kendilerini
rasyonalize etmelerini de sağlayabilir. Kendim de dahil olmak üzere
sosyal bilimler alanında çalışanların buraya dikkat etmelerini öneriyorum.
İkinci sorum da, özellikle Ali Kerem'in konuştuğu yerlere ilişkin.
Orada (doğa bilimleri ve mühendislik alanında) çalışan arkadaşlar
için şu belirtilmiş: Bir bilimsel çalışma yürüttükleri alan var;
bir de bunun dışındaki sosyal alan var. Ali Kerem şunu söylemiş:
"Benim burada (akademideki uzmanlık alanım dışında) yaptıklarımla
kimse ilgilenmiyor." Demek ki bir görmezden gelme veya görmezden
gelmeyi tercih etme durumu var. Bunun altını çizmemiz lazım, çünkü
çok şizofrenik bir durumla karşı karşıyayız. Zannediyorum asıl eleştirilmesi
gereken yer burası. Bunlar nasıl birbirlerinden bu kadar kopuk olabilir.
Biz neden bilimle uğraşıyoruz?
Tartışmaya başlarken kendi deneyimlerimizden yola çıktık. Bu
iyi bir şey, fakat iki tarafta da böyle açılmamış, derinleştirilmemiş
ve bu haliyle kaldığı sürece belli ideolojik motiflere yaslanan
hatalı, eksik, vs. toparlamalar olduğunu söyleyebiliriz. Bunların
derinleştirilmesi çok önemli.
Alişan: Bence genel çerçeveyi gözden ırak tutmamak lazım. Boğaziçi
Üniversitesi Türkiye'nin liberilizasyonu için, buraya katkı sunmak
için açılmış bir üniversite. Burada daha çok Boğaziçi Üniversitesi
konuşuluyor. Bunu koymak lazım. İşte deniyor, "ben ÖDP (Özgürlük
ve Dayanışma Partisi)'de çalışıyordum ama kimse bana bakmıyordu."
Ama bu İstanbul Üniversitesi'nde olsaydı problem çıkabilirdi. Dolayısıyla
da bunu görmek lazım. Boğaziçi'nde anca o kırmızı çizgilere dokunduğunuzda
problem çıkar, anca o durumda haddinizi bildirmeye kalkarlar.
Bir de ‘80 sonrasında en önemli şey, üniversite öğretim görevlilerinin
kamusal alandan uzaklaştırılmasıdır. Bu nasıl başarıldı, nasıl yürüyor
bunu konuşmak lazım; bunu çözmek lazım. Özellikle muhalif bilim
insanlarının çoğu uzaklaştırıldı kamusal alandan. Özellikle resmi
ideolojinin üretildiği ve tanımlandığı yerdeki hocalar ise artık
kamusal alanla çok daha ilgililer. Mutlaka Atatürkçü bir şey derneğine
gidiyor, seminer yapıyor filan. Benim hocam son bir yılda 300'e
yakın seminer verdiğini söylüyor. İlginç bir şey yaşanıyor. Muhalif
hocalar daha kendi alanlarında kalıp kamusal alana açılımda zorluklar
yaşarken -ki onlar için açılım alanı olabilecek sendikalar filan
da ciddi anlamda problemli- resmi ideolojiyi üreten kurumların kamusal
alana açılımı, görünürlülüğü çok daha yoğun yaşanıyor. Biraz da
bu iki noktadan bakmak lazım.
Fırat: Dediklerine katılıyorum, şöyle bir ek yapmak istiyorum:
Liberal üniversitelerde[2] o kırmızı çizgiler denen yere vurgu da yapabiliyorsun;
ama dersinde yapabiliyorsun, kamusal alana taşımıyorsun. Artı, akademik
kamusal alana da taşımıyorsun. Şöyle ifade edeyim, bunlar çok senin
üniversitenin özellinde kalıyor. Diğer üniversitelere gidip panel,
söyleşi yapmıyorsun. Ulusal kamusal alana da açılmıyorsun. Sen kendi
sınıfının duvarları içinde yapabiliyorsun.
Taner: Ama bu kamusallaşma sorunu bir süzgeç değil, bu bir sonuç.
Üniversiteler nasıl sistemik davranıyor, sistemin ihtiyacı için
nasıl düşünce biçimi yaratıyor dediğimizde en önemli sonucu bu.
Sen ne dersen de, bağırırsan bağır ama kamusal alana çıkmadığında
zaten sistemin talep ettiğini yapmış oluyorsun. Bu bir sonuç. Buna
ne sebep oluyor. Yeni başlayan bir öğrenci-öğretim üyesine ne öğretiliyor
da o, kendini kamusal alana açılım gibi bir sorumluluktan muaf hissediyor?
İki Süzgeç: Uzmanlık ve Formalizm
Ender: Benim söyleyeceklerim biraz aykırı kaçacak, çünkü en soyut
alanda çalışan benim. Benim alanım matematik. Matematik, biyoloji
gibi çok soyut alanlar da dahi işleyen, üniversitedeki bilgi yapıları
içinde işleyen iki tane filtre var: Biri uzman onayı. Bu çok ciddi
bir kriter. Akademide herhangi bir şeyin, bilgi yapılarında herhangi
bir şeyin gerçekleşebilmesi için uzman onayı gerekiyor, yani bu
bir liyakat sistemi. İkincisi formalizm. Araştırma noktasında yani
sonucu belli olmayan soruları sormaya başladığınızda doğrudan formalizmin
kendisi bir filtre olmaya başlar. Belli soruları soramazsınız. Sosyal
bilimlerde de işleyen kriterlerin bunlar olduğunu düşünüyorum.
Bunlar hava filtresi değil, güçlerini bir yerden alıyorlar. Dolayısıyla
bu filtrelerin işleyişi ve varlığının da bir meşruiyeti var. Bu
uzman onayı filtresi meşruiyetini nereden alıyor ve biz akademide
bunun dışına çok rahat çıkabiliyor muyuz? Alternatif için bunun
konuşulması gerekiyor. Karşınıza bir tez öğrencisi geldiği zaman
sizin onayınızı almayan bir görüşte kendisini ifade etmesi mümkün
mü? Matematik alanında bu çok zor gibi görünür, ama mümkündür. Yani
bizzat ben yaşadığım için. Her bilim dalında ne kadar kesin gözükürse
gözüksün, buna matematik ve mantık da dahil, ucu açık sorular vardır
ve bu sorularda belli tavırlar belirlememiz gerekir. Bence akademideki
fikir şekillenmesi biraz bununla ilişkili.
İkincisi formalizm meselesinin tartışılması gerekiyor. Ben matematikçi
olduğum için soyut formalizmlere yatkınım, ama Foucault'yu okuduğumda
da aynı şeyi görüyorum. Ortada çok güçlü semboller, o sembollerin
arka arkaya diziminden oluşmuş çok güçlü bir formalizm var. Neredeyse
bir matematik makalesi haline gelmiş. Analitik bir şekilde, ancak
elinizde kağıt kalem ile takip edebildiğiniz makaleler. O formalizmin
içinden ifade edilmek zorunda her şey. O formalizmin dışından ifade
edilen her şey, zaten uzmanlık görüşünün ve akademinin de dışında
yer alıyor. Ali Kerem'in kalkıp uzman kimliğinin dışında bir şeyler
söylemesi mümkün akademi içinde. Bunu yapması görece kolay, ama
uzman kimliği içinde bir şey söyleyip bunu kabul ettirmesi, bu zor
bir şey. Bunu yapan benim bildiğim sınırlı sayıda insan var. Bunlardan
biri Edward Said. Mesela oryantalizm eleştirisinin, akademi içinde
bu eleştirinin kabul gören bir hale gelmesi çok ciddi bir iş. Toparlayacak
olursam, iki filtreyi ben bu şekilde ifade etmek istiyorum.
Fahriye: Geçen haftaki tartışmadan bir örnek vermek istiyorum:
Akademide çalışan herkesin bütün alanlarda iyi bir altyapı sağlaması
gerektiğini söylüyorsun (Fırat'a). Belli karşı çıkışlarla mücadele
ederken o altyapının işe yaracağını söylüyorsun. Ben o gün çok şaşırmıştım,
daha sonra konuşma metnini okuyunca daha çok şaşırdım. "Ben bunda
politik bir sorun görmem. Çalışmanın dilini sunacağın yere göre
değiştirebilirsin" diyorsun. Bu temel olarak doğru, ama hayatın
böyle işlemediğini bildiğim için burada bir problem hissediyorum.
Sen burada çok kararlı olabilirsin, dediğini işletmeye gayret edebilirsin.
Evet, bu seni tek başına depolitize, apolitize veya başka bir şey
yapmaz denebilir, ama hayat öyle bir şey ki işlettiğin pratik sonucunda
dönüşüyorsun. Sosyal bilimler alanı içinden çok sayıda tanıklığa
sahibim bu konuda, ama fen bilimlerindeki arkadaşlar için de aynı
şey geçerlidir diye düşünüyorum; yani yaptıklarımızın bizi dönüştürmesi.
Fırat: Geçen tartışmada söylediklerimi biraz daha açmam gerektiğini
anladım. Oradaki temel nokta şuydu; benim orada bahsettiğim bir
yetkinlik ya da belli bir hakimiyet aslında şuna işaret ediyordu:
Türkiye'de karşılaşacağınız şeylerin büyük bir çoğunluğu; objektif
olmamakla, kuramı bilmemekle ya da yanlış anlamakla çalışmanın itham
edilmesi ya da bırakılması. Ekseriyetle, o resmi ideolojik reflekslerin
motivasyonuyla yapılan şeyler aslında. Ve burayı aşmak için de ben,
bu kuramları çalışmayı ya da objektiflik konusunda daha objektif
görünen bilgileri referans olarak gösterip aynı zamanda diğer bilgilerden
de bahsedip onları da referans olarak göstermeyi kategorik olarak
sorunlu görmüyorum.
Taner: Köprüden geçene kadar ayıya dayı demek
Fırat: Kabaca ve basitçe böyle de diyebiliriz. Yani o objektif
olan referans biraz ‘dayı' muamelesi görebilir ama bu diğer referansları
yapmamak anlamına gelmiyor elbette. Bunun şizofrenik bir şey olduğunu
da düşünmüyorum. Şizofrenik durum, tanım gereği, eşit koşullar içerisinde
farklı kimlikler ve teamüllere işaret ediyor, ama burada eşit koşullar
yok. Burada ciddi bir iktidar ilişkisi durumu var.
Neden akademi içerisinde var olmak istiyoruz? "Ben bu köprüden
gerçekten geçmek istemiyorum, bir şeylere de dayı demek istemiyorum"
diyebilirsiniz, bağımsız bir araştırmacı olarak hayatınıza devam
edebilirsiniz ve aslında çok da güzel çalışmalar yapabilirsiniz.
Burada bir tane motivasyon olabilir, akademide kalmak için: Siz
bir liyakat alıyorsunuz, bir paye alıyorsunuz ve belki bu paye size
kamusallaşmada ya da kendinizi ifade etmede bir şey sağlayabilir.
En azından uluslararası arenada sağlayabilir. Dolayısıyla o dediğim
yetkinlik meselesi, bu bağlamdaydı. Yani şöyle karmaşık yazalım
şöyle bir entelektüel ukalalık göstereyim gibi değildi.
Bir takım süzgeçlerin var olduğunu düşünüyorum. Ancak süzgeç
tanımı üzerinde şöyle bir çekince de koymak istiyorum. Birkaç tane
süzgeçten bahsettik. Bu süzgeçler hem zaman anlamında hem de mekan
anlamında farklı farklı devreye giriyorlar. Ancak ben bu devreye
giriş içerisinde öyle çok da önceden varsayılan bir ahenk, düzen
olduğunu düşünmüyorum. A Üniversitesi yerelinde veya B Üniversitesi
yerelinde; şu bölüm veya bu bölüm yerelinde bir ahenkten bahsedebiliriz,
ama yine de bunun sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bu ne demek? Bir
süzgeç sizin diğer süzgeçten geçmenizi sağlayabilir. İkincisi, bu
süzgeçler, bu ahenksizlik, bu düzensizlik bir takım alanlar açıyor
ve biz bu alanlardan sıyrılan insanlara nasıl davranacağız?
Taylan: Aslında sen biraz da oyunu kurallarına göre oynayarak,
muhalif alandan olduğu kadar ana akımdan da özellikler taşıyarak
bir şey yapabilirsin dedin. Benim kafama takılan şu var: Sen bütün
alana hakim olup istediğin şeyi istediğin yere koyabilen bir insan
değilsin; bizzat o süreç içerisinde öğrenen bir insansın aynı zamanda.
Dolayısıyla, eğitim sürecinde çok da değerli bulmadığın ya da üzerine
görüşlerini inşa edeceğin bir temel olarak kullanmak istemediğin
verileri okumak, teorileri öğrenmek zorunda kalıyorsun. Bu süreç
senin üzerinde şekillendirici bir işlev görmüyor mu?
Fırat: Senin dediğin şeyler biraz daha bilinçlilik-bilinçsizlik
meselesine geliyor. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Öğreniyorsun
ama bildiklerini unutmuyorsun. Dolayısıyla bir bilinç yanılsaması
içerisine girmiyorsun. Tabii ki, ne yazman gerektiğini öğreniyorsun.
Lisans eğitimi, lisansüstü eğitimi bunları zaten öğreniyorsun. Ama
biraz önce Ender'in bahsettiği o formalizm meselesini ben önemsiyorum.
Gerçekten de öğrendiğin bir takım şeyler var, ne yapman ne yapmaman
gerektiğini biliyorsun. Edward Said örneğinin çok önemli bir örnek
olduğunu düşünüyorum. Orada tabii ki bir mücadeleye giriyorsun zaten.
Öğreniyorsun ama öğrenmek demek bir başka şeyi unutmak anlamına
gelmiyor.
Alişan: Öncelikle "köprüyü geçene dek ayıya dayı demek" bakışına
katılmıyorum. Bizim üniversitedeki (İstanbul Üniversitesi) durumu
geçen hafta anlattım. Üstüne bir şey söylemeyeceğim. Fakat şöyle
önemli bir problem var. Bizde şu olur: Solcuysan ya da muhalifsen
üniversiteye gelirsin; bu okul böyle, hocalar sağcı dersin, çeker
gidersin. Ya da "ayıya dayı mı diyeceğiz" diye düşünürsün. Bence
ikisi de yanlış. Örneğin ben şöyle yaptım: Bizim üniversitede "II.
Abdülhamit ve Kürtler" diye bir tezi çalışamayacağımı biliyordum.
Eğer bu tezi çalışırsan resmi tezi savunarak çalışmak zorundasın.
Bunu yapmam. O zaman üniversitenin sınırlarına göre tercih yapıyorsun.
Her üniversitenin belli bir marjı var. Sen bu marjı biliyorsun.
İstanbul Üniversitesi'nin marjı nedir? Kırmızı çizgilere dokunmayacaksın.
Bu durumda ne yapıyorsun? "II. Abdülhamit ve Kürtler" çalışmıyorsun
da, "II. Abdülhamit ve Aşiret Mektepleri" çalışıp o marja yaklaşıyorsun.
Dolayısıyla sorunun "ayıya dayı demek" şeklinde değil de, o üniversitenin
marjını zorlamak şeklinde formüle edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Örneğin Boğaziçi Üniversitesi'nde "II. Abdülhamit ve Kürtler" çalışabilirsin,
ama muhtemelen "Ermeni Soykırımı" diye bir tez yazamazsın. "II.Abdülhamit
Döneminde Türk-Ermeni İlişkileri" diye bir tez yazabilirsin. Dolayısıyla
marjları bilip bu marjları zorlayarak, bu sınırda çalışmak gerekli.
Bilginin "Kanıtlanılabilirliği", Bilgi Üretenin "Objektifliği"
Derya: Ben Türkiye'de 84-99 arasındaki çatışmalı dönemde kadına
yönelik hak ihlalleri ile zorunlu göç sırasında yaşanan insan hakları
ihlalleri üzerine çalışıyorum ve uluslararası hukuk literatüründen
yararlanıyorum. Diğer ülke örneklerine baktığımda; neredeyse bütün
hak ihlallerinin belgelendirildiğini görüyorum. Türkiye'de ise bu
dönemde yaşanan; kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz gibi hak
ihlallerinin belgelendirilmemiş olması, bununla ilgili dava dosyalarının
olmaması sorunuyla karşılaşıyorum. Zaten bildiğiniz gibi Türkiye'de
kadına yönelik şiddet konusunda ciddi bir istatistiki çalışma da
bulunmuyor. Bahsettiğim döneme ilişkin sivil toplum kuruluşlarının
raporları var, ama ben bu raporları referans gösterdiğimde çalışmanın
bilimselliğine ilişkin bir itiraz ile karşılaşır mıyım diye bir
tedirginlik yaşıyorum. Başka bir ödevimde bir insan hakları örgütünün
raporuna referans yapmıştım. Hocalarımdan biri, "örgütler bir şeyin
savunuculuğunu yapmak için kurulmuşlardır ve orada sunulan bilginin
objektifliği tartışılırdır. Sen sadece oraya dayanarak argümanını
öne süremezsin" dedi. Peki ama cinsel şiddet konusunda tek veri
üreten bir insan hakları örgütüyse… Bir seferinde de, Özgür Gündem'de
tüpligasyon, yani kadınların iradeleri dışında kısırlaştırılması
ile ilgili okuduğum bir habere referans vermiştim. Aslında biliyorsunuz
bu dönem Türkiye'de "savaş" olarak tanımlanmadı. İnsancıl hukuk
(savaş hukuku) bakımından bu soykırımdır, bir savaş suçudur. Bunun
cezası çok ağırdır. Ancak bu durumu sadece bir gazete haberine dayanarak
ileri sürmem çok güç. En fazla tedirginliği bilginin objektifliği
noktasında yaşıyorum.
Taner: Bir bilginin değeri kanıtlanabilirliğiyle –ki kanıtlanabilirliğini
de konunun uzmanları belirliyor- ölçülüyor. Bir bilginin toplumsal
bir meseleye dokunup dokunmaması değerli değil, değerli olan şey
kanıtlanabilir olması. Ancak burada "kanıtlanabilirliğin" ölçüsü
de belirlenmiş oluyor. Örneğin İHD (İnsan Hakları Derneği)'nin belgesi
kanıt olarak kabul edilmiyor. Ama Emniyet arşivi dersen kabul edilir,
çünkü orada kaydı vardır, bir numara verilmiştir.
Derya: Örneğin zorunlu göçle ilgili olarak parlamentonun 1990'larda
yayımladığı bir rapor var. O rapora referans vermen gerekir, çünkü
o rapor resmi olarak zorunlu göçün varlığını tanıyan ilk rapor.
Ondan önce Göç-Der'in raporu yok mu, İHD'nin raporu yok mu, Mazlum-Der
oraya gözlem-inceleme seyahati yapmamış mı? Yapmış tabii ki. Bunlara
da referans veriyorsun ama mutlaka ve mutlaka parlamentonun raporuna
referans yapman gerekiyor.
Alişan: Çünkü diğerleri güvenilmez oluyor.
Derya: O raporun varlığı senin diğer referanslarını destekliyor.
Ama sonuçta ne oluyor? Bu meclis araştırma grubu tarafından yazılan
bir rapor ve zorunlu göçe tabi kalanların sayısı 350 bin olarak
veriliyor. Yine bu kapsamda bir diğer "bilimsel" rapor da Hacettepe
Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü tarafından hazırlandı. Ama
o raporu da devlet hazırlattı ve fazlasıyla nötr bir dili var. Toparlayacak
olursak benim kendimle ilgili düşününce yaptığım çıkarım şu oluyor:
Bilginin objektifliği noktasında sıkıntı yaşıyorum. Belki de otosansür
uyguluyorum.
Taylan: Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü)'un raporları
dünyada akademide temel referans kaynağı olarak kabul ediliyor.
Mesela Noam Chomsky çok rahatlıkla kullanıyor. Türkiye'deki basın
toplantısında gazeteciler insan hakları ihlallerini nereden biliyorsunuz
diye sıkıştırmaya çalışınca "Veriler çok saygın insan hakları örgütlerinin
raporlarından alınmadır" demişti. Keza Uluslararası Af Örgütü'nün
raporları da öyledir. Bunları kaynak olarak kullanamayacaksan, neyi
kullanacaksın? Senin başta dedin gibi uluslararası arenada Türkiye'de
göç olayı (muhalif hareketler dışında) bir savaşın sonucu olarak,
bir etnik temizlik sürecinin sonucu olarak kabul edilmediği için
uluslararası resmi tez ve Türkiye'nin resmi tezi gelip senin tezinin
içine girmiş oluyor ve baştan seni belirlemiş oluyor. Buna "etnik
temizlik" diyemezsin, İHD'nin raporunu da kullanamazsın. Seni bir
sorgulamayla karşı karşıya bırakıyor, çerçevesini de had safhada
belirlemiş oluyor.
Fahriye: Bilginin objektifliği meselesinin bir noktadan sonra
filtre işlevi görmeye başladığından söz etmiştin. Ben buna karşı
çıkmıyorum, doğru bir yere temas ediyor. Fakat, birkaç çalışma yapmış
biri olarak, benzer sorunlarla karşılaştığımda kullanmaya çalıştığım
yöntemlerden söz etmek istiyorum. İşe yarar, yaramaz, her çalışma
için başka bir yöntem bulmak gerekiyordur veya benimki yetersiz
kalmıştır vs.; ama bunları paylaşmakta yarar var. İster metodoloji
olsun, ister bakış açısı olsun her zaman mevcut olanın sorgulanması
ve gerekli görüldüğünde bunun dışında bir şeyler geliştirilmesi
gerekiyor. Bir şeyin alternatifinden bahsediyorsak eğer, metodolojinin
de alternatif kullanımından, bakış açısının da alternatifliğinden
söz etmek gerekiyor. Bunu da şöyle örneklendirmek istiyorum kısaca:
Ben doktora çalışmamda Alevi kimliğiyle ilişkili olarak semahları
inceledim. 1915-2002 arasında yayımlanmış olan hemen hemen her çalışmayı
dikkate aldım. Kullanılan yöntemlerden biri şu olabilirdi: Devlet
kaynaklı veya ana akım içinde yer alan çalışmaları inceleyerek Alevi
semahlarını tanımlayabilir veya çeşitli kaynaklardan kes yapıştır
yöntemiyle yapılan alıntılar aracılığıyla semahlar böyle tanımlanıyor
diyebilirdim. Ama zaten kendim de gördüm ki metinlerin her biri
ayrı bir bakış açısı taşıyor, her biri ayrı bir şey söylemeye çalışıyor.
Alevilik, yapılan semah tasvirleri dolayımıyla farklı şekillerde
tanımlanmaya gayret ediliyor. Buradan hareketle ben metinler üzerinde
söylem analizi yapmaya çalıştım. (Bu yöntemi daha önceden tanımıyordum,
fakat ihtiyaç üzerine bu şekilde çalışmaya başlayınca böyle bir
yöntemin zaten mevcut olduğunu öğrendim.) Sonuçta, elimdeki metinlerin
kimler tarafından yazıldığını, kimler için yazıldığını, hangi dönemde
yayımlandığını (veya yayımlanmadığını), neyi ne şekilde ifade ettiğini
falan dikkate alarak söylem analizini derinleştirmeye uğraştım.
Siz böyle bir şey yaptığınızda daha çok emek harcıyorsunuz. Ama
zaten çalışmanın alternatif yönlerini dikkate aldığımızda, metodolojik
alternatiflerin geliştirilmesi de bence faydalı oluyor. Ne metodoloji,
ne bilgi, ne de bakış açısı sabit değildir. Materyale bakacaksın,
bu materyal neye ihtiyaç duyuyor diye görmeye çalışacaksın, onun
senden talep ettiklerini anlayıp gerçekten anlamak için ne yapılması
gerektiğine karar vereceksin; bu pratiği süreç içinde de sürdüreceksin.
Sonuçta, daha yaratıcı ve araştırmacı davranmamız gerektiğini düşünüyorum.
Zeynep: Tez sürecinde kabaca üç aşamadan söz edilebilir: konunun
seçimi, ele alınışı ve sunuşu. Ben iki tezimde de kadınlarla ilgili
konuları çalıştım. Ve kadınlarla ilgili konular aslında akademide,
liberal üniversitelerde özellikle, eğer çalışabileceğin kişi varsa
birazcık daha avantajlı olduğun bir alan oluyor, çünkü öğrenciler
bu konuları pek tercih etmeyebiliyor. Benim ilk tezimde çalıştığım
kadınların Kürt olması sorun yaratabildi. Hadi onu bir şekilde kabul
ettirdin, konunun ele alınış biçimi nasıl olacak? Bölümün ideolojisiyle
çelişmeyen bir şey olması gerekiyor tabii ki. Ve bu ideoloji de
az önce bahsedilen objektiflik adı altında gündeme getirilebiliyor.
Benzer bir durum feminist kadın akademisyenlerle çalıştığında da
gündeme gelebiliyor. Öğrencinin feminist olması onlar için tercih
edilen bir durum, sonuçta kadınlarla ilgili konuları daha iyi çalışabileceğini
düşünüyorlar. Ama örgütlü bir feminist olduğunda durum biraz daha
farklılaşabiliyor diye düşünüyorum. Bu durumda, sanki çalışmanın
ve çalışanın "objektifliği" daha çok sorgulanıyor gibi. Objektiflik
her çalışma için önemli ve değerli bir kriter ama buradaki sorun
akademinin kendisinin ideolojik eğilimleri/yönelimleri yokmuş gibi
davranılması.
Alişan: Yani 12 Eylül'ün getirdiği ve o zaman itiraz edilen şey
bugün akademide kabul gören bir şey. Bir akademisyen bir partiye
derneğe girerse, o zaman objektifliğini yitirmiştir.
Zeynep: Evet, sana bu söylenmiş oluyor aslında. Çalışmayı yapan
kişinin zaten kendi görüşünü belli verilerle kanıtlamaya çalışması
gerekir. Ama sanki veriler tartışılıyormuş gibi yapılarak aslında
ideolojik yönelimler tartışılıyor. Sonuçta da birey duruşu, "objektifliğin"
ön koşulu olarak sunuluyor.
Benzer bir süreç aslında yurtdışındaki üniversitelere başvuru
yaparken yaşanıyor. Mesela bir statement of purpose yazarsınız:
neden doktoraya başvuruyorsunuz, neden o konuyu çalışacaksınız,
neden o bölümde, o üniversitede çalışmak istiyorsunuz gibi şeyler
vardır yazıda. Ben böyle bir metin hazırladığımda (kadın araştırmaları
bölümleri için); neden kadınları çalışmak istiyorum sorusunu çünkü
feministim, aktivistim, çünkü Türkiye böyle bir yer, kadınlarla
çalışmanın benim için şöyle bir anlamı var diye cevapladım. Bu metni
hocalara götürdüğümde "bu yazdıklarınla oradaki hocalar ilgilenmez,
onlara yaptığın çalışmanın aktivist alanda değil, akademik alanda
ne işe yarayacağını anlatman lazım" dediler. Çünkü şunu yazmanı
bekliyorlar "Ben bu konuyu öyle bir çalışacağım ki, gender studies'de
(toplumsal cinsiyet çalışmaları) devrim yaratacak, şu ana kadar
söylenmemiş bir söz söyleyeceğim ve beni bu konuya iten nedenler
kişisel hayat hikayemle alakalı…" Ben üç hocadan filan böyle tepkiler
aldım. Sen bunları yapmadığında adım atamazsın anlamında değil,
ama bunlar senin karşına aşman gereken bir nokta olarak çıkabiliyor.
Notlar :
[1] Tartışmanın katılımcıları, ağırlıklı olarak Boğaziçi Üniversitesi
mezunlarından oluşmaktadır ve yine katılımcıların çoğu İstanbul'daki
üniversitelerde mesleki kariyerlerine devam etmektedirler. Dolayısıyla
tartışma genelde İstanbul'da bulunan, Türkiye'nin önde gelen
üniversiteleri üzerinden yürütülmüştür.
[2] Bilgi Yapılarında Üretim ve Paylaşım başlığı altında yürütülen
tartışmanın üç oturumunda da, "elit-liberal üniversite" tanımı
Boğaziçi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi gibi İstanbul'da
bulunan, yüksek puanla öğrenci alan ve Türkiye'deki diğer üniversitelere
nazaran öğrencilerine sunduğu özgürlükçü ortamla tanınan devlet
üniversiteleri ve özel üniversiteler için kullanılmıştır.
Giriş │
Oturum 1 │
Oturum 3