Kadınlardan ve diğer tüm ezilenlerden yana bir anayasa için*…
Hepimizin bildiği gibi hükümet yeni bir anayasa hazırlığı içinde. Öte yandan çeşitli muhalefet odaklarının da alternatif taslak hazırlıkları var. Bir yandan hükümet kanadından yapılan anayasa değişikliğinin mimarlarına, yapılış biçimine ve önerilen düzenlemelere itirazlarımızı, diğer yandan da alternatif taslak girişimlerine ışık tutabilecek bazı değerlendirmelerimizi sizlerle paylaşmak istedik.
Bizler anayasa konusunu, uzman hukukçuların söylediklerine ve önerdiklerine önem vererek takip etmekle birlikte elbette salt hukuksal bir konu olarak görmüyoruz; anayasayı kadınların ve tüm toplumun siyasal ve ekonomik hayatına yön veren, onun içindeki egemenlik ilişkilerini düzenleyen bir ana belge, bir kurallar bütünü olarak görüyoruz. Bu kurallar, rejimin niteliğine, krizine, iç çelişkilerine ve toplumsal muhalefetin durumuna bağlı olarak değişir. Ama anayasanın sistemin temeline bağlılığı asla değişmez. Üstelik bugün taslağı hazırlanan anayasa, erkeklerin, sermayenin ve milliyetçilerin anayasası olma temel niteliğini arttırarak sürdürmekte. Dolayısıyla, bugünün siyasal egemenlerinin, ekonomik egemenlerinin ve toplumsal hayata yön veren güçlerinin gözetiminde yapılan bu değişikliğin yürütücülerine güvenmediğimizi açıklamak istiyoruz. Cinsiyetçiliklerinin farkında olduğumuz kuşku götürmez. Ama ayrıca, uyguladıkları neo-liberal politikalarda fütursuzlaşmalarına, sosyal devlet adına ne varsa tümünü yıkarak yerine bir sadaka toplumu yaratma yolundaki gayretlerine, militer ve para-militer güçlerle girdikleri sisli ilişkilere, dinci-milliyetçi muhafazakarlığın şekillendirdiği bir toplumsal hayatı dayatacak zihniyetlerine güç katacak bir sözleşmede bir taraf olacaksak, bunun karşı taraf olacağını belirtmeyi de gerekli görüyoruz. Yeni anayasanın mimarlarından ve sözcülerinden birisinin, Turgut Özal kabinesinde aile ile ilgili düzenlemeler yapılırken “flörtün fahişelikten ne farkı var ki” açıklamasıyla beynimize kazınan Cemil Çiçek olması da bu öngörümüzü doğruluyor diye düşünüyoruz.
Bu anayasa değişikliği girişimi farklı bir süreç izleyebilirdi. Siyasal iktidarın sahipleri gerekçelerini açıkça dillendirip, halka bir taslak sunabilirlerdi. Öyle olmadı. Bizzat başbakanın denetiminde hazırlanan bir anayasa taslağı, günler öncesinden basın aracılığı ile “sızdırma” tabir edilecek bir yöntemle ve yarım yamalak bir halde ortaya sürüldü. Kadın erkek eşitliğini düzenleyen temel madde kaldırılmış onun yerine eşitlik ilkesiyle tümüyle çelişen bir madde yazılmış. Bu konu gündeme getirildiğinde hükümet 10. maddenin yeniden koyulabileceğini, çalışmaların sürdüğünü söylüyor. Anayasanın “sipariş verildiği” ekipte yer alanların ne dediğini anlamak ise mümkün olamıyor. Bu biçimsiz kamuoyu yoklamasını ve rıza imalatı sürecini, bu ciddiyetsizliği eleştiriyor, bu yöntemi gayri meşru görüyoruz.
Türkiye’de anayasa değişikliklerinin bizzat tanığı olduğumuz bir geçmişi var. 1961 anayasasının hazırlandığı günleri görmüş, 1971’i yaşamış geniş bir kesim var. Belli bir kuşak içinse geçmiş 1982 anayasasıdır. Bugün tasarlanan değişikliklerin, 82 anayasasının ruhuna ve uygulamalarına karşı köklü düzenlemeler getirdiğine ilişkin hiçbir veri yokken (örneğin MGK yerli yerinde duruyorken) bu girişimin “sivil anayasa” girişimi olarak nitelendirilmesini reddediyoruz. Anayasanın sivil ya da militer olmasını belirleyen mimarlarının giysileri değil, güç ilişkileri içindeki konumlanışları olduğuna inanıyoruz. Öte yandan 82 anayasasının esas işlevinin toplumun ezilen ve sömürülen kesimlerinin başkaldırısına karşı girişilmiş bir bastırma ve ülkeyi neo-liberal kapitalizme tam anlamıyla entegre etmek olduğunu bilmek için ne hukuk, ne siyaset ne de ekonomi alimi olmak gerekiyor. İşte, en basitinden özel mülkiyetin kamu yararına sınırlandırılması imkanını ortadan kaldıran mevcut taslak da bu entegrasyonu bir üst düzeye taşıma, Özal’ın başladığı işi tamamlama hedefini taşıyor.
Son dönem anayasa değişikliklerinin 90’larda başlayan bir tarihi var. Bu süreç aynı zamanda yasalarımızın değişiminde AB kriterlerinin öne çıkışının da tarihi. Kadın hareketi yaşanan değişiklik süreçlerinin her zaman takipçisi oldu. 1985 yılında Türkiye, uluslararası kadın mücadelesinin bir kazanımı olan “kadınlara karşı her türlü ayrımcılığa karşı sözleşme”yi imzaladığı halde bu sözleşmenin gereklerini yerine getirmeyen hükümete karşı kampanya yürüttü. Bir grup kadın örgütü, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı yasal değişim süreçlerinde aktif olarak çalıştı. Yeni Türk Medeni Kanunu ve Türk Ceza Kanunu’nun oluşum süreçlerine alternatif yasa önerileriyle katıldı. Ve bugün yasal düzenlemeleri takip eden (aralarında uzmanların da olduğu) bir kadın ağına sahipler. Bizler kadın hareketinin anayasa konusunda başlattığı çalışmalara katılımın, kadın-erkek eşitliğinden yana tüm kadınları kucaklaması gerektiğini düşünüyoruz. Ama bu çalışma aynı zamanda, kadın hareketinin mücadele tarihinin deneyimleri ve değişik feminist eğilimlerin bakış açılarıyla zenginleşmeli, serpilmeli. Aksi takdirde, kadınların görüşlerini göz önüne aldığını savunan bir hükümetle ve onun bizim görüşlerimizle çelişen uygulamalarıyla baş başa kalabiliriz.
Bizler toplumun ezenler ve ezilenler, sömürenler ve sömürülenler olarak bölünmüş bir bütün olduğunu her zaman görmek ve göstermek ihtiyacındayız. Önerilen yasal değişikliklerin arkasında yatan erkek egemen çıkarların deşifre edilmesinin son derece elzem olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla, kadın mücadelesinin, katılımı güçleştiren bir anlaşmalar-görüşmeler hattında sürdürülmesinin bu çatışmayı arka planda bırakması tehlikesini önemsiyoruz. Taleplerimizin geniş kadın kesimlerince benimsenmesi için kullanacağımız araçları çeşitlendirmemiz, kadınlar olarak yaşantılarımızla yasalar arasındaki bağı açığa çıkaran feminist bir dili yeniden ve yeniden kurmamız gerekiyor. Kadınların özgürlük mücadelesinin yükselişine paralel olarak, gerici, milliyetçi, faşist, ırkçı, militarist bir erkek egemen dil de güçleniyor. Bu ortamda tüm siyasal eğilimlere karşı eşit mesafede duran sivil toplumcu bir çalışma tarzı ile egemen milliyetçi-muhafazakar cinsiyetçiliğe karşı ideolojik cevaplar üretmenin mümkün olmadığını düşünüyoruz.
Bu yaklaşımımızı yeni anayasa taslağı bağlamında biraz daha somutlaştırmak üzere bazı konuları/maddeleri öne çıkaracak olursak:
Her şeyden önce, egemenlik ilişkilerinin üstünü örten bir sivil toplum yüceltmesi ve onun “sivil” anayasası karşısına, ezilenler lehine “eşitlikçi, demokratik, sosyal, özgürlükçü” bir anayasa anlayışını çıkarmamız önemli. “Cinsiyetçi olmayan” bir anayasa ancak bu temelde mümkündür. Kadınların anayasal haklarının, eşitlik ve özgürlük taleplerinin anayasada yer alması için anayasanın bütününün bu nitelikleri taşıması gerekir. Yeni anayasanın eşitlikçi özgürlükçü, sosyal ve demokratik.taleplerin bir kısmına da olsa kendini açabilmesi öncelikle böylesi bir anayasa isteyenlerin birbiriyle ilişkilenmesiyle mümkün.
Hükümetin mevcut taslağı, 82 anayasasında yapılan değişiklikle, devlete kadın-erkek eşitliğini sağlama yükümlülüğünü getiren 10. maddeyi “unuturken”, onun yerine getirdiği 9. maddede kadınları engelliler, çocuklar ve yaşlılarla birlikte korunmaya muhtaç olanlar kategorisinde ele alıyor. Çalışma hayatına katılımı düzenleyen maddede de kadınlar böyle tanımlanıyor. Pozitif ayrımcılığı savunurken bu “mağduriyet” konumunu neden reddettiğimiz ve pozitif ayrımcılığı nasıl gerekçelendirdiğimiz konusunda çok net olmamız gerekiyor: Bu kategori altında anılmayı, nüfusun yarısını, dolayısıyla da engellilerin, çocukların, yaşlıların yarısını oluşturduğumuz için reddetmiyoruz. Her şeyden önce, aynı kategoride sayılan engelliler ve azınlıklar, farklılıktan ve sayıdan kaynaklanan bir engellemeye maruz kalmışlardır. Yaşlılık ve çocukluk ise yaşamın belirli bir dönemine denk düşen, geçici durumlardır. Kadınlar ise, nüfusun yarısı olarak öbür yarısını ayakta tutan, onları beslemek, giydirmek, sağlıklarını gözetmek vb… için ücretsiz emek harcayan tek kategoridir. Kadınların pozitif ayrımcılık ve özel önlem talepleri, erkeklerle kadınların durumlarının simetrik olmayışına dayanır: Kadınlar erkekler tarafından emeklerine el konduğu için ve erkeklerle aynı anlamda ve aynı statüde yurttaşlar olmadıkları için; siyasetten dışlanırlar, emekgücü piyasasında yüksek ücretli, prestijli, güvenceli işlerden, yönetim kadrolarından dışlanırlar; mülk sahibi olma imkanları son derece sınırlıdır; eğitimden, bilgiden dışlanırlar. Ve bu dışlanma erkekler lehine gerçekleşir. Dolayısıyla bir çıkar çatışmasının yol açtığı simetrik-olmayan bir durumun düzeltilmesi talebidir pozitif ayrımcılık. Eşitlik ancak bu düzeltmeyle gerçekleşebilir.
Din ve dinci muhafazakarlık bu taslakta, diyanet işlerinin olduğu gibi korunması ve zorunlu/seçmeli din dersine ek olarak ve kadınlar açısından son derece vahim sonuçlara yol açacak bir biçimde bir kez daha “ahlâk” kılığı altında yer alıyor. Hükümetin taslağı, bütün temel hak ve özgürlükleri daha önceki anayasalarda da olduğu gibi genel ahlâka aykırılık gerekçesiyle sınırlandırabiliyor. Özel hayatın dokunulmazlığı, haberleşme, çalışma, ifade, örgütlenme haklarının tümü bu sınırlandırmaya tâbi. Öte yandan, özel /manevi hayatın gizliliği tamamen ailenin mahremiyeti temelinde korunuyor. Başka bir deyişle, anayasa “özel alanı politikleştiriyor”! Ama bizim murad ettiğimizin tam tersi yönde: Aile içindeki iktidar ilişkilerini ifşa etmek üzere değil bizatihi kurmak üzere… “Ailenin toplumun temeli olduğu …ahlâki bir gerçeklik” olarak addedildiği ölçüde, feministler açısından bunun anlamı çok açık: Tek meşru yaşam biçimi olarak kadınlara evlilik, yani erkeğe bağımlılık dayatılıyor. Kadınların emekleri, bedenleri, kimlikleri üzerinde koca denetimi bir anayasal hak mertebesine yerleşiyor. Aile ve ahlâk arasında kurulan bu sıkı bağ, cinsiyetçiliğin yanı sıra heteroseksizmi ve medeni hale dayalı ayrımcılığı anayasal meşruiyete kavuşturuyor. Taslakta ailenin mahremiyeti korunuyor ama kişilerin cinsel yaşamları ve seçimleri, cinsiyet kimlikleri, isimlerini seçme hakları korunmuyor.
Neo-liberalizmin 82 anayasasından “kaldıramadığı” sosyal haklar da bu taslakla birlikte tasfiye edilmiş. Ayrıca 82 anayasasına eklenen özelleştirme maddesi aynen korunmuş. Böylelikle, bir yandan sağlık ve eğitim alanında kadınların istihdam imkanları iyice kısıtlanıyor; öte yandan bu hizmetler kısıldığında bunlardan mahrum edilecek ilk adaylar kadınlar olduğuna göre kadınlar bir kez daha toplumun sunduğu son derece sınırlı olanaklardan dışlanmış oluyor. Bunun da ötesinde, kadınların ev içi yükleri yani harcadıkları karşılıksız emek artıyor.
Kısacası, taslak erkek egemenliğini, neo-liberal küreselleşme politikalarını, dinci-milliyetçi muhafazakarlığı, militarizmi anayasal güvence altına alırken, “korunmaya muhtaç” kadınları bütün bu cinsiyetçi saldırılar karşısında savunmasız bırakıyor. Bizler, İstanbul’dan bir grup feminist kadın olarak cinsiyetçi bir anlayışla hazırlanmış bu taslağa hayır diyoruz!
Ece Kocabıçak,
Eser Öztunalı,
Filiz Karakuş,
Gülnur Savran,
Handan Koç,
Hülya Osmanağaoğlu,
Lale Bakırezer,
Meriç Eyüboğlu,
Nilgün Yurdalan,
Nimet Tanrıkulu,
Nurcan Epozdemir,
Oya Coşkun,
Sakine Günal,
Stella Ovadia,
Ulfet Taylı,
Zeynep Özdal
*
Bu metin; 8 Ekim gunu tüm feministlere açık çağrı sonucunda yapılan toplantıda konuşulanların ışığında yazıldı.