Çevresel, Toplumsal bir Gaddarlık: İstanbul’a 3. Köprü
Ali K. Saysel
5 Mayıs 2010
İstanbul’a yapılması planlanan 3. boğaz köprüsünün güzergahı Ulaştırma Bakanı
Binali Yıldırım tarafından 29 Nisan’da açıklandı. Buna göre 3. köprü İstanbul
Boğazı’nın Karadeniz’e açıldığı noktada, Anadolu yakasındaki Poyrazköy ile
Rumeli yakasındaki Garipçe köyü arasında kurulacak. Köprüyü Anadolu otoyolundan
Trakya otoyoluna bağlayacak olan yeni Kuzey Marmara otoyolu ise Kocaeli ve
Çatalca yarımadalarının orman ve su havzaları üzerinde, Akyazı ile Kınalı
arasında bir yay çizecek. Bakan’ın açıklamalarına göre proje 6 milyar dolara mal
olacak ve yap-işlet-devret modeliyle gerçekleştirilecek.
Gerekçe bir satır: İstanbul büyüdü, büyümeye devam edecek, kentin üzerindeki
transit geçişler kuzeye kaydırılarak şehir içi trafiğe rahat bir nefes
aldırılacak.
Bizim iddiamız ise şu: Bu inandırıcılıktan yoksun gerekçeden hareketle kentin
daha da büyümesine, kendisini besleyen orman ve su kaynaklarıyla birlikte bir
anlamda kendi kendisini yutmasına hizmet edecek son derece yıkıcı bir proje oldu
bittiye getirilecek. (Unutmayalım ki, mevcut köprüler üzerindeki transit geçiş
toplam trafik yükünün sadece yüzde 2.85’i.)
Köprüye çok çeşitli nedenlerle karşı çıkan onlarca uzman görüşü ve çok geniş bir
kamuoyu iktidar tarafından küstahça aşağılanıyor. İstanbul belediye başkanı
Kadir Topbaş, muhalefeti “coğrafya bilmediği” için ayıplarken, Başbakan Tayip
Erdoğan “bu ülkede çakılı tek bir kazığı bile olmadığı” için suçluyor. Oysa
iktidarın oldu bittisini anlamak için Topbaş kadar coğrafya bilmek veya Erdoğan
gibi oraya buraya kazık çakacak maddi birikime, iktidara sahip olmak gerekmiyor.
Bu projenin, bizzat kendisi tarafından yaratılacak olan ulaşım talebine hizmet
etmekten başka bir işe yaramayacağını, benzeri projelerin uluslararası otomotiv
sektörü için muazzam bir sübvansiyon olduğunu, taşımacılık sektöründe karbon
salımlarının azaltılmasını öngören ve Türkiye’nin de artık bir parçası olduğu
Kyoto süreciyle uyumsuzluğunu, kamu-özel sektör işbirliği altında kamu malının
(orman, su kaynakları, biyoçeşitlilik, arazi vb.) büyüklü küçüklü özel kesimlere
peşkeş çekilmesi anlamına geldiğini önceki bir yazımda ifade etmiştim. Bu
nedenle mevcut projenin çok haklı bir şekilde “rant projesi” olarak
adlandırıldığını, yani yaratacağı toplumsal ve çevresel maliyetlerin
karşılığında özel kesimleri zengin edeceğini belirtmiştim. (Bkz.
A.K.Saysel, Üçüncü Köprü: 25 Milyonluk İstanbul’un Altyapısı, 25.08.2009.)
Hükümet, büyüyen İstanbul’un artan ulaşım ihtiyacını karşılamaktan söz ediyor.
Oysa büyümek, özellikle İstanbul’un bugün ulaştığı ölçekte son derece tahripkar
bir süreç ve teslim olunması gereken bir kader değil. Planlanan Kuzey Marmara
otoyolu alanındaki nüfus 2000 yılındaki 12.6 milyon seviyesinden 2009’da 16.1
milyon seviyesine yükselmiş. Yani her yıl yüzde 3’ten daha yüksek bir oranla
büyümüş, demek ki göç almış. Eğer yeni araziler imara açılmasaydı, otoyollarla
birbirine bağlanmasaydı, bu arazilere altyapı sağlanmasıydı, nüfus bu derece
artabilir miydi? TEM otoyolu ve 2. köprünün temel faktörlerinden biri olduğu bu
büyümeyi 3. köprünün varlığında durdurabilecek herhangi bir güç var mı? 3.
köprünün varlığıyla 25 milyonlara doğru büyüyen bir İstanbul’da, gelecekte
ortaya çıkacak ulaşım ihtiyacını karşılamak üzere bundan sonraki AKP’ler acaba
kaçıncı köprüyü inşa etmek üzere yarışacaklar?
Yukarıda ifade edilenler yalnızca bir öngörü değil, aynı zamanda geçmişten
çıkarılması gereken dersler. Korhan Gümüş’ün 6 Nisan 2008 tarihli Radikal 2’de
yayımlanan yazısından aktarıyorum: 2. köprü yapılırken de Anadolu ve Trakya
otoyollarının şehrin dışından bağlanacağı söylenmiş, transit geçen araçların
kent trafiğine katılmaması öngörülmüş... 1. köprü yapılırken de köprünün kent
içindeki ulaşımı rahatlatacağı iddia edilmiş, fakat ilk beş yıl içinde boğazı
geçen insan sayısı yüzde 12 artarken araç sayısı yüzde 257 artmış.
Serkan Ocak’ın 1 Mayıs 2010 tarihli Radikal haberinden aktarıyorum: İstanbul’un
1/100 binlik planının 668. sayfasında yazdığına göre, “Fatih sultan Mehmet
Köprüsü sonrasında olumsuz kentleşme olmuş, büyük yerleşim ve baskılar
oluşmuştur. İstanbul orman ve su havzalarını aşmıştır. 3. köprü bunun tahribine
yol açar” ... “1. köprüyü yıkın, aynı yere iki katlı, altında tren yolu olan
üstte dörder şeritle yol bulunan bir sistem inşa edin”.
Öngörüsünü bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde körelttiği gibi geçmişten de ders
çıkarmayan hükümetin ulaştırma bakanı Yıldırım, bu iddialara şöyle yanıt
veriyor: “Koridor üzerinde kamulaştırılacak alanın yüzde 75’i kamuya ait. Bir
rant söz konusu değil ... Kamulaştırılacak orman arazisinin önemli bir kısmı
orman vasfını yitirmiş ... Otoyol çıkışları ise mümkün olduğunca şehrin dış
noktalarında gerçekleşecek” (30 Nisan tarihli Radikal haberi). O halde sormak
gerekiyor, acaba Sarıyer ve Beykoz’da arsa fiyatları neden üç ila dört misli
değer kazandı? Kocaeli-Çatalca yarımadalarının kuzeyindeki araziler hangi
gruplar tarafından satın alınıyor, konut projeleri kimler tarafından
yürütülüyor? 6831 sayılı Orman Yayası’nda yapılan değişiklikle (kamuoyunda 2/B
düzenlemesi olarak bilinen uygulama) kaç hektar “vasıfsızlaşmış” orman arazisi
orman kapsamından çıkartıldı? Bu araziler kimlere devredildi? Bugün TEM otoyolu
etrafında oluşmuş yerleşimler ne oranda evvelki kamu arazisi üzerinde yer
alıyor?
Geçmişten çıkarılacak dersler ve sağlıklı bir öngörü, 3. köprünün sonuçlarının
İstanbul ve havzası için geri dönüşsüz yıkıcı sonuçlar üreteceğini gösteriyor.
Özellikle muhalefet partilerince yönetilen ilgili belediyeler rant ayarına
kapılmadan önce konuyu ciddiyetle ele almak zorunda. Bu konuda meslek odaları,
belediyeler, çevre örgütleri ve aktivist grupların sıkı bir işbirliğine
girmeleri, kampanya üretmeleri ve öncelikli olarak yasal süreçleri harekete
geçirmeleri gerekiyor.
http://alisayselekoloji.blogspot.com
Notlar: