I. Oturum
Tarih: 15 Ocak 2007
Yer: BÜMED (Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği)
Katılımcılar[1] : Ali Kerem Saysel, Alişan Akpınar, Altan
Erdoğan,Duygu Çavdar, Fahriye Dinçer, Fırat Bozçalı, Nuri Ersoy,
Özlem Aslan, Taner Koçak, Taylan Tosun, Zeynep Kutluata
Tartışma Çerçevesi: Üniversitelerdeki lisansüstü eğitim
süreci ve sonrasında gelen akademik kariyer üzerine yoğunlaşılan
eğitim tartışmalarının ilk oturumu, öncelikle akademide yer edinebilmek
adına içinden geçilmesi "gereken" süzgeçler etrafında şekillendi:
Akademi sınırlarını aşan cemiyet ilişkileri, tez konusunun seçimi
sırasındaki etkenler ve seçilen konunun ele alınma biçimi söz konusu
süzgeçler içinde üzerine konuşulanlar arasındaydı. Bu üç süzgecin
gerek sosyal bilimler gerek mühendislik ve doğa bilimleri alanlarında
nasıl işlediği; ne gibi benzerlikleri ya da farklılıkları barındırdığı
da tartışmanın bir diğer boyutunu oluşturdu.
Akademi İçinde Yer Edinme: Bilgiye Dayalı Olmayan İlişki Biçimleri
Özlem: Boğaziçi Üniversitesi açısından sanırım 1980’ler
önemi bir dönüm noktası, çünkü dil barajının kalkması ve okulun
farklı kesimlerden öğrencilere açılması bu tarihlere rastlıyor.
Uygulamadaki bu farklılaşma ile birlikte üniversitenin önemli bir
bileşeni olan öğrencilerin profilinde de kayda değer bir değişimin
göze çarptığı söylenilebilir. Daha çok İstanbullu/kentli ailelerin
çocuklarının eğitim gördükleri bu üniversite, dil barajının kalkması
ile birlikte kırsal kesimden ve alt sınıflardan da öğrenci almaya
başladı. Bu bağlamda Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’de alt sınıf
çocuklara sınıf atlama olanağı sağlayan bir kurum olma özelliğine
sahip. Özel sektöre geçenlerin ve bu yolla bir sınıf atlama süreci
içerisine girenlerin nasıl bir deneyim yaşadığından çok haberdar
değilim. Fakat üniversitede yüksek lisans ve doktora aşamalarına
devam ederek akademik kariyer yapmaya yönelen öğrenciler için lisans
sonrası dönemlerinde akademi içerisindeki ilişkilerle karşılaşmanın
bir yabancılaşmaya neden olduğu söylenilebilir. Çünkü lisans sonrası
eğitim, söz konusu akademik topluluğun bir parçası olmaya aday olunan
ve yeni bir toplumsallaşma süreci ile karşı karşıya kalınan bir
dönem. Burada öğrencinin geldiği sınıf ve toplumsal yapı ilişkiler
açısından ciddi bir belirleyiciliğe sahip. Zira alt sınıftan gelen
ve İstanbullu olmayan biri için bu toplumsal ortamdaki tek referansı
kendisi, dolayısıyla işini iyi yapmanın yanı sıra hocalarıyla ilişkilerini
her zaman sağlam tutmak zorunda. Çünkü bir yerlere gelmek için hep
birilerinin referansına ihtiyacın var ve bu senin ne kadar entelektüel
olduğunun, ne kadar iyi iş çıkardığının yanında nasıl ilişkiler
kurduğunla da bağlantılı. Bu bağlamda akademi içerisinde belli bir
seviyeye gelene kadar öğrenci, hocaları tarafından sürekli teste
tabi tutulduğunu hissediyor ve kendi istedikleri ile akademik topluluğun
istedikleri arasında bir gerilim yaşıyor ve bu gerilim kesinlikle
eşitler arası bir gerilim olmuyor.
Zeynep: Sosyalizasyon önemli, ama azınlığı temsil eden
bir elit-liberal üniversiteden[2] söz ettiğimizi unutmayalım. Ayrıca
genç kuşak akademisyenlerle[3] o eski kuşak elit hocalar arasında da
genellikle sınıfsal bir fark var. Aynı sınıfsal konumda olsalar
bile "elit kültüre" "eleştirel" yaklaşıyorlar. Dolayısıyla onların
talep ettiği sosyalizasyon daha farklı olabiliyor. Karikatürize
edecek olursak, genç kuşak akademisyenlerin öğrencilerle sosyalleşme
ortamı, evlerde düzenlenen "kokteyl"ler değil, "party"ler ya da
Beyoğlu’ndaki eğlence ortamları olabiliyor. Burada kritik olan bence,
bir öğrenciden bu sosyalleşme sürecinin bir parçası olmasının talep
edilip edilmemesi. Her ne kadar talep edilmiyormuş gibi görünse
de aslında bu tür ortamlar kişisel ilişkilerin geliştirildiği ortamlar
olduğu için "kaçırılmaması" gerektiğinin genel kabul gördüğü söylenebilir.
Fırat: Kendini unutturmamak önemli çünkü bir sonraki adımda
hep bir takım referanslara ihtiyacın olacaktır.
Zeynep: Akademi, "ben, tamam, tezimi yazdım; hadi beni
çağırın" gibi bir şey değil ki. Senin tezi eline alıp kapı kapı
dolaşman gerekir, bunun için referanslarının olması gerekir. Doktoraya
gideceksen onun için veya burada bir yerlere başvuracaksan ona uygun
referans mektupları gerekir.
Ali Kerem: Bir süzgeç olarak sosyal ilişkilerin kendisinden
bahsediliyor. Peki, eski kuşak elit hocalar ve genç kuşak solcu
hocalar, bunlar, birbirinden farklı olarak, aslında ne tür bir kimlik
örgütlenmesini talep ediyorlar?
Zeynep: Genç kuşak akademisyenler, o özgürlükçü söylemin
altını boşaltabiliyor. Hiyerarşiyi kırmanın bir yolu olarak mesleki
çalışma dışında enformel ilişkilere önem verebiliyorlar. Halbuki
sen hiyerarşiyi asıl olarak bilgi üretim süreçlerinde kırabilirsin.
Öğrencilerle, ki burada yüksek lisans ve doktora öğrencilerinden
bahsediyoruz aslında, örneğin, "üniversite yönetiminde nasıl birlikte
davranabiliriz" konusuna yoğunlaşmak yerine, "nerelere birlikte
gidip eğlenebiliriz" konusuna yoğunlaşmayı tercih ediyorlar. İlk
kuşak ise genellikle, var olan hiyerarşiyi korur. Keşke daha elit
öğrenciler olsa falan diye bakar.
Özlem: Gerek üniversite içindeki gerekse üniversite dışına
taşan enformel ilişkiler ağının özellikle kadınlar için doğurduğu
en önemli sorunlardan biri de cinsel taciz. Cinsel taciz Türkiye’de
akademilerde halledilememiş bir soru olarak duruyor. Genelde örtbas
ediliyor ve bu aşamadaki kurullar çalışmıyor.
Ali Kerem: Sosyal bilimlerde çalışan bazı arkadaşların
birer süzgeç olarak ifade ettikleri sosyalleşme süreçlerinin doğa
bilimleri ve mühendislik alanlarında çalışan insanlar açısından
o derece geçerli olmadığını düşünüyorum.
Bu camia içinde yer alan akademisyenlerin, araştırmacıların toplumsal
referansları, ideolojileri, bir toplumsal sorun karşısındaki düşünceleri
ve tavırları zaten kendi araştırma nesnelerinin dışında belirlenir.
Dolayısıyla sosyal bilimlerde çalışan bir insan, kadın sorunuyla
bir bilgi yapısı içerisinde karşı karşıya gelebilir, göç sorunuyla,
Kürt sorunuyla vs. karşı karşıya gelebilir; ama mühendislik ve doğa
bilimleri alanlarında çalışan insanlar bu konularla akademinin dışında
karşı karşıya gelirler ve bu insanlar dışarıda nasıl sosyalleşiyorlarsa,
o sosyalleşmenin veya o ideolojik-politik arka planının yansımalarını
taşırlar. Mühendislik fakültesinde, özgürlükçü sol refleksler üretebilen,
aktivist olmasa bile kafası bu konularda çok net olan ama bunu kendi
akademik çalışmasıyla hiç ilişkilendirmeyen insanlara da rastlanabilir.
Ben direkt kendi kişisel deneyimlerim üzerinden konuşacağım.
Sosyalleşme anlamında ve içinde bulunduğum kültürel topluluğun normlarına
ayak uydurmak anlamında ciddi bir baskıyla karşılaşmadım. Bu tabii
benim kişisel pozisyonumla alâkalı bir şey de olabilir. Fakat benim
çalıştığım, bulunduğum ortamlarda, benim ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma
Partisi)’de çalışmamla, imza toplamamla vs., benim bunları yapmamla
kimse ilgilenmedi, kimse dikkate bile almadı, merak bile etmemişlerdir
bu adam ne yapıyor diye. Ben sonuçta ilgi duyduğum bir alanda çalışma
şansına sahip olabildim. Bu üzerinde çalıştığım, kendimi ilerletmeye
çalıştığım konu da hiçbir zaman aslında nanoteknoloji gibi, süper
iletkenler, biyoteknoloji veya genetik bilimi gibi öyle çok önde
gelen, aşırı rekabetçi bir araştırma sahası olmadı. Dolayısıyla
ne üzerimde rekabetçi bir baskı hissettim ne de aleni bir sosyalleşme
baskısı hissettim.
Alişan: Benim anlatacaklarım daha çok İstanbul Üniversitesi
(İ.Ü.) Edebiyat Fakültesi için geçerli. Daha özelde ise Tarih Bölümü
ile ilgili. İ.Ü.’deki süzgeçleri anlamak için biraz okula gelen
öğrencilerin yapısına bakmak gerek. İ.Ü.’ye gelen öğrencilerin büyük
bir kısmı maddi durumu iyi olmayan ailelerden, taşradan gelen insanlar.
Büyük bir çoğunluğu düz lise diyebileceğimiz yerlerden geldiği için
yabancı dil bilmezler. Böylelikle aslında ilk süzgeç devreye girer.
Mastır yada doktora yapmak istiyorsanız mutlaka belirli bir düzeyde
yabancı dil bilgisi gerekli. Üniversiteye gelen bir öğrencinin,
bir çok bölümde yabancı dil hazırlık sınıfı da olmadığı için, yabancı
dil öğrenmesi için kursa gitmesi ve çok kararlı bir şekilde çalışması
gerekli. Bunun için de önce kursa verecek parayı bulması gerekir.
Dolayısıyla bu ilk süzgeç gerçekten çok etkili oluyor ve akademisyen
olmak isteyen ya da sosyal bilimler alanında çalışmak isteyen insanların
büyük bir kısmı yabancı dil engelinden dolayı bu hevesini bir kenara
bırakıyor.
Diyelim bir şekilde yabancı dil sorununu hallettiniz, bu kez
de ideolojik olarak kendinize yakın bir hoca bulmalısınız. Biliyorsunuz
İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi
ile birlikte cumhuriyet ideolojisinin yeniden üretimi ve bu üretimi
yapacak-dağıtacak insanların yetiştirilmesi için açılmış veya düzenlenmiş
üniversiteler. Dolayısıyla, resmi ideoloji konusunda çok ciddi eleştirileriniz
varsa ve özellikle de bu eleştirilerinizi çekinmeden yapıyorsanız
mastır ya da doktora yapma şansınız çok azalır. Üniversitede, Arkeoloji
ve Sanat Tarihi gibi nispeten daha solcu Kemalist hocaların bulunduğu
bölümlerden, Tarih gibi Türkçü ve milliyetçi hocaların bulunduğu
bölümlere kadar farklılıklar olsa da, dediğim gibi temel mesele
resmi ideolojinin yeniden üretimidir. Bu konuda tehlikeli bir tip
olarak algılanıyorsanız hiç şansınız olmaz. Zaten bir çok insan
bunu fark eder etmez, bu hevesini bir kenara koyar. Ya tamamen bu
işten vazgeçer ya da kendisine farklı bir üniversite aramaya başlar.
Diyelim bir şekilde bu süzgeçten de kurtuldunuz. Yani bir şekilde
farklı da olsanız bunu çok radikal bir şekilde dile getirmediniz
veya örgütlü biri değilsiniz ve olaylara bulaşmadığınız için dosyanız
temiz. Çalışkan bir öğrencisiniz, dil sorununu hallettiniz. Bir
hoca, sizin yanında mastır yapmanıza onay verdi. Bundan sonra iki
süzgeç daha işler. Birincisi, maddi sorunlarınızı halletmiş olmanız
gerekir. Eğer aileniz bir an önce sizin mezun olup para kazanmanızı
bekliyorsa ve sizi daha fazla taşıyacak gücü yoksa problem var demektir.
İkinci olarak tez konusu belirlemede bir başka süzgeç işlemeye başlar.
Hocanız, tehlikeli bulduğu, sorun çıkabilecek bir konuyu seçmenize
izin vermez. Ancak resmi ideolojiye ciddi bir eleştiri getirmeyecekseniz
ya da daha teknik bir mastır tezi seçmişseniz pek sorun çıkmaz.
Fonların Konu Seçimine Etkileri
Zeynep: Özel üniversitelerde konu seçimi aşamasında Avrupa
ve A.B.D. gündemi belirleyici oluyor. Bu üniversiteler genellikle
yurtdışı ağıyla fon buluyorlar. AB (Avrupa Birliği) herhangi bir
üniversiteye proje yaptırmıyor da elit üniversiteye yaptırıyor.
Amerika’ya öğrenci göndermek hocaların prestijini de kuvvetlendiriyor.
Oralarda tutan konuları sunmak veya oralarda tutacak şekilde sunmak
önem kazanıyor.
Özlem: Bu noktada hangi araştırma konularının önemli olduğu
ön plana çıkıyor. AB süreçlerine kadar kimse kurbanlarla, ezilenlerle
ilgilenmedi. Ne zaman bunlar büyük devletlerde dert olmaya, kentsel
dokuyu bozmaya başladılar, kurbanlar da gündem oldu. Örneğin Türkiye’de
göç araştırmaları neden popüler oldu, çünkü beyaz Türkler kendilerini
tehdit altında hissediyorlar. Burada tamamen entegrasyoncu bir bakış
açısıyla araştırma yapılması bekleniyor tabii. Onlara, birer tarihsel
özne gibi değil, bu kente nasıl entegre edilebilirler, nasıl sorunlar
yaratıyorlar diye bakman gerekiyor. Onların nereden ve ne sebeple
geldikleri seni öyle çok ilgilendiren bir şey değil. Ya da İslam
neden araştırılıyor, çünkü AB Türkiye’de İslam’ın ne durumda olduğunu
merak ediyor. İslamcı bir burjuvazi geliyor ve merak uyandırıyor.
Örneğin kimse sana Barış Anneleri çalışıyorsun diye para vermez
ya da bu araştırmayı ilginç bulmaz. Fonlara baktığımızda bunu görürüz.
Örneğin birkaç yıldır çingeneler yılı. AB müthiş fon veriyor. Ama
sen kalkıp da ben Kürt kadınlarını çalışacağım dersen "onların töre
cinayetlerinden başka ne sorunları var?" gibi tepkilerle karşılaşabilirsin.
Taylan: Bu fonlar mastır veya doktora aşamasında nasıl
devreye giriyor?
Fırat: Birincisi devlet kaynaklı bazı fonlar var. Yurtdışı içinde
bir takım devlet uzantılı kaynaklar var. Zaten buralardan para isteyeceksen
çalışacağın konular bellidir. Diyelim sen, Kürtleri çalışmak üzere
yurtdışına gideceksen buralara başvurmazsın, çünkü oradan bir şey
alamayacağın bellidir. Hatta özellikle başvurmazsın çünkü deşifre
olmak istemezsin. İkincisi, bağımsız kuruluşlardan alabilirsin.
Mesela Avrupa kaynaklı fonlar. Bunlardan da, genellikle AB ile ilgili
bir konuyu çalışıyorsan para alabilirsin. Çalışmıyorsan veya bir
şekilde çalışmanı uyarlamazsan alamazsın. Alabilmek için ayrıca
orasıyla iyi ilişkileri olan akademisyenlerden referanslar alman
gerekli. Üçüncü olarak daha bağımsız fonlar var. Bunların başında
genellikle tanınmış akademisyenler olur ve fon alabilmek için onlardan
referans alman gerekir. Aslında söz konusu olan geniş bir şebekedir
ve iş görebilmek için bu şebekenin içinde olman gerekir.
Metodoloji: Tek Başına Bir Süzgeç mi?
Nuri: Metodoloji açısından ne tür kısıtlamalar söz konusu.
Akademik trendlerle, moda olan kavramsal çerçevelere bağlı olarak
ne tür süzgeçler devreye giriyor?
Fırat: Metodolojik ve kuramsal kısıtlar pek işlemiyor.
Sen tez hocanla anlaşıyorsun ve o, kuramsal tartışmaları senin adına
yapıyor. Başka üniversitelerde kuramsal ve epistemolojik tartışma
biçimlerine bürünen ideolojik tartışmalar olabilir. Daha liberal
üniversitelerde ise bu sınırlamalar tez çalışmalarının önüne geçmez.
Postyapısalcı bir yerden bir şey yapmışsan yapısalcı bir iki eleştiri
alabilirsin. Ama kimse bu olmamış git baştan yap demez. Kimsenin
ikna edilmesi gerekmiyor.
Özlem: Muhalif akademisyenlerin var olduğu, görece liberal
ortamlarda seni kollayabilirler ve senin çalışmanı yapmana yardımcı
olurlar.
Fahriye: Metod ve moda kavramlarla ilgili olarak bu tür
üniversitelerde ciddi bir sorun yaşanacağını sanmıyorum. Önemli
olan tez danışmanıyla kurulan ilişkidir. Örneğin, çok yakından bildiğim
bir çalışmada danışman tezi hiç okumamış, kurula girildiğinde de
tezin kalması yönünde bazı girişleri olmuştu. Fakat bir başka kurul
üyesi tezi okuyup beğendiği ve danışmanın sorularına bizzat yanıt
verdiği için o tez geçti. Fakat bu örnekte söz konusu olan metodolojik
değil tamamen ideolojik bir tartışmaydı. Fakat bu tartışmanın yok
edilebilmesi için de tezde savunulanların ciddi bir biçimde ve ayağı
yere basarak dile getirilebilmesi gerekiyordu. Tezin tez danışmanı
değil de bir başka kurul üyesi tarafından savunulmuş olması biraz
da oraya dayanıyor. İdeolojik bir motifin yanı sıra bu durumun da
katkısı var.
Görece liberal bir okulda ve görece muhalif bir konu üzerinde
yapılan tez çalışmasına dair bir başka örnek de şöyle: Çalışılan
konunun terk edilmesi direkt olarak zorlanmamış ama değiştirilmesi
yönünde iki kez teklif gelmişti. Öğrenci kabul etmedi. Öğrencinin
danışmanı değiştirildi ki bu uygulama öğrencinin talebinin dışında
asla olmaz. Ayrıca bölüm, incelenen dönemden odaklanılan yöntem
ve çerçeveye kadar süreç içinde çeşitli değişiklikler talep etti.
Sonuçta konu değişmedi ama tezin birçok bölümünün neredeyse üç kez
yeniden yazılması gerekti. Her seferinde dönem değişti, her seferinde
bağlam değişti. En sonunda bu tez, danışmanın makul bir insan olması
ve kendisinin de tezin içine girmesi nedeniyle savunulabilir hale
geldi ve bölümdeki diğer öğretim üyeleri arasında dönen tartışmalara
taviz verilmeden geçti.
Eski kuşak ve yeni kuşak akademisyenler arasında gözlemlediğim
farklara geçersem şunları söyleyebilirim: Eski kuşak, özellikle
daha çok verilere ve belgelere dayalı sarih bir şeyler görmek istiyor;
kavramlar, kuramlar o kadar belirleyici bir yerde değil. Yeni kuşak
olarak gördüğümüz kendini daha muhalif bir yerde tanımlayan kesim
ise bence kavramsallaştırmayı, muhalifliği örten bir biçimde ön
plana çıkarıyor. Yeni tezlere baktığımızda kavramlar içine boğulmuş,
karma karışık, ne dediği belli olmayan ve aslında söylemek istediği
iki üç muhalif cümleyi o kavramlarla söylemek zorunda kalıp onun
altında kaybolmuş örnekler görüyoruz. Bu, hem tezi yazan kişi için
son derece tüketici, yaratıcılığı öldüren ve insanın yaptığı işten
zevk almasını imkansız kılan bir sürece dönüşüyor; hem de okuyucu
açısından çok sıkıcı bir ürünün ortaya çıkmasına neden oluyor. Her
şey bir kurama oturmuş durumda günümüzde. Diyelim kimliklerle ilgili
konuşacağız, mutlaka oraya bir dipnot vereceksin. En muhaliflerden
başlayalım, mesela Stuart Hall’un da bilmem hangi makalesinde belirttiği
gibi, falan filan. Ben kendim kimlikle ilgili bir şey söyleyemez
miyim? Ben kendi deneyimlerimden yola çıkarak bir şey söyleyemez
miyim? Hayır, ben orada muhalif bir şeyler yapıyorum ya, en muhalif
yazarın da adını yazmalıyım. O yetiyor ve onun olması tercih ediliyor.
Ben onu kendim olarak yazarsam bu ciddi bir problem.
Fırat: Fahriye tezin ikna edici ve ayakları yere basan
bir çalışma olmasının önemine değindi. Bu, gerçekten önemli. Mesela
belagatınızın çok kuvvetli olması lazım, yaptıklarınızın anlaşılır
olması için ve başka insanların yaptıklarını anlayabilmeniz için.
Aslında ortada epey bir laf oyunu, numara vs. var. Fakat ayakta
kalmak için, yazdığını okutabilmek, okuduğunu anlayabilmek için
de bu dili bilmen gerekiyor bir taraftan da. Bu anlamda bugün o
"işini iyi yapmak" dediğimiz şeyin anlamının da değiştiğini düşünüyorum
ben. Bunu önemsiyorum. Bu dilin iyi çalışılması gerektiğini, bunun
için bir mesai harcanması gerektiğini düşünüyorum.
Fahriye: Fakat şunu da unutmayalım: Biz yaptığımız çalışmayı
kimlerle paylaşmak adına yapıyoruz? O retorik bizi üç kişi içine
sıkıştırabiliyor. O nedenle tartışmayı biraz paylaşım ekseni üzerinden
yürütmekte de fayda var.
Ali Kerem: Bu bir süzgeç değil mi?
Fırat: Evet, bir süzgeç ama şunu da görmek gerek: Tezini yazıyorsan
ve bunu yapman gerekiyorsa yaparsın. Mevcut kuramların analizini
yaparsın, okursun, dilini iyi oturtur ve yazarsın. İdeolojik bazı
süzgeçleri aşabilmek için yararlı bile olabilir. Ben bunda politik
bir sorun görmem. Yazdığın metnin dilini sunacağın yere, okuyucunun
kompozisyonuna göre değiştirebilirsin. Bunu becerebilecek kadar
yetkin olman gerekir, benim sözünü ettiğim yetkinlik ve "işini yapmak"
böyle bir şey.
Mühendisilik: Rekabet ve Uzmanlaşma
Altan: Ben lisansımı mühendislikten aldığım için oradan
örnek verebilirim. İçinde bulunduğum ortam inanılmaz derecede rekabetçiydi.
"Siz birbirinizle rekabet ediyorsunuz" ifadeleri sürekli vardır,
sürekli böyle bir süzgeç vardır.
Onun haricinde şu anda ilgilendiğim matematik nezdinde şöyle bir süzgeçten bahsedebilirim: Matematik gibi soyut bir alanda tümüyle bir uzmanlaşma alanına yoğunlaşmanız beklenir ve genel eğilim bu alanda başarı sağlamanın tek yolunun kendinizi alanınızın
dışında bir çok şeyden soyutlamanız gerektiği yönündedir. Bu görüşün baskın bir görüş olduğunu ve öğrenciyi içinde bulunduğu toplumdan soyutlayarak bu
şekilde bir süzgeç teşkil ettiğini söyleyebiliriz.
Taner: Rekabet süzgecinden aslında Chomsky de bahsediyor,
çok merkezi bir yerde duruyor. Sosyal bilimlerde de var. O bilgi
sana ait olacak. Sen onu başkasıyla paylaşmayacaksın, paylaşırsan
elinden gider o. Benzer bir şekilde tezin tamamen sana mı ait, yeni
bir şey söylüyor mu gibi bir zorlama var. O sözün ufuk açıcı olup
olmadığı, neye değindiği değil yeni olup olmadığı önem kazanıyor.
Nuri: Ben bu rekabet meselesinden girmek istiyorum. Mühendislikteki
öğrencileri iki gruba ayırabilirim: İyi liselerden, kolejlerden
gelen bir kesim var ve bunlar büyük ölçüde şehirli ailelerin çocukları.
Bir de taşranın iyi okullarından gelen iyi öğrenciler var. Bu durumun
kendisi zaten rekabetçi ortamı körükleyen bir şey. Öğrenciler bilinçli
bir biçimde şunu görüyorlar, özellikle taşradan gelen öğrenciler:
Burası bir fırsat, bir atlama tahtası. Kendilerine aslında hedef
olarak koydukları şey, Robert Kolej’den gelenlerin konumu. Kolejlerden
gelenler ise zaten diğerlerini rakip olarak görmüyorlar. Atlanacak
iki yer var: Birisi yurtdışı, yani A.B.D.’de akademisyen olmak ya
da Avrupa’ya mühendis olarak gitmek. Diğeri de Türkiye’de büyük
şirketlere iyi bir konumda mühendis olarak başlayabilmek. Bu öğrenci
dayanışması ortamını çok etkiliyor. Çok keskin bir rekabet var ve
aslında sınav sistemleriyle, projelerle vb. büyük ölçüde kışkırtılıyor.
Bunlara ek olarak, özellikle teknolojinin tarafsızlığı konusunda
çok ciddi bir beyin yıkama söz konusu lisans eğitimi süresince.
Mühendislik pratiğini; her türlü toplumsal bağlamından, ahlaki boyutundan,
örneğin çevreyle ilgili sorumluluğundan yalıtma gibi bir eğilim
var.
Taylan: Teknolojinin tarafsızlığına ilişkin bir bilinç
aşılanıyor dedin. Belki oradan, eskiden Türkiye’de var olan mühendis
tipolojisine gelebiliriz. En azından sol akımlar açısından Türkiye’de
mühendis tipolojisi daha farklıydı, mühendislik odalarının daha
farklı çalışmaları vardı. O dönemle bugünü karşılaştırabilir misin?
Nuri: Ben mühendisliğe giriş dersini vermeye başladıktan
sonra mühendislik etiği diye bir konu ekledim derse. İki hafta filan
bunun üzerinde duruyorum ve bunu keyif alarak yapıyorum. Mesela
TMMOB’un (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), Amerikan Mühendis
Odaları’nın benimsediği bazı etik ilkler var. Önce bu etik ilkeleri
aktarıyorum, sonra o olayda o etik ilkeler nerelerde ihlal edilmiş
onun üzerinden bir tartışma yürütüyoruz. Teknolojinin kullanımıyla
ilgili bir tartışma söz konusu olduğunda -nükleer silahlar, nükleer
teknolojinin kullanımı vb.- sınıfın önemli bir kısmı "mühendisin
sorumluluğu işini iyi yapmaktır, teknolojinin iyi ya da kötü yönde
kullanımı üzerinde bir tasarrufu olamaz" diyor.
Alişan: Mühendislik bölümlerindeki öğrencilerin profili
belli ki çok değişmiş, çünkü 80’lere kadar Türkiye’de, hem devlet
yönetiminde hem sol akımlarda en ciddi kadrolar hep mühendislikten
gelirdi. ODTÜ’den gelenler var, İTÜ’den Demirel, Erbakan, Özal hepsi
mühendistir. Ama 80’den sonra bakıyoruz, hakikaten burada da ciddi
bir değişiklik var. Mesela bugün baktığımızda mühendislerin politikaya
çok ilgi duymadıklarını, daha, şirketlere filan önem verdiklerini
görüyoruz. Herhalde orada ciddi bir kırılma olmuş gibi geliyor.
Nuri: Tabii, kalkınmacı paradigmanın çökmesiyle ilgili.
Eski mühendis imgesi radikal de olsa, solcu da olsa kalkınmacıdır.
Ali Kerem: Hakim pozisyon ülke kalkınmasıyken, şimdi hakim
olan pozisyon şirketlerin kâr etmesi, daha rekabetçi olması vb.
Doğa Bilimleri ve Mühendislik Alanında Yüksek Lisans Çalışmaları
Nuri: Yüksek lisans çalışmaları aslında daha farklı bir
beklentiyle başlıyor. Bizim zamanımızda bir öğrenci belli bir konuda
çalışma isteğini ortaya koyup, bu konuda bir ön araştırma yapıp
teklif götürebiliyordu hocalara. Şu anda tez konuları büyük ölçüde
hocalar tarafından belirleniyor. Ve burada birinci hedef o araştırmanın
orijinal olması, yani yayın yapma hedefi. Yayın yapma baskısı konu
seçiminde çok belirleyici oluyor. Yayın yapabileceğin belli konular
var. Mesela nanoteknoloji konusunda çalışıyorsan yayın yapabilirsin.
Sonra biyoteknoloji konusunda çalışırsan yayın yapabilirsin. Bir
takım hot-topicler (revaçta olan konular) var. Bu konular çerçevesinde
bir konu seçmişse zaten öğrenci teşvik ediliyor; hatta böyle bir
konu veriliyor.
Ali Kerem: Üniversite camiası yer yer yayın performansıyla
ilgili bir tartışma açar. Bu Türkiye’de, YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu)’ün
de dayattığı, bütün üniversitelerin birinci performans kriteridir.
Yani hakemli dergilerde ne kadar yayın yapıyoruz. Ve bu tartışma
açıldığında aslında sosyal bilim topluluğunun bunun dışında kaldığını,
buraya mesafeli yaklaştığını görmek mümkündür. Buraya daha çok mühendislik
ve doğa bilimleri alanında çalışan insanlar ilgi örgütlerler, bu
belki de bir ölçüde bu alanlarda yayın yapmanın daha kolay olmasından
kaynaklanıyor da olabilir. Sonuçta sen hesaplamalı ya da deneysel
bir çalışma yapıyorsan yöntemsel bir belirlilik vardır. Ben şuna
inanmıyorum: Yapılan işin orijinal olması, zeka pırıltısı göstermesi
falan, öyle bir şey yok. Hesaplamalı ve deneysel alanlarda doğru
bir şey yapıyorsan bunu dünyadaki hakemli dergilerden birinde yayımlatabilirsin.
Bu ölçülebilir bir performans kriteri sağlıyor.
Şimdi bu yayın kriteri esasen YÖK’ten sonra olmakla birlikte,
90’ların ortasında o zaman yaşanan tartışma süreçleriyle beraber
çok ön plana çıktı ve şu anda bu, öyle bir noktaya geldi ki artık
yayımlanabilir çalışma birincil kriter haline geldi ve bu apolitik
bir mühendis, apolitik bir doğa bilimci kimliğini şiddetle kışkırtmaya
başladı. Çünkü aslında bir üniversite topluluğunun performansı tartışılıyor
ve bu tartışma neredeyse tümüyle yayın kriteri etrafında yürütülüyor.
Yapılan çalışmanın etik-politik imaları nedir, ne değildir bunu
kimse dikkate almıyor. Bilimsel-mesleki etik açısından doğruluğu,
geçerliliği nedir, yani akademik-etik boyutu dahi çok ciddi bir
şekilde ihmal ediliyor. Toplumsal etik ise hiç tartışılmıyor.
Akademik yayın kriterleri bütün dünyada, kendisini doğrultmaya
çalışan, dünya üniversite sistemine entegre olmaya çalışan bir sürü
ülkede çok güçlü bir şekilde teşvik ediliyor. Türkiye’de parasal
olarak da teşvik ediliyor. Bir gelir kapısı haline gelince ve bütün
bir üniversite topluluğunun birincil kriteri olarak bu konunca gerçekten
tüm insanlar yayımlanabilirlik üzerinden araştırma yapıyorlar. Bence
yayımlanabilirlik; ileri teknoloji üzerine çalışıyor olmak, en ileri
yöntemleri uyguluyor olmak, en orijinal şeyleri yapıyor olmak değil.
Çünkü yayın yapmak konusunda bir talep var ve bu olduğu müddetçe
yeni dergiler kuruluyor yeni dergiler ayakta durabilmek için çok
sayıda yayın almak durumunda ve kriterlerini aşağıya çekmek durumundalar.
Bilmem kaç bin tane derginin hakemliğini yapacak kalitede insan
yok, herkes hakemlik yapıyor. Yayın yapmak kolaylaştığı için bu
sefer deniyor ki yayın adedi kriterlerini yükseltelim. Üç değil
de beş tane isteyelim deniyor. Halbuki bu beşe çıkınca talep artacak,
dergi sayısı artacak, hakem sayısı çoğalacak, kalite düşecek. Bu
içinden çıkılmaz bir hale gelmeye başladı dünyada.
Taylan: Yayın kriterlerini, Türkiye’deki üniversitelerin
dünya standartlarına uyma çabası kışkırtıyor. Peki bunun arkasında
ne gibi bir finanssal mekanizmalar var? Üniversitenin çıkarı ne?
Ali Kerem: Senin proje alabilmen, projelere dahil olabilmen
bu şartlara bağlı. Mesleki faaliyeti çevirebilmenin, üniversiteye
finansman sağlayabilmenin şartı olmaya başlıyor. Benim bu konudaki
düşüncem şu: Sayısal olarak ölçülebilir kriterler içerisinde en
iyi kriter hakemli dergilerde yayın kriteri, fakat bunun son derece
eksikli olduğunun herkes farkında. Ama tartışma bir türlü üniversite
topluluğunun genel performansı anlamında bilimsel ve toplumsal etikle
ilgili, araştırmacının bilimsel sorumluluğuyla ilgili bir çerçeveye
kavuşamıyor. Benim çevre bilimleri ve çevre teknolojisi alanlarında
gördüğüm kadarıyla bunun genel etkisi; iyi tanımlanmış problemler
içerisine hapsolmak, genel olarak çevre problemleri dendiğinde,
dünya problemleri dendiğinde bunlardan yabancılaşmış, antientelektüel
bir tavır örgütlemek şeklinde.
Ben doktorayı bitirdiğimde doktora tezinden bir tane makale yazardık.
Doktora içinde bir makale yazanlara gıpta ile bakardık. Şimdi doktora
tezi içerisinden 7-8-9-10 tane yayın çıkıyor. Evet, bir bilgi sahasında
çalışıyorsan yayımlanabilir bir iş yapmak, bir tartışma açmak, hakemlerden
görüş almak falan gerçekten çok zevkli ve güzel bir şey. Ama bunun
monoton bir şekilde kışkırtılması, araştırmacı akademisyen profiline
ciddi anlamda zarar veriyor. İnsanlar üniversitenin başarısını şirketlerin
performansıyla bir tutabiliyorlar. Bir üniversitenin de tıpkı bir
şirket gibi performans kriterleri uygulayabileceğini düşünebiliyorlar.
Nuri: Eskiden daha farklı akademik kriterler vardı onlar
unutulmaya başlandı. Mesela, bir üniversitede belli bir konuda araştırma
geleneği oluşturmak. Senin bir alan açıp o alanda yetişmiş birkaç
kişiyi bir araya getirmen, yeni öğrenci yetiştirmen; daha doğrusu
kalıcı bir bilgi geleneği, kendinin yenileyen bir bilgi geleneği
oluşturman önemliydi. Bu o kadar değersizleşmedi belki ama unutulmaya
başlandı.
Notlar :
[1] Tartışmanın katılımcıları, ağırlıklı olarak Boğaziçi Üniversitesi
mezunlarından oluşmaktadır ve yine katılımcıların çoğu İstanbul’daki
üniversitelerde mesleki kariyerlerine devam etmektedirler. Dolayısıyla
tartışma genelde İstanbul’da bulunan, Türkiye’nin önde gelen
üniversiteleri üzerinden yürütülmüştür.
[2] Bilgi Yapılarında Üretim ve Paylaşım başlığı altında yürütülen
tartışmanın üç oturumunda da, "elit-liberal üniversite" tanımı
Boğaziçi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi gibi İstanbul’da
bulunan, yüksek puanla öğrenci alan ve Türkiye’deki diğer üniversitelere
nazaran öğrencilerine sunduğu özgürlükçü ortamla tanınan devlet
üniversiteleri ve özel üniversiteler için kullanılmıştır.
[3] "Genç kuşak akademisyenler", 90'larda lisans eğitimini tamamlamış,
yurtdışında doktora derecesini aldıktan sonra 2000’lerde öğretim
üyesi olarak Türkiye’de çalışmaya başlamış akademisyenleri tanımlamak
için kullanılmaktadır. Türkiye’deki toplumsal ve ekonomik yapının
80’lerden sonra uğradığı değişikliğe paralel olarak bu kişiler,
eski kuşak akademisyenler gibi aristokrat, köklü ve zengin ailelerden
değil, orta sınıf ailelerden gelmektedirler. Bu nedenle gerek
akademiyle gerek öğrencilerle kurulan ilişki bağlamında iki
kuşak arasında belli farklılıklar göze çarpmaktadır.
Giriş │
Oturum 2 │
Oturum 3