Ordu'nun Demokrasiye “Darbesi” ve Ülkede Meydana Gelen Son Gelişmeler
Ahmet Necati Özdemir
Çukurova Üniversitesi Matematik Bölümü, Öğrenci
Son haftalarda ülkede meydana gelen gelişmeler birçok kesim tarafından
önemli ve kritik yol ayrımları olarak değerlendirildi. Sınır ötesi
harekat tartışmaları, Genel Kurmay Başkanlığı'nın(GKB) 12 Nisan
2007 tarihli basın toplantısında yaptığı açıklamalar, Cumhuriyet
mitingleri, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Nisan ayının sonuyla birlikte
27 Nisan 2007 tarihinde GKB'nin muhtıra niteliğindeki açıklaması
geçtiğimiz ayın önemli gündem maddeleriydi. Sınır ötesi harekat
tartışmalarının yoğunluk kazandığı bir dönemde Genel Kurmay Başkanı
Yaşar Büyükanıt'ın 12 Nisan tarihli açıklaması yapıldı. Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte yapılan mitingler ve GKB'nin
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde iktidarı hedef alan, laiklik odaklı
muhtırası bunları takip etti. Birbiriyle iç içe geçmiş durumda olan
bu gelişmeler demokratik bir sistem arzusu içinde olan kesimler
tarafından kaygıyla takip edildi. Bu kaygıların haklılığının, gelişen
olayların gerçekçi tahlillerle analiz edilmesiyle anlaşılacağı inancındayım.
Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 12 Nisan tarihli basın
toplantısında yaptığı açıklama, Özgür Çiçek‘in Ordu Demokrasiye
El Koydu [1] başlıklı makalesinde belirttiği
üzere, Kürt muhalefeti ve özgürlüklerin genişletilmesinden duyulan
rahatsızlık odaklıydı. Açıklamada Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkenin
olmazsa olmaz unsuru olduğuna vurgu yapılıyor, bu unsurun çatırdaması
halinde sistemin tepetaklak gideceği vurgulanarak, yapılan açıklamaların
kamuoyu nezdinde taraf bulması sağlanmaya çalışılıyordu. Ülkenin
ulusal yapısına dikkat çekilip ordunun “terörle mücadele” konusunda
elinin kolunun bağlandığı vurgulanıp AB uyum yasalarına buradan
gönderme yapılmaktaydı. TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri)'nın hemen
her açıklamasında, genellikle askeri kararlılığın siyasi karalılıkla
bir arada hareket etmesi gerektiği vurgulanıyordu. Askeri bürokrasi,
sınır ötesi harekatın bir türlü gerçekleşememesinin nedeni olarak
siyasetin zaaflarından dem vuruyor, giderek yoğunlaşan çatışma ortamının
tek sorumlusunun siyasi kanat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyordu.
Bu bağlamda bakıldığında, Başbakan'ın Diyarbakır'da Kürt sorununu
dile getirmesinin ve bazı siyasi temsilcilerin bu yöndeki beyanatlarının
TSK içersinde rahatsızlık uyandırdığı anlaşılabilmektedir.
Genel çerçevede vurgu noktalarına değinmeye çalıştığım 12 Nisan
açıklamasının 15 gün sonra gece yarısı GKB'nin internet sitesinde
yayınlanan muhtıra niteliğindeki açıklama, Cumhurbaşkanlığı seçim
sürecinde TSK'nın bu sürece yaklaşımını net bir şekilde ifade ediyordu.
Laik sisteme vurgu yapılan açıklamada, TSK'nın laiklik konusunda
“taraf” olduğu açıkça dile getirildi. Açıklamada her türlü seçeneğin
masada olduğu vurgusu, kamuoyunca, iktidara yapılan darbe tehdidi
olarak yorumlandı. GKB'nin açıklamasının gecesinden başlayarak,
ana akım medyada sıklıkla muhtıra tartışmaları yer buldu, bu tartışmaları
analiz ettiğimizde genel olarak ‘kabullenmeci' bir eğilimin olduğunu
gördük. Çoğu siyasi lider açıklamaların vahameti ve ülke demokrasisine
zararları konusunda herhangi bir beyanatta bulun(a)madı. Siyasi
kanattan en ciddi tepki ertesi gün Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası
AKP adına Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından yapıldı ve TSK'ya,
Başbakanlığa bağlı bir kurum olduğu hatırlatıldı, fakat öteye de
gidilmeyerek ordunun “taraflılığı” kamuoyu nezdinde tartışmaya açılmadı.
27 Mayıs'a gelmeden, en yakın tarihte cereyan eden Şemdinli olayları
ve olaylar sonrasında savcı tarafından hazırlanan iddianame, andıçların
sızdırılması, Atabeyler operasyonu, Nokta Dergisi'nin yayınladığı
“Darbe Günlükleri” döneminde ordu, demokratikleşme ve insan hakları
çerçevesinde tartışmaya açılmış ve bu tartışmanın üzerine gidilmiş
olunsaydı muhtıra karşısında birçok kesimin çok daha cesur adımlar
atabilmesinin önü açılabilirdi. Fakat tam tersi gelişmeler meydana
gelerek ordu hakkındaki tartışmalar kamuoyu gündeminden bir bir
silindi. Gündemden silinmekle birlikte iddiaları yayınlayanlar hakkında
insan hakları ihlalleri yapıldı: Şemdinli iddianamesini hazırlayan
savcı görevinden alındı, darbe günlüklerini yayımlayan Nokta Dergisi'nin
yayın hayatına son verildi. Bu gelişmeler, “ordunun eylemlerinin
tartışılamaması tabusunun” göstergesi niteliğindedir. Tartışmaların
ve eleştirilerin orduya yöneltildiği zamanlarda, TSK bu konudan
duyduğu “rahatsızlığı” her daim dile getirdi. Sık sık çeşitli mercilerden
ve askeri bürokrasinin en rütbelilerinden duyduğumuz “orduyu yıpratma”,
“devletin kurumlarını karşı karşıya getirme” argümanlarına kamuoyu
nezdinde ana akım medya aracılığıyla taraf bulunmaya ve yapılan
insan hakları ihlalleri meşru bir zemine oturtulmaya çalışıldı.
12 Nisan ve 27 Nisan açıklamalarının birkaç yerde belirtilmekle
birlikte gerekli önemin verilmediği bir nokta mevcut.22.05.1930'da
kabul edilen ve 15.06.1930 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak
kanunlaşan Askeri Ceza Kanunu'nun 148. maddesi [2] şöyle:
Madde 148: Askeri şahıslardan
A)Siyasi bir partiye üye olmak için müracaat eden veya herhangi
bir suretle siyasi partilere girenler,
B)Siyasi amaçla toplantı yapan veya aynı amaçla siyasi gösterilere
katılanlar,
C)Siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan,telkinde
bulunanlar,
D)Siyasi toplantılara resmi veya sivil kıyafetlerle katılanlar,
E)Herhangi bir sebeple yalnız veya toplu olarak siyasi mahiyette
beyanname hazırlayan, hazırlanmış beyannameyi imzalayan, imzalatan
veya yayın organlarına ulaştıran veya dağıtanlar,
Fiil daha ağır bir ceza gerektirmediği takdirde, bir aydan beş
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu cürümler, seferberlikte
işlenirse ceza iki misli olarak hükmolunur.
12 Nisan açıklamaları ve 27 Nisan açıklamalarını yapan asker
veya askerler ve Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt maddenin B,
C, E bentlerine göre suç işlediler. Her fırsatta dile getirilen
ve Anayasa'nın değişmez hükmü olan “Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik,
sosyal, hukuk devletidir.” ilkesinin hukuksal kısmının neden askeri
bürokrasi söz konusu olunca işlemediği veyahut işletilemediği demokrasi
açısından vahimdir. Sivil bürokrasi ile askeri bürokrasi arasındaki
ayrımın hukukçular başta olmak üzere halk nezdinde nasıl işlediğinin
bir diğer örneği de CHP lideri Deniz Baykal ve Başbakan Erdoğan
hakkında açılan davalarda gördük. Anayasa Mahkemesi'nin kararları
öncesinde her iki liderinde basına yaptığı açıklamalar hakkında
“yargıyı etkilemeye yönelik açıklama” değerlendirmesiyle suç duyurusunda
bulunulmasına karşın, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turunun
tamamlanmasının ve CHP'nin Anayasa Mahkemesi'ne gideceğini açıklamasının
gecesinde GKB'nin muhtırayı yayımlamasının birçok hukukçu ve halk
tarafından yargıyı etkilemeye yönelik bir açıklama olarak değerlendiril(e)memiş
olması, ordunun halk tarafından nasıl içsel bir mevzuu olduğunun
en büyük kanıtı olsa gerek. Ana akım medyada yargıyı etkilemeye
yönelik olduğu savunulan Deniz Baykal'ın ve Erdoğan'ın açıklamaları
yer bulup bu kanaatin birçok kişi tarafından desteklenmesine karşın,
bizzat Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından ordunun açıklamasının
yargının kararını etkileyebileceği kaygısı dile getirilmesine rağmen
kamuoyu nezdinde bu açıklamanın değer bulamaması ordu vesayetinin
ülkede ne kadar derin olduğunun en güçlü kanıtlarından.
Biraz evvelde belirtmeye çalıştığım üzere halkın yüksek bir kısmına
nüfuz etmiş, ordunun ve ordunun eylemlerinin içselleştirilmesi mevzusu
nedeniyle ordu geneli itibariyle tam anlamıyla tartışıl(a)madı.
Fakat 2000'den bu yana AB uyum yasalarıyla birlikte ordunun siyasetteki
ağırlığı zaman zaman tartışmaya açılmıştır. Sorun bu tartışmanın
paranoyaklıktan uzak bir çerçevede ne kadar derinleştirileceği ve
nereye evirileceğidir. Bu tartışmayı ilerletmek ve insan hakları
temelinde bir noktaya evirilmesine hizmet etmek çok önemlidir.
Bu süreçte bir diğer önemli gelişme ise birçok ilde tertiplenen
ve de ciddi katılımın olduğu “Cumhuriyet Mitingleri”dir. Ankara,
İstanbul, Adana, Manisa, Çanakkale'de düzenlenen bu mitinglere ulusalcı-milliyetçi
denilebilecek birçok kurum, kuruluş, dernek,vakıf katılım gösterdi.
Mitinglerin neye hizmet ettiği tartışmasına girmeden kısaca bir
kavram kargaşasını açıklığa kavuşturmak şart. Mitinglerle ilgili
tartışmalarda ve tertip komitelerinin açıklamalarında Sivil Toplum
Kuruluşu (STK) vurgusu yapılmaktaydı.
Özellikle 14 Nisan Tandoğan mitinginde karşı karşıya kaldığımız
manzaralar ve kuruluşların taban hareketlerinin ordu kökenli kişilerden
oluşması mitinglerin sivil bir eylem niteliği taşıyıp taşımadığı
konusunda soru işaretleri yaratmakta. Tartışmayı somutlaştırmak
açısından STK'nın kelime anlamına bakmakta yarar var. STK: Resmi
kuruluşlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan; politik,
sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi
çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, ve çalışanlarını gönüllülük
usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar veya üyelik
ödemeleriyle sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum kuruluşları oda,
sendika, vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Vakıflar
ve dernekler topluma yararlı bir hizmet geliştirmek için kurulmuş
yasal topluluklardır. Bu tanıma bir de şunlar eklenebilir: STK'lar
devletin toplumun her alanına yayılmasında engel teşkil eden ve
de devletin tüm kurumlarını ve de kurumlarının uygulamalarını denetleme
mekanizmalarında söz sahibi olan eleştiren, sorgulayan ve sonuçlarını
kamuoyuyla paylaşan kuruluşlardır.[3] Bu tanımlar ışığında mitinglere
katılan kuruluşlar “devletten çok devletçi”dir, adeta devletin birer
“ideolojik aygıtı” olarak işlev görmektedirler. Dolayısıyla mitinglere
katılım gösteren çoğu kuruluşu STK olarak nitelemek çok doğru değildir.
Mitinglerin genelinde gördük ki iktidar söylemi tekrar ve tekrar
dile getirilerek ulus devlete vurgu yapıldı. Hrant Dink cenazesine
gönderme yapılarak “Hepimiz Türk'üz, Hepimiz Mustafa Kemal'iz” sloganları
atıldı. “Ordu'nun göreve” çağrıldığı pankartlar açıldı .Kürsülerden
zaman zaman azınlıklara yönelik şiddetli söylemler alkış buldu.
Bütün bu gelişmeler son yıllarda giderek yükselen statükocu, şovenist
ve milliyetçi düşüncelerin halkın geneline yayılmaya başladığının
göstergesidir.
Son yıllarda artan bir ivmeyle hız kazanan demokratikleşme yolundaki
bütün bu engellerin çıkmasında sol siyasetin önemli payının olduğu
kanısındayım. 80'den sonra giderek sol sahneden çekilmeye başladı,
sahnede kalan birçok sol siyasi parti ise dogmatik totaliter ideolojileri
temel alan bir siyasi eğilime evirildi. Bu kapsamda solda olma iddiasında
olan partilerin parti programlarını tekrar baştan ele almaları ve
ülkede meydana gelen gelişmeler hakkında gerçekçi tahliller yapıp
politikalar üretmeleri şarttır. Ülkede barışı, adaleti, halkarın
bir arada kardeşçe ve eşit yaşamasını savunan her kesimin bu süreçte
demokratikleşme adına atacağı her adım ülke demokrasisi için son
derece önemlidir.