Anadil, Bir Topluluk Hakkıdır
Büşra Ersanlı
26.09.2009
Bu yazı Mezapotamya Sosyal Forumu'nda BGST Yayınları
tarafından düzenlenen İfade Özgurlugu Paneli'nde Busra
Ersanli'nin yaptigi konusmanin metnidir.
İfade etmek eyleminin başlıca nesnel aracı dildir. Özellikle
anadil hakkı dilin paylaşılan toplumsal ve kültürel niteliği
itibariyle sadece bireysel değil bir kolektif haktır, topluluk
olarak, bir halk olarak varolma hakkıdır. Kürtçe’yi kullanmak
bireysel bir hak olarak bile yıllarca yok sayılmış olduğu için
güçlenen bir kolektif ifade özgürlüğü sorunu/talebi haline
gelmiştir. Dolayısıyla Kürtçe’nin dil olarak bugünkü konumu şu
aşamalı sorun alanlarını kapsamaktadır:
Kültürel aidiyeti ifade aracı olarak Kürtçe: Anadilin
savunması için, “ben varım” demek için, “kültürüm farklı” demek
için “ana dilini devlet diliyle yok etmeyin” demek için; “okul
dili”nin çocuklarda ve annelerde yarattığı yabancılaşmayı
ortadan kaldırmak için; mutfağa, eve, mahalleye kapanan bir dili
kurtarmak için… vurgulanan dil.
Kürtçe ders veren kız çocuk bence bu durumun en açık bir
ifadesidir. Kültürel aidiyet aracı olarak dilin peşine düşmek
bir onur mücadelesidir, ve esas olarak bireysel tecrübelerle
açığa çıkmaktadır ama bir topluluğa işaret etmektedir.
Eğer devlet “karışmama” ilkesini uyguluyor olsaydı, aşırı
karışma, aşırı müdahale konumunda olmasaydı o zaman bireysel
tavırlar topluluk tavrına dönüşme gereksinimi duymaz ve bu
potansiyel anadil açısından onuru kırılmamış olduğundan ülkenin
iktisadi ve sosyal ortak ezilmişlikleriyle mücadelede kendisini
gösterirdi.
Kısacası, hem negatif hakları hem de pozitif hakları
gerçekleştirmek için mutlaka öncelikli olarak bir aidiyet
etrafında topluluk olarak örgütlenmek ve hak aramak söz konusu
olur, dünyanın her yerinde de böyle olmuştur. Ayrımcılığa karşı
mücadele mutlaka toplu ifade gerektirir.
Anadil kullanımının eğitimle birlikte yürümemesi ve
Kürtçe’nin kamu alanını kapsamaması özellikle yerel düzeyde
belli bir kesimin özgür ifade olanağını daima kısıtlayacaktır.
Anadilini iyi öğrenmeyen insanlar hiçbir zaman kendilerini güçlü
ve güvenli bir biçimde ifade edemezler, kısacası diyaloga ve
diyalogun gelişmiş biçimi olan siyaset yoluna etkili bir biçimde
katılamazlar.
Toplumsal hizmetten eşit yararlanabilmek için Kürtçe:
Özellikle hak ihlalleri durumunda, savunma ve avukatlık
hizmetleri çerçevesinde resmi dili bilmeyen veya kendi lehine
kullanabilecek kadar bilmeyen Kürtlerin bu hizmetlerden
yararlanmasını sağlamak gerekmektedir. İkinci olarak sağlıkla
ilgili şikayetler, teşhisin konabilmesi veya tedavinin iyice
açıklanabilmesi için doktorla hasta arasında dil yüzünden tam
olarak kurulamayan ilişkiler; üçüncü olarak yer ismi
değişikliklerinden dolayı tapu veraset konularındaki
mağduriyetler, bu dilde yani Kürtçe’de resmi düzeyde hizmet
verilmesini gerektirmektedir. Bu hizmetler de mağdur olan
bireyleri mağduriyetten kurtarmak niyetiyle verilmelidir. Niyet
çok önemlidir ve göstermelik tedbirler vatandaşlık onurunu
koruyamaz, dolayısıyla anayasal vatandaşlık gerçekleşemez.
Tabipler Odası sağlık konusunda bazı yardımcı personel
yardımları organize ettiyse de hükümet ve devlet sistemli bir
tedbir henüz almamıştır. Demek ki bu konuda da tatminkâr bir
açılım yoktur. Ayrıca bu konularda dahi Kürt halkının kendi
yetkin bireylerine güvenilmemektedir ve resmi görevlilerin bu
işi yapabilecek kıvama gelmesi için ertelemeler yapılmaktadır.
Yine hapishane görüşmeleri buna örnektir, burada da engellemeler
devam etmekte ve davalar açılabilmektedir. Bu konuda da yeterli
özgürlük olmadığı gibi hizmet de tam olarak verilmemektedir.
Bütün bu mağduriyetler tek tek ya da gruplar halinde tasnif
edilip sıralandığında Kürtçe kullanmanın ve bu dilde hizmet
görmenin bu dilde eğitim almanın bir bireysel hak olabilmesi
için önce bir toplumsal sorun olarak tanınmasını gerektiriyor.
Tüm mağduriyetler, haksızlıklar ve ezilme, horlanma topluluğa
yöneliktir çünkü Kürtçe bir halkın yani bir topluluğun dilidir
sadece tek tek bireylerin dili değildir. Ve hizmet talebi, Kürt
olan topluluk/halktan gelmektedir, nedeni ise uzun süreli
baskılar ve soruşturmalardır.
İfade özgürlüğünün altyapısını sağlamak için Kürtçe: Dilbilim
ve edebiyat öğrenimi, anadil eğitimi ve anadilde eğitim: Gerek
birey olarak gerekse kolektif olarak özgürlüğü kullanabilmek
için özgürlüğün konusu hakkında bilgi sahibi olmak
gerekmektedir. Yok sayılan ve en sonunda “yaşayan diller” lafsı
içinde adını anmaktan imtina edilen bu dilin, Kürtçe’nin
dilbilim olarak, dil ve edebiyat bilgisi ve tarihi olarak
üniversite düzeyinde işlenmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca yine bu bilim dalı altında antropolojik, kültürel ve
sosyolojik özellikler derinlemesine incelenmelidir.
Eğer Kürdoloji enstitüleri veya Fen Edebiyat Fakülteleri
içindeki Kürt Dili Edebiyatı Bölümleri olmazsa dünyanın birçok
ülkesinde varolan bu bilim alanı evrensel olarak Türkiye içinde
bir bilim dalı olarak kabul görmüyor demektir ve dolayısıyla
yasada varolsa bile özgürlüğün altyapısına veya muhtevasına
engel olunduğu anlamı taşır. Bu örtme ve bazen aşağılama
zihniyeti mesela yakın tarihteki bir köşe yazısında çok
belirgindir: Hala bugün Hasan Celal Güzel Kürtçenin
“gelişmemişliğini” (Türkçe kadar diyelim) bir hor görme noktası
haline getirerek…. –bireylere tek tek hak vermeyelim zaten
Kürtçe’nin bir topluluk dili olarak hakkı hukuku eksik- demeğe
getiriyor. (“Bir Kürtçe tartışması” 13, 09, 2009, Radikal
Gazetesi)
Yasada özel kurslara izin verilirken “ilk ve ortaokulda
okumayanlar Kürtçe kursa gidemez” deniyordu. Bu ne demek? Önce
Türkçe öğren bunu ispatla sonra anadilinde kurs alabilirsin,
demek. Bu dil eğitiminin kurallarını da yadsımak anlamına
gelmektedir. Yine bireysel bir hak meselesinin dışına
taşmaktadır. Kürtçe anadilli topluluk içinde ayrımcılık
yapılmaktadır. Sonra üniversitelere bu konuda yabancı hoca
alınamamaktadır. Bu da şu demek: “biz Kürdolojinin bir bilim
dalı olarak gelişmesini istemiyoruz, kerhen “yaşayan diller”
diyoruz, hazır kadromuz yok”. Peki kadroyu kim yaratacak?
Samanyolu TV mi, yoksa TRT Şeş mi? Varolan kadro hep sakıncalı
kadro mu, onları desteklemek bir askeri güvenlik tehdidi mi
oluşturuyor? Bu soruların cevabı belirsiz.
Ders kitaplarında hiç Kürt adı geçmez; ne sosyal bilgilerde
ne tarihte ne yurttaşlık eğitiminde. Bir tek Milli Güvenlik
kitabında adı geçer, ancak güvenlik konuları bireysel ve
kolektif güvenlik çerçevesinde değil de aynı “milli eğitim” gibi
sadece “milli güvenlik” çerçevesinde verilirse ayrımcılığı
hiçbir zaman ortadan kaldırmak mümkün olmaz. Etnik topluluk
aidiyetini siyasal tezahür olarak geçmişte bırakmak istiyorsak
öncelikle Anayasa’da ve ceza yasalarında Türklük üzerindeki
vurguyu ortadan kaldırmak gerekmektedir.
Topluluk aidiyeti özgür bir siyasal, sosyal ve kültürel
iletişim için kendini dili edebiyatı ile tanımlayan, paylaşılan
değerlere referans yapan bir kimlik tezahürüdür. Bu işin
bilimsel alana kaydırılması yani bilim çağındaki kriterlere
dayanarak yapılması ancak özgürlüklerin genişletilmesiyle olur.
İşte ancak o zaman Kürtlük Kürdoloji enstitülerinden edinilen
bilgilerle Türklük de Türkoloji enstitülerinden öğrenilen
bilgilerle taçlanır ve bir siyasal rekabet alanı olarak etnisite
vurgusu ortadan kalkar. Diller özgürleşir.
Dilbilim (Kürdoloji) evrensel bir araştırma ve öğrenme
alanıdır. Üniversite edebiyat fakülteleri çerçevesinde bölüm
olarak adının anılması zorunludur. “Yaşayan diller” adı altında
evrensel bilimsel bir statü tutturmak zordur.
Siyasal ifade/eleştiri/propaganda aracı olarak Kürtçe: En az
açılım ise bu noktada göze çarpmaktadır. Zaten siyasi parti
kanunu Türkçe’den başka dilleri yasaklıyor, eleştiri ve
propaganda da dolayısıyla yapılamıyor. Deneyenler
cezalandırılıyor ve baskıcı siyasi parti gelenekleri bozmamak
için –aynı yüzde 10 barajı gibi– Türkiye’de bir yaygın
topluluğun özgün gereksinimlerini ifade eden siyasi görüşleri
açıklamanın Kürtçe’si de yasaklanmış oluyor. Bu durum en çok
yerel yönetimlerin ademi merkezileşme sürecini olumsuz
etkiliyor. Aynı zamanda, diğer dillerin ve bölgesel yöresel
kültürel ifadelerin de önünü kesiyor. Türkiye’nin tüm bu doğal
insanı gereksinimleri Terörle Mücadele Yasasının içine
hapsedilerek görmezden geliniyor.
10 yıllara varan özgürlükler ertelemesi sürüyor. Bu gidişle
ideolojik olarak güvenli olan resmi yetkililer Yaşayan Diller
Enstitüsünde “gizlice” Kürt dilinde eğitim görüp başarı
madalyası almadan kimse ne Türk, ne Kürt, ne İsveçli, ne Iraklı
ne de Fransız özgür bir biçimde ve bilimsel yetkilerle Kürtlere
Kürtçe öğretemeyecek. Yeter ki Kürt ile Kürtçe birleşmesin,
yeter ki ana ile dil ayrı kalsın, yeter ki Kürtçe güvenlik
çerçevesinde öğrenilsin ve rast gele kullanılsın, yani Sünni
Türk erkeklerin iktidarlarına destek versin… Ancak Kürtler
Türkoloji bölümlerinde isterlerse parlak derecelerle diploma
alıp Kürtlere ve dahi Türklere Türkçe öğretebilirler. Bunun
başarılabilmesi için de Kürtlere Türkçe’yi sevdirmek lazım. Bunu
başarmanın tek yolu her iki dilin de özgürleşmesidir.
Bilinmesi gereken en önemli gerçek siyasal iletişimin dilsiz
olamayacağıdır, dili reddedilen veya gölgede sessiz bırakılan
bir topluluk iletişim ve diyalog geliştiremez, kendini özgür
kimliği ile ifade edemediğinden siyasal anlamda da özgür olamaz
ve katılımı verimli olmaz.
Dolayısıyla şu gerçekle karşılaşıyoruz: Bireysel düzeyde
iktidar aydınlarına, iktidar medyası veya seçkin muhalefet
medyasına, yine büyük şehir aydınlarına Kürtçe serbest, bölgeden
insanlara veya Kürtlerin siyasetçilerine Kürtçe yasak. İktidar
anlamında Türklere Kürtçe serbest muhalefet anlamında da
Kürtlere Türkçe serbest. Ayrılıkçılığın ve ayrımcılığın bundan
daha sivri bir psikolojik atmosferi olamaz.
* * *
Bu saydığımız dört alanda da sorunlar sürmektedir. Kültürel
aidiyet ifadesi ve hizmetten yararlanma noktasında bazı
iyileştirmeler yapılmasına rağmen, ifade özgürlüğünün altyapısı
temin edilmediğinden önlemler geçici ve ancak kısmi rahatlatıcı
düzeydedir.
Eşitlik ilkesi, siyaset alanında özgürlük ve adalet
ilkeleriyle birlikte işler ve anlam kazanır. Bu nedenle kamu
kurumları bu topluluğun bireylerinin özgürlüklerini, adil
vatandaşlık hakkı açısından muhtevasıyla desteklenmiş bir
biçimde kullandırmak zorundadır. Dilini ve edebiyatını diğer
dillerle eşit biçimde öğretecek bilimsel araştırmaların
yapıldığı bir kurum yoksa özgürlüğün altyapısı yok demektir.
Toplumsal adalet gereği bireylerin özgürlüklerini tam
anlamıyla kullanabilmeleri için anadillerinin, bilgi ve
birikimle beslenmesi gerekmektedir ki bu da demokratik
toplumlarda devletin sorumlulukları arasında kabul edilmiştir.
Bu hak engellendiğinde ve görmezden gelindiğinde bir anadili
savunmak ve yaşatmak ihtiyacı güçlü bir topluluk hakkı sorunu
yaratır. Ve resmi olanın yani resmi dilin aksi yönünde yani
resmi olmayan anadilin etnik çıkarları doğrultusunda bir “milli
yarar” söz konusu olur ve siyasal ifade olarak dil
milliyetçiliği dilin geliştirilip yaşatılmasının önüne
geçebilir. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli milliyetçilik
atılımlarının dil noktasında başladığını hatırlamalıyız. Oysa
bugün dillerin hem bilimsel hem de toplumsal olarak bir temel
kültürel eşitlik ve özgürlük alanı olduğunu ve ülkelerin
toplumlarının çoğul yapısının varolan bütün dillerle işlenmesi
ve geliştirilmesi gerekliliği vardır.
İfade özgürlüğünün bir insan hakkı olarak vardığı boyut dil
milliyetçiliğinin ötesinde ele alınması gereken bir topluluk
hakkıdır. Artık “milli yarar” yerine toplumsal yararın, “milli
eğitim” yerine eğitim ve bilim bakanlıklarının ülkemizde de hem
zihniyet olarak hem de fiili olarak yerleşmesi gerekiyor. Tabii
bu doğrultuda “milli güvenlik” alanının da bireysel ve kolektif
güvenlik alanı olarak algılanması gerekiyor. Çünkü bu büyük
sorunun ardındaki ana neden ulus devlet vurgusunun Türklüğün ve
Türkçe’nin diğer ulus ve toplulukların aleyhine kullanılmış
olmasıdır. Sebep de sonuç gibi tamamen bir topluluğun aidiyetini
vurgulayan, açık ve nesnel olan anadil alanıdır.
Ama açılım yine de desteklenmelidir sürekli takip edilmelidir
çünkü bu iradenin yardımıyla daha etraflı ve özlü düşünme
kapsamına girmiş bulunuyoruz.
Notlar: