Emperyal Perspektifler

Edward Said

Al-Ahram, 24-30 Temmuz 2003



Büyük modern imparatorlukları bir arada tutan hiçbir zaman yalnızca askeri güç olmamıştır.

Bir aradalık askeri gücü aktif hale getiren, kullanıma sokan ve ardından onu günlük tahakküm, ikna ve otorite pratiğiyle pekiştiren faktörlerce sağlanmıştır. Britanya Hindistan’ın o muazzam topraklarını yalnızca birkaç bin kişilik sömürge memuru ve sayıca bundan biraz daha fazla ve pekçoğu Hintli olan bir asker varlığıyla yönetmiştir. Fransa aynı şeyi Kuzey Afrika ve Çin Hindi’nde, Hollandalılar Endonezya’da ve Portekizliler ve Belçikalılar Afrika’da yapmışlardır. Temel unsur emperyal perspektiftir, uzak ve yabancı bir gerçekliğe onu boyunduruk altına alarak bakma biçimi, onun tarihini kendi bakış açısına göre inşa etme, halkını, kaderleri kendileri tarafından değil fakat uzaktaki yönetici onlar için neyin iyi olduğunu düşünüyorsa o şekilde tayin edilecek bir tebaa olarak görme biçimi. İrade yüklü bu tür perspektiflerden asıl fikirler doğar, emperyalizmin iyi ve gerekli olduğu teorisi gibi. İmparatorlukların tutkalı hakkında yazılmış en göze çarpıcı yorumlardan birinde, değerli Anglo-Polonyalı romancı Joseph Conrad şöyle söylemektedir: “dünyanın fethi -ki bu çoğu zaman dünyayı bizimkinden daha farklı bir ten rengine ve hafifçe daha basık bir burna sahip olanların elinden almak anlamına gelir – yakından bakıldığında hiç de hoş birşey değildir. Onu bu kefaretten kurtaran yalnızca fikirdir. Arkasında yatan fikir; duygusallık maskesi değil ama bir fikir; ve bencil olmayanlar fikre inanırlar –kurabileceğin, önünde eğilebileceğin ve uğruna kurban verebileceğin birşeydir fikir.”

Bu bir süre için iş görmüştür, pekçok sömürge lideri yanlış bir şekilde, emperyal otorite ile işbirliği yapmanın tek çıkar yol olduğunu düşünmüşlerdir. Fakat emperyal ve yerel perspektif arasındaki diyalektik kaçınılmaz bir şekilde karşıt ve geçici olduğu için ileriki aşamada yöneten ve yönetilen arasındaki ihtilaf idare edilemez hale gelir ve Cezayir ve Hindistan’da yaşandığı şekilde sömürge savaşlarına yol açar.

Arap ve Müslüman dünyası üzerindeki Amerikan yönetimi henüz bu aşamanın çok uzağında. En azından 2. Dünya Savaşı’ndan beri Amerika’nın Arap Dünyası’ndaki stratejik çıkarları hazırda erişilebilecek petrol rezervlerine el koymak (ve daha yakından kontrol etmek), ikincisi, büyük maliyetlerle de olsa İsrail’in tüm komşuları üzerindeki bölgesel tahakkümünü kuvvetlendirmek yönünde oldu.

Tüm imparatorluklar, tıpkı Amerikan İmparatorluğu gibi kendisine ve tüm dünyaya sürekli olarak diğer imparatorluklardan farklı olduğunu, ve görevinin yönettiği yerleri ve halkları doğrudan veya dolaylı olarak yağmalamak ve kontrol etmek değil, ama eğitmek ve özgürleştirmek olduğunu söyler. Fakat bu görüşler orada yaşayan ve çoğu zaman tamamen karşıt görüşte olan insanlar tarafından paylaşılmaz. Yine de bu durum, Amerikan’ın Arap/İslam dünyası hakkındaki tüm informasyon, siyaset ve karar verme aygıtını kendi perspektifini yalnızca Araplara ve Müslümanlara değil ama Arap ve Müslümanlar hakkındaki bilgileri acınası ve aslında trajik boyutlarda yetersiz olan Amerikalılar’a karşı empoze etmekten alıkoymamıştır.

Amerikan diplomasisi İsrail lobisinin Arapçılar olarak adlandırılanlara karşı sistemli taarruzlarıyla sürekli etki altındadır. Bugün Irak’taki 150,000 Amerikan askerinden yalnızca bir avucu Arapça bilmektedir. David Ignatius 14 Temmuz’daki “Washington Arapçılar’dan Yoksun Olmanın Maliyetini Ödüyor” başlıklı yazısında bu noktaya mükemmel bir şekilde değinmektedir. Bu yazıda Fukuyama’nın şu sözleri alıntılanmıştır: “Arapçılar sadece Arapların davasını değil ama aynı zamanda Araplar’ın kendi kendilerini yanıltma eğilimlerini de üstlenmektedirler.”

Bu ülkede Arapça bilgisi, ve büyük Arap kültürel geleneğiyle herhangi bir sempati ilişkisi İsrail’e karşı bir tehtid olarak görülmüştür. Medya Araplar hakkında en adi ırkçı sterotipleri yansıtmaktadır (örnek olarak Cynthia Ozick’in 30 Haziran Wall Street Journal’daki Hitlervari yazısına bakabilirsiniz. Filistinliler hakkında Nurenberg mahkemelerine yakışır sözlerle “yaşama ihanet etmiş, kültçülüğü uğursuz bir spiritüalizme yükseltmiş” insanlar olarak söz etmektedir).

Kuşaklar boyunca Amerikalılar, Arap dünyasını terörizm ve dinsel fanatizmin kol gezdiği ve antidemokratik ve keskin anti-Semitik din adamları tarafından gençlerin beyinlerinin haksız bir anti-Amerikancılıkla yıkandığı, temelde tehlikeli bir yer olarak görmüşlerdir. Bu durumlarda ihmal doğrudan bilgiye tercüme edilmiştir. Her zaman dikkate alınmayan şudur ki, ne zaman “bizim” sevdiğimiz bir lider ortaya çıksa – örneğin İran Şahı veya Enver Sedat – Amerikalılar O’nun “bizim” için veya “bizim” tarzımızda işler yapan cesur ve vizyon sahibi bir lider olduğunu varsayarlar. Emperyal güç oyununu anladığı, bunun hükümran otoriteye uyum göstermek olduğunu gördüğü için değil, ama bizim paylaştığımız değerler tarafından harekete geçirildiği için. Ölümünden çeyrek yüzyıl sonra Enver Sedat, bunu söylemek pek abartı olmayacaktır, unutulmuş ve tanınmayan bir adamdır çünkü Mısırlılar’ın çoğu O’nun Mısır’a değil öncelikle Amerika’ya hizmet etmiş olduğunu düşünmektedirler. Aynı şey Şah için de geçerlidir. Emperyal perspektiflerin çarpıtmaları Orta Doğu toplumunda peşisıra yeni çarpıtmalar üretmekte ve bu durum acıları kalıcılaştırmakta ve aşırı direniş biçimlerini ve doğruluğu kendinden menkul politikaları yaratmaktadır.

Bu Filistinliler için özellikle doğrudur. Filistinliler’in şimdi hırpalanmış Arafat yerine Mahmud Abbas’ı (Ebu Mazen) lider olarak kabul etmeleriyle birlikte kendilerini reforme ettikleri kabul edilmektedir. Ama bu emperyal bir yorum meselesidir, gerçeklikle ilgili değildir. Hem İsrail hem de A.B.D. Arafat’ı, Filistinliler’e dayatılan ve geçmiş tüm hak iddialarından vazgeçecekleri bir çözümün önünde engel olarak değerlendirmektedirler. Böylesi bir çözüm İsrail’in 1948’de Filistin toplumunu yok ettiği ve bugüne kadar devletsiz ve işgal altında kalmış olan Filistin ulusunun tüm varlığına el koyduğu, bazı İsrailliler tarafından “ilk günah” olarak adlandırılan şey üzerinde kazanılmış olacaktır. Benim Arap ve Batı medyasında seneler ve senelerdir eleştirdiğim Arafat’ın hem 1996’da yasal olarak seçildiği için hem de başka hiçbir Filistinli’nin yaklaşamayacağı derecede büyük bir meşruriyet sahibi olduğu için halen evrensel olarak Filistin lideri kabul edildiği kimsenin umurunda değildir.

Eninde sonunda bir bürokrat olan ve senelerdir Arafat’ın altında çalışan Ebu Mazen’in arkasında hiçbir halk desteği yoktur. Dahası, artık hem Arafat’ın yönetimine hem de İslamcılar’a karşı bağımsız ve bütünsel bir Filistin muhalefeti vardır (Bağımsız Ulusal İnsiyatif), ama bu hiç dikkat çekmemektedir. Çünkü Amerikalılar ve İsrailliler kendileri için herhangi bir sıkıntı doğurabilecek durumda olmayan uysal bir görüşmeci istemektedirler. Böyle bir düzenleme işe yarayabilir mi, bunu başka bir zaman tartışacağım. Bu emeryal bakış açısının kısa görüşlülüğü, körlüğü ve küstahlığıdır. Aynı şey Amerika’nın Irak, Suudi Arabistan, Mısır ve diğerlerine bakışında kendisini tekrar etmektedir. Bu görüşlerin sorunu son derece yetersiz ve ideolojik olmalarıdır; Amerikalılar’a Araplar ve Müslümanlar’ın ne oldukları hakkında değil, daha ziyade Arap ve Müslümanlar’ın nasıl olmalarını istedikleri hakkında fikir vermektedir. Büyük ve muazzam derecede varlıklı bir ülke için bugün gerçekleşmekte olan Irak savaşı gibi kötü yönetilen, kötü bir şekilde hazırlanmış ve son derece beceriksiz bir işgali üretiyor olmak entelektüel açıdan bakıldığında bir parodidir. Ve Paul Wolfowitz gibi zeki kabul edilebilecek bir bürokratın bu derece beceriksiz politikaları yürütebilmesi ve aynı zamanda insanları aslında ne yaptığını bildiğine ikna edebilmesi karşısında insan zihni şaşalamaktadır.

Bu emperyal perspektifin altında Araplar’a bir halk olarak kendi ulusal kaderlerini tayin hakkını tanımayacak olan, eskilere uzanan Şarkiyatçı bir görüş yatmaktadır. Araplar farklı, mantık yeteneğinden yoksun, doğruyu söylemekten aciz, temelde bozguncu ve katil olarak düşünülmüşlerdir. Napolyon’un 1798 Mısır saldırısından beri tüm Arap dünyası üzerinde bu öncüllere dayalı kesintisiz bir emperyal mevcudiyet hüküm sürmüştür. Bu mevcudiyet halkın büyük bir çoğunluğu için anlatılmamış acılar – ve doğru, bazı faydalar – üretmiştir. Ama her fırsatta Araplar’a kinlerini akıtan Bernard Lewis ve Fouad Ajami gibi A.B.D. danışmanlarının yalanlarına o kadar alıştık ki yaptığımızın bir şekilde doğru olduğunu çünkü Araplar’ın böyle olduklarını düşünüyoruz. Bunun Bush yönetiminin kalbinde yeralan yeni muhafazakarlar tarafından eleştirisiz bir şekilde paylaşılan bir İsrail doğması olması yangını şiddetlendirmektedir. Ve demek ki, sade bir ifadeyle söyleyecek olursak, temel problemin Amerikan mevcudiyeti olduğu bir bölgede bizleri daha uzun yıllar çalkantı ve acılar bekliyor. Ama ne maliyetle, ve ne adına?


* fundementalist Protestan
** wordly: Said bu terimi metinsel olanın karşıtı olarak kullanıyor, ruhani ya da dinsel olanın karşıtı olarak değil. [ç.n.]

Çeviren: Ali K. Saysel
BGST Kuramsal Eğitim ve Araştırma Birimi

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi