Çevirmenler Yargılansın!!!

15 Ocak 2007

Bilal Çölgeçen

ÇEVBİR'in başlattığı "Çevirmenler Yargılanmasın" kampanyasına "çevirmenler yargılansın" diye görüş bildirerek destek veren yazıları okuyunca önce ürktüm. Sonra, acaba yanlış bir sitenin adresine mi girdim diyerek hemen geri dönüp site adresini kontrol ettim. Ama yine de kendimden tam emin olamadığımdan kolumu çimdikleyerek uyanık olup olmadığımı kontrol ettim. Olur ya masa başında uyuya kalmış ve bir kâbus görüyor olabilirdim. Yok yok her şey gerçekti. Önce kızdım, ama sonra sitenin editörlerinin, bu yazıları, yanlış adrese gönderildikleri gerekçesiyle reddetmemelerini de takdirle karşıladım, doğrusu. Güzel bir demokrasi anlayışı, geniş bir tolerans. Elbette biz çevirmenlere bu yakışırdı.

Madem ki böyle yazılar yayımlandı, o zaman bunlara karşı bir iki şey söylemek zorunluluğu doğdu.

Düşüncelerimi sevdiğim bir metaforla açayım.

Elimde bir torba var. Torbayı karıştırıyorum. Elime karton kalınlığında, künye gibi küçük, düzgün kesilmiş kâğıt parçaları geliyor. Bir tanesini çekiyorum. Üzerinde "Hitler-Kavgam" yazıyor. Karşımda oturan yayıncı gülümsüyor. "Bunu çevirelim, diyorum. Ne dersiniz?" Cevabım hemen hazır: "Elbette ben hazırım" diyorum. Sözleşmeyi hemen imzalıyoruz ve ben, elimde yeni işim, büyük bir mutlulukla koşar adım eve gidiyorum.

Bir arkadaşım telefon açıyor. Ona Hitler'in Kavgam'ını çevirmeyi üstlendiğimi büyük bir mutlulukla söylüyorum. Arkadaşım ağzına geleni saymaya başlıyor ve en son, "Faşizme mi hizmet etmek istiyorsun?" diye soruyor. Ona "hayır,” diyorum. Faşizmle bilgisizlik kol kola gider. Bilgi ise merakla başlar. Bu kitabı Nazizmin gerçek yaratıcılarından birini tanımak için çeviriyorum. Üstelik bizim okurlarımız da bu adamı daha iyi tanırlar. Kitap okuyarak kimsenin faşist olacağını sanmıyorum." diye karşılık verip telefonu kapatıyorum.

İşsiz geçen birkaç aydan sonra yine bir yayıncıyı ziyarete gidiyorum. Elime yine bir torba tutuşturuluyor. "Çek bakalım" ne çıkacak diyor. Torbayı karıştırıp çekiyorum. Yazıyı okuyorum. "Nabokov-Lolita".

Yayıncı, "bu kitap dünyada epey tartışmalara yol açtı. Bakalım bizde ne olacak? Herhalde iyi bir satış patlatırız? Sen bu kitabı iyi çevirirsin." diyor.

İçimden "satışı patlat, ama beni görmeyi unutma" dedikten sonra "tamam, merak etme. Elimden geleni yaparım" diyorum ve yeni bir iş almanın, yeni bir eser üzerinde çalışmanın vereceği keyfi düşünerek uçarak eve gidiyorum. "Evim, evim, sevgili evim. İş yurdum."

Tam üzerimdeki ceketi çıkarıp koltuğa oturacaktım ki telefon çalıyor ve hemen kim arıyor acaba diyerek merakla ahizeyi kaldırıyorum. Arkadaşım, "ne var, ne yok?" diye hatır sormaya aramış. Ona Nabokov'un Lolita'sını aldım diyorum. Arkadaşım birden köpürüyor.

"Olur mu ya öyle şey, o rezil kitap çevrilir mi? Sen de hiç ahlak duygusu kalmadı mı? Pedofiliyi mi körükleyeceksin? Kitap, ahlaka mugayir bulunup da aleyhinde dava açılırsa kendini nasıl savunacaksın?"

Bu soru bombardımanı durduktan sonra sözü alıp "pedofili gibi bir sapkınlığın kaynağını kitapta aramana çok şaşırdım. Kitapları toplumsal ya da bireysel sapkınlıkların kaynağı olarak gören mantığın karanlık çağlarda kalması gerektiğine inanıyorum. Kitabı beğenmezsen okumazsın. Okuyanın da sapkınlığa kapılacağı korkusuna kapılman anlamsız. Bu okuru aşağılamaktır. Okur kendi tercihine göre aydınlık ya da karanlık bir kitabı alır okur, beğenir ya da beğenmez. Okuru koruma mantığıyla bazı kitapları yasaklamaya kalkmak tüm kitapları yasaklamakla eş anlamlıdır. Düşünce özgürlüğü sınırsızdır. İnsanların ne düşüneceği ya da neyi okuyacağı kendi bileceği bir şeydir. Üstelik çevirmeni bu kitabı çevirdi diye suçlamak ve yargılamaya kalkmak ilkellikten başka bir şey değildir. Üstelik bu neyi kanıtlayacaktır? Çevirmen okuru suça teşvik eden bir kışkırtıcı mı olmuştur? Çevirmeni çevirdiği her kitapla ya da yazarla özdeşleştirmek, kitabı ya da yazarı savunmaya zorlamak akıl kârı bir iş midir? Kitap tabanca, bomba ya da uyuşturucu gibi bir suç unsuru mudur ki çevirmen, kitap çevirmekten dolayı suçlu olsun? Bir kitabı çevirip çevirmemek çevirmenin vicdanına kalmış bir şeydir. Bu alan, yargının alanına girmez. Bu konuyu yargı alanına sokan; ülkemizi, dünya çağdaşlık sıralamasında sonuncu sıralara iten bu tür uygulamaları bana tehdit olarak göstermekten dolayı utanmalısın. Aydın olmak var olan düzenle, yerleşik yargılarla, tabularla arana biraz mesafe koymakla başlar" diye çıkışıyorum. Tartışma uzayıp gidiyor.

Yazı uzadı, ama devam etmek zorundayım. İşte yine günlerden bir gün bir yayıncıyı ziyaret ediyorum. Bari bu sefer savunduğum dünya görüşüne uygun bir kitap bulayım diyorum. Yayıncı, "öyle rasgele kitap seçemezsin" diyor. Torbayı uzatıyor. "İstiyorsan başka arkadaşları ziyaret et" diye sırıtıyor. Torbayı alıyorum mecburen. İçimden "eskiden bizim görüşler revaçtaydı. Herkes o kitapları çevirtecek adam arardı. Zaten çevirecek adam da pek bulunmazdı. Hey gidi eski günler. Yine bu adamın lotaryasına kaldık" diyorum. Torbayı iyice karıştırıp kaderimi çekiyorum. Okuyorum. "K. Marx-F. Engels-Komünist Manifesto"

İçimden "oh, be tam istediğim kitap, ama" diyorum ve düşüncemi dışa vurarak "bu kitap daha önce çevrilmişti?" diye soruyorum. Yayıncı "çevrilmesine çevrildi, ama bu Londra'da yayımlanan 150. yıl baskısı. Adamın biri de epeyce bir tartışma yaratan kitabın ana metninden daha uzun bir önsöz yazmış. Onun için çevirtmek istiyorum. Bir de eski çevirilerin artık günümüzün diliyle yeniden okura ulaşması gerek" diyor. Ben de "tamam, o zaman" diyorum. Gerekli standart işlemleri tamamlayıp eve büyük bir sevinçle koşturuyorum.

Tesadüf bu ya eve girince yine telefon çalıyor. Telefonu hemen açıyorum. Yine bizim arkadaş. Sağ olsun, çok kavga ederiz, ama hal hatır sormayı hiç ihmal etmez. "Ne var, ne yok?" diye soruyor. Keyfim yerinde, bu soruyu duyunca aklımdan eski malum bilgisayar fıkrası geçiyor. "Ne var, ne yok diye bilgisayara sormuşlar. Bilgisayar ne var, ne yok diye her şeyi taramaya kalkınca sonunda işin içinden çıkamamış ve devreleri yanmış" diye içimden gülüyorum. "Yeni bir kitap aldım. Komünist Manifesto'yu çevireceğim" diye karşılık veriyorum.

Telefon ahizesinden bir an sessizlik oldu. Derken kulağıma buz gibi bir havanın çarptığını hissettim ve salvolar gelmeye başladı: "Ne, nasıl olur? Komünist Manifesto hiç çevrilir mi? İnsanları kardeş kavgasına mı sürükleyeceksin? Ülkemizin ne belalardan geçtiğini bilmiyor musun? Hep böyle kitaplar yüzünden kardeş kardeşe düşman olmadı mı? Zaten daha önce bu kitabı çevirenleri mahkemelerde, hapislerde süründürdüklerini bilmiyor musun?"

Bombardıman dinince içimden "ben, misyon sahibi bir aydınım. Mahkemeye de çıkarım, hapse de girerim" diyorum. Ama bunları kendime saklayıp "bak, dostum" diyorum. "Kendine gel. Sen bir aydınsın. Bir düşünceyi, bir kitabı, suç olarak görmekten vazgeç artık. Konuştuğumuz konu bir seri katilin, bir manyağın düşüncesi bile olsa yargının değil, psikiyatrinin alanına girer. Düşünceye dayanarak potansiyel suçlu aramak çağdışı bir anlayıştır. Üstelik bir çevirmenin yaptığı çeviri çalışmasını nasıl toplumsal patlamaların, siyasal kargaşaların, ekonomik bozuklukların nedeni olarak gösterirsin? Siyasal konuları ele alan bir çeviri çıkınca toplumsal-siyasal düzen tehlikeye mi girer? Okurlar, okuduklarına hemen inanıp ayaklanma peşinde mi koşmaya başlarlar. Dinden, imandan mı çıkarlar? Bölücü mü olurlar? Aklından bu tür olayı doğrulayacak tek örnek olan Namık Kemal'in Vatan yahut Silistre adlı eserinin sahnede oynandıktan sonra seyreden 30-40 kişinin sokağa fırlayıp "yaşasın vatan" diye bağırmaları örneği mi geçiyor? Malum Abdülhamit bu olay üzerine kitabı yasaklayıp Namık Kemal'i de süründürmüştü. Gerçi sokağa kimse çıkmasa da sonuç değişmeyecekti. Bu istibdat zihniyetiyle ülkemizde yazarlar, çevirmenler halen süründürülmüyorlar mı? Bari Abdülhamit zihniyetinden bir adım ileri geç. Ülkemizdeki siyasal ve toplumsal olayları bir incele. Ezbere konuşma." deyip yüzüne telefonu kapatıyorum.

Sözün kısası, ÇEVBİR diyor ki "çevirmenler yargılanmasın". Bu ifade,

  1. "yazarlar yargılanmasın", "editörler yargılanmasın", "yayıncılar yargılanmasın", "matbaacılar yargılanmasın" ifadeleriyle özdeştir. Kimse bu noktada kusur aramasın.

  2. Kitaplar asla suç unsuru olarak görülemez ve gösterilemez. Dolayısıyla çeviri faaliyeti de hiç bir şekilde suç olarak tanımlanacak bir unsurla bağdaştırılamaz. Bunun tersini doğrulayan uygulamaların olması, çevirmenlerin kusuru değil, yasa yapıcı ve yasa uygulayıcıların ayıbıdır. Türkiye, bu ayıptan bir önce kurtulmalıdır.

  3. Çevirmenler, sanatsal ve bilimsel alana giren faaliyetlerinden dolayı savcılıklarda, mahkeme salonlarında, cezaevlerinde süründürülmelerini "tanımlanmamış bir meslek riski" olarak görmektedirler. Bu risk, mesleğin yapılmasını güçleştiren bir faktör olmasının yanı sıra ülkemizde alternatif düşünce akımlarının tanınmasını ve tartışılmasını giderek daha fazla engellediğinden dolayı ülkemizin zaten geniş olmayan düşünce ufkunun iyice daralıp kararmasına yol açacak bir tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Çağdaş Türkiye böyle bir bedeli ödemeyi hak etmiyor.

ÇEVBİR, durumu bir bütün olarak tespit edip uyarısını kamuoyuna duyurmuştur. Kampanyaya destek veren kişi ve kuruluşlar tarihe küçük, ama anlamlı bir not düşmüşlerdir. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.


bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi