Üçüncü Köprü: 25 Milyonluk İstanbul’un Altyapısı
Ali K. Saysel
25 Ağustos 2009
Yirmi beş milyon tabii ki çok kaba bir tahmin, belki
eksik belki fazla, fakat şurası açık ki, İstanbul’un kuzey
ormanları üzerinden geçirilmesi planlanan otoyol ve üçüncü
boğaz köprüsü projeleri sürdürülemez bir megapolitan
büyümeyi tetikleyecektir. Zaten proje yandaşlarının temel
perspektifi de budur. İstanbul’un coğrafi zenginliklerinin
daha geniş bir parçasını kullanıma açmak, yap-işlet-devret
gibi sözüm ona özel-kamu işbirliği modelleriyle ve ortak
mülkleri parselleyip özel kesimlere devretmek suretiyle
zenginlik yaratmaktır. İşte bunun adına “kalkınma” diyoruz:
Birileri gerçekten zengin olurken bu güya herkesin yararına
olacak, tüketim artacak, bu arada kentlerimizi ayakta tutan
doğal kaynaklarımız acımasızca tahrip edilip tüketilecektir.
Üçüncü köprünün “İstanbul’un trafiğini rahatlatmak” amacıyla
inşa edileceği argümanı tamamen halkla ilişkiler (reklam)
amaçlıdır. Böylelikle, Şehir Plancıları Odası’nın haklı bir
şekilde “rant köprüsü” olarak adlandırdığı bu proje, sanki her
gün trafiğin ceremesini çeken sıradan İstanbulluya bir hizmetmiş
gibi sunulacaktır (bkz. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın
açıklaması: “Köprüyü kendime yapmıyorum, İstanbullu istemezse bu
iş olmaz). [1] Oysa bu projenin orta vadede
İstanbul’un ulaşım problemlerine hizmet etmeyeceğini görmek için
uzman olmak gerekmiyor. (Köprüye karar vermek için uzman olmak
gerekmediği gibi, iki üç kişi İstanbul’un orman ve su kaynakları
üzerinden helikopterle şöyle bir uçup güzergah
belirleyebiliyorsunuz.) Tam da kuralına uygun bir şekilde,
önemli yatırımlar hakkındaki bürokratik kararlar, sınanabilir
hiçbir ekonomik rasyonele dayanmadan, tamamen kendi gündemine
hizmet edecek şekilde alınıyor.
İTÜ Ulaştırma Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Haluk Gerçek, “bu
projenin kendi yaratacağı trafik dışında mevcut köprülerdeki
trafik tıkanıklığına fazla bir faydası olmayacak” [2]
diyor. İlk bakışta bir paradoks gibi görünen bu argümanı (bir
yolun kendi trafiğini yaratması) anlayabilmek için, trafik
sorunu denen şeyin kaynağı olarak yolların, kavşakların,
köprülerin azlığına değil, yolculuk talebinin varlığına
odaklanmamız gerekiyor. Diğer bir deyişle, trafik sorununun
nasıl ortaya çıktığını ve neden bir türlü çözülemediğini
kavrayabilmek için, insanların neden farklı seyahat biçimlerini,
sürelerini, sıklıklarını tercih ettiğini anlamak gerekiyor.
Doğan yolculuk talebi, mevcut yollar, kavşaklar ve köprüler
tarafından karşılanabildiği ölçüde “trafik sorunu” (şuradan
şuraya ulaşma süremiz) artıyor veya azalıyor.
Üzerinde özel araçlarımızla seyredebileceğimiz yollar
açıldıkça ve kaliteli ve verimli toplu taşıma alternatifleri
sunulmadıkça, (her sınıfa hitap eden tüketim kampanyalarının da
katalizör etkisiyle) insanların özel araç edinme alışkanlığı
artıyor (evimin önünde arabam olsun!). Yollar açıldıkça,
edinilen araçlar konutların önüne park etmek yerine, daha sık ve
daha uzun sürelerle trafiğe katılıyor (keyifli yolculuklar!).
Tabii, özel araç edinecek ve bunları kullanacak insanlar
olmasaydı, istediği kadar yol yapsınlar, isterse hiç toplu
taşımacılık olmasın, trafik sorununa yol açacak bir yolculuk
talebi de ortaya çıkamazdı. Fakat yollar, kavşaklar, köprüler
inşa edilip, şuradan şuraya ulaşma süremiz azaldıkça, ana iş ve
alışveriş merkezlerine makul erişim süresi içerisinde yer alan
bölgeler de giderek genişliyor (Kemerburgaz’a taşınırım!). Bu da
o yolların hizmet ettiği coğrafyanın genişliğini, insan sayısını
ve en nihayetinde de toplam özel araç sayısını artırıyor.
Bu anlamda, açılan otoyolların aslında otomotiv sektörüne
sunulan muazzam bir sübvansiyon olduğunu da hatırlatmış
oluyoruz. İstanbul’un kuzey ormanları üzerinden geçirilecek olan
yolların, raylı sistem gibi bir toplu taşımacılık alternatifinin
yokluğunda, “evimin önünde arabam olsun”, “keyifli yolculuklar
yapayım”, “Kemerburgaz’a taşınayım” şeklinde tarif
edebileceğimiz itkilerin güçlenmesine hizmet edeceği ve bunların
tümünün birden yolculuk talebini artıracağı ve tekrardan “trafik
sorununa” yol açacağı öngörülebilir. Öngörmenin ötesinde,
2000’lerde konut sektöründeki canlanmayla birlikte farklı
sınıfsal statülere hitap edecek şekilde imara açılıp yerleşilmiş
olan yeni semtlerin halihazırda yollar, kavşaklar ve köprülerle
birlikte kendilerine sunulacak olan bu ulaşım imkanından
faydalanmak üzere hazır beklediğini söyleyebiliriz.
Bu birkaç paragraflık hikaye, yolların kendi trafiğini nasıl
yarattığına dair bir açıklama sunmakla birlikte, herkesin
korktuğu ve İstanbul’u esas olarak bekleyen tehlikeye henüz
değinmemektedir: İnşa edilen yol, kavşak ve köprülerin coğrafi
olarak eriştiği bölge, yeni alanların imara açılmasıyla
genişletilirse ne olur? On binlerce hektar orman arazisi de-facto
veya de-jure yerleşim ve sanayi alanı haline
dönüştüğünde, bunun halen göç almaya devam eden İstanbul
üzerindeki sonuçları nasıl olur?
Üçüncü köprüyle birlikte çok muhtemel olan bu geleceğin
(üniversite yerleşkelerinin dahi imarsız araziler üzerinde
kurulabildiği bir ülkede yaşıyoruz), zengin /yoksul yeni
gettoları, çözümsüz ekonomik ve kültürel problemleriyle birlikte
yeni bir İstanbul yaratacağı öngörülebilir. İşte o zaman bu
üçüncü köprü, yaratılmasına bizzat kendisinin hizmet ettiği bu
yirmi beş milyonluk İstanbul’un ulaşım altyapısı olacaktır. Bu
projeye, mevcut ulaşım sorunlarına değil, yalnızca kendi
yaratacağı sorunlara hizmet edeceği için, kamu yararı gözetmeyen
bir “rant projesi” olduğu için karşı çıkılmalıdır.
Notlar:
[1] Akşam Gazetesi, 21 Ağustos Cuma, s.
15.
[2] Milliyet Gazetesi, 20 Ağustos
Perşembe, s. 17.