Ilısu Barajı’nda Israr Etmek
Ali K. Saysel
23 Şubat 2010
Ilısu Barajı’nın inşasında Türkiye’nin ısrarcı olduğunu
biliyoruz. Bu barajın illa ki yapılacağını ilan etmek
maalesef Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’ya düştü. Çünkü,
Türkiye’deki hemen her türlü hidroelektrik veya sulama
projesinde olduğu gibi, Ilısu Barajı’nda da projeyi
ısmarlayan, müteahhitlere lisans temin eden kurum Devlet Su
İşleri, şimdi Çevre Bakanlığı’na bağlı. Aslında bu durum DSİ
gibi muhtemel çevresel, toplumsal etkileri son derece yüksek
inşaat çalışmalarına imza atan bir kurum ile bu tip
faaliyetleri denetlemesi, sınırlandırması gereken Çevre
Bakanlığı bürokrasisini fazlasıyla iç içe geçirerek
ikincisini iyice işlevsizleştiriyor.
Eroğlu, 1.8 milyar avro değerindeki projenin finansmanı için
önceki yıllarda kurulan uluslararası konsorsiyumların 2001 ve
2009 yıllarında iki defa neden dağıldığını halka anlatmak yerine
bu şirketlerin arkasından garantörlüğünü çeken devletleri
“kaypaklıkla” suçlamayı tercih etti.[1] Başbakan ise oldukça
uzun geçmişi olan bir devlet geleneğini devralarak baraja karşı
çıkan herkesi bölücülükle suçlamaya devam ediyor.[2]
Bugün için esas rahatsız edici olan, Eroğlu’nun devlet
hazinesine ilaveten, Garanti, Akbank ve Halkbank’tan gerekli
kredinin temin edildiğini duyurmasına rağmen bu üç bankanın
konumunun kamu önünde açıklığa kavuşmaması. Ocak 2010’un
başından beri ana medyaya bu konuda sinir bozucu bir sessizlik
hakim. Eroğlu’nun, baraj inşaatının 2010 baharında başlayacağını
ilan ettiği bir ortamda medyanın yerli finansman konusunda
oto-sansür uyguladığını savunmak aşırı bir şüphecilik olmasa
gerek.
Öyle görülüyor ki Ilısu Barajı, çevresel ve toplumsal etkiler
bakımından oldukça sakıncalı sonuçlanabilecek bir iç mesele
haline dönüşüyor. İnsan hakları ve demokratikleşme gibi
konularda küçük adımlar atabilmek için kendisini AB uyum
kriterlerine muhtaç eden bir devletin, çevre ve kalkınma söz
konusu olduğunda ekonomik veya siyasi hiçbir bağlayıcılığı
olmayan bazı uluslararası tavsiyelere riayet etmesini beklemek
hayalcilik olacaktır. Ilısu karmaşasının bugün geldiği nokta
göstermektedir ki, insanların yaşam kalitesi ve mutluluğuyla
ilgili pek çok meselede olduğu gibi çevre ve kalkınma
konularında da, uluslararası toplumun bize reva görmediğini biz
kendi kendimize reva görebiliriz.
Büyük baraj inşaatları söz konusu olduğunda bağlayıcılığı
olan uluslararası bir anlaşma bulunmadığı için, mevcut
tavsiyelerden hareketle birbirinden çok farklı sonuçlara
varılabilir. Örneğin bundan evvelki iki uluslararası Ilısu
konsorsiyumu, karşıt kampanyaların da etkisiyle, barajın
yapılamayacağına karar vermişti. Barajın, Türkiye’nin de üyesi
olduğu OECD’nin resmi olarak desteklenen ihracat kredileri ve
çevre için uygulanacak ortak yaklaşım hakkındaki tavsiyelerini
yeterince dikkate almadığı kanaati oluşmuştu.[3] Bu tavsiyeler
Dünya Bankası İhtiyat Politikaları’ndan, Ilısu ile ilgili kısmı
ise bu politikaların özellikle kültürel varlıklar, yeniden
yerleşim ve çevre hakkında olanlarından besleniyordu.[4] Devlet
Su İşleri, 2001 yılında üç büyük inşaat şirketi Hydro Concepts
Engineering, Hydro Quebec International ve Archeotec’ten kurulu
Ilısu Çevre Grubu’na hazırlattığı ve birinci konsorsiyum 2001’de
dağıldığı için 2005’te güncellediği Çevresel Etki
Değerlendirmesi’nde, Dünya Bankası standartlarını temel
alacağını açık bir şekilde beyan ediyordu.
O halde, oyun uluslararası sahada oynandığı sürece kuralları
da bir ölçüde Dünya Bankası İhtiyat Politikaları belirleyecekti.
Bu politikaların ruhu -ve aynı zamanda yine DSİ’nin bir üyesi
olduğu Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Barajlar ve kalkınma
Projesi’nin temel aldığı tavsiyeler [5] 2000 yılında tamamlanan
Dünya Barajlar Komisyonu (WCD) sürecinin Temel Değerlerini ve
Stratejik Önceliklerini temel alır.[6] Bu tavsiyelerin -pek çok
şeyin yanı sıra- planlama aşamasıyla ilgili kısmını özetleyecek
olursak:
- Etkiye maruz kalan insanların “projeyi kabul ettikleri
kanıtlanmadan”, etkiye maruz kalan yerli ve aşiret
halklarının özgür, peşin ve aydınlatılmış rızası alınmadan
hiçbir baraj inşa edilmemelidir.
- Herhangi bir proje üzerinde ilerlemeden önce, halkın su
ve enerji ihtiyaçlarının kapsamlı ve katılımcı bir
değerlendirmesi yapılmalı, bu ihtiyaçları karşılayabilecek
alternatifler geliştirilmelidir.
- Bir baraj yapmaya karar vermeden önce, ekosistemler,
toplumsal ve sağlıkla ilgili meseleler hakkında yeterli
temel veri ve bilimsel bilgi tesis edilmeli, barajların ve
diğer kalkınma projelerinin ekosistem üzerindeki kümülatif
etkileri dikkate alınmalıdır.
- Projeden olumsuz etkilenen insanlar, onun faydalarından
öncelikli olarak yararlanmalıdır. Bu kesim, yerlerinden
edilen, memba ve mansapta yaşayan, rezervuar etrafında
yerleşmiş, arazileri yerleşimler tarafından olumsuz
etkilenmiş insanları kapsar ... Etkiye mazur kalan
insanlarla yapılan müzakereler, karşılıklı uzlaşılan ve
yasal yaptırım içeren etki azaltma ve kalkınma koşullarıyla
sonuçlanmalıdır.
- Bir proje başlamadan evvel, projeyle ilgili tüm
yükümlülüklere uyulacağına dair teşvik ve yaptırım içeren
bir plan hazırlanmalı, suiistimal içeren pratikleri
durduracak önlemler alınmalıdır.
- Sınır aşan sular hakkındaki anlaşmazlıkları çözmek ve
işbirliği sağlamak üzere ülkeler arasında önlemler
alınmalıdır ... WCD ilkeleri, paylaşılan su havzaları
üzerindeki anlaşmazlıkları çözmek ve işbirliğini desteklemek
üzere, ulusal su politikalarına yedirilmelidir.
Yukarıda özetlediğim altı madde meselenin ruhunu ifade
etmektedir. Bununla birlikte Uluslararası Hidroelektrik
Derneği’nin Sürdürülebilirlik Yönergesi [7], ICOMOS 1990
Arkeolojik Mirasın Korunması ve Yönetimi Tüzüğü [8] ve Dünya
Arkeoloji Kongresi’nin etik kuralları da [9] Ilısu gibi,
alternatifleri hiçbir zaman yeterli bir şekilde
değerlendirilmemiş, halka en başında danışılmak yerine sonradan
dayatılmış, kapsamlı çevresel etki değerlendirmesi yapılmamış,
ikinci-üçüncü kuşak çevresel-toplumsal etkileri
değerlendirilmemiş, samimi bir şekilde müzakere edilmemiş,
yaşayan yerel kültürü ve maddi kültürel kalıntıları hiçe sayan
bir projenin gerçekleşmesine rıza göstermemektedir.
Söz konusu tavsiyeleri Ilısu belgeleri ışığında vakit
bulduğum ölçüde incelemeye, daha somut ve daha ikna edici
veriler ortaya koymaya gayret edeceğim. Fakat bunların tümü
birer tavsiye. Projeye destek veren mali kuruluşlara,
akademisyenlere, bürokratlara ve yargıya insanlık adına
hatırlatılması gereken ilke ve yaklaşımlar. Bu hatırlatmayı
yapmak üzere yoğun bir çaba göstermediğimiz sürece, Ilısu
Barajı’nın rafa kalkması çok mümkün görünmüyor.
İç hukuk açısından yapılabilecek şeylerin başarıya ulaşması
da ancak bu evrensel çerçevenin benimsenmesiyle mümkün
olacaktır. Hasankeyf’in sit alanı olarak ilan edilmesi, UNESCO
Dünya Mirası listesine alınması, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat
Varlıklarının Korunması Hakkındaki Kanun’a aykırı yürütme
kararlarının durdurulması [10] vb. hususunda başarı elde etmek
nihai hedeftir. Bu başarı, evrensel kriterlere bağlılığımızı
duyurabildiğimiz, kabul ettirebildiğimiz ölçüde sağlanabilir.
Notlar:
1 Hürriyet’in 30 Aralık 2009 tarihli
haberi.
2 Milliyet’in 16 Ekim 2009 tarihli
haberi.
3 OECD Working Party on Export
Credits and Credit Guarantees, Revised Council
Recommendation on Common Approaches on the Environment and
Officially Supported Export Credits, TAD/ECG(2007)9, 12
Haziran 2007.
4 World Bank Operational Policy
4.11, Physical Cultural Resources, 2007; World Bank
Operational Policy 4.12, Involuntary Resettlement, 2001; ve
World Bank Operational Policy 4.01, Environmental Assessment,
1999.
5 UNEP 2007. Dams and Development:
Relevant Practices for Improved Decision Making, UNEP DDP
Secretariat, Nairobi, Kenya.
6 WCD 2000. Dams and Development: A
New Framework for Decision Making, Earthscan.
7 IHA Sustainability Guidelines,
Şubat 2004.
8 ICOMOS Charter for the Protection
and Management of the Archeological Heritage, 1990.
9 WAC, The Tamaki Makau-rau Accord,
20 Şubat 2009.
10 Vecdet Dikan (avukat), Enerji
Uğruna Hasankeyf’ten Vaz mı Geçilecek?, Yeni Mimar, Haziran
2009.