İsrail’in Eylemleri Iraklı Şiilerin İsyanını Kışkırtabilir *

Akram Baker

Hizbullah genel sekreteri Hasan Nasrallah, İsrail kuvvetlerine iki hafta önce yapılan arsız saldırı ve bunun akabinde İsrail ordusunun verdiği abartılı yanıt ile Irak’taki Amerikan belasının tabutuna güçlü bir çivi çakmış oldu. Hizbullah bunun bir yan sonucu olarak Sünni-Şii uzlaşmasına doğru bir adım da atmış olabilir.

Hizbullah her şeyden önce bir Lübnan ulusal hareketidir. Sınır saldırısı ve bu saldırının arkada bıraktıkları – sekiz İsrailli askerin ölümü ve ikisinin Hizbullah’ın eline düşmesi – görünüşte uzun süredir İsrail hapishanelerinde yatan Lübnanlı mahkumların salınmasını sağlama amacı taşımaktaydı. Ancak bu saldırı titizlikle planlanmış askeri bir operasyondan daha fazla anlama sahipti. Nasrallah, bölgedeki güç dengesini değiştirmek için küçük de olsa eline altın bir fırsat geçtiğini anlamıştı. Böylesi bir hareket yüksek risk barındırırken yine de zarı atmasının ardındaki mantığın herhangi bir meziyeti yoktu.

Nasrallah’ın eylemlerine zemin hazırlayan koşulları doğuran çeşitli etkenler vardı. İlk sırada, ABD’nin çok daha güçlü bir Sünni ayaklanmasına karşı çaresizce savaşırken saplandığı Irak bataklığı geliyor. Irak’taki sözde müttefikler, Şii çoğunluk, ülkede üstünlüğü elde tutmak için ABD güdümlü koalisyona karşı yapılan seferberlik savaşından kaçınıyor ve siyasetteki ve sokaktaki etkilerini artırarak oyunu iyi oynuyorlar. Talepleri karşılanmadığı takdirde örtük olarak (farklı bir şekilde olsa bile) Amerikan karşıtı ayaklanmaya güç verecekleri tehdidinde bulunan Şiiler ve dolayısıyla İran, güç dengesini ellerinde tutuyorlar. Aynı zamanda petro-dolarlara ve henüz doğmakta olan bir nükleer programa dayanan İranlılar, ABD’nin kendi ülkelerinde stratejik hasar yaratabilecek askeri ve politik gücünün olmadığından gittikçe daha emin hale geliyor. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmadinecad ve Yüksek Şura, saldırıldığı takdirde ABD’nin Irak’taki amaçlarına vekilleri aracılığıyla ciddi hasarlar verebileceklerinin kesinlikle farkındalar. ABD hükümeti de bu gerçeğin farkında.

Bu denklemde ikinci bir değişken de Suriye. Geçen sene Lübnan’da yıpranan ve rencide olan Devlet Başkanı Başar Esad yeniden inisiyatif kazanmanın yollarını arıyordu. Suriye askeri istihbaratının geçen sene ölümle sonuçlanan araç bombalamalarını planlayarak Lübnan’ı istikrarsızlaştırmaya çalıştığı yolunda güçlü şüpheler vardı. Esad’ın Lübnan’da bir dayanak noktası kazanmak için tek umudu Hizbullah’tı ve sahip olduğu tüm gücü kullanması gerekiyordu.

İsrail de 2000’de Lübnan’dan geri çekilmesinden beri, masum olduğuna dair tüm içi boş çığlıklarına rağmen, bölgede tehlikeli bir oyun oynadı. Şebaa Çiftlikleri’ni bırakmayarak, mayın tarlası haritalarını teslim etmeyi reddederek ve son altı yıldır Lübnan’ın ulusal hava sahası ve karasularını ihlal ederek peş peşe gelen İsrail hükümetleri Lübnan politikasının toksik karışımına zehir kattılar.

