Rober Koptaş ve Mihran Tovmasyan’la Hrant Dink’i Anma Etkinlikleri
Üzerine...
Söyleşiyi yapan: Esra Aşan, Zeynep Kutluata
18 Mart 2008
Hrant Dink’i ölümünün birinci yılında anmak üzere Hrant’ın Arkadaşları
tarafından organize edilen 19 Ocak etkinlikleri, sonrasında basına da
yansıdığı üzere çeşitli tartışmalara, eleştirilere sahne oldu. 19 Ocak
günü Agos’un önünde düzenlenmek istenen çeşitli eylem ve etkinliklerin
organizasyon komitesi tarafından programa dahil edilmemesi, eylemin kısa
tutulması, Lütfi Kırdar’da düzenlenen anma gecesinin çok dar bir çevreye
hitap etmesi gibi eleştiriler dillendirildi. Çıplak Ayaklar Kumpanyası
ve Dans Buluşma, 19 Ocak günü Agos’un önünde düzenlemek istedikleri performatif
eylemi organizasyon komitesinin izin vermemesi üzerine iptal etmek zorunda
kaldı. 19 Ocak etkinliklerine ilişkin duyumlarını Agos Gazetesindeki köşesinde
dile getiren Rober Koptaş, yazısındaki eleştirilerden dolayı Tayfun Mater’in
sert tepkisine maruz kaldı.
Organizasyona ilişkin eleştirileri ve sonrasında yürütülen tartışmaları
ifade özgürlüğü çerçevesinde gündeme getirmenin ve somut verilerle tartışabilmenin,
hem hak ihlallerinin yaşanmasını önlemek hem de bir sonraki etkinlikleri
katılımcı ve demokratik bir zeminde örgütleyebilmek açısından önemli olduğunu
düşünüyoruz. Bu nedenle 19 Ocak etkinliklerine ilişkin görüşlerini almak
üzere Rober Koptaş ve Çıplak Ayaklar Kumpanyası’ndan Mihran Tovmasyan
ile görüşmek istedik. Bu talebimize olumlu yanıt vererek Hrant Dink anma
etkinliklerine dair görüşlerini bizimle paylaştılar. Önümüzdeki senelerde
Hrant Dink’i anmak üzere yapılacak etkinliklerde benzer sorunlar yaşanmaması
amacıyla bu görüşmede de gündeme gelen eleştirilerin dikkate alınması
gerektiğini düşünüyoruz.
Çıplak Ayaklar Kumpanyası olarak Dans Buluşma ile birlikte
Hrant Dink’i anma etkinlikleri için bir eylem planladınız. 19 Ocak koordinasyonu
ile yaptığınız görüşmeler sonrasında bu eylemi iptal ettiğinizi duyurdunuz.
19 Ocak’ta yapmayı planladığınız etkinliği ve sonrasındaki süreci anlatır
mısınız?
Mihran: Biz, geçen sene Hrant’ın ölümünün hemen ardından
Dans Buluşma ile beraber Agos’un önünde performatif bir eylem organize
etmiştik. “Gelin, Hrant'ı düştüğü yerde yalnız bırakmayalım, düştüğü kaldırımdan
yüzlerce yeni Hrant’lar yaratalım” demiştik. O eyleme BGST’den de, dansçı,
tiyatrocu sanat çevrelerinden de katılım olmuştu. 80 kişi diyebileceğimiz
bir kitle ile beraber Agos’un önünde yatarak bir eylem düzenlemiş ve basın
açıklamamızı yapmıştık. Sonrasında da, bunu her sene başka bir şekilde
gerçekleştirelim diye konuştuk. Bu sene de nar eylemi düzenlemek istedik.
“Vurulduk bir tane olduk bin tane.” başlıklı bir basın bülteni hazırladık.
Hrant’ın vurulduğu kaldırıma nar taneleri saçarak, Hrant’ın Dink’in ölmediği,
onun düştüğü yerde daha kalabalık olarak doğacağımız mesajını vermek istedik.
Sonra herkesin nar patlatmasının zor olabileceğini düşünerek bir tane
nar patlatmaya karar verdik. Ardından da basın açıklaması okunacaktı.
Eylemi ne kadar süre önce organizasyon komitesine bildirdiniz?
Mihran: 19 Ocak’tan yaklaşık bir hafta, on gün önce
bu fikir oluşmuştu. Koordinasyonu e-mail yoluyla bilgilendirdik. Koordinasyona
“Biz böyle bir eylem yapacağız izin verir misiniz?” gibi bir şey sormadık.
O gün programda başka bir eylem de gözükmüyordu. Bir tek saat 15.00’daki
eylem vardı. O gün oraya pek çok kişinin geleceğini biliyorduk. Yine muhtemelen
70-80 kişinin de bizim eylemimize katılacağını tahmin ediyorduk.
Bültenin ardından, ilk olarak Dans Buluşma'ya telefon geldi. Organizasyon,
etkinliğimizi iptal etmemizi talep etti. Biz de “Saatini öne alalım.”
dedik. Önce eylemi 14.00’da yapmayı planlamıştık, sonra 11.00’da yapmaya
karar verdik. Bu sefer bana telefon geldi, çok daha sertti. Tayfun Mater’in
telefonuydu. Genç sivillerin eyleminin de iptal edildiğini, o gün sadece
15.00 eyleminin olacağını; eylemi yapmamamızı söyledi. “Emniyet müdahale
etmezse biz müdahale edeceğiz” diyen bir telefondu. Pozitif bir yaklaşımla
değil de direkt çok negatif bir yaklaşımla bize gelindi. Biz de orada
ters düşmeyelim, 19 Ocak günü orada bir arbede, tartışma yaşanmasın, basına
da koz vermeyelim diye eylemimizi iptal ettik.
Narın Ermeni kültüründe nasıl bir anlamı var?
Mihran: Bizde nar bereket, paylaşım anlamına gelir.
Nar düğün gününde, yeni yıl sabahı, mutlu bir anda patlatılır. Bunu biz
Hrant’la birleştirmek istedik. Narı patlatacaktık ve bunun umut anlamı
taşıyacağını düşünüyorduk. Sonradan öğrendiğim bir şey vardı: Hrant nar
saymış bir gün, içinden 365 tane çıkmış. O da çok uyuyordu. İkisi birleşince
hem zarar vermeyen hem de çoğu kişinin katılım gösterebileceği bir eyleme,
söze dönüşüyordu. Biz de sözümüzü narı patlatarak söylüyorduk. Uygun bir
eylemdi. Yapımı, dağılması rahat kolay bir şeydi. Ama olamadı.
Organizasyon komitesiyle görüştüğünüzde eylemin yapılamaması
ile ilgili öne sürülen gerekçeler nelerdi?
Mihran: Gerekçe tamamen emniyet olarak gösterildi.
Emniyetin saat 15:00 eylemi haricinde başka etkinliklere izin vermediği
söylendi. İkinci gerekçe de güvenlik. “Polis müdahale edebilir, böyle
bir şey yaşanmasını istemiyoruz.” dediler. Gerekçeler genelde emniyetle
ilişkili gerekçelerdi. “İstiyorsanız gidin başka yerde yapın. Sadece Agos’un
önünde yapamazsınız. İstiyorsanız gidip Taksim’de yapın” dendi. “Akşam
yedide gitsek olmuyor mu?” dediğimizde “Hayır kesinlikle olmuyor.” dendi.
Emniyete gidilmiş, görüşülmüş, anlaşılmış, organize edilmişti her şey.
Bize yer kalmamıştı orada.
Emniyeti ikna etmek için bir zorlama olmuş mu?
Mihran: Onu hiç bilmiyorum. Sadece emniyete gidildiğini,
konuşulduğunu ve saat 15:00 eylemi dışında başka bir eyleme izin verilmediğini
ve bunda çok hassas olduklarını biliyorum. Bizse emniyetle neden muhatap
olalım diye düşünüyorduk. Eğer emniyet 19 Ocak günü müdahale edecekse,
etsin; bu tavırdaydık biz. Onlar da “Onlar etmezse biz müdahale ederiz.”
deyince son noktayı koydular. Artık tartışılacak bir şey yoktu
Güvenlik gerekçesiyle eyleme izin verilmemesini Çıplak
Ayaklar ve Dans Buluşma içinde ifade özgürlüğü çerçevesinden nasıl değerlendirdiniz?
Mihran: Biz tam da bu noktadan, ifade özgürlüğü çerçevesinden
değerlendirdik. Kendilerine Hrant’ın Arkadaşları diyenler nasıl böyle
birşey yapar diye düşündük. Biz bunu bir iktidar mücadelesi olarak gördük.
İktidarı ele geçirmişler ve başka hiçbir şeye de izin vermiyorlar diye
okuduk bu tavrı. Mutlaka bir mektup yazalım; bu mektubu yollayalım diye
konuştuk. Sonrasında, Post-Express konuyla ilgili olarak Çıplak Ayaklar’ı
temsilen benimle söyleşi yapınca mektup yazmaktan vazgeçtik. Nasılsa bu
tartışma kamuoyuna açılmış olacaktı.
Çıplak Ayaklar Kumpanyası olarak 19 Ocak gecesindeki organizasyona
katıldınız. Etkinlik hakkında ne düşünüyorsunuz?
Mihran: Ben gece organizasyonunun bir anlamda içindeydim.
E-mail grubundaydım; ilk toplantılara gidiyordum. Kenarından köşesinden
yardımcı olmaya çalışıyordum. Hrant’ın Arkadaşları sayılabilecek bir yerde
duruyorduk aslında.
Bu organizasyonu aslında olumlu değerlendiriyorum. İlk toplantıya gittiğimde
de bunu nasıl daha fazla insana açabiliriz diye düşünüyordum. Bir TV kanalıyla
anlaşıp canlı yayın ayarlamak iyi olabilirdi. Ermenice ve Kürtçe konuşmaların,
şarkıların olduğu bir programı yayınlayacak televizyon kanalı bulunur
mu? Bilmiyorum. Gelecek sene için bu tarz şeyleri düşünmek iyi olabilir.
Post-Express’teki röportajdan sonra organizasyon komitesinden
size bir geri dönüş oldu mu?
Mihran: Yok olmadı.
Rober, sen de Agos Gazetesi’ndeki köşende 19 Ocak’ı konu
alan “Çokları Teke İndirmek” başlıklı bir yazı yazdın. Bu yazıda değindiğin
konulardan bahseder misin?
Rober: Ben 19 Ocak’tan yaklaşık iki hafta sonra yazdım
o yazıyı. 19 Ocak’ta burada değildim; üç farklı şehirdeki Hrant Dink anma
toplantılarına katılmak üzere Almanya’ya gitmiştim. Burada olanları da
telefonla ya da internet üzerinden olabildiğince takip etmeye çalıştım.
Geldikten sonra da, çok merak ettiğim için, aklım burada kaldığı için,
konuşabileceğim herkesle konuştum. Güvendiğim, çok yakın çevremdeki insanlar
üzerinden neyin ne olduğunu, nasıl döndüğünü öğrenmiş oldum. Sonra BirGün’den
Ulaş Gürpınar bir yazı yayınladı. O yazıda eylemin kapalı bir çerçevede
olduğunu, akşam eyleminin ise çok elitist bir çerçevede düzenlendiğini;
gündüz eyleminin kutuplaşmaya neden olduğunu, slogan atmak, etkinliği
siyasi bir eyleme dönüştürmek isteyen kesime “Serseri bunlar!” diyerek
bir hor görme edasıyla bakıldığını söylüyordu. Yazıda, Hrant Dink’e hitaben,
“Senin içinden çıktığın cemaat, mücadele etmeyi öğrettiğin cemaat sesini
çıkarmak isteyenlere yan gözle baktı; bize serseriler dedi.” gibi bir
hava vardı. Çokları Teke İndirmek yazısını yazmamın sebebi Ulaş
Gürpınar’a bir cevap vermekti.
Türkiye’de sol demokrat çevrede şöyle bir sorun sezinliyorum: Belki
Ermeni olmamdan ya da kendimi iki yere de ait hissetmemden kaynaklanıyor.
Hem tarihte yaşananlardan dolayı hem de Hrant’ın ölümünden sonra Ermenilere
karşı geliştirilmiş bir empati, Ermenileri idealize etme durumu var: Ermeniler
hep mücadele etmiş ama kendini gerçekleştirememiş, ezilmiş bir üstün varlık.
Bu anlayış, genelde de tektipleştirmeyi getiriyor beraberinde. Ben bundan
çok mustaripim. Ulaş Gürpınar’ın yazısında da onun izlerini gördüğüm için
eleştirme ihtiyacı duydum. Ermeni cemaati bütün başka topluluklar gibi,
bütün etnik gruplar gibi içinde her kesimden insanı barındıran, varsılı
da olan yoksulu da olan, ezileni de olan ezeni de olan, bir topluluk.
Hrant’ın anılması için yapılan bir etkinliğe katılmış olsalar da, bu topluluktan
ortak bir tavır beklemek, etnisiteyi çok merkeze oturtan bir tavır. Hrant’ı
anmaya gelen Ermenilerin bir çoğu da hayatı boyunca siyasi hiçbir şeye
karışmamış insanlar aslında. Onlardan sırf Hrant’ı anmaya geldiler diye
belli bir siyasi tavır beklemek doğru değil diyen bir yazı yazmaya çalıştım.
O yazıya girizgâh yaparken de o günlerde burada olmadığımı ve etrafımdakilerden
duyduğum kadarıyla, çevremdeki insanların belli izlenimlerini aktarmaya
çalıştığımı açıkça söyledim. Benim duyduğum şeyler olayın kendisi olmayabilir;
duyduğum şeyleri olgulaştırarak bir girizgâh yapım. Benimle konuşan insanların
ortak bir şikayeti vardı: Agos’un önünde saat 15.00’da yapılan eylemin
çok kısa sürdüğünü söylediler: “Hemen dağıttılar bizi. Dolayısıyla bir
iç tatmin elde edemedik; içimizi boşaltamadık; deşarj olamadık; dolayısıyla
da Hrant’ı layık olduğu şekilde anamadık” şeklinde şikayetler vardı. İkinci
şikayet ise, orada bulunan minibüs ve kürsüden kalabalığı yöneten insanın
yönlendirmelerinin çok kaba ve insanları rahatsız edecek kadar sert olmasıydı.
Hatta duduk dinletisi sırasında duduğun kesilerek mikrofonla birtakım
uyarılar yapıldığı; ya da Oral Çalışlar konuşurken konuşmasının kesilip
yüksek perdeden bir takım uyarılar yapıldığı söylendi. Dediğim gibi, çevremde
konuştuğum herkes bundan şikâyetçiydi. Ben de Ulaş Gürpınar’a eleştirimi
dile getirmeden önce, kısaca çevremden duyduğum şikâyetleri dile getirmek
istedim.
Bunu da özellikle yaptım tabii ki. Çünkü ben şöyle düşünüyorum: Hrant
Dink’ten dolayı, yaşanan acı olaydan dolayı, Agos’a ilgi duyan, Agos’un
iyi bir yere gelmesini isteyen insanlar için Agos’un bir dokunulmazlığı
var. Bugün Türkiye’de liberal, demokrat, solcu ne olursanız olun Agos’a
karşı bir laf söylemek çok kolay bir şey değil; vicdanen çok rahat yapılabilen
bir şey değil. Ben bunu seziyorum. Halbuki Agos da, Agos’un içinde olduğu
herhangi bir şey de eleştirilebilmeli diye düşünüyorum. Bunu yapabilmenin
yolu da eleştiri kanalını içeriden açabilmek. Agos’un içinde olan insanlar
olarak bunu biz söylemezsek kimse yapamaz. Bir takım sorunlar çözümsüz
bir şekilde büyüyerek devam eder diye düşündüğüm için bahsetmek istedim.
Zaten benim yazımdan bir hafta önce Aris Nalcı bir yazı yazmış ve benzer
eleştirileri dile getirmişti. Agos’un içinden birinin bu eleştiriyi dile
getirmesinin çok anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Yazı yayımlandıktan sonra ne gibi tepkiler aldın?
Rober: Aslına bakarsan çok fazla tepki almadım. Ulaş
Gürpınar çok nazik bir mail atıp birkaç satırla “Beni yanlış anlamışsın
demek istemiyorum çünkü bu suçu sana atmak olur. Bir gün bir yerde buluşup
konuşsak ne güzel olur.” dedi. Ben de ona cevap yazdım. Çevremde “Bunu
söylediğin iyi oldu, hislerimize tercüman oldun.” diyenler vardı.
Onun dışında, birkaç hafta sonra, ortak bir dostumuz, Tayfun Mater’in
kendisine “Bu Rober Koptaş kim?” diye sorduğunu; yazımla ilgili şikâyette
bulunduğunu söyledi. O da “Rober’in çalıştığı yer size çok yakın, git
bir gün konuş. Rober konuşulmayacak bir insan değil. Konuşup anlaşırsınız.”
demiş. Bu konuşmaya referansla, kendisi, Tayfun Mater’in bana gelebileceğini
söyledi. Ben de gayet normal karşıladım. Bu konuşmadan yaklaşık 1 hafta
sonra Tayfun Mater işyerime geldi. Önceden telefon açmamıştı, randevu
almamıştı, o an benim burada olup olmadığımı da bilmiyordu. İçeri buyur
ettik, odama aldım. Son derece sinirli bir edayla bu yazıyı niye yazdığımı,
niye kendisi hakkında eleştiri dozu yüksek bir yazı yazdığımı sordu. Bunu
neden yaptığımı anlayamadığını söyledi yüksek perdeden, sert bir tonla.
Eleştirisinin temeli benim etkinlikte olmamam üzerineydi: “Orada olmadığın
bir şeyi nasıl yazıyorsun? Görmediğin, birinci elden tanık olmadığın bir
şeyi nasıl yazıyorsun? Bu gazetecilik ahlâkına sığmaz.” gibi şeyler söyledi.
Ben de kendisine açıklamaya çalıştım: Benim illa orada olmam gerekmiyor.
Ben zaten konuştuğum insanların tepkilerini dile getirdiğimi açık açık
yazıyorum. Eğer birebir orada olduğumuz olayları yazıyor olabilseydik
hiçbirşey yazamazdık. Hatta verdiğim örnekleri de hatırlıyorum: 1915’te
de orada değildik; ama ne olduğuna dair kendimize göre bir görüşümüz var.
Maraş Olayları’nda da orada değildik; ama ne olduğunu biliyoruz. Gazetecilikte
duyumlar da değerlidir. Onları çeşitli çapraz sorularla teyit ettirebildiğiniz
zaman, bunun da bir anlamı var. Bu da bir vakadır. Ben bunu yazdım. Bana
“Böyle siyaset yapılmaz; bunu açık açık yazmak hiç hoş değil.” gibi şeyler
söyledi.
Onun temel argümanı şuydu: “Orada çok ciddi bir güvenlik sorunu vardı.
Kan dökülebilirdi. Hrant’ın davası adına, her şey adına çok kötü olurdu
orada bir kavga çıksaydı. Oraya olay çıkarmaya gelmiş gruplar vardı. Onlara
müsaade etseydik çok kötü olurdu bizim adımıza. Biz bunu engelledik” dedi.
Ayrıca polisin Agos’un önündeki o toplantıya bile izin vermediğini, kendilerinin
uğraşarak bu hakkı elde ettiğini söyledi. “Siyasi serseriler olay çıkarmaya
gelmişlerdi ve bunlara engel olmamız lazımdı” benzeri sözler etti. Benim
de kendisine cevabım, eğer öyle bir tehdit varsa, olay çıkma riski varsa
kürsüden bunu açık açık söylemek, ilan etmek gerektiğiydi. Birtakım tehditler
varsa bunları açık açık söylemek gerekir ki insanlar bunlardan haberdar
olsun. Ayrıca kürsüden yapılan uyarıda da bir üslup sorunu olduğunu, insanlara
bazı şeyleri düzgün bir biçimde anlattığınızda kimsenin zarar verici bir
şekilde davranmayacağını, kürsüden gerekli yönlendirmenin doğru yapılmadığına
inandığımı söyledim. Eğer alanda kavga çıkması söz konusuysa mitinglerde
olduğu gibi görevliler olaya müdahale edebilirdi. Görevliler müdahale
ettiğinde belki de 2 kişiyi ilgilendirecek bir olayın kürsüden anons edildiğinde
ve on bin kişi sizin sesinizi duyduğunda farklı bir yere gittiğini, burada
da çok ciddi bir üslup sorunu olduğunu söyledim. Bu noktada uzlaşamadık.
Karşılıklı sesimizi yükselttiğimiz anlar oldu. Genel olarak çok kavgacı
bir tartışma olmadı; ama ikimiz de sinirliydik, ikimiz de gergindik. Çok
insani bir konuşma da olmadı. Ben kendisini daha önce şahsen tanımadığım
için bir şey anlatırken “Beyefendi, bakın” diye konuştuğum zaman “Bana
beyefendi deme” gibi bir tavırla karşılaştım. Sonra geldiği gibi kalktı
ve gitti.
Bu tepkileri ve Hrant Dink organizasyonunu ifade özgürlüğü
çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsun?
Rober: Bu organizasyona katılan, katkı koyan, emek
veren herkesin iyi niyetli olduğunu baştan kabul ediyorum. Herkes eminim
çok iyi niyetlerle, bir şeye hizmet ettiğine samimi olarak inanarak katılmış
ve katkı getirmiştir. Ben yapısal bir sorun olduğunu düşünüyorum esasen.
Katılıma daha açık, bileşenleri daha belirli, tartışmaları daha açık,
kimin sorumlu olduğu kamuoyunda net bir şekilde görülebilen bir yapılanmaya
gidilmesi gerektiğini düşünüyorum. İsme o kadar karşı değilim ama
Hrant’ın Arkadaşları şeklinde bir yapılanma buna çok müsaade etmiyor.
Ne katılıma açık, ne şeffaf ne de sorumluları belli.
Bunun kötü taraflarını şöyle görebiliyoruz: Bu etkinliğe dair bir eleştiri
getirdiğiniz zaman çok kişisel algılanıyor. Tayfun Bey’in “Sizin bizimle
ne alıp veremediğiniz var?” diye sorması bunun ne kadar kişisel algılandığını,
belki de başka tartışmaların içindeki bir resme oturtulduğunu gösteriyor.
Çok kişisel bir zemine çekiliyor. Demokratik diyebileceğim bir katılım
olsaydı, belki bana kendisi gelip hesap sormaya kalkmayacaktı ya da benim
neden öyle yazdığımı bu şekilde öğrenme ihtiyacı duymayacaktı. Belki daha
kurumsal bir şekilde “Rober Koptaş bunu yazmış, bakalım muradı neymiş?”
diye bir toplantıya çağıracaklardı. O zaman birçok insanın olduğu bir
zeminde tartışabilirdik. Herkes fikrini söylerdi. Bundan herkes faydalanırdı,
ben de dahil olmak üzere. Bu şekilde dışa kapalı, biraz da kerameti kendinden
menkul bir şekilde olunca “Bu adam yazdı, demek ki benimle bir derdi var”
şeklinde anlaşılıyor. Benim en büyük şikayetim bu.
Emniyetin karşısına da bir yapı olarak çıkmak önemli. Siz bunu birey
olarak yaptığınızda emniyet sizi kendi istediği çerçeve içine sıkıştırabilir
ve her türlü tehditin varlığına ikna edebilir. Siz, daha örgütlü bir şekilde
karşılarına çıkabilirseniz o zaman durum farklı bir çehreye bürünebilir.
Gerçekten eğer bir pazarlıksa bu; en azından pazarlık gücümüzü yükseltmiş
oluruz.
Son olarak ekleyeceğiniz bir şeyler var mı? Bundan sonra
tartışmalarınızı nasıl bir çerçevede yürütmeyi düşünüyorsunuz?
Rober: 19 Ocak organizasyonun tartışılmasının anlamlı
olduğunu düşünüyorum. Bunu gerçekten bir iç tartışma olarak kendi aramızda
yürütmemiz lazım. Bu dava sürecini, anmaları nasıl örgütleyeceğimiz, nasıl
bir dil tutturacağımız çok önemli. Yıldönümleri, dava günleri yapılan
eylemler, kamuoyunda farkındalığı artırmak için önemli imkânlar. Bir sonraki
yıldönümünde, bir sonraki dava günü nasıl daha kalabalık olabiliriz, bunun
üzerinde düşünmek gerek. Bütün çabalara karşın, birinci yıldönümünde iyi
bir sınav verebildiğimiz kanaatinde değilim. Bu sadece Hrant Dink davasına
ilişkin bir mesele değil, kendimizi siyasi olarak nasıl var edeceğimize
dair bir mesele. Tüm kurumların ve örgütlerin içinde yürümesi gereken
bir tartışma.
Mihran: Ben de buna katılıyorum ve bu iç tartışmanın
gelecek seneki eylemin yapısına çok önemli katkı sunacağını düşünüyorum.
Eminim ki böyle bir tartışmanın yürütülmesi gelecek seneye katılımı çoğaltabilecek
ya da insanları tatmin edecek bir eylem yapılmasını sağlayacaktır.