Anayasa Tartışmaları Paneli
Anayasa Tartışmaları Paneli; Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yücel Sayman, KADER (Kadın Adayları Destekleme Derneği) başkanı Hülya Gülbahar ve avukat Erdal Doğan’ın katılımıyla 17 Kasım 2007 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi Büyük Toplantı Salonu’nda gerçekleştirildi. Panelde yapılan konuşmaların metnini aşağıda paylaşıyoruz.
Murat Akan: “Anayasa Tartışmaları” panelimize hoş geldiniz. Bu tartışmaları daha fazla tabana yaymak; hem vatandaş hem öğretim üyesi hem öğrenci hem de sivil toplum örgütlerinde çalışan kişiler olarak bu tartışmalar hakkında biraz daha bilgilenmek, ifade özgürlüğümüz çerçevesinde fikirlerimizi beyan etmek için bir araya geldik. Tartışmaya başlamadan önce bu konularda bizden daha bilgili olan kişilerin konuşmalarını dinleyip yardım alalım. Aramızda Profesör Doktor İbrahim Kaboğlu Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden, Doçent Doktor Yücel Sayman Ticaret Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden, KADER başkanı Hülya Gülbahar ve Hrant Dink’in avukatlarından Erdal Doğan bulunuyor. Ben fazla uzatmadan, Profesör Doktor İbrahim Kaboğlu’na sözü veriyorum.
İbrahim Kaboğlu: İyi günler hepinize değerli meslektaşlar, sevgili öğrenciler, bugün burada Boğaziçi Üniversitesi’nde olmaktan özellikle anayasa hukuku tartışmaları vesilesi ile aranızda olmaktan duyduğum mutluluğu sizlerle paylaşmak istiyorum. Düzenleyicilere teşekkür etmek istiyorum, duyarlılıkları için. Bu konuyu ele alıp ciddi bir tartışma ortamı yarattıkları için.
Ancak sözüme anayasa konusunda konunun doğrudan esasına girmeden önce bir tehlikeye işaret etmek istiyorum. Bunu ben gündem kayması olarak adlandırıyorum. Şöyle ki anayasa tartışmaları hemen seçimler yapılır yapılmaz gündeme getirildi. İlk sorun olarak hemen hemen üç ayımızı işgal etti. Oysa anayasa yanında çok önemli yasalar var. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açabilecek yasalar var. Daha doğrusu ele alınması gereken yasalar var. Mesela siyasi partiler kanunu, seçim kanunu, sendikalar gibi. Eğer onları ikinci plana atarsak bir yıl, iki yıl veya üç yıl kaybederiz ve seçimler yaklaşır. Parlamento onları ele almadan yeni seçimlere gidilir. Örneğin 1995 yılında anayasada yapılan değişiklikle yurt dışında yaşayan yurttaşlarımızın oy hakkı kanunla düzenlenir diye bir hüküm kondu. Bugüne kadar onunla ilgili yasa çıkarılmış değildir. Yani anayasa değişiklikleri yolu ile parlamentoya verilen görev, yasalar çerçevesinde yerine getirilmemiştir. Eğer parlamento anayasa ile uğraşırsa, oyalanırsa onların yine bir başka seçim dönemine kalma riski var. Anaysa tartışmalarının gündem kaymasına neden olmaması gerekir.
Bunu belirttikten sonra anayasa üzerine yapılan tartışmalar çerçevesinde önce şunu sormamız gerekiyor: 1982 anayasasında bilindiği gibi çok sayıda değişiklik yapıldı. 14 kez değişiklik yapıldı 1982-2007 arasında. Yenisi acaba nedir? Yeni bir değişiklik midir, anayasayı değiştirmek midir, yoksa anayasayı yenilemek midir? Buna öncelikle karar vermek gerekir. Herhalde bugüne kadar yapılan değişikliklere bir on beşincisini eklemek değildir amaç. Dolayısı ile birincisini eleyince son ikisi kalıyor. Anayasayı mı değiştireceğiz? Yani çok büyük çapta 82 anayasasını kendi içinde mi değişikliğe tabii tutacağız? Yoksa 82 anayasasını bir yana bırakıp anayasayı mı yenileyeceğiz? İlk izlenim anayasayı yenileme biçimindeydi. Fakat sonra görüldü ki -taslaklar ortaya çıkmaya başlayınca- bir anayasa yenilemesi değil daha çok mevcut olan anayasada geniş çerçevede bir değişiklik ile yetinilmesi söz konusu. Bu neden önemli? Bu yöntem açısından, izlenecek yol bakımından son derece önemli çünkü anayasa yenilenecekse anayasanın yeni bir meclis tarafından yazılması gerekiyor. Ancak tabii anayasa yenilenmez, anayasada bütünsel bir değişikliğe gidecek olursak o zaman da yine yöntem üzerinde çok ciddi bir tartışma yapmak gerekir. Şimdi, neden bu tartışma yapılmalı? Çünkü biz nasıl bir anayasa sorusuna yanıt verirken şu soruları sorarız. Nerede, neresi için istiyoruz bu anayasayı? Ne zaman, hangi dönem için ve hangi toplum için? Denilebilir ki toplum ile dönem aynı değil mi? Hayır, değil. 24 anayasasının ortam ve koşulları, 61 anayasasının ortam ve koşullarından farklı olduğu gibi 82 de ortaya çıkan değerler sistemi ile 2007 de ortaya çıkan değerler sistemi birbirinden farklı. 2007 Türkiye’sinde anayasayı yenileyeceğiz veya köklü bir değişikliğe tabii tutacağız. Ama bu metin sadece bugün değil, gelecek yıllarda da uygulanabilecek bir metin olacak. Bu saptamalar Türkiye’nin anayasal ölçekte ihtiyaç duyduğu hususları belirlemek açısından önemlidir.
Nedir anayasal birikimimiz? Bu da çağdaş anayasa hukuku ilkeleri arasında sentez yapmak açısından önemlidir. Bu tartışmayı biz yapamadık, yapmadık. Daha doğrusu AKP, konuyu ele alış tarzıyla, izlediği yol ve yöntemle böyle bir tartışma yaratmadı. Belki bu nedenle bu tür toplantılar bu tür birliktelikler böyle bir tartışmayı yaratacak, böyle bir tartışma olanağını sağlayacak ve belki de Ankara’dakilerin yapmak istedikleri, bizim önümüze koymak istedikleri hazır metin ile tezgâhlanan oyun bu şekilde bozulacak. Şimdi önümüzde metinler var, anayasa taslakları var. AKP tarafından hazırlatılan taslak var, başkaları tarafından hazırlatılan taslaklar var. Mesela Türkiye Barolar Birliği.
Bu taslaklara geçmeden önce “bunlar acaba Türkiye’nin anayasa beklentisine karşılık veriyor mu?” sorusuna cevap arayalım. Biz köklü bir anayasa değişikliğinden ya da yeni bir anayasadan ne bekliyoruz? Yani hangi temel kavramlar üzerine inşa edilmelidir yeni anayasa? Bu konuda tabii ki üç kavram var. Biri, hangi normlar olacak? Yani hangi kuralları koyacağız anayasaya? İkincisi, hangi kurumları koyacaksınız? Üçüncüsü, hangi denge mekanizmalarını anayasaya yerleştireceksiniz? Bu üç kavram etrafında konuyu biraz açmak istiyorum. Normlar deyince tabii ki bunlar hak ve özgürlüklere ilişkin normlar olabilir. Özgürlükleri güvence altına alıcı kurallar. Ama tabii özgürlük deyince burada hemen değinilmesi gereken bir nokta siyasal haklar, yurttaşlık, yurttaşlığın tanımı, yani kimlikler sorununa anayasanın bir yanıt getirmesi. Biz, kimlik sorununu bir etnisite ile özdeşleşen bir şekilde mi alacağız? Yoksa onun ötesinde farklı etnisiteleri aşan bir yaklaşımla mı düzenleyeceğiz? Yani 82 anayasasında olduğu gibi belirli bir etnisiteye mi indireceğiz yurttaşlık tanımını yoksa bütün farklı grupları kapsamına alacak şekilde anayasal yurttaşlık statüsünü mü benimseyeceğiz? Hak ve özgürlüklerin başlama noktasını belirlemek açısından bunun saptanması, bunun belirlenmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle zaten tartışma gerekliliği bulunmaktadır. Sonra, siyasal toplum açısından, yönetim açısından hangi sınırları getireceksiniz? Hangi kurallarla bunları düzenleyeceksiniz. Üçüncüsü de ülkeyi yani yeryüzü parçasını, çevreyi, doğayı, doğal kaynakları hangi anayasal kurallarla düzenleme konusu yapacaksınız? Bu açıdan toplum, siyasal toplum ve devletin ülke öğesi olmak üzere normları üç ayrı seri olarak düşünebiliriz. Bu bakımdan hak ve özgürlükler bir bütün olarak düzenlenmeli. İktidarın varlık nedeni sivil topluma yani topluma hizmet olduğuna göre onun sınırlarını nasıl öngöreceğiz bunlar üzerine kafa yormak gerekir. Bir de ülkeyi nasıl koruyacağız? Yani çevre olarak doğa olarak. Bu konudaki Türkiye deneyimlerini, birikimleri ve sorunlarıyla çağdaş gelişmelerle birleştirmemiz gerekiyor. Peki, kurumlar açısından ne yapmak gerekir? İkinci konu normlardan sonra: Şimdi kurumlar konusunda bir kez merkez kurumları yani bizim yatay erkler ayrılığı adını verdiğimiz yasama, yürütme ve yargının yenilenmesi nasıl olacak? Şimdi biz eğer anayasayı yenileyeceksek yenilemesek de bunu bütünsel bir değişikliğe tabii tutacaksak, yani yapısal bir değişikliğe, o zaman biz gerek yasamayı gerek yürütmeyi gerek yargıyı yeni baştan düzenlemek durumundayız. Eğer düzenlemezsek o zaman bu, anayasayı değiştirmek anlamına gelmez. Bugüne kadar yapılan anayasa değişiklikleri halkasının bir yeni halkasını oluşturur. Bu açıdan devletin merkezi organlarının kurumsal yapısını yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. İkinci olarak yine kurumlar çerçevesinde merkez ile çevre yani merkezi yönetim ile yerinden yönetim nasıl olacaktır bunu yenilememiz gerekir. Çünkü Türkiye’de köy ve il genel idaresi ve belediye biçimindeki yerinden yönetimler var. Zaten ilk ikisi var mı yok mu belli değil. Belediyeler de derebeyliğe kayabilecek farklı bir yapılandırmaya sahip. Bu, anayasada ne olacak, yani çevre yönetimi, yani merkez dışındaki yönetim, desantralizasyon hangi ilkelere dayanmalı? Bunun üstünde ciddi bir biçimde durmamız gerekir. Özellikle Avrupa Birliği bağlamında biliyoruz ki, Avrupa Birliği bölgeler Avrupa’sı biçiminde bir yapılanmayı yansıtıyor. 250 bölgeli Avrupa ama Türkiye de siz bölge dediğiniz zaman acaba bölücülük mü yapılıyor biçiminde çok farklı bir yaklaşımla hemen tartışma kapanıyor. Üçüncüsü kurumlar çerçevesinde biz hak ve özgürlükler için hangi kurumları kuracağız yani kurumsal düzenleme bakımından kurumsal korunma bakımından bunun üzerine kafa yormamız gerekiyor. Son nokta, üçüncü nokta, köklü bir anayasa değişikliğinde ya da yeni bir anayasa için tartışmamız gereken dengeler unsuru. Yasama, yürütme ve yargı arasında nasıl bir denge sistemini kuracağız. Ve mesela yargı bağımsızlığı için bizde söylendiği üzere sadece hâkimler ve savcılar kurulunun yeniden yapılandırılması yeterli mi? Kesinlikle yeterli olmadığını hemen söyleyeyim. Yargı organı nasıl bağımsız ve kararsız bir şekilde kendi görevini yerine getirir bunun üzerine çok ciddi olarak düşünmemiz gerekiyor. Yasama organını yürütme organının güdümünden, hâkimiyetinden nasıl uzaklaştırırız? Bazı devletlerin yaptığı gibi parti başkanı, başbakan olduğu zaman parti başkanlığından mı ayrılır? Milletvekili bakan olarak görevlendirildiği zaman milletvekilliğinden mi ayrılır, yoksa senatoyu kurup millet meclisinin yanında biraz daha parti güdümünden uzaklaştırabildiğimiz ikinci bir meclis mi? Bunlar denge sisteminde üzerinde düşünülebilecek konular. Sonra başbakan mı daha güçlü olmalı, bakanlar kurulu ile birlikte mi, cumhurbaşkanı mı? Bu konular yine merkezi organlar içerisinde fren ve denge açısından kesinlikle yeniden ele alınması üzerinde durulması gereken hususlar. İkinci olarak merkez ve çevre arasındaki ilişkiler nasıl olacak? Bölge yönetimi öngördünüz diyelim. Fransa örneğinde olduğu gibi ya da İtalya örneğinde olduğu gibi devlet planlama teşkilatı 26, 27 bölgeli Türkiye öngörüyor. O zaman anayasa mahkemesine görev vereceksiniz merkez ile yerel yönetimler arasında, çevre arasında tıpkı İtalya’nın, İspanya’nın birçok Avrupa devletinin yaptığı gibi. Merkezi dengeleyecek bir güç olarak düşünülüyor burada yerel yönetimler bölge yönetimi aynı zamanda. Tabii ki dengenin üçüncü ayağı şu olur: Hak ve özgürlükler kendi içerisinde dengeli düzenlenmeli, bütün hak ve özgürlükler birinci kuşak, ikinci kuşak, üçüncü kuşak. Tam bir tablo çıkmalı ortaya, dengeli düzenlenmeli. Güvenlik ve sınırlama sistemi arasında da denge olmalı. Ancak böyle olursa biz devlet ile toplum arasında bir denge düzeninden söz edebiliriz anayasal açıdan çünkü sonuçta eğer anayasa bir özgürlük belgesi ise, anayasa bir özgürlük tekniği ise bu tekniğe uygun olarak devleti yapılandıracaksınız. Devletin yasama, yürütme yargı organı olsun, yerinden yönetimleri buna uygun olarak yapılandırmanız gerekir. Bu bakımdan işte bu üç çerçevede yeni anayasanın içerik olarak tartışılması gerekmektedir. Fakat bu süreçte yöntem şu bakımdan önemlidir: Bunları tartıştığımız ölçüde, geniş kesimlere yayabildiğimiz ölçüde resmen ve resmiyet dışı; o zaman biz ikinci bir kavram kullanma şansına sahip olabiliriz. Biraz önce anayasal yurttaşlık kavramını kullandım. Yurttaşlık tanımı ile ilgili olarak özellikle hak ve özgürlüklerin özneleri açısından bunu kullandım, ama bu sürecin demokratikleştirilmesi ve yaygınlaştırılabilmesi ölçüsünde anayasal yurtseverlik kavramını kullanabiliriz. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu, tamamen ikinci plana inmiş bulunuyor. Bugüne kadar yapılan çalışmalar acaba yanıt vermiyor mu bunlara?
Önümde AKP’nin Özbudun’a ve ekibine hazırlattığı taslak var. Önümde 2001 yılında Barolar Birliği’nde bir grup hukukçunun hazırladığı taslak var. Önümde Barolar Birliği’nin yeni hazırlattığı taslak var. Şimdi bunlara baktığımız zaman benim özellikle üzerinde durduğum noktalar açısından birkaç hususu şu şekilde belirtebilirim: Ergun Özbudun taslağı yani AKP taslağı -henüz açıklanmayan metin- kimlikler bakımından ileri bir adım atıyor. Çünkü yurttaşlık tanımı bakımından 24 anayasasını baz alıyor. Türkiye halkı diyor. İkincisi 2001 yılında Barolar Birliği’nde hazırlanan taslakta “devlete yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır” biçiminde bir tanım yer alıyor. Üçüncü seçenek olarak da ilk ikisinin bir tür sentezini yapıyor. Bu konuda tabii ki en ileri adım Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı olarak bana göre anayasal yurttaşlık tanımıdır. Fakat Barolar Birliği’nin yeni taslağına baktığımız zaman burada kendi metninden uzaklaşıyor. Hemen Türk ulusu ile başlıyor yurttaşlık tanımına. Tabii bu adımla şu anlaşılıyor: Barolar Birliği neden 2001 metnini hazırlayanları çağırmadı da bu metni gözden geçirme görevini bir heyete verdi? Bu bakımdan kimliklere çözüm açısından Barolar Birliği’nin yaklaşımı Ergun Özbudun’un heyetinin yaklaşımından daha geri bir yaklaşımı ifade ediyor. Şöyle söyleyebilirim: Ergun Özbudun Barolar Birliği’nin altı yıl önceki metnini sahipleniyor ama Barolar Birliği kendi metninden geri bir düzenleme yapıyor. Barolar Birliği bölge yönetimi önerisini kaldırıp aynen bugünkü durumun muhafaza edilmesini öngörüyor bu da kendi metninden geri adım atmak demektir.
Peki, o zaman diğerleri açısından durum nasıldır? Merkezi otorite bakımından Ergun Özbudun’un metni hükümet ağırlıklı ve başbakan ağırlıklı bir metin ve parlamentoyu olduğundan daha güçsüzleştirici bir duruma getiriyor. Dolayısı ile merkezi otoritede dengeler sistemi geçerli değil. Ama hak ve özgürlükler açısından, insan hakları açısından Avrupa sözleşmesindeki hükümleri aktarmayı bile doğru beceremiyor. Üçüncü kuşak haklar dediğimiz haklar açısından 82 anayasasından daha geriye gidiş söz konusu Özbudun’un taslağında. Bu açıdan bakıldığında Barolar Birliği’nin yeni tasarısının; vatandaşlık tanımında geriye gitmesine rağmen, bölge yönetimine kapıları kapatmış olmasına rağmen 2001 yılında koyduğumuz kültürel çeşitlilik formülünü korumuş olması bakımından en azından kurtarılmış bir formülasyon olduğunu söyleyebiliriz ki o konuda iki metin arasında paralellik olması sevindiricidir. Dolayısıyla, her iki metin de merkez-çevre ilişkisine kapalıdır. Her iki metin de hazırlanma tarzı açısından anayasal yurtseverlik kavramına tamamen kapalıdır. Çünkü bunlar yazdırma yöntemi ile hazırlatılmıştır. Sınırlı sayıda kişinin katılımı ile hazırlanmıştır. Özgürlükler alanındaki açılımların korunmuş olması tabii ki sevindirici. Ama anayasal yurtseverlik açısından her ikisi de olumsuzlukla sonuçlanmıştır.
Belki de yapılması gereken bu tür toplantılarla bir anayasal tartışma kültürünü oluşturmak suretiyle bu dayatmacı yaklaşımı; çağdaş anayasa açısından olmaması gereken, anayasada yer almaması gereken ilkelerin topluma dayatılmaya çalışılmasına ilişkin yöntemi aşmak durumundayız, kırmak durumundayız.
Murat Akan: Profesör Kaboğlu’na teşekkür ediyoruz. Sözü avukat Erdal Doğan’a veriyorum.
Erdal Doğan: Bir avukat olarak hukuk fakültesinde birinci sınıfta aldığımız bir derstir anayasa hukuku. Sizler de çok çeşitli branşlarda okumanıza rağmen belki anayasa dersleri almışsınızdır. Bülent Tanör’ün derslerinde ya da Erdoğan Teziç’in derslerinde şöyle bir şeyle başlanır: Kısa ve öz bir metindir anayasa. Tüm diğer yasalar, tüzükler, yönetmelikler bu ruhtan doğar ve bu metinden yansır. Ama 82 anayasası oldukça uzun tutulur. Şu anda hazırlanan anayasalar da pek 82 anayasasını aratmayacak kadar uzundur aslında. 2001’deki değişiklikler ve sonraki değişikliklerde de yine metnin uzunluğu açısından hiçbir geri adım atılmadı ve bu tartışılmadı da zaten. Burada aslında bir kaygı var. Şimdi 12 Eylül darbesini yapan generaller Türkiye’de düzenlenen yasalara bir güvensizlik ve anayasada her şeyi belirtelim mantığı ile yola çıktılar. Ancak hakların bir şekilde alındığı bir anayasa metni düzenlediler. Şimdi hem hocamın bahsettiği 2001 Barolar Birliği’nin, hukukçuların hazırladığı hem de hükümetin hazırladığı tasarıların da 82 anayasasından geri kalmayacak bir derecede bir genişlik ve mevzuata sahip olduğunu görüyoruz.
Anayasa; toplumsal güvenlik, huzur ve barışın sağlanması, aynı zamanda keyfiliğin sınırlandırılması için şekiller ve usuller tanınması şeklinde birçok neden ve kaygı ile hazırlanabilir. Bu kaygıların bildiğimiz gibi 1792 Amerikan Anayasası’ndan başladığını görüyoruz. Benim araştırmalarımda sonucunda 3500 yıl önce ilk anayasa fermanı diyeceğimiz Hititler’de başladığını görüyoruz. Bu dert ve kaygı o dönemlerde devlete biçim verme yönetimin nasıl olması gerektiği, iktidarların nasıl sınırlandırılabileceği, kralın nasıl yargılanabileceği ve görevden alınabileceği, mülklerin nasıl kazanılabileceğini düzenleyen yazılı metinler. Fakat şöyle bir durum oluyor insanlık tarihinde Hititlerin veya Anadolu’daki diğer yazılı hukuk sistemlerinin belli bir dönem kaybolmasından sonra hem kıta Avrupa’sı hukukunda hem Anglosakson hukukunda Roma hukuk sistemi milat olarak alınıyor. Fakat burada başlayan süreç -o aradaki 2000 yıllık boşluktan sonra- şöyle bir farklılık getiriyor: Daha merkeziyetçi, daha cinsiyetçi, daha köleci ve tekçi bir yapıya sahip imparatorlukların başladığı bir dönem Roma dönemi. Onu takip eden demokratik yapılanma dönemi –aydınlanma ve Fransız devrimi ile birlikte başlayan süreç- bu metinlerin eleştirisinin başladığı bir dönem. Bütün tartışmalarımız da 300-350 yıllık süreç içerisinde bu metinler ve bu veriler üzerinden oluyor. Hal böyle olunca, tüm 2000 yıllık tarihçesinde Anadolu’nun diğer yazılı sistemlerindeki kaygıları görmeden, son 2000 yıl içerisindeki iktidar arayışları, iktidarın sınırlandırılması, cinsiyet konusundaki yaklaşımlar, çalışma yaşamındaki ilerlemelere dair veriler ele alınarak belirli anayasa metinleri, insan hakları metinleri belirlenmeye başlıyor. Ben bunu insanlık açısından geri bir adım olarak görüyorum. Bütün tartışmalarımızın da boğulduğu aynı zamanda içinden çıkamadığımız bir sonuç olarak görüyorum. Çünkü bu durumda anayasanın temel anlayışını da bir anlamda yitirmiş oluyoruz. Çünkü şu andaki anayasalar, aslında fikir bakımından tartışma konusu olup pratik yaşamda çok da hayat bulmadığını gördüğümüz metinler olmaya başlıyor. Burada tartışmamız gereken iktidar sorunu. Biz, anayasamızda iktidarların yetkilerini, iktidarların sorumluluklarını belirtmediğimiz sürece ve bu iktidarları kullanan güçlerin sorumluluklarını belirtmediğimiz sürece en özgürlükçü anayasa diye de çıksak bu anayasanın bizim için hiçbir önemi olmayacağını düşünmekteyim.
Türkiye gerçeği içerisinde benim de özellikle bir ön adım olarak gördüğüm bir husus genelkurmay başkanlığı ve kuvvet komutanlarının yargılanabileceği konusundaki bir maddenin taslağın içerisine girmiş olması. Bu nasıl olmuş? Ancak bazı suçlardan dolayı eğer sorumlu tutulursa ve yargılanmanın önü açılırsa bu yetki sahiplerinin -görevli olduğu zamanda değil ama- görevi bittikten sonra yargılanabileceği öngörülüyor. Öyle bir yasal düzendeyiz ki, hiçbir yasa veya mahkeme yok ki mesela genelkurmay başkanı veya kuvvet komutanlarını herhangi bir suçtan veya herhangi bir suçlamadan sorumlu tutsun. Tümden dokunulmaz, tümden sorumsuz bir yapıda hukukçuluk yapıyoruz. Aynı zamanda stajyer arkadaşlara da burada hukuk dersleri veriyoruz. Aynı zamanda da yargıda adaleti sağlamaya çalışıyoruz. Hrant Dink gibi veya önümüzdeki hafta başlayacak Malatya cinayeti gibi davaların çözümlenmesine çalışıyoruz. Tabii çözülmüyor. Çünkü başka eller ve güçler bu davaların bir anlamda gizli kalmasını sağlıyorlar. Bu bakımdan yeterli bilgi almak bunun sorgulanması açısından önemli. Çünkü anayasa metinlerinin ilk çıkış amacı; iktidarın sınırlandırılması, keyfiliğin önlenmesi ve aynı zamanda sorumluların yargılanması, şeffaf yargılama ve toplumsal huzur ve barışın tesisi. Bu kaygıyla çıktıklarından dolayı yetki sahiplerinin de sorgulanmaları ve yargılanmaları sürecinin açılması ve dokunulmazlıklarının kaldırılması çok önem arz ediyor.
Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda da süreç aynı şekilde işliyor. Mesela 301 ile ilgili bir tartışmada hükümetin görüşü şu: Yeni anayasada bu metin ile ilgili düzenlemeler sağlanacak ve bu anayasa düzenlemesi ile 301 gibi bir sorunumuz kalmayacak. Ama mevcut anayasada zaten böyle bir sorununun olmamasını sağlayacak maddeler de var. Mesela anayasanın 90-5. maddesi, temel hak ve özgürlükler ulusal yasalarla çatıştığında İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Siyasal Haklar Sözleşmesi ile ilgili önceliği vermekte. Aynı zamanda yalnız sözleşmeleri değil Avrupa İnsan Hakları mahkemesi içtihatlarını da öncelik olarak vermekte. Aslında şu andaki anayasada bile düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda önümüzü açacak düzenlemeler mevcut. Yani bunun için anayasaya atıf yapmak aslında sorumluluktan kaçış hali oluyor. Hocam da (İbrahim Kaboğlu) yargılandı, Baskın Hoca ile birlikte. Bir durumda yargıçlar şunu diyebiliyorlar: “Bizi ulusal güvenlik ve kamu güvenliği ilgilendirir. Biz evrensel hukuk ilgilendirmez.” Herkesin bir hassasiyeti var bu konuda. Gerektiğinde böyle bir karara varabiliyorlar. Gerektiğinde 90-5. maddesi dikkate alınmayabiliyor.
Benim önemli bulduğum bir söylem de tasarının 26. maddesinin son fıkrasındaki düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ile ilgili düzenlemelerin düşmanlık veya kin ve nefret duygusunun önlenmesi amacıyla getirilmiş olması. Düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda mesela tümüyle bu hakkın arkasında olduğumuzu belirtmek gerekiyor. Özgürlükçü bakış açısından. Fakat bizde sürekli unutulan veya sürekli dikkatten kaçan, fikir jimnastiğimizi unuttuğumuz veya düşünme pratiklerimizin biraz eksik olduğunu düşündüğüm husus, nefret suçununun veya nefret yaklaşımının üzerine çok gitmemiş olmamız. Hem hukukçular olarak hem de kamusal aktivizm olarak. Türkiye Ceza Kanunu’nda 1216 madde vardır, kin ve nefret konusunda. Önlemeyi amaçlayan ve cezalandıran bir maddedir. Bu madde yalnızca Türk veya Müslüman olan -Alevileri de katmıyorum buraya- bu kimliğe sahip olan kişilere karşı kullanabilecek bir söylem veya tartışmada devreye giren bir madde. Halbuki en az 20 Batı Avrupa ülkesinde, hatta Ermenistan’da, Kazakistan’da bile nefret suçlarının düzenlenmiş olduğunu gösteriyor. Bu nefret suçları konusunda düşünme pratiğimiz ve yaklaşımımızın halen olmadığı ve bu konuda da herhangi bir talebimizin bulunmadığı konusunda eksikliğimizi belirtmek gerekir. Geçenlerde mesela bir tartışma vardı. Hrant’ın cenazesi üzerinden yapılan bir klip ve bu klipte okunan bir şiir. Bu konudaki yaptırımların acilen ülkemiz içerisinde de gerekli olduğunu düşünüyorum. Amaç sınırlandırma ve cezalandırma yahut hapis cezası olmayabilir. Zaten hapis cezasının tartışılması gerekir. Ama en azından kasetin toplanması ve bu konuyla ilgili başka yaptırımlara gidilmesi üzerinde çok az durduğumuz bir husus. Benim şu anda size aktarmak isteyeceğim kısımlar bunlar.
Murat Akan: Avukat Doğan’a teşekkür ediyoruz. 10-15 dakika soru cevap kısmı yapalım lütfen. Yorum mu yoksa soru mu olduğunu belli ederseniz ve kendinizi tanıtırsanız memnun olacağım.
Soru: Biliyorsunuz 61 anayasasında temel hak ve özgürlüklerin bazen kanunda gösterildiği halde hâkim kararı ile kısıtlanması söz konusu. 71’de ilk defa milli güvenlik, kamu düzeni, vatanın milletin bölünmez bütünlüğü, genel ahlak, genel sağlık, suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla yetkili merciinin yazılı emriyle hak ve özgürlüklerin kısıtlanması kavramları anayasaya giriyor. Evimiz aranabilir, konutumuza girilebilir, üstümüz aranabilir. Önce hakkı tanıyor sonra milli güvenlik, genel sağlık vesaire maksadıyla bu hakkın kısıtlanabileceğini söylüyor. Bu tartıştığımız aslında AKP’nin taslağı da değil. Hak ve özgürlükler konusunda 2001 yılında yapılan kapsamlı anayasa değişikliklerinde de aynen bunlar korunmuş. Bu tür konulara eğilmek isteyen, tartışmalara aktif olarak katılmak isteyen insanlar merak ediyorlar o zaman: “Değişen ne?” 12 Eylül’de de bütün bu maddeler vardı. Avrupa Birliği sürecinde yapılan değişikliklerde de yine bu maddeler korundu. Bunun hukuki anlamı nedir? Suçun işlenmesinin önlenmesi gerekçesiyle, milli güvenlik gerekçesiyle, genel sağlık gerekçesiyle siz bu hak ve özgürlükleri nasıl kısıtlayabilirsiniz? Bu temel hak ve özgürlüklere dokunmak mıdır, dokunmamak mıdır? Çünkü biliyorsunuz anayasanın ilgili maddesi şunu da söylüyor: “Anayasada ki temel hak ve özgürlükler özüne dokunmadan sınırlandırılır.”
İbrahim Kaboğlu: 71’de şu yapıldı: 61 Anayasası’nda yargı güvencesine bağlanan özgürlükler konusunda yeki, yargı yerine yetkili merciilere -il jandarma, idare amirleri, emniyet mensupları gibi- geçirildi. Sınırlama nedenleri artırıldı. Ve genel sınırlama var mı yok mu tartışması başlatıldı. Çünkü 61 Anayasası’nda genel güvence ilkesi vardı. 11. maddede yer alan hakkın özüne dokunulamaz ilkesi ile -ama sınırlama genel değil kademelendirilmiş sınırlama- bazı özgürlükler sınırlandırılamıyordu. 71 değişikliğinde ise güvenlik sisteminde sınırlamaya doğru bir kayma oldu. 82’ de ise tam tamına tersine çevrildi. 2001’de bu denge yeniden sağlanmaya başlandı. Sizin değindiğiniz tartışmaları aslında 2001’de değil 81’de yaptık. Mesela, “13. maddede niçin hakkın özü kavramını kaldırıyoruz?” diye eleştirince anayasa komisyonu üyeleri “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu yok” dediler. Demokratik toplum düzeninin gerekleri var, o zaman onun yerine demokratik toplumu koyduk dediler. Fakat aradan 20 yıl geçti. Bir anlamda demokratik toplum kriterine bir anda hakkın özü kriteri de eklendi ve böylece 2001 yılında daha az tartışılarak daha güvenceli bir madde yazılmış oldu. Genel sınırlamaya da son verildi.
Şimdi bildiğiniz Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine referansın anlamı ne? İki türlü anlamı var. Birinci anlamı şu tabii ki: Sözleşmeye referans yapabilirsiniz, ama hangi amaçla yaptığınıza bağlı. 82 yazıcıları yaptık dediler. Anayasayı değiştirenler sözleşmeyi temel aldık dediler. Şimdi Ergun Özbudun grubu da “niye eleştiriyorsunuz, biz Avrupa sözleşmesindeki maddeleri aynen aktardık” diyorlar. Acaba hangisi doğru? İki okunuşu var. Bir, siz Avrupa sözleşmesindeki güvenceleri alırsınız, sınırlamaları doldurmazsınız. 82 yazıcıları güvenceleri aldılar ama daha çok sınırlamaları doldurdular. Değiştirenler ise bunu dengelemeye çalıştılar. Şimdi, Ergun Özbudun ekibi ise İHAS’tan (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi) bazı maddeleri pek gerekmediği halde aldı ama 82’de alınan yanlış tercüme edilen maddeleri de aynen olduğu gibi bıraktı. Bir örnek vereyim ifade özgürlüğü açısından. 26. maddede şöyle diyor sözleşme: Bu özgürlük, radyo televizyon yolu ile yapılan yayınlarda işletmelerin izne bağlanmasını engellemez.” Ama 82’de biz bunu yayınların izne bağlanması biçiminde çevirmiş bulunuyoruz, bilerek ya da bilmeyerek. Şimdi burada yer alan Özbudun taslağında aynen bu var. Bu bir örnekti. Sözleşmeyle sınırlı kalacaksınız diye bir kural yok. Ama çelişki şurada bence, biraz şark kurnazlığı var. Herkes sözleşmeyi esas aldığını öne sürüyor,ama sözleşmeyi hangi boyutta esas aldığını gerekçelendirmiyor. İkincisi, mesela sözleşmeyi temel alıyor Özbudun taslağı, ama sözleşmenin açılımı olan hakları görmezlikten geliyor. Çevre hakları örneğinde olduğu gibi ya da insan hakları. Avrupa Konseyi çerçevesinde hazırlanan ve yürürlüğe konan Avrupa Sosyal Şartı konut hakkından dinlenme hakkına kadar geniş sosyal hakları tanıyor. Türkiye tanımıyor bunları. Bunlar Türkiye’nin az gelişmiş ülke olarak ihtiyaç duyduğu haklar değil sadece. Fransa’nın, Belçika’nın, diğer batılı devletlerin ihtiyaç duyduğu ve insan haklarının asgari eşliği olarak tanımlanan haklar. Dolayısı ile belki sorunun yanıtı şu şekilde bitirilebilir: Bütün bunları bir şekilde ele alıp, “dengeli bir biçimde bunları neden yansıtmıyoruz?” sorusunun tartışılmasıyla zannediyorum sizin sorunuza cevap verilebilir.
Soru: Burada merkeziyetçiliğin dağıtılması konusuna, yerelleşme konusuna değindiniz. 24, 61 ve 82 anayasalarında merkezi devletin korunduğunu görüyoruz. Benim bildiğim kadarıyla ve daha önce de konuşmanızın başında belirttiğiniz üzere anayasanın hangi toplum, hangi gruba hizmet ettiği konusunun 21 anayasasında diğer üç anayasamıza göre daha farklı olduğunu görüyoruz. Belki koşullar nedeniyle yerel bölgelere yönetim devredildiğini görüyoruz, merkezilikten ziyade. 21 anayasası bize bir şeyler anlatabilir mi, yeni anayasa hazırlanması konusunda? İkincisi, 24, 61 ve 82 anayasasında, şu anki anayasanın 66. maddesinde olan ifade farklı mı? “Türkiye Cumhuriyeti’ndeki herkes Türk’tür” ifadesi ulusalcı bir yaklaşım mıdır? Yoksa sadece sizin söylediğiniz anayasal bağlılık konusundaki bir yaklaşım mıdır? Üçüncüsü de, biz sivil bir anayasa hazırlanmasıyla gerçekten her şeyin hallolacağına mı inanıyoruz? En basitinden benim verebileceğim bir örnek olarak 82 anayasası ile beraber grev hakkının karşısına gelen bir lokavt hakkı var. 61 anayasası ile tanınan grev hakkı var ve bunun sahiplenilmemesi var. Yani toplum bunu talep etmediği sürece, toplumun tabanından bir istek gelmediği sürece anayasayı istediğimiz kadar revize etsek, haklar tanısak bile bunlar, Türkiye’nin ihtiyacına cevap verecek mi?
İbrahim Kaboğlu: Son sorudan başlayayım çabuk bitirmek için. Zaten son sorunuz çok önemli. Bir yönüyle anayasa fetişizmi diyorum ben buna. Yani anayasanın sanki bizim sorularımıza çare bulacağı çözüm bulacağı biçiminde çok çabuk bir düşünceye, izlenime kapılıyoruz. Oysa bunu, biraz daha gerçekçi bir zeminde ele almamız gerekir. Şu anda acil olarak -benim bir yazımda üç S olarak adlandırdığım sizin de değindiğiniz- sendikalar kanununun, siyasal partiler kanununun, seçimler kanununun acil olarak demokratikleştirilmeye ihtiyacı var. Yeni bir anayasayı beklemeye gerek yok. Çünkü bu anayasaya bile aykırı bir düzenleme. Mesela %10’luk baraj bu anayasaya aykırı. Bunun gibi birçok anayasaya aykırı hususlar var. Sendikalar kanunundaki birçok madde başta noter senedi gerekliliği olmak kaydıyla anayasaya aykırı. Mesela işçilerin sendikaya üye olmak için, üyelikten çıkmak için noter senedine ihtiyacı olmaları anayasanın 13. maddesine hakkın özünü zedelediği için aykırıdır. Bütün bunları tartışabiliriz. O nedenle bu boyutu önemsiyorum.
İkinci olarak anayasal yurtseverlik kavramını kullanmamın nedeni o. Biz eğer Türkiye’de uygulanabilir bir anayasa istiyorsak, bunu yapacaksak, yapabileceksek, yapabilirsek eğer bunu, ancak işçisi ile, çalışanı ile, işsizi ile, köylüsü ile, doğusu ile, batısı ile her tarafın tartışması, her kesimin katılımı ile yaparsak olur. Herkes anayasada kendinden bir pay görecek. Bu yapım süreci önemli. Ama hangi ilkeler? Avrupalı bir yazar şunu sormuştur? Acaba Avrupa’nın bir Habermas’ı olacak mı diye? Anayasal yurtseverlik kavramı Habermas’a ait. Alman filozof; Almanya’nın bu şekilde kendi milliyetçiliğini, ırkçılığını aşabildiğini ve hukuk devletini, insan haklarını koruyan demokratik devleti korumaya katkıda bulunabildiğini belirtiyor. Gerçekten Avrupa yaratamadı Habermas’ı ve anayasasını da yapamadı. Diğer soru kimlikler sorusu. Tabii ki 61 ve 82 anayasası birbirine yakın tanım bakımından. Fakat 82’nin Ergun Özbudun’un da belirttiği gibi etnisite ile örtüştüren bir yaklaşımı var. 82 anayasası, sanki bu topraklarda yaşayan insan toplulukları tek soya indirgenebilirmiş ve öyle yapılırsa Türkiye’nin önü açılacakmış, olumlu bir geleceğe dönülecekmiş anlayışı ile yazıldı ve uygulandı. Onu aşmak için bu kısır döngüden çıkarak daha geniş formüller bulmamız lazım. Biraz önce Erdal Bey değindi, ben kendi davamız olduğu için ona değinmek istemezdim. Ama mesela mahkûm olmamızın, yani ceza dairesinin bozmasının nedeni ve ceza genel kurulu eğer ona uyarsa mahkûmiyet şeklinde kararla sonuçlanmasının bir nedeni, kullanılan üç sözcükten biri. “Türkiyeli” sözcüğüdür. Oysa “Türliyeli” sözcüğü Atatürk’ün daha 1923’te yazdığı ilk anayasa taslağında hakkın özneleri olarak kullandığı kavram. “Türkiyeliler” diyor, “seyahat özgürlüğüne sahiptir”. Bizzat Atatürk’ün kaleminden çıkan bir söz. Dolayısı ile bunları unutmuşuz. Tabii ki koyu Atatürkçüler bunları hatırlamak ya da dile getirmek istemezler, çünkü bu bir açılımı işaret eden bir öneridir. Ama bugün görüldüğü gibi ceza davasının konusunu oluşturabiliyor. Bu bakımdan son derece önemli, nasıl bir formül benimseyeceğimiz. Belirli bir etnisiteye indirgeyeceğimiz bir anayasal formül mü? Eğer devletin adı Türkiye Cumhuriyeti ise ülkesinin adı Türkiye ise o zaman neden Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı olmasın. Ya da Atatürk’ün özgün değişi ile Türkiyeliler olmasın.
Haklısınız 21 anayasası yerel yönetimler bakımından en açılımlı anayasa idi. Ama en talihsiz anayasa idi. En talihsiz olması en kısa olmasından kaynaklanmıyor. Ama o kısımlarının uygulanmamış olması nedeni ile. Ancak tabii ki 21 anayasasındaki açılım, yerel yönetimler bakımından bir dayanak olarak alınabilirse de çağdaş gelişmeleri de dikkate almak durumundayız. Eğer Türkiye’de bir bölge yönetimi olsaydı Karadeniz bu şekilde talan edilmeyecekti. Karadeniz otoyolu şu anda hemen dökülmeye başladı. Bölgeli bir yönetimde o yönetimlere sormak durumundasınız. Orada yaşayan insanlara sormak durumundasınız. Merkeziyetin hâkim olduğu yerde Karadeniz’i de yıkabilirsiniz. Kaz Dağları’nı da yıkabilirsiniz. Ona Ankara’daki bürokrat karar veriyor. Anayasa mahkemesi 61 anayasası ile birlikte çağdaşlarının benzeri bir mahkeme olarak örgütlendi. İtalya, Almanya, Avusturya gibi. Fakat 82 anayasası 61’in de çok çok gerisinde bir düzenleme oldu anayasa mahkemesi için. Bu bakımdan birçok yönden anayasa mahkemesi yeniden yapılandırılmalıdır. Yurttaşların doğrudan başvuru hakkı olmalıdır. Parlamento yılları yılı bir kanunu çıkarmadığı zaman, ihmal ettiği zaman, anayasal hükümleri uygulamadığı zaman anayasa mahkemesinin devreye girip “bu kanunun çıkarılmıyor olması anayasaya aykırılık oluşturmaktadır” biçiminde bir yetkiye sahip olması gerekir. Birçok Avrupa devletinde bu var. Anayasa mahkemesinin yeni baştan örgütlenmesi gerekir. Fakat görüyoruz ki AKP taslağı anayasa mahkemesinin yeniden yapılandırılmasını, üyelerinin sayısını artırıp bir kısmını parlamentoya seçtirmek biçiminde anlamış. Yetkilerinin azaltılması şeklinde anlamış. Barolar Birliği ise 2001 metninde tanımlanan o geniş yetkileri tırpanlama biçiminde anlamış. Bence anayasa mahkemesi çok ciddi olarak yeniden yapılandırılmalıdır. Üyelik koşullarından üyelik yapısına tutun da çalışma biçimine kadar yeniden yapılandırmak gerekiyor.
Erdal Doğan: Bana anayasa mahkemesinin tümden kaldırılarak Türkiye insan hakları mahkemesi kurulması çok daha anlamlı olacak gibi gözüküyor. Her şekilde anayasa mahkemesi, siyasi rejimin sigortası görevini görüyor. İnsan hakları mahkemesinin biraz daha farklı öncelikleri olacak, belki o sistemle bile uyuşmayacak açıklamalarda bulunabilecek. Mesela İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de bize çok yeni açılımlar getirdiğini söyleyebiliriz. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin, yasal mevzuatın çok ötesinde yeni açılımlar getirdiğini söyleyebiliriz. Belki Türkiye insan hakları mahkemesi de böyle bir araca dönüşebilir. Çünkü anayasa mahkemesinin genellikle muhafazakâr niteliği ve statükoyu koruma kaygısı hep olacak diye düşünüyorum.
Murat Akan: Sayın Gülbahar’ın bir sorusu var onu da alalım.
Hülya Gülbahar: Emre Aköz Sabah gazetesinde durmadan yazıyor: “Yasama, yürütme, yargı üçlemesinden yargıyı çıkartalım, çünkü yargı siyasi sorumluluk taşımayan bir organdır. Egemenlik, yasama ve yürütme üzerinden yürümelidir.” Anayasa mahkemesi bir yanlış karar aldı diye mahkemeyi kaldıralım mı, değiştirelim mi tartışması sürüp gidiyor. Benim size iki tane sorum var. Bir tanesi siz DİSK, KESK gibi sendikaların oluşturduğu Emek Platformu’nda onların hazırlayacağı ve anayasanın üzerine inşa edilmesi için temel ilkeleri önerecek bir metin hazırlığı içindesiniz. Ben aslında duydum, bitmiş bu metin. Taslak çalışması bitmiş. Duyduğum kadarı ile ön taslakta ya da ön taslağın önündeki taslakta kadınların eşit temsili ile ilgili hiçbir düzenleme yokmuş. Acaba doğru mu duydum diye soruyorum. İkinci sorum Barolar Birliği taslağında kadın erkek eşitliğinin sağlanması cumhuriyetin temel ilkeleri arasında sayılıyor. O açıdan sevindirici bir şey. 11 hazırlayan içinde siz de vardınız gerekçede.
İbrahim Kaboğlu: Eskisinde.
Hülya Gülbahar: Tabii hoş bir durum değil, 11 hazırlayıcıdan 9’una haber vermeden gözden geçirmek bir çalışmayı. Benim de görebildiğim aksaklıklar, eleştiriler var Barolar Birliği taslağına. Sizin Emek Platformu’nde hazırlayacağınız bir genel ilkeler olacak. Barolar Birliği’nin bu çalışması var. Bir de Özbudun’ların taslağı var. Buna rağmen hükümet niye acele ediyor, anlamıyorum. Acaba bunlar arasında bir uzlaşma çalışması yapılabilir mi? Böyle bir ihtimal var mı?
İbrahim Kaboğlu: Zor bir soru tabii. Benim yanıtlayacağım bir soru değil. Esasında bu konuda diğer taraflara sormak gerekiyor. Hükümet tarafına sormak gerekiyor. Bizim yapmaya çalıştığımız; bir anayasada hangi ilkeler yer almalıdır, nasıl hazırlanmalıdır? Daha yolun başındayız. Elden geldiğince geniş ve katılımcı bir yöntem çalışacağız. Belli kesimlerin katılımının önemi 61 anayasasından belli. Bunu anlatmaya gerek yok. 61 anayasasını da eleştirebiliriz kuşkusuz. Ama bizim tarihimizdeki en demokratik ve en liberal anayasa. Birçok Avrupa anayasası ile karşılaştırılabilir özelliklere sahip. Ama nedir zaafı? İki zaafı var: Darbeden sonra hazırlanmış olması ve Demokrat Parti’nin dışlanmış olması. Demirel başbakan olduğu zaman ilk hançeri neden anayasaya sapladı, çünkü Demokrat Parti’nin uzantısıydı Adalet Partisi. Ve o anayasayı uygulamaktan özellikle kaçındı. Anayasanın hazırlanma süreci ile anayasanın uygulanması arasındaki doğrudan ilişki nedeni ile zaten anayasal düzenleme kavramını kullandım. Çok iyi bir anayasa hazırlayabilirsiniz. Ama anayasanın kendilerine uygulandığı kesimleri dışlarsanız o zaman sonuç alamazsınız. Bir dernekler kanunu herkese uygulanmayabilir, siz ömür boyu dernek kanununun dışında kalabilirsiniz. Ama anayasa herkese uygulanmak durumunda. Hakkari’deki çobandan Ankara’daki cumhurbaşkanına kadar. Dolayısı ile Hakkari’deki çoban şunu düşünecek: “Bu anayasa bana da uygulanıyor, İstanbul’daki bilmem ne fabrikasının patronuna da uygulanıyor.” Eşitlik ilkesi açısından bu duygu çok önemli. O nedenle zaten yeni anayasada gerek Özbudun’un taslağında gerek diğerlerinde dokunulmazlığa dokunulması önemli. Çünkü hukuk devletini inşa etmek istiyorsak hukuk önünde yöneten ve yönetilen eşit olmalı.
Erdal Bey’in kaygısını endişesini anlıyor olmakla birlikte belki de insan hakları mahkemesini kurarsak bugünkünü de arar hale geliriz. Çünkü anayasa mahkemesi, sadece insan haklarını koruma görevi açısından değil aynı zamanda devlet organları arasında denge sağlaması açısından da önemli.
Soru: Siyaset üzerindeki askeri vesayet hakkında anayasada nasıl bir düzenleme talep etmeliyiz? Siyaset üzerinde asker gölgesini azaltmak için. Anayasada yapılacak düzenlemeler bu iş için tabii ki yeterli değil, bunun bir zihniyet değişikliği gerektirdiği ortada. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
İbrahim Kaboğlu: Zor sorulardan biri Türkiye bağlamında. Tabii ki ilkeler olarak belirtebiliriz. Yargı düzeni açısından askeri Yargıtay, Danıştay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi gibi kurumlara son verilmeli. Yargı denetimi açısından askeri yargının yüksek yargı düzleminde örgütlenmesine son vermek gerekir. İkincisi, askeri işlemler üzerinde özellikle mali bakımdan Sayıştay denetiminin sağlanması gerekir. Yani üniversite hangi denetim kuralına tabiyse, askeriye de o denetim kuralına tabi olmalıdır. Üçüncüsü, Milli Güvenlik Kurulu’ndaki ad eğer anayasal ölçekte korunacaksa Milli Savunma olmalı. Güvenlik çok geniş bir kavram. Sadece savunma işleri ile bunu daralttığınız durumda, sivil mi çok yer alsın asker mi çok yer alsın görüşü geçerliliğini kaybediyor. Ama bunun ötesinde şöyle bir sorunumuz var. Özellikle Özbudun’un ekibinin hazırladığı metinde birinci kırılma noktası açısından ileri bir adım var. Fakat ikinci kırılma noktası açısından belki kırılmayı derinleştirecek bir husus var, o da başörtüsü konusu. Şimdi üniversitede başörtüsünü kayıtsız koşulsuz koyduğunuz zaman iki sorunu beraberinde getirmiş oluyorsunuz. Birinci sorun, kılık kıyafet açısından yeni bir düzenleme yapmanız güçleşir üniversitede çünkü eşitlik ilkesi gelir ve herkes dilediği kıyafetle gelir. Bunu tartışmıyorum fakat ben ikinci boyutuna değineceğim. O da şu. Bu konu anayasal bir konu değil. Üniversitede kıyafet serbestliği bir anayasal konu değil ama anayasa ile düzenlediğimizi varsayalım. O zaman şunu koymak durumundasınız. Üniversitelerde kılık kıyafet serbestliği vardır. Ancak bu serbestlik kamu görevlileri için geçerli değildir. Ya da bu serbestlik kamu görevlileri için yapılacak düzenlemeye engel oluşturmaz. Öğrenci üniversiteye geldiği zaman bilebilmeli ki, “ben başörtüsü ile bitireceğim üniversiteyi ama ben hâkim olduğum zaman yeni bir düzenlemeye tabii olacağım.” Ama siz bunu demezseniz, öğrenciyi o şekilde öğretime tabii tutarsanız, “hocam” der, “hukuk güvenliğini öğrettiniz siz bize. On yıl ben sizin kumrunuzda öğrencilik yaptım. Şimdi asistan olacağım diye başımı mı açayım?” deme hakkına sahip olur. Eğer siz bu konuda samimi iseniz geleceğe yönelik olarak koyacağınız kuralları da saydam olarak kurmak zorundasınız. Meslektaşlarım bilirler, bu konuyu Avrupalılara anlatmak konusunda güçlük çekiyoruz. “Türkiye’de laikliğin bekçisi ordudur” diyor, “hayır” diyoruz. Ama böyle bir izlenim ister istemez doğuyor ve bu açıdan normalleşmeyi yapamadığımız zaman bir biçimde orduyu da tam tamına kışlaya sokmakta güçlük çekiyoruz. Ordunun kışlaya dönmesi gerekiyor, ama kışlaya döndürebilmek için rejimin geleceği konusunda özellikle siyasal aktörlerin saydam olmaları da gerekiyor. Çünkü anayasa geleceğe uygulanacak bir metindir. Gelecek kuşakların iradesini bağlayamayız. Dikkat edin, 61 anayasasında din dersleri zorunlu değil, seçmeli olacaktı. 82 anayasası zorunlu olacak dedi. Şimdi başörtüsü konusunu anayasanın merkezine yerleştirdik. O zaman on sene sonra neden demeyelim peki devlet dairelerinde başörtüsü olsun. Bunu ben hukuk devletini kuracaksak sorgulamak durumundayım. Sözlerimi teşekkürle bitirmek istiyorum. Boğaziçi Üniversitesi Türkiye’de ilk üniversite Baskın Oran ve beni düşünce özgürlüğümüz için imza kampanyası ile destekleyen. Şu ana kadar ilk ve son üniversite. Burada inisiyatif alan bir meslektaşımız teşekkür etmek istediğim zaman “ama biz iki yüz imza istiyorduk” dedi. “Hayır” dedim, “hiç endişe etmeyin, 114 imza da o kadar makbul ki bizim için.” Benim mezun olduğum üniversiteden 14 imza bile çıkmadı. Dolayısı ile bu teşekkür borcumu da bu vesile ile yerine getirmek istedim. Sağ olun.
Murat Akan: Hocam, biz teşekkür ederiz. Son yorum hakkını Sayın Doğan’a veriyorum.
Erdal Doğan: Ciddi bir Sayıştay denetiminin yoksun olduğu çok açık. Milli Savunma Bakanlığı bile milli savunma aracılığı ile orduya giden paranın nasıl kullanıldığını bilemiyor. Kendisi bile denetlenip denetleyemiyor. Evet, bir şeffaflık lazım. Ama çok basit bir şey: İdare hukukunun esası gereği yetki sahibi aynı zamanda sorumluluk sahibidir. Türkiye’de yetkiler büyüdükçe sorumsuzluk artıyor. Ordunun içerisindeki en yetkili şahıs da yargı dokunulmazlığına sahip. Hocam çok doğru tespit etti. Askeri yargı ile sivil yargının bu şekilde ayrılmış olmasını ortadan kaldırmak lazım. Tek bir yargı tek bir sistem olması gerekiyor. Bu da yetmez bence. Kuvvet komutanının ve genelkurmay başkanının da çok rahatlıkla yargılanabilir, hesap sorulabilir olması gerekiyor. Kim soracak ona? Mümkün değil. Öyle bir yasa yok. Durumdan vazife çıkarmak konusunda da iç yönetmelik yetiyor. O zaman tabii bizim tüm konuşmalarımız, anayasal tartışmalarımız, yasal tartışmalarımız boş oluyor. Tek bir yönetmelik Türkiye’yi idare edebiliyor. Bu bakımdan yargısal sorumluluk çok önemli. Bir de şöyle bir şey var Türkiye’de, yönetmelikler devleti, yani ne kadar anayasayı yaparsanız yapın elde olan ilişkide yetki ve sorumluluğu düzenlemediğiniz noktada, yargısal sorumluluğu yerine getirmediğiniz ve şeffaflığı sağlayamadığınız, adil yargılanmayı oluşturmadığınız sürece gerçekten de Türkiye’yi anayasalar değil yönetmelikler yönetecek. Terörle Mücadele Yasası’nın arkasından çıkan TMSK, ceza mahkemesindeki düzenlemeler birer mihenk taşı oldu. Şu anda Türkiye’nin anayasası bir anlamda Terörle Mücadele Yasası. Oradan gelen uygulama bütün her şeyi belirleyen bir mihenk taşı oluyor. Bir de tabii iç yönetmelik esas unsurlardan birisi. Tabii burada en önemli şey yargısal denetime sokmak.Yalnız askeri değil, tabii başbakanı, milletvekilini, müdürü de.
Murat Akan: Konuşmacılarımıza teşekkür ediyorum. Sözü KADER başkanı Hülya Gülbahar’a veriyorum.
Hülya Gülbahar: Bu anayasa çalışmaları yüzünden avukatlığı bırakıp siyasete atılmayı düşünüyorum. Halbuki hiç böyle bir niyetim yok. Tam tersine emeği ile geçinen bir insanım. Şimdi anayasa tartışmaları ile ilgili ne anlatacağım, nasıl anlatacağım bilmiyorum. Türkiye biraz anayasa yorgunu. Benim hayatım da anayasa tartışarak geçti neredeyse. Gördüğüm kadarı ile bundan sonraki hayatımız da anayasa tartışarak geçecek ama tartışmaların temposu düştükçe ilgi ve katılım da azaldı. Muhtemelen umut da kalmadı bizlerde diye düşünüyorum. Şimdi çok aceleye getirilen bir anayasa çalışması ile karşı karşıyayız. Neden bu kadar aceleye getirildiğini de anlamaya çalışıyorum. Aralık ayında AKP taslağı web sayfasına konacak. Burhan Kuzu başkanlığındaki anayasa komisyonu oraya haricen gelen önerileri alacak ve benim gördüğüm kadarı ile de Mart sonu gibi de referandum ile çıkarmayı planlıyorlar. Tabii bu benim tahmini görüşüm. Bu kadar hızlı ve aceleye getirilmiş bir anayasanın Türkiye için hayırlı bir anayasa olmayacağını düşünüyorum. Ben anayasanın genel hükümleri üzerine çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama yasama, yürütme, yargının ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkelerinin AKP’nin hazırladığı taslakta epey bir tırpanlanmış olduğunu gördüğüm için ciddi kaygılar taşıyorum. Yasama yürütme ve yargının tek elde toplanması gibi. Az önce anayasa mahkemesini konuştuk. “Egemenlik milletindir” güzel ve önemli bir slogan ama anayasa mahkemesinin 11 üyesinden yanlış hatırlamıyorsam 8 üyesini TBMM seçecek. Avrupa Birliği’nde gördüğümüz kadarıyla yüksek mahkeme üyelerini hâkimlerin kendi aralarından seçmesi gerekiyor. Yargının bağımsızlığının tanınmadığı ve mecliste çoğunluğu oluşturan partiye bırakıldığı yüksek yargı oluşumunu ciddi olarak kaygı ile karşılıyorum. Tamamen keyfi bir anayasa yapım süreci ile karşı karşıyayız. Ve bu dünyanın artık terk ettiği bir süreç. Son otuz yılda, yaklaşık dünyada 200 tane yeni anayasa yapıldı ve akademik ya da değil ya da askeri küçük grupların hazırladığı ve toplumun onayladığı anayasa yapma devri dünyada kapandı. Türkiye’de yeniden böyle bir devir yaşatıyoruz. Bizim son dönem bildiğimiz Kanada, Finlandiya, Bolonya, Güney Afrika deneyimi var. Finlandiya da beş yıl falan tartışıldı anayasa. Güney Afrika’da iki yıl tartışıldı ve iki yıllık tartışmanın sonucunda halkın %73’ünün anayasa konusunda fikir sahibi olduğu bir süreçten sonra anayasa kabul edildi. Temel ilkeler konuyor. Bu temel ilkeler üzerinde değişik siyasi görüşler ve kesimler eğilimlerini belirliyor. Ondan sonra ana döküman denen -o zaman bile anayasa denmiyor- bir döküman oluşturuluyor. O dökümanın üzerinden bir taslak yapılıyor. Ama anlaşıldığı kadarı ile Türkiye’de bu süreçleri pek yaşayamayacağız.
Biz kadın örgütleri olarak Medeni Kanun-Türk Ceza Kanunu platformlarından gelen kadın örgütleri olarak -86 kadın örgütü- bu anayasa sürecine taraf olmak üzere geçtiğimiz aylarda bir araya geldik ve anayasa platformunu oluşturduk. Ben aynı zamanda Anayasa Kadın Platformu adına kadınlarla ilgili taleplerimizi de anlatmaya çalışacağım. Bu arada az önce LGBTT’den bir arkadaşım yeni bir platform kuruluş bildirisi verdi. İkinci bir platformumuz daha var şu anda. Lezbiyen Gey Biseksüel Travesti Transeksüel hareketinin oluşturduğu yeni bir anayasa platformu daha var. LGBTT platformu ile kadınların ortak taleplerinden bir tanesi Türk Ceza Kanunu sırasında tartıştığımız, cinsel yönelim ile ilgili ayrımcılığın suç olması maddesinin TCK’ya eklenmesi. Son dakikada Türk Ceza Kanunu tasarısından çıkartılmıştı cinsel yönelim ile ilgili ayrımcılığı suç sayan ilke. Dolayısı ile Türkiye açısından korkunç bir hukuki gaf da yapılmış oldu. Adeta önce suç sayıp cinsel yönelim ayrımcılığını sonra serbest bırakmak gibi bir şey de yaşanmış oldu. Mutlaka ve mutlaka medeni hal ayrımcılığının, yaşa bağlı ayrımcılığın, cinsel yönelim ayrımcılığının ve cinsiyet kimliği ile ilgili ayrımcılığın yapılmaması hem kadın örgütlerinin hem LGBTT platformunun ortak talebi.
Özbudun’ların taslağını biz de kadın örgütleri olarak inceledik. Vatandaşlık tanımı adı altında aslında çok ilginç bir kadın vatandaşlığı tanımı yapıldığını düşünüyoruz anayasada. 2004 yılında anayasaya “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir, devlet bu eşitliği sağlamakla görevlidir” hükmü eklenmişti ki geçici özel önlemler uygulanması, pozitif ayrımcılık uygulanması için önemli bir anayasal zemin oluşmuştu. Özbudun tasarısında bu iki cümlenin tamamen çıkarıldığını görüyoruz. Onun yerine bir cümle eklenmiş “kadınlar, çocuklar, sakatlar, yaşlılar hakkında kimi tedbirler alınır” diye. Tasarıyı hazırlayan akademisyen arkadaşlar ve tasarıyı savunan politikacılar bize bunun pozitif ayrımcılık olduğunu, tam da bizim istediğimiz şey olduğunu, niye bu maddeye itiraz ettiğimiz anlamadıklarını, duygusal davrandığımızı, psikolojik rahtsızlığımız falan olduğunu söylüyorlar. Ciddi bir şekilde biz bu maddeye özellikle itiraz ediyoruz. Birincisi; çocuklar, yaşlılar, sakatlar ve kadınlar için korunmaya muhtaç kesimler diyor. Biz kadın hareketi olarak çocukların, sakatların, yaşlıların tabiî ki de kadınların anayasal olarak korunmaya muhtaç bir kesim olarak damgalanmasına tabii ki hararetli bir şekilde karşı çıkıyoruz. İkinci olarak, tabii ki bu kesimlerin, dezavantajlı gruplar olarak, anayasaca tanınacak sosyal haklara ihtiyacı var. Dolayısı ile koruma tedbiri politikası değil hak politikası gerektiğini düşünüyoruz. Sadece kadınlar için değil, sakatlar, yaşlılar ve çocuklar için de. Ayrıca bu kesimlerin yarısının da kadın olduğunu, sakat bir kadının sakat bir erkekten farklı olarak ek sorunlarla mücadele etmek zorunda olduğunu biliyoruz. Geçici özel önlemler politikası yolu ile cinsler arasındaki farkın kapatılmasını istiyoruz. Kadınların herhangi bir alt kategori ya da grup olmadığını, toplumun yarısını oluşturduğunu dolayısı ile toplumu ilgilendiren bütün sorunlar konusunda sosyal bir taraf olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Dediğim gibi diğer grupların da zaten yarısını kadınlar oluşturuyor.
Bir takım tedbirler alınır diye belirsiz bir şey konulduğunda ne anlama geliyor? Çok kötü niyetli yorumlar yapmak istemiyorum, iyi niyetli olarak yanlışlıkla falan yapılmıştır bu tür düzenlemeler demek istiyorum. Ama kötü niyetli baktığımız zaman şöyle bir tablo çıkabilir: “Devlet bir takım tedbirler alarak kadınlar, yaşlılar ve sakatları korur” derseniz, yani genellikle sosyal hizmetler öznesi olan kesimi tek bir aile torbası içerisinde ele alırsanız kadınlar, yaşlıların sakatların ve çocukların bakımından sorumlu cins haline geliyor. Hepsini bir kategoriye aldığınız zaman eşitlik temeli kaldırılmış oluyor. Bir koruyucu tedbir önlemi alınmış oluyor. Örneğin biz çalışan kadını koruyacağız diyerek üç yıllık ücretli doğum izni politikası uygulandığında -ki Türkiye sosyal demokratlar da, sendikacılar da böyle öneriler, yasa teklifleri götürmüşlerdir meclise- kadın çalışma hayatının tamamen dışında kalmış oluyor. Yani bu bir koruma tedbiri midir? Evet, bu bir koruma tedbiridir bir yanıyla baktığımız zaman. Eşitlik ilkesinin kaldırıldığı bir anayasal düzenlemede bunun kadınları çalışma hayatından dışlayacak bir politika olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir anayasal dayanak kalmamış olacak. Bu gayet de mümkün ve ihtimal dâhilinde bir uygulama olacak. Onun için biz geçici özel önlemler, yani kadınlar aleyhine eğitimde, sağlıkta, siyasette, sosyal hayatta yaratılmış olan uçurumun kapatılması için eşitlik temeline dayalı bir özel önlem politikası uygulanmasını istiyoruz. Kota da bunlardan bir tanesi. Bu farkı kapatmak için anayasaya girmesi konusunda ısrarlıyız. Şimdi vatandaşlık meselesinde, eşitlik maddesinde kadınlara; yaşlılar, çocuklar ve sakatlar -gerçekten bu kesimleri küçümsemek için söylemiyorum ama- ile birlikte aynı aile torbasının içerisinde yer verilmesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatmak istiyorum.
Şimdi anayasada başka bir şey daha var: “Vatan hizmeti bütün TC vatandaşlarının görevidir” diyor. Yani kadınlara zorunlu askerliğin önü açılmış oluyor, Özbudun tasarısı ile. AKP’nin bunu nasıl düzenleyeceğini bilmiyoruz ama Kadından Sorumlu Devlet Bakanı, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada “Evet, kadınlar da askerlik yapabilir. SHÇEK’lerde (Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu) çalıştırabiliriz kadınları vatani görev yerine. Çocuk, hasta, yaşlı bakımı yapabilir askerlik görevi olarak” dedi. Şimdi bizim kaygılarımız ve korkularımızın tam da yerine oturduğu bir düzenleme bu. 9. madde ile beraber askerliği ele aldığınızda kadınlara toplumda şu yeri veren bir anayasa yapmış oluyoruz: “Kadınlar bağımsız birey değildir, ailenin bir parçasıdır. Aile içerisindeki çocuk, yaşlı, sakat vesaire bütün bakım işleri kadınlar tarafından yapılır. Kadınlar bunu yaparken eğer ekstra bir boş zamanları kalırsa veya hayatlarının belli dönemlerinde gidip SHÇEK’lerde, sosyal hizmet kurumlarında yaşlılara, sakatlara çocuklara bakarlar. Vatani görevlerini de yapmış olurlar.” Kötü niyetliyim diyorum ama sonuçta hiç de imkân dâhilinden uzak olmayan bir yorum bu. Bu anayasayı incelediğimiz zaman kadınlara yeni toplumsal dönemde -ki anayasalar iki günlük üç günlük uygulamalar için yapılan yasalar değil- verilen görevlerin bu olduğunu görüyoruz ve tabii ki buna ciddi bir şekilde itiraz ediyoruz.
Fakat AKP’li yetkililer, başbakan dahil olmak üzere, “Evet, tamam haklısınız. 1982 anayasasına eklenen kadınlar ve erkekler eşit hakka sahiptir, devlet de bunu sağlar cümlesini de koyacağız” diyor. Ancak, biz geçici özel önlemlerle bu uçurumun kapatılmasını istemiştik. Siyasette ve kamusal hayatta eşit temsil ilkesinin anayasaya konmasını istiyoruz. Kamuoyunda izlemişsinizdir, bu konuda iktidar partisinde inanılmaz bir direnç var. Hoş, muhalefet partilerinin de umurunda değil zaten bu konunun yeni anayasaya konması. Dolayısı ile kadınlar açısından şu anda görünen tablo maalesef yeni hiçbir şeyin olmaması bu yeni anayasada. Biz eşit temsil gibi taleplerimizi dile getirdiğimizde her zaman, toplumun her kesiminden “çalışın, siz de hak edin, olması gereken yere gelin” gibi itirazlarla karşılaşıyoruz. Şimdi bir tane rakam vermek istiyorum kağıt üzerinde eşitliğin Türkiye’ye hiçbir şey getirmediğine dair. 2006 KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsü) raporuna göre 2006 sonu itibari ile KİT’lerde çalışan personelin %92.7’si erkek. Neredeyse tamamına yakınının erkek olmasından bahsediyoruz. Çok içimi acıtan ve sürekli altını çizmeye çalıştığım bir başka rakam daha var. Türkiye’deki genç işsiz nüfusun %88’i kadın. %88 gibi bir rakamdan bahsediyoruz burada. Neredeyse genç kadınların %90’ı işsiz bu ülkede. Bu işsizliği gidermek için hiç kimse kılını kıpırdatmıyor. AKP’nin seçim öncesi ve seçim sonrası programında kadın ve emek ve istihdam ile ilgili iki tane sözü var. İki politikası var uyguladığı. Bir tanesi, eve iş alan kadınların eve aldıkları işten vergilerin kaldırılması. Kadın evinde ekstra bir iş yaptığı zaman manalı oluyor AKP hükümeti için. İkincisi, mikrokrediler yolu ile kadın girişimciliğinin özendirilmesi. Ya girişimci kadın olacaksınız ya evinizde oturup ev iş yapacaksınız ya da ev işi yaparken aileye katkı anlamında bir şey yapacaksınız. Bütün istihdam ve kadın politikası bunun üzerine oturuyor AKP’nin. O yüzden de bu anayasa tartışmaları sırasında özellikle hem siyasal alanda hem kamuya alınacak personel sayısının belirlenmesinde kadın erkek eşit temsil ilkesine yer verilmesinin yaşamsal önem taşıdığını düşünüyoruz. Hem kadınlar için hem de Türkiye’nin demokrasisinin gerçek bir demokrasi olması için. Kadın istihdamı, Türkiye’de 1950’li yıllarda %70 civarında iken 2005 yılında indiği nokta % 20,4. 2006, 2007’de bu rakamların %20’lere indiğinden falan bahsediyoruz. Dolayısı ile sadece siyasette değil kamuya alınacak personel alımında da, meslek kuruluşlarının yönetiminde de kadın erkek eşitliği ilkesinin anayasaya yerleştirilmesi Türkiye açısından, kadınlar açısından yaşamsal önem taşıyor. İstihdamdaki kadın oranlarını söylerken bir şeyin altını çizmeye çalışıyorum. Cumhuriyet kurulurken kuruluş ideolojisinin içerisinde kadın erkek eşitliğinin sağlanması var. Geçtiğimiz günlerde başbakan ile bir Ruanda tartışması yapmıştık, belki izleyenleriniz olmuştur. Hep aynı şeyi anlatmaya çalışıyoruz. Savaştan çıkarak bir cumhuriyet kuruluyor ve kalkınma, gelişme, gelişmiş ülkeler içerisinde ülkeye bir yer kazandırma gibi cumhuriyet ve ülke vizyonunu önüne koyuyor. Bir ülkenin; sadece bir takım kurucu önderler, kadınları sevdiği, saygı duyduğu için değil doğrudan doğruya kalkınma, gelişme ve demokrasinin kurulması için nüfusun yarısının evlerden toplumsal hayatın her alanına, siyasete, sanata, ekonomiye, katılması gerektiğini; nüfusun yarısının evlerde kapalı tutarak bu hamlenin yapılamayacağını bildiği için kadın haklarını önemsemesi gerekiyor. Sovyet devriminden sonra da kadınların hakları ile ilgili düzenlemeler laf olsun diye yapılmadı. Kalkınma hamlesini nüfusun yarısını dışarıda bırakarak sağlayamayacakları için yapıldı. Raunda, soykırım niteliği taşıyan korkunç bir iç savaşın ardından yeniden kurulmak için kadın erkek eşitliği ilkesini en temel anayasal ilkeler arasına aldı. Raunda, demokrasisinin belirleyici kriterlerinden birisi olarak bunu yazdığı için bugün Afrika’nın en hızlı gelişen ülkelerinden bir tanesi. Ve kadın temsilinde İsveç, Finlandiya vesaire gibi İskandinav ülkelerini bile geride bırakarak dünya birincisi sıraya yerleşti. Kurucu önderlik gerçekten toplumun yarısını oluşturan kadınların hayatın bütün alanlarında eşit bir şekilde emeği ile bilgisi ile yer almasını sağladığı için kendi ülkeler kategorisinde ön sıraya fırladı Raunda. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunda seçme ve seçilme hakkı verildiğinde bu hamle yapılmıştı. Türkiye Finlndiya’dan sonra kadın temsili açısından ikinci sıradaydı. Bizim dev kampanyalarımıza rağmen şu anda Türkiye olarak cumhuriyet tarihi boyunca geldiğimiz noktadaa bu mecliste 550 sandalyeden 50’si kadınlara ait. Şu anda kadın temsil oranı %9,1 Türkiye’de. Hala dünyanın son sıralarında geziyoruz kadın temsili açısından. Cumhuriyet tarihi boyunca mecliste yer almış kadın oranı % 2.2. Numunelik diyoruz buna biz. Türkiye’de son seçim sonuçlarına göre kadın belediye başkanı oranı %0,56.
Bu ayrımın kapatılması için bugün dünyada 91’in üzerinde ülkede kota uygulaması var. Tabii ki kağıt üzerindeki eşitliğin; gerçek eşitlik, fiili eşitlik olması için çağdaş anayasaların hepsinde kadınların eşit temsil ve katılımını kota ile benzeri yöntemlerle sağlamaya çalışıyorlar. Şu anda Avrupa Kadın Lobisi, Avrupa Birliği anayasasına gerçek eşitliği sağlayacak %50-%50 kotayı sokmak için uğraşıyor. Türkiye açısından kritik ve tarihsel bir noktadayız. Bu eşit temsil ilkesi ciddi bir önem taşıyor. Bizim kadın örgütleri olarak şu anda üzerinde tartıştığımız ve netleşmeye çok yaklaştığımız yaklaşık 24 maddelik bir önerimiz var anayasanın bütününe dair. Kamuya işçi alımında, özel sektöre işçi alımında da kadın kotası konulması gerektiğini söylüyoruz. %50 eşit temsili sağlayacak şekilde bir kadın kotasının konması gerektiğini söylüyoruz. Barolar, odalar, yükseköğrenim kurumu gibi meslek örgütlerinin ya da kamu kurumlarının yönetimlerinde de kadınların eşit bir şekilde temsil edileceğinin açık ve net bir şekilde anayasada yazmasını talep ediyoruz.Yüksek Seçim Kurulu’nun kendisine gelen listelerde kadın erkek eşitliğine uygun olmayan listeleri reddetme görevinin olmasını istiyoruz.
AKP taslağında çok net bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokrasi, sosyal adalet, hukuk devleti ve sivil toplum örgütlenmesine önem veren bir cumhuriyet olduğunun vurgulanmasını istiyoruz. Her türlü ayrımcılığa, şiddete ve savaşa karşı bir anayasa olduğunu mutlaka hem gerekçede hem anayasanın bütününde belirtmek gerekiyor. Özbudun taslağında nedense “devletin temel amaç ve görevleri” maddesinden “demokrasinin korunması” çıkartılmış. Bunun tekrar yer almasını istiyoruz. Kişinin temel hak ve hürriyetlerinin sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette siyasal, ekonomik ve sosyal engellerle kısıtlanmasını engellemek devletin amaçları arasındaydı 82 anayasasında. Kısaltıyoruz diye bu kadar yaşamsal öneme sahip bir cümlenin anayasadan çıkartılmasını anlayamadım. O yüzden sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette kişinin temel hak ve özgürlüklerini sınırlayan her türlü siyasal ekonomik ve sosyal engeli devlet kaldırmak görevi ile yükümlü olmalı bizce.
Çalışma hakkı dâhil olmak üzere birçok ekonomik ve sosyal hak için hak kavramı kullanılmaktan özel olarak kaçınılmış AKP taslağında. Bunlar hak olmaktan çıkartılıp konu haline getirilmişler. Bunun da sosyal devlet, sosyal adalet ilkeleri açısından son derece tehlikeli olduğunu düşünüyoruz. Maddelerden bir tanesinde “serseri” kelimesi var mesela. Anayasa ile düzenlenen tanımı belirsiz “serseri” kelimesi ile hepimize bir gün serseri damgası yapıştırılıp en temel haklarımızdan mahrum edilmemiz tehlikesi olduğunu düşünüyorum. Hiç anayasal bir kavram değil. Anayasa maddeleri arasında bu tür kavramların olmaması gerektiğini düşünüyoruz. 11 tane temel hak ve özgürlük sayıyor. Neredeyse tam dokuz tanesinde genel ahlak gerekçesiyle sınırlanabileceği ibaresi var. Milli güvenlik gerekçesi ile sınırlanabilir, genel sağlık gerekçesi ile sınırlanır, kamu düzeni gerekçesi ile sınırlanır, bir de genel ahlak gerekçesi ile sınırlanabilir. Biz Türk Ceza Kanunu tartışmaları sırasında ciddi bir şekilde bu genel ahlak kavramının sorgulanmasını ve hukuki metinlerden çıkartılması gerektiğini söylemiştik. Türk Ceza Kanunu’nda birçok yerden çıkartıldı bu genel ahlak kavramı. Maalesef şimdi anayasa eliyle her bir temel hakkın, ifade özgürlüğünün, dernek kurma hakkının, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkının, özel hayatın gizliliğinin korunması hakkının, aile hayatının dokunulmazlığı hakkının genel ahlak gerekçesi ile sınırlandırılabileceği yazıyor. Genel ahlak kavramı, zamandan zamana kişiden kişiye değişen son derece soyut bir kavram. Genel ahlak kavramı ile mahalle baskısı diye tırnak içinde kullandığımız kavramın yasal zorlayıcılık kazanacağını ve hepimizin hayatını her alanda tehdit edecek bir kavram haline geleceğini düşünüyoruz. Adına sivil dendi bu taslağın ama bir tane sivil kelimesi geçmiyor. Herhangi bir sivil toplum örgütlenmesine ve onların yasama mekanizmalarına katılımını sağlayacak hiçbir düzenlemeye yer vermeyen bir anayasa taslağı ile karşı karşıyayız. Hatta tam tersine 82 anayasasında tüketicilerin korunması ile ilgili örgütlülükler açık ve net bir şekilde desteklenir diyor. Biz bu taslakta onu da göremiyoruz. Yeni taslak sivil toplum örgütlenmelerinin desteklenmesi ve karar mekanizmalarına katılımı konusunda hiçbir yenilik içermiyor. Hatta tam tersine bence 82 anayasasının da gerisine gidiyor. Aynı şey gerekçe hakkı için söz konusu. Biz bu hakkın son derece önemli ve yaşamsal bir hak olduğunu düşünüyoruz. Gerçi mal rejimi ile ilgili yaklaşık elli bin tane imza verdik biz TBMM’ye, bir tanesine cevap alabilmiş değiliz. Anayasada yer alan dilekçe verme, şikayette bulunma ve cevap alma hakkının aynen korunması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü sivil olduğu iddia edilen bu anayasada cevap alma hakkı ortadan kaldırılmış Özbudun’un taslağında. Yani dilekçeyi vereceksiniz. Ha çöpe attınız ha oraya verdiniz. Cevap alma hakkınız olmayan bir dilekçe verme hakkından bu zamanda bahsetmek demokratik ve sivil bir anayasadan bahsetmek anlamına gelmeyecektir. Kaboğlu hocanın bahsettiği gibi bizim taleplerimiz arasında da var belli sayıda imza ile yasa teklifi verebilme yasa değişikliği önerisi verebilme. Yine belli sayıda imza ile seçilmiş kişileri geri çağırabilme gibi artık gerçekten demokratik anayasaların olmazsa olmaz koşullarından biri olan hakların da bu anayasada yer almasını diliyor ve istiyoruz. Fakat bu nasıl olacak hangi mekanizma ile bu ciddi bir soru.
Cidden şimdi anayasa konusunda zihin ve zaman israfı yapmamızın bir anlamı yok, çünkü çok hızlı bir şekilde gelişen bir süreçle karşı karşıyayız. Benim önerim şu anda değişik platformlarda yürüyen çalışmalar. Şimdi LGBTT platformu oluştu, kadınların anayasa platformu var, yapılmış çalışmalar var. Barolar Birliği’nin öyle ya da böyle bir çalışması ortaya çıkarmış durumda. Özbudun taslağı var. Odalar ve Borsalar Birliği’nin de içinde olduğu bir platform da bir taslak metin hazırlayacak. Böyle bir taslak olmasa bile ana ilkelerden söz eden bir metin çıkartacaklar. Bir an önce bunların ortaklaştırılmasının yollarını aramamız gerektiğini düşünüyorum. Her grup kendi konuşmacıları ile toplanıp toplanıp anayasanın orası böyle olsun burası böyle olsun deyip deyip ayrılacaksa biz bu anayasa sürecinde ciddi müdahil bir güç olamayacağız gibi endişeler taşıyorum. Bu konuyu da hep beraber düşünmeye davet ediyorum. Teşekkürler.
Yücel Sayman: Anayasa benim açımdan bir toplumsal yapının kuruluşunu ifade ediyor. Hangi temellerde bir toplumsal yapı kuruluyor? Bakın toplumsal yapı dediğim zaman bu bir kurgudur. O kurgu gerçeklik haline dönüşür. Yani Türk milleti dediğiniz zaman bu bir kurgudur. O kurgunun temel taşları ne? Nasıl bir toplumsal yapı, ben neresindeyim o kurgunun? İkincisi, bu toplumsal yapının bir siyasi işlerlik kazanabilmesi için en üst örgütlenme biçimi olarak kabul edilmeye çalışılan bir devlet yapısı var. Peki, ben bunun neresindeyim? Şimdi şikâyetim varsa benim buradan var. Neresindeyim ben bu toplumsal yapının? Bu ne biçim kurgu ve bu kurguyu kim yapmış? Nasıl yapılmış? Ben onun neresinde yer alıyorum? Siyasi örgütlenme nereden geliyor? Şimdi anayasa değişikliği dendiği zaman eğer bu toplumsal yapının hiçbir tarafı değişmiyorsa, o değişmeyen toplumsal/kurgusal yapı üzerine var olan devlet biçimini şurasından burasından değiştirmeye kalkıyorsanız bu zaten olabilecek bir şey değil. Başarısızlığa uğrayacak bir şey. Kaldı ki, başarıya ulaştınız diyelim. Kadınlar için bir kota koydunuz, kadınlar için gerekli düzenlemeyi getirdiniz. Getirir mi getirmez mi bu toplumsal kurgunun kendisi? Buna müsait mi değil mi? Ne kadar müsait? Sorgulamadan, bir takım özgürlükler konusunda daha iyileştirici düzenlemeler getirdiğiniz zaman ne değişecek ki benim açımdan? Esas toplumsal yapı, benim kendimi var edebildiğim toplumsal yapı değiştirilmeden onun üzerine kurallar oluşturabilmeniz mümkün değil. Bunun da sancısını çekiyoruz. Ama bu da tartışılmıyor. Bir sürü böyle çalışması gereken anayasa değişiklikleri var. İşte Türkiye Barolar Birliği’nin, KESK’in, DİSK’in hazırladığı anayasaların hiçbirinde ben yokum. Siz var mısınız bunların içinde? Nasıl toplumsallaşacağız? Neresinde varız? Ne olmak istiyoruz, nasıl yaşayacağımız konusunda bize soruluyor mu? Bizim de var olabileceğimiz bir yapı konuyor mu? Hep aynı insanlar tarafından tasarlanan bir toplumsal yapı hepimizin toplumsal yapısı oluyor. Bunu reddediyorum. Böyle bir şey olmaz. En azından bunu biz yapmayalım diyorum. Çünkü toplum dediğiniz zaman -evet bir kurgu ama- benim özerk bir birey olarak toplumsallaşmamı ifade ediyor. Anayasa, başkalarıyla, sizlerle birlikte yaşayabilmemin ortamını hazırlayan ve sonra gerekiyorsa bunun siyasi yapısını kuran temel bir metin olarak beni ilgilendiriyor. O bakımdan şu soruyu soruyorum kendime: Mevcut toplum yapısının değişmesi lazım. Peki neyi değiştirecek? Nedir bu toplumsal yapının özü?
Bence çok ayrıntısına girmeden iki temel husus var. Birincisi içinde yaşadığımız, var olduğu sayılan toplumsal yapı neredeyse insanın ilk ortaya çıkışından bugüne var olan ve ilelebet kadar sürecek olan toplum ifadesini getiriyor. Bir millet anlayışını getiriyor. Anayasanın başlangıcında var bu. Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığı diyor. Bakın bu toplumsal kurgu ne zaman başladığını bilmediğimiz bir tarihten beri var. Şu anda da var. Devam ediyor. Bu toplumsal yapıda sen varsın. Bunun söylediği şu: “Bu toplumsal yapı var ve sen birey olarak o toplumsal yapıya uygun, onunla uyumlu olmak zorundasın. Devlet olarak bizim amacımız da, bu toplumsal yapıya uygun bireyler haline gelmenizi sağlamaktır.” Bunun söylediği bu. Ben de diyorum ki “hayır, bunu tersine çevireceğim”. Hayır, böyle bir şeyi reddediyorum ben birey olarak. O toplumsal yapıyı kurgu düzeyinde de olsa ben kurgulayacağım. Çünkü ben toplumsallaşıyorum. Birlikte yaşayan biziz. Ebediyete kadar sürecek olan bir yapı içerisinde ben yaşamak istemiyorum. Bunu her zaman değiştirebiliriz. Var olanı sorguladım. Biz birlikte yaşıyoruz, o zaman o toplumsal yapının temel kurallarını biz kuralım. Hangi koşullarda toplumsallaşacağız. Nasıl bir toplum kurgusunu oluşturacağız? Hangi temellerde? Ve sonra buna denk düşen siyasi biçimleri nasıl elde edeceğiz bir bu. İkincisi, benim birey olarak kendi kaderimi tayin hakkımı ortadan kaldıran bir toplum tasarımı var. Bu yapıyı değiştirmedikçe, sorgulamadıkça yapıya denk düşen kurallarla oynayabilmek, değiştirebilmek bence mümkün değil. Belki zaman zaman ufak tefek değişiklikler olabilir. Ama var olan gerçekliği değiştiremezsiniz. Çünkü yaşadığımız gerçeklik o var olduğu ileri sürülen kurgulanmış toplum yapısının doğurduğu bir gerçeklik. O gerçekliği değiştirebilmek için bu toplumsal yapıyı değiştirmek lazım. Başka bir toplumsal yapı kurgulamak lazım. “Anayasa var daha ne istiyorsunuz” diyor. “Ayrımcılık yasağı getirilmiş, herkes eşittir” diyor. “Dil, din, ırk, etnik köken, cinsiyet konularında ayrım yapılmayacaktır” diyor. “Bu güzel değil mi” diyor. Ama bakıyorum ki aslında bu bize getirilen bir hüküm, bize getirilen bir emir. “Siz din, dil, ırk ayrımı temelinde kendi kaderinizi bu temellerden biri üzerine kurmaya ve geliştirmeye kalkışmayın” diyor. Sınıfsız bir toplum yaratmak cumhuriyetin ideolojisi. Yani “ben kadın olarak kendi varlığımı kadın olarak ihtiyaçlarımın temelinde gerçekleştireceğim” demeyeceksin. “Kürt olarak kendi etnik kökenim itibari ile gerçekleştireceğim” demeyeceksin. Aslında söylediği bu. Halbuki bunu da tersine çevirmek lazım. Hayır, ben tam tersine, beni birey olarak oluşturan tarihsel, toplumsal süreçte edindiğim kimlikler temelinde kendimi var edebilirim. Tersine bunlar temelinde benim talepler getirmemin yolunu açan bir toplumsal örgütlenme ve onun gereklerini yerine getirecek bir siyasi yapılanma olması gerekir. Şimdi onun için bunu da tersine çevirmek gerekir. Bu toplumsal yapının Bir başka özelliği özerk bir bireyde var olan yani bende var olan değerleri benden alıyor. Benden kopartıyor. Kurguladığı bir topluma ve o toplumun da siyasi kurumuna veriyor. Benim egemenliğimi benden alıyor. Bende egemenlik kalmıyor. Birden “Türk milletinindir egemenlik” diyor. Sonra o bir kudret olarak devlete veriliyor. Benim kudretim ne oldu? Ben neredeyim? Ben yokum. Başka bir egemenlik anlayışı var. Bendeki özgürlüğü alıyor, özgürlüğü benim dışıma çıkartıyor. Benim esas mücadele araçlarım olan özgürlüklerimi benden alıyor. Sonra bu özgürlükleri sanki ihsan olarak tekrar bana veriyor. Verirken de belirli bir toplum yapısının değer yargılarını taşıyan kavramlarla izah ediyor. Diyor ki “ben sana bu özgürlükleri veririm.” Benden aldığını varsaymıyor. Benim bireysel gücümü benden kopartıyor. Bir kamu gücü olarak benim üzerime getiriyor. Koyuyor. Benim özerkliğimi ortadan kalkıyor. Bende var olan hak anlayışını devlet düzeyine getiriyor. Sonuç itibari ile beni, bir özerk birey olarak kendimi var eden tüm değerlerden soyutluyor ve yabancılaştırıyor. Kurgulanmış bir toplumun uysal unsurları olmaya zorluyor. Ben de birdenbire -aslında hiç sorgulamadan, kendime yabancılaşmış olarak- benim varlığımda mevcut olan bir takım değerleri bana verilmiş olduğu biçimiyle kabul etmek zorunda kalıyorum. Bunların hepsi benim üzerimde, beni bastıran unsurlar olarak ortaya çıkıyor. Egemenlik de, toplumsal güç de, özgürlük de beni sınırlayan, kendi kaderimi tayin edebilme ve bu temelde toplumsallaşma irademi, düşüncemi, arzumu ortadan kaldırarak onun üzerinde baskı kuran kavramlar haline geliyor.
Benim burada ikinci bir itirazım var. Demokratik toplumun örgütlenmesine denk düşen bir devlet biçimi olarak demokrasinin istemlerine geri dönüyoruz. Böyle bir toplum yapısı yok. Demokratik temelde yapılanmış bir toplum yapısı yok. Türkiye toplumu olarak içinde yaşadığımız toplum; devlet biçimi olarak, siyasi yapı olarak demokrasiyi kullanmaya elverişli değil. Anayasa en uygununu yapmış. Eskiden beri var olan, ebediyete kadar yürüyecek olan Türk milleti adına bir toplumsal kurgu yapılmış ve bir de devlet biçimi öngörmüş. Demiş ki cumhuriyet. Ben size soruyorum cumhuriyet devlet biçimi olarak neyi ifade ediyor size? Cumhuriyet bana devlet biçimi olarak hiçbir şey ifade etmiyor. İki şey ifade ediyor. Devlet başkanı seçimle gelen, seçimle giden, belirli bir süre kalan bir yönetim biçimini ifade ediyor. Bir de daha öz olarak egemenliği gökyüzünden yeryüzüne indiren; yeryüzünde de belli bir sınıfa, belli bir krala vs. vermeyen bir yönetim biçimi. Peki, kime veriyor bu egemenliği? Topluma veriyor. Bunu gökten indirdiniz. Yeryüzüne indirdiniz. Kraldan aldınız. Topluma verdiniz. Bana vermediniz. Benim o egemenlik. Bunun dışında bir devlet biçimi olarak cumhuriyet bir şey ifade etmiyor. Yani bir sürü cumhuriyet olabilir devlet biçimi olarak. İslami cumhuriyet olabilir. Sosyalist cumhuriyet olabilir. Faşist cumhuriyet olabilir. Demokrasi temelinde kurulmuş bir cumhuriyet olabilir. Hangisi? Her birinin işleyişi ve kuralları farklı. Ama soyut bir cumhuriyet dediğiniz zaman hanginiz bana cumhuriyetin genel kuruluşunu, organlarını vs. sayabilirsiniz? Kullanılır ama devlet biçimi değildir. Olamaz zaten. Anayasa yaptığınız zaman cumhuriyetten ne anladığınızı, hangi siyasi örgütlenme üzerine oturduğunu da belirtmek zorundasınız. Bizim de anayasa saymış işte “laik, demokratik bir hukuk devletidir” diye. Orada demokrasiyi söylemiş ama demokrasiyi devlet biçimi olarak kullanmamış orada. Devlet biçiminin bir zarureti, bir ilke olarak gösterilmemiş. O kadar gösterilmemiş ki, devlet biçimi olarak, demokrasinin vazgeçilmez kurucu unsuru olan laiklik ayrıca söylenmiş. Laik olmayan bir demokrasiyi bulabilmek mümkün değil. Örneğini gösteremezsin, yok böyle bir şey.
Varacağım sonuç şu o zaman: Demokrasi ile cumhuriyetin özdeşleşmediği aynılaşmadığı bir devlet biçiminde demokrasinin kendisi cumhuriyete tehlike arz edebilir. Demokrasi ve cumhuriyeti özdeşleştirmedikçe ya da aynılaştırma yolunda çaba göstermedikçe bu tehlikeyi önleyici kavramlar, tedbirler, sınırlamalar da böyle uygulanır. Ben toplumsal yapının değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum ama kimse de böyle bir çalışmada sen ne düşünüyorsun diye bana, size sormuyor. Ben de kendi anayasamı hazırlarım o zaman dört maddede.
Ben kendimden başlıyorum. Ben kimim? Bir defa bir insanım. İnsanım demek ne demek? Bir canlı varlığım ben. O zaman bir canlı varlık türü olarak benim diğer canlı varlık türlerinden farkım ne? Temel bir farkım var. İnsandan başka bir canlı varlık türünde olmayan bir yetiye sahibim. Bireysel gücümle, kendi yeteneklerimle, bilgi birikimimle, kendi deneyimimle kendi maddi manevi varlığımı bizzat kendim geliştirebilirim. Bu yetim benim türümde var. Ben kendimi üretebilirim. Kendimi yaratabilirim. Kendi kaderimi tayin edebilirim. Bizzat kendim. O zaman ben bu yetimden hareket ediyorum. Eğer birlikte toplumsallaşmaya karar vereceksek, birinci yapacağımız iş bu yetimizi hukuk dilinde bir ölçüt, norm olarak alalım. Bunu güvence altına alıyoruz. Bizi var eden yeti bu. Farklılaştıran yeti bu. Kendimizi ancak bu yetiyi kullanabildiğimiz, geliştirebildiğimiz, hatta çeşitlendirebildiğimiz zaman anlam taşıyoruz biz. O zaman bu yetiye müdahale eden tırpanlayan oraya göz diken her toplumsal anlayışa karşı çıkalım. Nasıl güvence altına alacağız? Bireyin öznelliğinin güvence altına alındığı ve kendi kaderini kendi iradesiyle belirlediği bir toplumsal yaşam ve siyasi düzenin temelini, insan türünün özünün ve bu özle içselleşen maddi manevi değerlerin özgürlüğünün ihlal edilemezliği ilkesi oluşturur. Ben insan türünden geliyorum. O zaman bu insan türünün özünü koymamız, kabul etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda bu öz temelinde kendimi tanımlıyorum. Ben hepinizden farklı olarak, hepiniz de birbirinizden ve benden farklı olarak bir insan türünün cisimleşmesini ifade ediyorsunuz. Vücut bütünlüğümüzle, yaşamımızla, sağlığımızla, giz alanımızla, yeteneklerimizle, bilgilerimizle, tecrübelerimizle bir özerkliğimiz var. Ben bu özerklik çerçevesinde varım. Bu özerklik çerçevesinde beni kendi emeğimi, kendi kaderimi tayin etmeye yöneltebilecek bireysel gücüm var. Aynı zamanda maddi manevi değerlerimden oluşan bir bütünselliğim var. Nedir onlar? Vücuttur, yaşamdır sağlıktır, maddi unsurlarım, yeteneklerimdir, giz alanımdır, düşüncelerimdir vs. Bunlar benim manevi alanım. İkisinin bütünselliği benim egemenliğimi oluşturur. O egemenlik bende, çünkü ben bunları kendi kaderimi tayin etmeye seferber edebilirim. Bu benim egemenliğim. Ama şimdi diyoruz ki toplumsallaşıyoruz. Şimdi herkes kendi bireysel gücünü kendi egemenliğini kullanacak olursa toplumsallaşma mümkün değil, o zaman mutabakata varıyorsun. Gelin bizde var olan değerleri de toplumsallaştıralım. Maddi gücümüzü kamu gücüne dönüştürelim. Egemenliğimizi bir toplumsal egemenliğe dönüştürelim. Meşruiyetini bizden alan uygulamalara nasıl karşı çıkacağımızın yapısını hep birlikte belirleyelim. Ama ben birey olarak da soyut bir birey değilim, somut bir kişiliğim. Şimdiye kadar girdiğim toplumsal tarihsel süreçten gelen bir yığın kimliğim var. Etnik kimliğim var, sanatçı olarak kimliğim var, kadın olarak bir kimliğim var, çocuk olarak ayrı bir kimliğim var. Ben eğer kendi maddi ve manevi varlığımı geliştireceksem, kendi kaderimi kuracaksam soyutlamalar üzerinde değil o anda tarihsel olarak belirlenmiş kimliklerim temelinde ben bunları geliştireceğim. O zaman öyle bir toplumsal yapı yapalım ki hiç kimsenin kimliği ihlal edilmesin, reddedilmesin, tersine tanınsın o temelde kendini geliştirebilmesinin olanakları verilsin. Bu temelde engelleyici düzenlemeler ortadan kalksın. Engellemeye kalkanlar ortadan kaldırılsın ya da etkisiz hale getirilsin. Bu imkân bize tanınsın. Hangi kimliklerimi kendimi geliştirmekte esas alacağıma da kimse karışmasın. Yani birileri bana sen Türk olarak kalacaksın ve gelişeceksin demesin. Bu benim için fazla bir anlam taşımayabilir. Başka konularda ben kendi maddi ve manevi varlığımı geliştirmek isteyebilirim. İster etnik kökenimi alabilirim. İster başka bir kimliğimi alabilirim. Ya da hepsini birden alabilirim. Ama ben kendi kaderimi kendim tayin ediyorum. Hepimizin kaderini tayin etmiyorum. Bana toplumsal yapı olarak “sen şusun, sen busun, böyle olmalısın, hepimiz böyle olmalıyız” diyen bir yapılanmayı reddedelim baştan. Diyelim ki “Türkiye devleti, vatandaşlık bağı ile bağlı oldukları coğrafi sınırlar içerisindeki toplumu oluşturan her renkten, etnik kökenden, cinsiyetten bireylerin dil, felsefi düşünce, din, mezhep, inanç, bedensel, zihinsel, cinsel ve benzer farklılıklarını koruyarak birlikte huzur ve barış içinde yaşamak amacı ile kurdukları demokratik cumhuriyettir.” Birlikte oluşturduğumuz topluma aidiyeti kabul ediyoruz. Yani bir devlete siyasi bağla bağlanmıyoruz. Kendisini bizim oluşturduğumuz, parçası olarak oluşturduğumuz, birlikte yaşamak amacı ile oluşturduğumuz ve ilkelerini tespit ettiğimiz bir topluma aidiz. Ona aidiyeti ifade ediyor. Vatandaşlık bunu ifade eder. Devlete aidiyet eski bir anlayıştır. Otoriter bir görüş ve anlayıştır. Sorunları anayasal vatandaşlık diye izah ederek geçiştiremezsiniz, çözemezsiniz, çözülmez.
Özgürlüklerin sınırlanabileceği iddiası bilimsel değildir. Bu kanıtlanmamıştır. Söylenegelmiştir. Çünkü o belli bir toplumun ifadesidir. O zaman bu özgürlük meselesi belirli bir topluluk örgütlenmesinin ifadesidir. Bu toplum yapısını değiştirdiğiniz zaman böyle bir sorun kalkar. Ama özgürlük sınırlanır diye başladığınız zaman bu bilimsel değil. Çünkü özgürlük sınırlanmayan demektir. Kim sınırlamış oluyor bunu? Benim üzerimde kurgulandığı varsayılan bir toplum. Toplumu ben kurgulamıyorum ki. O benim toplumsallaşmamı ifade etmiyor. Bunu kırmamız lazım. Özgürlükler bu perspektiften bakıldığı zaman bana bilimsel olarak sınırlanamaz gibi geliyor. Sınırlanmaması da gerekiyor. Haklar ile özgürlükler bir arada kullanılır. Hayır, özgürlükler benim kendi kaderimi tayin edebilmek için, kendi maddi manevi varlığımı geliştirebilmek için kullanabileceğim yegâne araçlardır. Ben bilgi edinemiyorsam, düşünce oluşturamıyorsam, bunu açıklayamıyorsam, bunun geçerlik kazanması için örgütlenemiyorsam şu ya da bu şekilde, buralarda sınırlama getiriliyorsa benim bireysel olarak özerkliğimi sınırlıyorsunuz. Benim, sizin, onun özerkliğini sınırlıyor. Sınırlamayalım bunları. Sınırlanmadığı bir toplumsal yapı kuralım. Eğer mevcut olan toplumsal yapı bunları gerektiriyorsa o yapıyı değiştirelim. Haklar ise özgürlüklerden farklı. Onlar benim ihtiyaçlarımın giderilmesi için ihtiyaç duyduğum şeyler. Ama ben bu hakları elde edebilmek için mücadele edeceğim. Hepimiz mücadele edeceğiz bu haklar için. Birlikte bu hakları ve bu ortamı sağlayacağız. Ben bunların mücadelesini ancak özgürlüklerimi kullanarak yapabilirim. Özgürlüğü benden aldığınız zaman, ihtiyaçlarımın giderilmesi bakımından da sınır getirmiş olursunuz. Bu sınır getirilmişse biz özerk bireyler olarak kendimizi geliştirebilme olanağını kaybederiz. Belki son bir öneri getirebilirim. Özgürlükler toplumsal yaşamda ve siyasi düzende bireyin kendi kendisiyle ya da başkalarıyla olan ilişkilerinde maddi manevi varlığını geliştirmek, bunun için gerekli bireysel toplumsal siyasal ihtiyaçlarını belirleyerek giderilmesini sağlamak amacıyla kullandığı araçlardır. Bunlar hiçbir zaman sınırlanamaz. Engellenemez kaldırılamaz. Yok sayılamaz. Şimdi bu özgürlükler sınırlanmaz dediğimiz zaman hemen bir şey ortaya çıkıyor: “Başkasının özgürlüğü ile sınırlı değil mi?” Şimdi bakın o özgürlük değil. Bu ayrımı yapmamız gerekiyor. Özgürlüğün tek güvencesi vardır. O da, o özgürlüğün özgürce kullanılabilmesidir. Biz özgürlüğü özgürce kullanırken bir eylem oluştururuz. Bir davranış, bir eylem ortaya çıkar. Şimdi o eylem özgürlüğün kendisi ya da kullanılması değil o kullanma ile ortaya çıkan eylem bir başka özgürlüğü fiilen engelleyecek, ortadan kaldıracak yok edebilecek, mevcut ve açık bir tehlike oluşturabilir. Bu engellenebilir. Ama ne? Özgürlüğün kullanımı değil, o özgürlüğü kullanırken oluşturulan eylem eğer söylediğimiz bu unsurlar varsa o eylem müeyyidelendirilebilir.
O zaman bu anayasa tartışmaları bize hiç olmazsa nasıl bir toplum yapısı kurmalıyız ki bundan sonra “herkes, o toplum yapısında hakikaten sınırsız olarak kendi özerkliğiyle var olabilsin; kendi varlığını geliştirebileceği, kendi kaderini o toplumsal biçimde hiç baskıya gerek kalmaksızın, başkaları tarafından nasıl olması gerektiği anlatılmaksızın belirleyebilsin”i öğretti. Tabii, bende söylemeden edemiyorum, hazırlanan bu taslaklardan hiçbiri var olanı sorgulamıyor. Sadece isimlerini değiştirerek, yapısını değiştirerek, orasına şöyle bir madde koyarak, burasına böyle bir madde koyarak başka türlü örgütlenmiş toplumlardaki siyasi kuralları, özgürlükleri çeke çeke alıp buraya monte ederek işi çözmeye kalktığımız zaman bu hem başarılı olmayacaktır hem de olmasına çok fazla umut bağlamamak gerekir. Var olan sorunları ortadan kaldırmaya yönelik de olmayacaktır. Çok teşekkür ediyorum.
Murat Akan: Soru cevap kısmına geçebiliriz.
Soru: Ben Yücel Sayman’ın söylediği şeyi çok doğru buluyorum. Anayasa tartışmaları sırasında çok temel soruları atladığımızı düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi de neden yeni bir anayasa hazırlanıyor Türkiye’de. Bugün yapılacak anayasanın temel olarak askeri vesayet rejimini ortadan kalkması lazım. Yücel Saymanın dediği gibi millet denen soyut bir kitleyi koruyan devleti değil bireyi koruyan bir anayasa lazım. Türkiye’deki Kürtler için çokkültürlü bir yapıyı koruyan bir anayasa olması lazım. Kültürel, dinsel ve cinsel farklılıkları koruyan, insanların kendi kültür ve kimliklerini geliştirebilme hakkını koruyan bir anayasa olması lazım. Dolayısıyla bunların üzerinde konuşulmadığı sürece teferruatlar tabii ki hukuksal açıdan çok önemlidir. Ama bu tartışmaların unutulduğu gözüküyor. Dolayısıyla ben aynen katılıyorum. Hazırlanan bütün tasarılara baktığımızda bu konuların hiçbirinde bir açılım görülmüyor. Ne çokkültürlü bir Türkiye paradigması var, ne askeri vesayet rejimin aşılması var. Ne devletin yerine insanın, bireyin haklarının korunması paradigması var. Bu temel konular tartışılmadan teferruatın tartışılması lüks gibi geliyor bana.
Soru: Ben Hülya Gülbahar’a bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de 90’lı yıllarda yaşanılanları göz önüne aldığınız zaman genel ahlak sınırlaması, milli güvenlik vs. adı altında yapılan birçok uygulamadan aslında en fazla kadınların mağdur olduğunu görüyoruz. Örneğin köylerin boşaltılması. Örneğin askeri vesayet yani militarizasyonun gene toplumda en fazla mağdur ettiği kesimlerden bir tanesinin kadınlar olması bu anlamda kadınların biraz daha bütünsel, demokratik bir çıkış deklare etmesi gerektiğini gösteriyor. Sadece genel ahlak adına bu toplumda kadınlar ezilmiyor. Biz namus cinayetlerini tartışırken, güneydoğudaki intiharları tartışırken bu savaş olgusu da önemli. Savaşın olduğu bir yerde ve özellikle içinde bulunduğumuz konjonktürde işkence gibi, gözaltında taciz tecavüz gibi müdahalelere karşı kadınların korunması ve kamusal hayata kadınların katılmasının olanaklarının yaratılması kuşkusuz çok önemli. Bu konuda düşüncenizi merak etmiştim.
Soru: Ben Yücel Sayman’a bir soru sormak istiyorum. Ben de dediklerine bir ölçüde katılıyorum. Çünkü ben bir milletin ya da herhangi bir sürünün parçası olmak zorunda değilim. Benim bireysel özerkliklerim var. Bu özerkliklerimle de yaşamımı sürdürebilmeliyim. Ancak konuşmanızda farklılıkları dile getirirken birbirimize olan benzerliklerimizi neden dile getirmiyorsunuz? Bu da önemli bir şey değil mi? Bu da üstünde durulması gereken bir konu değil mi? Benzerliklerimizi de sürekli dile getirmemiz gerekmiyor mu farklılıklarımızı dile getirirken? İkincisi sürekli farklı kimliklerimizi dile getirdiğimiz sürece birbirimize zaten yabancılaşmış olmayacak mıyız? Birbirimize karşı kamplaşmış olmayacak mıyız? Bunun dışında benzerliklerimizle aslında bir insan olgusunu oluşturmuyor muyuz? Bunun dışında herhangi bir kimliğe neden ihtiyacımız var? Sizin hep üzerinde durduğunuz nokta “sadece insanız ve herhangi başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok”. Bir insanın vicdani muhasebe yapması için, diğer insanlar üzerindeki davranışının muhasebesini yapmak için bir dine de ihtiyacı yok. Çünkü bu insanlığımızdan gelen bir şey. Beraber yaşayabilmemiz için bunların hiçbirine ihtiyacımız yok. Bunlara sahip olmak bir insanın özgürlüğüdür. Bunlara kabil olabilirsiniz. Ancak bunlara ihtiyacımız yok. Kimlikleri dile getirmenin ne anlamı var?
Yücel Sayman: Kimlikler var olan şeyler. Tarihsel ve toplumsal süreçte bizi belirleyen yapılar. Kadınsam kadınım. Hala bunun işlevselliği varsa yaşamımda, benim kendimi geliştirebilmem için erkeklerden farklı ihtiyaçlarım varsa ve onların giderilmesini istiyorsam elbette ki kadın olarak talebimi dile getireceğim. Bunu koymadığınız zaman sınıfsız kaynaşmış bir toplum tasarımı olur ki, niye olsun? İnsanlık lafı da bu tasarıda var. Bir canlı varlık türü olarak insanı ele alıyor. İnsanlık kavramını diğer canlı türlerinden ayırt eden bir özellik olarak belirlemiyor. Genel insanda var olan o özü, bizim üzerimize çıkararak insanlık adı altında bizim üzerimizde aktive olan bir anlayışa dönüştürüyor. Benzerlikler elbette var da, herkes kadın ise benzer olan onlar zaten, birlikte kendi taleplerini getirebilecek olan onlar. Kendi düşüncelerini birleştireceklerdir, mücadele edecekleridir. Cinselliğini farklı kullanan, başka türlü kullananlar varsa onlar örgütlü olacaktır. Düşünce birliği sağlayanlar birlikte örgütleneceklerdir. Ayrılıklarımızı savunabildiğimiz zaman zaten benzerlikler temelinde savunabileceğiz, geliştirebileceğiz. Yani insanın bir tür olarak yeniden üretimi illa ki bir erkekle bir kadının birleşmesini gerekli kılmıyor. Kadın olarak da illa ki yeni bir insanın rahimden gelişmesi gerekmiyor. Kendi maddi manevi varlığını geliştirmek için bunları temel alamazsın düşüncesi bir toplumsallaşma sürecine engel. Sen birey olarak bu kimlikleri ayırt etmişsen, hiçbirini kendi kaderini tayin etme sürecinde kullanabileceğin unsurlar olarak görmüyorsan öyledir. Önemli olan toplumsallaşmada kendi kimliğimi geliştireceksem bunun önüne geçmeyecek olanakların sağlanması, buna uygun da bir siyasi yapı oluşturulması gerekiyor. Birlikte ancak böyle yaşayacağız. Farklılıklarımızla yaşayacağız.
Soru: Bir etiket yapıştırsam taslağa bıyıklı bir, botokslu iki diye yapıştırırdım herhalde. Bugün onu netleştirdim. Kadın erkek eşitliği üzerine bir şey söylemeye gerek yok. Botokslu diyorum çünkü modernize edilmiş çağdaş bir anayasaymış gibi görünüyor aslında ama yeni bir şey yok. Üçüncüsü Hülya Hanım’ın ortaklaşalım çağrısının altını ben de çizmek istiyorum. anayasa tartışmalarının iki yıl, beş yıl devam ettiği ülkeler var. Biz de bunu aslında becerebiliriz. Bir anayasa çıkmış olsa dahi bu süreci böyle tamamlamayalım, böyle koşturmayalım. Madem bunun önemini kavrayan bir takım gruplar, birtakım insanlar, birtakım kişiler var bence bunu uzun bir süreç olarak algılayalım. Buna ihtiyacımız gerçekten her alanda var. Yücel Bey’in yaptığı konuşma beni çok etkiledi. Ezber bozan bir şeydi aslında. Birlikte bir toplumu nasıl oluşturacağız, bunun araçları nelerdir? Herhalde bunu kendimize de sormamız gerekir. Burası o anlamda benim için soyut, ama mesela şunları düşündürttü: Yok sayılanlar kimlerdir diye düşündüm. Şöyle bir liste oluşturdum. Taslakta yok sayılanlar kadınlar. Türk aslından gelmeyenler, mülteci statüsü dahi almaksızın yaşayanlar. Çeçenler var bu ülkede. Çok uzun zamandır yaşıyorlar ve yokmuş gibiler. Okullara falan gidiyorlar ama kimlikleri yok vs. Müslüman olmayanlar var, cinsel yönelimi farklı olanlar, çocuklar, yaşlılar ve sakatlar var. Tabii yok sayılan özgürlükler, haklar vs. Vurgunuzu biraz daha devletçi ve merkeziyetçi bir yapıya eleştiri olarak algılıyorum. Konuşmadan çıkardığım büyük oranda bu, ama dediğim gibi somutlaştırmak anlamında bir takım araçlara sanıyorum bu tezin bir ihtiyacı var. Nereden bakacağız, neresinden tutacağız?
Yücel Sayman: Yeni bir toplum kurabilmek için toplumsallaşma projesinde herkes kendi kimliklerinden bakacaktır. Ben var mıyım, yok muyum? Bunun siyasallaşması ya da bunun hukuksallaşması ikinci bir etap. Bir toplumsallaşmaya, yeni bir toplum yapısı oluşturmaya eğer karar veriyorsak nasıl olacağını konuşalım. Ama bunlar demokratik süreçlerde olabilir. Nasıl bir süreçte ya da nasıl örgütlerde? Benim görüşüm var. Uygundur, değildir tartışılır. Önemli olan herkes kendini var hissedebiliyor mu? Böyle bir yapı muhtemelen içinde yaşamak isteyeceğimiz bir toplum olur. Bunu nasıl kitleselleştirebiliriz? Burada 100 kişi 200 kişiye söylediğimiz zaman herkes de 100-200 kişiye söylese… Demek ki fazla bir şey değil, böyle bir toplumsal projenin tartışılabileceği daha kalıcı ortamlar ve kitlesel ortamlar yaratmak. Olanaklar doğuyor. Mesela barış meclisi diye bir meclis kuruldu. İsteyen gelebiliyor. Mesela o barış meclisi hakikaten klasik anlamda bir meclis gibi çalışsa ve haftada üç gün toplanıp bu proje üzerinde çalışsa. Her gün başka bir yerde toplansa. Mahallelerde, kahvelerde bu toplumsal projeyi oluşturabilmenin yolunu açsa ve oradakiler bu meclise gelseler. Belki yeni bir toplumsal yapının nüveleri ortaya çıkar. Aksi takdirde söyleyen ve dinleyen, dinleyenlerden katılan ve katılmayan olur ve burada kalır. Belki de başka bir örgütlenme anlayışı çıkacak. Bu, bunu sürekli dile getirmek ve yeni bir toplum projesini tartışmakla mümkün. İşte böyle bir meclis var. O meclis yerine başka bir meclis kurulabilir. Çoğu kişi hoşlanmayacak bu söylediğimden ama KESK, DİSK bilmiyorum ki hangi toplumsal projeyi öngörüyor. Ve hiçbirimiz de o toplumsal projenin hazırlanmasında yokuz. Siz de yoksunuz. Biz de yokuz. Birdenbire çıkacak. Biz bunu en azından belli bir çevrede tartışıldığı için yani katılan örgütler en azından kendi içlerinde tartışıldığı için daha demokratik olarak varsayacağız. Ama kimsenin de haberi olmayacak nasıl bir toplumsal yapı? Ne yapıyor? Bence sorun da burada zaten.
Murat Akan: İzninizle ben araya bir şey sıkıştırmak istiyorum. Sayın Doğan panelin başında son olarak söyleyeceği birkaç şey olacağından bahsetmişti. Belki bu soru çerçevesinde söyleyeceklerini ekleyebilir. Nefret suçlarından bahsetti kendisi. Acaba bize başka ülkelerdeki nefret suçu yasalarından, uygulamalarından ve düzenlemelerinden bahsedebilir mi?
Erdal Doğan: Yücel Hoca teorik olarak güzel açılımlar getirdi. Ben konuşmamın başında da şunu söylemek istedim aslında. Kişi olarak, bir hukukçu olacak ya da herhangi bir düşünür olarak veya hiçbir sıfatı olmayan kişiler olarak, tüm tartışmalarımız 2000 yıllık veriler üzerinden. Yani biz kimiz? Nasıl bir toplumsal mutabakat sağlanıyor? Kim yapıyor bizim adımıza bu yasal mevzuatları? Biz nereden müdahil olacağız? Bence son 200-250 yıl içerisinde “biraz olsun ilerleme” kaydedildi yasal mevzuatı dönüştürme çabalarında. Tabii bu noktada kimlik sorunu tartışılmıyor. Kim olduğumuz konusu, neden ya da nasıl bir insan olarak neyi istediğimiz, hangi ülkede yaşamak istediğimiz tümden cevapsız kalıyor. Birçok kimliği farklılıkları korumakla birlikte yaşamasını düzenleyen kurallar veya yasalar veya toplumsal yapılanma inşasına gitmekle beraber amaç kimliksiz bir dünyaya doğru gitmek. Buna sınıfsız denilir ama sınıf daha farklı anlamlara geliyor. Bu da herhalde çok kimliklilikten kimliksizliğe doğru gidişatı yaratacak bir durum. Türk olarak, Müslüman olarak biz bunu yapamayız. Veya erkek olarak tek başına yapamayız. Erkek kadın kimlikleri de oluşturulmuş kimlikler. Bu farklılığın giderek zayıflatılması ve yok edilmesi. Bu bakımdan anayasa paneline de çağrı o noktada yapılmıştı. Belli kuşak haklarının tartışılması. İnsanlara belli dönemlerde belli kuşak haklarını reva görmek. Bir kere tüm bu kuşakları içselleştirmek ve bu kuşakların yeterli olup olmadığını tartışmak. Standardize bir hak ve kimlik olayını yok ederek olaya yaklaşmak. Bu anlamda da kalıp kimlikler, cinsiyetler, ırkların ortadan kaldırılması. Ama bunu yaparken de bulunduğumuz yer çok sorunlu. Çünkü öyle bir kimlik üzerinden bir inşa ediliş var ki Ermeni olmak küfür, Kürt olmak da yavaş yavaş küfür olmaya başladı ve aynı zamanda suçlu olmak ve gizlenmeye doğru gidiyor. Gay ve lezbiyenlerin durumu belli. Rahat yaşayamıyorlar. Bir anlamda hakaret olarak da halen kullandığımız bir kimlik. Kin ve nefreti önleyebilmek için çeşitli ülkelerde önlemler alınmış. Ama Türkiye’de geçen aylarda Ermeni okullarına yapılan bir tehdit vardı: “Soykırımı kabul etmeyin, yaşama hakkını kazanın.” Ne demek bu? Yaşamak için soykırımı inkâr edin şeklinde tehditler. Bununla ilgili güvenlik önlemlerine başvuruluyor. Şehir valisi yeterli derecede güvenlik görevlimiz yoktur diyebiliyor. Hrant öldürüldü. İki yıl boyunca, üç yıl boyunca tehdit edildi, hedef gösterildi. Basit önlemler kin ve nefreti ortadan kaldırabilecek önlemler alınabilir. Neler olabilir? Eğitim sisteminde tüm ayrımcı, ötekileştirici, kin ve düşmanlık içeren bilgilerin çıkarılması. Yerel yönetimlere bu konularda düzenlemeler verilmesi. Elimde bir örneği var mesela bir belediyenin yapmış olduğu mücadeleyi anlatan. Yargı mensuplarının bu konuda duyarlılığını artırmak. 301’in uygulanmasını kaldırmak, çünkü 301 Türkleri koruyan bir madde haline gelmiştir. Bu konudaki yasal düzenlemeleri yapmak. Radyo, televizyon yayınlarını buna göre düzenlemek. Bununla ilgili medyadaki haberleri ya da köşe yazılarını izleyebilecek bir komisyon kurulabilir. Panelin birinci bölümünde belirttiğim gibi anayasa mahkemesi değil de insan hakları mahkemesi olsa daha iyi olacağı konusunda ısrarlıyım. Çünkü anayasa mahkemeleri tüm ülkelerde statükoyu ve rejimi koruyan mahkemelerdir. Hep bir rejim kaygısı vardır ve bu tarz bir yönetimle olur da. Ben anayasa mahkemesi ile birlikte yeni bir insan hakları mahkemesi olmasını ön