İsrail Gazze’deki gibi kuvvetlerini geri çekmiş olabilirdi, ama hiçbir zaman ne Lübnan ne de Filistin hükümetlerine kendi topraklarını tümden kontrol etme hakkı tanımadı. Buna, Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail işgalinin zalim sonuçlarını, özellikle de her gün bombalanan Gazze’yi ve artan sivil ölümlerini ekleyince, İsrail’in şiddetle karşılık verme konusunda son derece gözüpek olduğu açıkça görünüyor. Her şeye çarpık “teröre karşı savaş” merceğinden bakılan Washington’dan gelen körü körüne destek ile İsrail eylemleri karşısında kendini dokunulmaz hisseti.

Kendi çizgileriyle işbirliği yapmayan her partiyi, örgütü veya hükümeti ya terörist ya da terör sempatizanı olarak damgalayarak İsrail, ABD ve bir ölçüde de Avrupa Birliği bölge genelinde ılımlıların itibarını zayıflattılar ve daha militan örgütlerin yolunu açtılar. 18 aylık Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ı marjinalleştirerek Hamas’ın seçim zaferi kazanmasına herkesten çok İsrail yardım etti. Geleneksel bir şekilde ılımlı olan liderlik, mahkumların tahliyesi ya da İsrail’in acımasız seyahat kısıtlamalarının hafifletilmesi gibi elle tutulur hiçbir şey kazanamadığı için, sahne eylem vaat eden her türlü örgüt için hazır hale geldi.

Nasrallah iki İsrail askerini kaçırarak tüm bu koşullardan faydalandı. Hizbullah ve İran arasındaki eylemsel bağlantı bilinmezken, aradaki siyasi ve dini bağlantılar oldukça açık. İran’ın böyle ciddi bir saldırı için bir dereceye kadar Hizbullah’a, en azından sessiz onay vermediğine inanmak zor. Yine bahisler çok yüksek açıldı.

Şimdi sorumuz bu kumarın sonuna kadar nasıl oynanacağı. İsrail diplomatik bir çözüme pek hevesli görünmüyor ve böylece bahsi arttırıyor. Eğer her geçen saat ölen Lübnanlılar’ın sayısı artarken ve ABD hiçbir şey yapmazken, Hizbullah İsrail askerlerine ve şehirlerine zarar vererek İsrail hücumuna birkaç hafta daha direnebilirse, Irak’taki Şiiler ile Mısırlı ve Ürdünlü Sünniler arasında huzursuzluğun artmasına şahit olabiliriz; yeni yeni yüreklenen Filistinliler’i saymıyorum bile. Bu durum, ABD üzerinde İsrail’i yönetme baskısını artıracaktır. Eğer geçmiş bir ölçütse, İsrail bu duruma rıza gösterecektir. Filistinli ve Lübnanlı mahkumlar ailelerine kavuşurlar ve Hizbullah yeniden Arap ve İslam dünyasının kahramanı haline gelir. Nasrallah, İran ve Suriye risk değerlendirmelerinde haklı çıkmış olurlar ve Arap dünyasının ılımlıları İsrail ve Batı’nın çılgınlığının bedelini öder.

Bu senaryodan kaçınmak için İsrail’in Lübnan ve Gazze’yi yasadışı ve ahlak dışı bir şekilde bombalamaktan acilen vazgeçmesi, Abbas ve Lübnan hükümeti’ne mahkumlarını geri vermesi ve Filistin’le anlamlı ve değerli bir müzakere süreci başlatması gerekiyor. Hizbullah, İsrail’e acı çektirme potansiyeli olduğunu gösterdi. ABD’nin Irak’taki Şiilerin kendisine sırt çevirmemesi konusunda ihtiyatlı olması gerekiyor. Her iki tarafın da kazanmasının tek yolu paradigmayı tam tersi yönde değiştirmekten geçiyor. Dünya liderleri ya şimdi bir adım atmalı ya da sonuçlara katlanmalı.





* 28 Temmuz 2006, Lübnan’da yayımlanan The Daily Star gazetesinden alınmıştır.

Çeviren: Sezin Gündoğan

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul