Çiftçi-Sen Kurucu Genel Başkanı Abdullah Aysu ile Söyleşi*
10 Haziran 2008
Söyleşi: Ali K. Saysel
Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-Sen), 21 Mayıs 2008’de
Ankara Valiliği’ne kuruluş başvurusunda bulundu. Üzüm, tütün, fındık,
ayçiçeği, hububat, çay ve zeytin üreticilerinin örgütlendiği yedi çiftçi
sendikasını bünyesinde barındıran Çiftçi-Sen, kamuoyuna sunduğu kuruluş
bildirgesinde çiftçilerin sosyal hak taleplerini doğayla uyumlu bir tarım
anlayışıyla birleştiriyor.(1) Çiftçi-Sen’in kuruluş öyküsü ve Türkiye
tarımı için savunduğu ekolojiyle uyumlu, doğanın kaynaklarına saygı gösteren
yeni tarım anlayışı hakkında kurucu genel başkan Abdullah Aysu ile görüştük.
Bu söyleşi sırasıyla aşağıdaki başlıkları içermektedir:
1. Çiftçi-Sen’in Kuruluş Öyküsü
2. Çiftçi-Sen’in Örgütlenme Modeli
3. Çiftçi-Sen’in Ekoloji ve Tarım Vizyonu: Bilge Tarımcılık
4. Yeşil Devrim’in Türkiye Tarımına Etkileri
5. Endüstriyel Tarımdan Köylü Tarımına Geçiş
6. Günümüzde Sözleşmeli Tarım
7. Çiftçi Haklarının Korunmasında Kamunun Rolü
1. Çiftçi-Sen’in Kuruluş Öyküsü
Bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Ankara Haymana’ya bağlı Evliyafakı Köyü ve Kavak Köyü’nde arazileri
bulunan, hububatla iştigal eden bir çiftçiyim. Daha önceleri bir miktar
pancar üretimi yapıyorduk ama bu Şeker Yasası çıktıktan sonra şekerpancarına
getirilen kota nedeniyle bizim o bölgelerde şekerpancarı üretimi azaltıldı.
Dolayısıyla biz şu anda buğday, arpa, zaman zaman kimyon, dönem dönem
de nohut, mercimek gibi baklagiller vb. şeyler üretiyoruz. Köyümüzde,
yaşadığımız bölgede ufak çaplı, kendi aile ihtiyacımızı karşılayacak,
bizim “katığımızı karşılayacak” dediğimiz hayvanlarımız var. 2 tane ineğimiz,
20’nin üzerinde koyunumuz var. Bunlarla da kendi aile ihtiyacımızı ve
aile efradının ve çevresinin ihtiyacını karşılamaya yönelik bir çaba içindeyiz.
Tarım alanında sendikalaşma çalışmaları nasıl, ne zaman başladı?
A.A: IMF ile 1989 yılında imzalanan yapısal uyum programlarıyla birlikte
Türkiye tarımının ciddi bir şekilde tahrip edildiğini yaşayarak gördük.
Bizim artık çiftçilik yapamayacağımız gibi bazı işaretler aldık, bundan
tedirgin olduk. Bunun üzerinde çevremizdeki ufak tefek ve diğer bölgelerdeki
çiftçilerle sohbet etmeye, konuyu tartışmaya başladık. Ondan sonra da
ne yapabiliriz diye biraz biraz kafa yormaya başladık. Tam o sıralarda
ben İstanbul’da iken bir Tekirdağ gezisi yaptık ve oradaki arkadaşlar
beni Ergene Ovası’nda gezdirdiler. Ergene Ovası’ndaki insanların halini
gördük: Zift akıyordu bir uçtan bir uca, Saray’dan başlayıp Uzunköprü’ye
kadar olan alanın içerisindeki havzayı komple sulayan Ergene Nehri’nin
zift şeklinde aktığını gördük. Çarpık sanayileşmenin onu yok ettiğini
gördük ve bunun üzerine dört-beş kişilik bir grup halinde bisikletlerle
yola çıktık. “Toprağına suyuna sahip çık” diyerek, böyle adeta bir çevre
faaliyetine başladık, yürüdük. Zaman zaman jandarmanın “gidersiniz, gidemezsiniz”
gibi bazı engelleme girişimleri oldu ama tartışmalar sonucunda yol verildi
bize...
Kaç senesinde oldu bunlar?
2001 veya 2002 idi. Ondan sonra biz böyle yola düştük, gittik. Her
köyde bildiriler dağıttık, konuştuk kahvelerde. Bir nevi köylü yürüyüşü
gibi bir şeye dönüştü bu, yani bir yürüyüş şeklini aldı ve bir gece, büyük
bir köyün birinde 200’ü aşkın köylüyle bir forum düzenlendi. Ertesi sabah
yola devam ettik. Hedefimiz Uzunköprü’ye kadar gitmekti. Uzunköprü’ye
geldiğimizde bir baktık ki etrafımızda 40’ın üzerinde araç, 5-6 tane midibüs,
birçok traktörler falan uzun bir konvoy oluşmuş. Belli ki insanlar bu
suyun kirletilmesinden dolayı canlarının yandığını, verimlerinin düştüğünü
fark etmişler ve bir şey, çare arar hale gelmişler. Bizim bu yürüyüşümüzü
biraz abarttılar galiba, yani işte, bir çare gibi mi gördüler acaba, etrafımıza
toplandı insanlar birden bire. Uzunköprü’ye geldiğimizde baktık ki 500’ün
üzerinde insanla gelmişiz. Orada bir traktör römorkunun üzerine çıkıp
durumu anlatmaya başladık, bazı köylüler de römorkun üzerine çıkıp konuşmaya
başladılar. Söylediler, dertlerini anlattılar. Tam o sırada bize Meclis’teki
milletvekillerinin bu Ergene suyunun içileceğini iddia ettiklerini söylediler.
Biz de oradan hemen iki tane köylüye şişe buldurup Ergene Nehri’nden su
aldık ve milletvekillerine postaladık: “İçilebiliyorsa, buyurun için.
Bu su, bu kadar insanın huzurunda, şu kadar muhtarın huzurunda alınmıştır.
Bu Ergene’nin suyudur, içilebiliyorsa buyurun için” diye gönderdik. Böyle
bir şeyle sonlandı o toplantı, o yürüyüş. Başlangıç böyle bir şey oldu.
Sonra Ankara’ya geldiğimizde, tam o sırada Tütün Yasası’nın çıkacağını
öğrendik. Bunu duyduğumuzda biz tekrar bir hareketlendik. Birtakım arkadaşlarla
birlikte ne yapabiliriz bu konuda diye düşündük ve şöyle bir şeyle yola
çıktık: “IMF ve Dünya Bankası, Tütünden Elini Çek” diye bir afiş ve bildiriler
hazırladık, düştük yola.
Tütün Yasası ne getiriyordu?
Tütün Yasası, bize Türkiye’de artık bundan sonra adeta tütün üretemeyeceğimizi,
Tekel’in özelleştirileceğini, Tekel’in destekleme alımı yapmayacağını
söylüyordu. “Artık bundan sonra kendinize bir şirket bulursanız, bir sahip
bulabilirseniz ancak ona üretebilirsiniz, yoksa tütün üretemezsiniz” şeklinde
bir içeriği vardı. Biz bunun üzerine Uşak’ın Eşme ilçesinden başlayarak,
Ödemiş’e kadar 380 küsur köy dolaştık ve bu köylerin kahvelerinde konuştuk,
toplantılar yaptık, bildiriler dağıttık, onları dinledik, kendimiz konuştuk.
Böyle 380’in üzerinde köy dolaşıp yolumuzu yarıladıktan sonra bu işin
sadece köylerle sınırlı kalmaması gerektiğini düşündük ve bu gezilerin
sonunda köylüleri bu sefer Akhisar’da bir kurultaya davet ettik. Bir kurultay
yapalım, bu konuda ne düşündüğümüzü belirleyelim, bu düşündüklerimizi
de Meclis’e taşıyalım şeklinde bir talebimiz oldu. Köylüler bunu olumlu
karşıladılar ve Akhisar’da 500’ün üzerinde köylü ile birlikte bir kurultay
yaptık; işte bu 380 köyden gelen insanlarla. Orada bir karar almıştık,
kararımız şuydu: “Bundan sonra köylüler konuşacak” demiştik. Valiyi, kaymakamı,
belediye başkanı, milletvekillerini davet ettik ama söz hakkı vermedik.
“Bugüne kadar hep siz gelip burada nutuk attınız, ‘işimiz var’ diye çıkıp
gittiniz, biz derdimizi anlatamadık. Bu sefer biz konuşacağız, siz dinleyeceksiniz.
Eğer dinlemiyorsanız da gidin” dedik ve onları bu şekilde davet ettik.
Makamlarına gittik, “bizi dinleyecekseniz gelin ama biz sizi dinlemeyeceğiz,
not tutacaksanız gelin, çünkü biz dertliyiz” dedik ve çiftçiler ilk kez
kürsüden konuşmaya ve mikrofon kullanmaya başladılar. Yani biz böyle ön
ayak olduk ama şuna izin vermedik kurultayda: “Hiç kimse çıkıp ağlamayacak,
sadece derdini söyleyip çekilmeyecek, tam tersine ne istiyorsa, çözüm
önerisi neyse onu da söyleyecek” dedik. Yani tek başına sözünü söyleyip
gitmesini değil, aynı zamanda nasıl olmasını istiyorsa da bunu da ifade
etmesini söyledik. Bu taleple köylüler çıktılar, kürsüyü gerçekten kullandılar.
Demek ki olanak tanındığında oluyormuş. Mikrofon verdik, mikrofonu kullandılar,
dertlerini açıkladılar ama çözüm önerilerini de söylediler ve bizim aklımıza
gelmeyen birçok şey söylediler. Mesela “Tekel’i özelleştirmeyi çok istiyorlarsa”
demişlerdi “o zaman devlette kalsın; tapusu, malı, mülkü onda kalsın,
yönetmek istemiyorlarsa, işletemiyorlarsa biz işletelim. Niye başkalarına
veriyorlar? Biz işletebiliriz bu fabrikaları. Bize versinler, biz işletelim
ama bilâ bedel versinler, para vermeyelim. Mülkiyetini satma hakkımız
olmasın, mülkiyeti de devlette olsun”. Tabii bize çok ilginç gelmişti,
ilk kez böyle bir öneriyle karşılaşmıştık. Özelleştirmenin karşısında
çok önemli bir adımdı; bize göre çok rasyonel, akıllıca bir tutumdu. Mesela
biz de bunu söylemeye başladık, çeşitli yerlerde savunmaya başladık onlardan
edindiğimiz bilgiyle. Daha sonra bu kurultayın ortalarına doğru bir köylü
arkadaşın şöyle bir önerisi oldu: Dedi ki “biz bunu havaya yazmış olmayalım.
Bu kurultayın bir devamlılığı olsun”. “Buradan bir delege oluşturalım,
bu delegeler tütünle ilgili tüm sorunları her platformda, her zeminde
savunsunlar, böyle bir heyetimiz olsun” dediler. Öyle bir sekiz kişilik
heyet oluşturuldu orada ve bu heyetten önce de toplantıdaki bütün konuşulanlar
alt alta toplandı, bir sonuç bildirgesi çıkarıldı ortaya, tütünle ilgili
ne yapılması gerektiğine dair. Böyle bir çalışma yürütüldü. Daha sonra
IMF’nin Tütün Yasası Meclis’e geldiğinde bu sekiz arkadaşla birlikte Meclis’e
gittik ve Meclis’te 500 tane bildiri dağıttık. Her milletvekilinin kendi
bildirilerini verdi tütüncüler. “IMF’nin Tütün Yasası’nı çıkarırsanız,
biz de sizi azlederiz” dediler. “Asiller olarak geldik, vekilleri azlediyoruz”
dediler ama sizler de biliyorsunuz ki tütüncüleri değil IMF’yi dinlediler,
o yasayı çıkarttılar. Bu iki kez yaşandı. Bir seferinde olmadı, ikincisinde
tekrar yasa gündeme geldiğinde bir kez daha gidildi ve bir 500 bildiri
daha dağıtıldı, yine aynı şekilde ama sonuçta IMF’nin Tütün Yasası çıktı.
Başlangıcımız böyle oldu, yani bu çalışmaların başlangıcı böyle oldu.
Daha sonra dokuz ürün konusunda kurultaylar yaptık, benzer kurultaylar.
Onun arkasından üzüm bölgesine geçtik Manisa’ya; Alaşehir, Salihli, Gölhisar,
Sarıgöl ve Denizli’ye; Denizli’nin Çal bölgesi, Güney İlçesi’nin köylerini
gezerek bu sefer Üzüm Kurultayı yaptık Alaşehir’de. Benzer şekilde bir
heyet oluşturduk.
Daha sonra da bu sefer zeytin bölgesine gittik. Zeytin bölgesiyle ilgili
de Burhaniye’de benzer bir kurultay yaptık ama her seferinde böyle köyleri
dolaşıyoruz, kahvelerde anlatıyoruz, afişler asıyoruz. Temel sloganımız
da “IMF Üzümden Elini Çek”, “IMF Zeytinden Elini Çek”. Hangi ürüne gidiyorsak,
oradan elini çek diye bunun politikalarını anlatan afişler ve bildirilerle
köyleri dolaşıp onun üzerinden kurultay düzenliyoruz ve her kurultayın
sonucunda da bir heyet oluşturuyoruz. Bu heyetler de o ürünle ilgili sorunları
her zeminde, her platformda savunmak üzere kurulmuş olan heyetler oluyor.
Bunun ardında biz fındığa gittik. Ordu’da fındıkla ilgili kurultay yaptık,
Rize’de çayla ilgili yaptık. Babaeski’de hububat ve ayçiçeği ile ilgili
yaptık. Lüleburgaz’da hayvan yetiştiriciliğiyle ilgili yaptık ve böyle
9 tane kurultay yaptık. Tokat Zile’de şekerpancarıyla ilgili kurultay
yaptık. 2004 yılına geldiğimizde, bu heyetteki insanlarla zaman zaman
görüşüp akıbetimizi anlamaya çalışırken, bunlar “bu şekilde olmuyor, biz
bir kurumlaşalım” dediler. Bunun üzerine 2004 yılında Ankara’da merkezi
bir kurultay yaptık. Merkezi kurultay, bütün bu heyetlerin katıldığı bir
kurultaydı. Bu arada yurtdışından da José Bové’yi davet ettik. José Bové’nin
sendikasından Pascal Lamie diye birisini gönderdiler. Daha doğrusu biz
oradan bir konuşmacı talep ettik, Avrupa’da bu işler nasıl oluyor diye.
Oradan bize Pascal Lamie diye bir arkadaş gönderdiler. Bu arkadaş geldi,
biz o kurultayda meramımızı anlattık. Çiftçiler gene çıkıp dertlerini
anlattılar ve herkes bundan sonrasının nasıl olacağına dair fikirlerini
söyledi. Pascal Lamie de konuştu ve sonuç itibariyle köylülerin genel
olarak söylediklerinden şöyle bir şey çıktı: “Ürün bazında sendikalar
kuralım”, yani işte şekerpancarı üreticileri ya da işte hububat üreticileri
gibi. “Biz fındığı tanımayız, ağacını da bilmeyiz” işte “pamuğu bilmeyiz”
diyenler çıktı. Dolayısıyla onlar “bırakın dertlerini bilmeyi, ürünün
kendisini bile tanımıyoruz, çayı hiç görmedik, ağaç mıdır, nereden çıkar”
falan diye bilmediklerini söylediler. Dolayısıyla “ürün bazında kuralım”
dediler. Ürün bazında sendikalar kurma kararı çıktı orada ve onun üzerine
de ilk sendikamızı 8 Mart’ta 2004’te üzümle başladık. Merkezi Alaşehir
oldu. Daha sonra Salihli’de ve diğer ilçelerde şubeler açmaya başladık.
Onun ardından tütün, derken işte fındık, çay, zeytin, hububat, ayçiçeği,
hayvan yetiştiricileri gibi böyle çeşitli sendika kurduk. Birini kapattılar,
7 tane kaldı.
Kapatılan hangisi, neden kapatıldı o?
Hayvan Yetiştiricileri Sendikası kapatıldı. Onu da AHİM’e götürdük
şimdi. Kapatılma nedeni şu: Biz, Yargıtay’da kapatma kararı verildikten
sonra keşfettik ki bizim esasında sendika kurma hakkımız varmış. Biz sendikaları
sadece uluslararası anlaşmalar ve de Anayasa’nın 90. maddesine dayalı
olarak kurduğumuzu düşünüyorduk, biraz öyle hareket ediyorduk ama sonra
fark ettik ki bizim iç hukuka dayalı olarak sendika kurma hakkımız da
varmış. Bu da nedir? İşte 61 Anayasası’nda “işçi, işveren ve çalışanlar”
diye çalışma yasası düzenleniyor. 73 yılına gelince bu çalışanların tanımı
hakkında bir tartışma başlıyor. Tanımını yaparken Anayasa Mahkemesi çeşitli
meslekleri sayıyor, “topraklı ve topraksız çiftçiler çalışanlar sınıfındandır”
diyor. İşte dolayısıyla, 2001 yılında tekrar “çalışanlar” kelimesi, çalışma
yasasına eklendiği için biz otomatikman sendika kurma hakkını elde etmiş
olduk. Mahkeme “çalışanlar” kelimesinin içinde çiftçilerin olduğunu bilmiyordu,
böyle bir tanım olduğu, böyle bir içtihat kararı olduğu bilinmiyordu.
Biz de böyle bir delil sunmamıştık onlara. Bizim eksikliğimiz de vardı
ve kapatıldı. Biz bunu AHİM’e götürdük. Şimdi AHİM’de bunun sonucunu bekliyoruz.
Öteki sendikalar niye kapatılmadı da bir tek hayvancılar kapatıldı?
Öteki sendikalar da şimdi Yargıtay’a geldi ama biz bu delilimizi sunduk.
Şimdi burada kapatılıp kapatılmayacağını bilmiyoruz ama şu anda kapatılması
halinde, bizim yasal haklarımız otomatikman çiğnenmiş olacak. Bizim şu
anda iç hukuka göre sendika kurma hakkımız var. İç hukukun düzenlenmesi
lazım. Nasıl düzenlenmesi lazım? Çalışanların SSK’lı olması gerekiyor,
biz Bağ-Kur’luyuz. O şimdi tek çatı altında birleştiriliyor, öyleyse ya
“Bağ-Kur’lu da olabilir” diyecek ya da işte onun dışında “sözleşme yapabilir”
demesi lazım. Bunun gibi bizim haklarımızı arayacağımız şeylerin de önünü
açan maddeleri oluşturmak lazım. Bu alanla ilgili iç hukuk düzenlemesi
yapılması lazım ve çalışma yasası ile uyumlu hale dönüştürülmesi lazım.
Bunun dönüştürülmemiş olması, bizim bu hakkımızın olmadığı anlamına gelmiyor.
Çünkü bizim artık sendika kurma hakkımız var, yani geçmişte KESK uluslararası
anlaşmalara göre oluşmuştu -Anayasa’nın 90. maddesi sonradan oluştu. Bizim
artı olarak böyle de bir hakkımızın olduğu ortaya çıktı. Tabii bu KESK,
memur sendikaları oluştuktan sonra “çalışanlar” kelimesinin eklenmesi
böyle bir şeyin önünü tekrar açtı. Bunu hukukçular bize şöyle tarif ettiler:
“Anayasa içtihat kararları kaç sefer darbe olursa olsun, kaç sefer Anayasa
değişirse değişsin, her zaman geçerlidir. İçtihat kararı geçerlidir” diye
söylediler. Biz buna dayalı olarak devam ediyoruz. Dolayısıyla bu tek
tek kurduğumuz sendikaların zaman zaman bazı yerlerde şubelerini de açtık
ve 21 Mayıs 2008’de de bu 7 sendika ile başvurumuzu yapıp konfederasyonumuzu
oluşturduk. Şu anda Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu kurulmuş vaziyette.
2. Çiftçi-Sen’in Örgütlenme Modeli
Ürün temelinde örgütlenme modeli Türkiye’ye özgü bir çözüm
mü yoksa dünyada da böyle mi? Yani bunun getirdiği birtakım güçlükler
yok mu bölgesel örgütlenme açısından veya ürün değiştirmenin kolay olduğu
hububat, ayçiçeği gibi ürünler açısından.
Bu Türkiye için ideal bir model. Başka ülkelerde bunun bizdeki gibi
gelişmiş hali yok, daha farklı, birkaç ürün içeren sendikalar oluyor,
yanına kooperatif falan da dahil ederek onların konfederasyonunu oluşturuyorlar.
Onların yasaları, bu konularda mevzuatları uygun. Bizde ise şöyle bir
baktığımızda Türkiye plantasyon özelliği gösteren ürün yetiştiriyor. Nasıl
plantasyon? Latin Amerika’daki kahve plantasyonları gibi, işte Trabzon
Of’tan başlıyorsun, Kemalpaşa’ya kadarki alanın tamamı çay. Onun dışında
başka bir ürün ikame etme şu anda pek mümkün değil. Şimdi Trabzon Of’tan
başlayıp, dönüp de Samsun’a kadar geliyorsun; fındık, ondan sonra tekrar
Marmara’ya geldiğinde işte Düzce, Karasu falan o taraflarda da tekrar
fındık hakim ürün haline geliyor. Şimdi Marmara’dan başlayıp Nizip’e kadar
gidiyorsunuz, Ege, Akdeniz gidiyorsunuz ve yaklaşık Meclis’in 110 milletvekilini
seçen zeytinciler bir plantasyon özelliği gösteriyor.
Örneğin zeytin bölgesinde zeytin üretmeyen çiftçilerin sendikal
örgütlenmesi söz konusu olduğunda ona bir çözüm bulabiliyor musunuz?
Şöyle söyleyeyim, hem zeytin üreticisi hem tarla bitkileri üretenler
her iki sendikaya da üye olabiliyor, bir sendikaya aidat ödüyor. Hububat
Üreticileri Sendikası 13 ürünü kapsıyor.
Pamukla ilgili bir çalışmanız var mı?
Pamukta şu anda biz bir faaliyet yürütmüyoruz. Genel olarak pamuk,
büyük toprak sahiplerinin yetiştirdiği bir bitki. Biz ise üretici sendikalar
olarak işçi çalıştırmayan, kendi emeği ile çalışanları, yani Türkiye’de
tarımla uğraşan nüfusun % 87.6’sını ifade eden bölümü örgütlemeye çalışıyoruz.
Biz işçi çalıştırmıyoruz ama dönem dönem imece olarak birbirimize ya destek
oluyoruz; üç gün biz ona gidiyoruz, üç gün o bize geliyor -yani bir nevi
emek değiş tokuşu, para değil- veya çok kısa bir süre için üç günlüğüne,
beş günlüğüne ya da bir haftalığına işte fındıkta olduğu gibi bir haftalığına
işçi tutuyoruz, yevmiye veriyoruz. Dolayısıyla böyle sürekli kapitalist
üretim ilişkileri içerisindeki sürekli işçi çalıştıran bir durumumuz söz
konusu değil.
Yani siz özellikle küçük çiftçiyi hedefliyorsunuz.
Evet, biz küçük çiftçiyi hedefliyoruz, tüzüklerimizde zaten büyük çiftçilerin
üye olmaması diye bir maddemiz var.
Küçük çiftçiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Arazi büyüklüğü olarak tanımlıyoruz ama her bölgede farklı farklı tanımlıyoruz.
Mesela 500 dönüme kadarki arazi İç Anadolu’da küçük çiftçidir ama Ege’ye
geldiğiniz zaman 200 dönüme kadardır. Karadeniz’e geldiğinizde 40 dönüme
kadardır. Zaten çayın ortalaması 8 dönümdür. Fındığın ortalaması 14 dönümdür.
Dolayısıyla bunun üzerine çıktığın zaman, ortalamaların birkaç katı üzerine
çıktığın zaman o artık küçük olmaktan çıkıyor, yani böyle bir değerlendirme.
Örneğin münavebeli hububat ayçiçeği ekenler nasıl örgütleniyorlar?
İki sendikaya birden üye olabiliyorlar. Birine aidat ödüyorlar ama
her ikisinde de hakları korunuyor.
Çiftçi-Sen’in şu anki coğrafi kapsamı ve eriştiği çiftçi nüfus
ne kadar? Ve daha kimlere ulaşmayı hedefliyor?
Bizim şu andaki üye sayımız 27 bini geçmiş vaziyette ama üye yapmakta
ısrarlı değiliz, öyle bir çaba içerisine girmiyoruz. Çok üye yazıp altında
ezilmektense, örgütlü bir şekilde hareket edip köy temsilcileri oluşturarak,
o köy temsilcilerini eğiterek onların kanalıyla üyeler kazanmayı ve onların
üzerinden çalışmalar yürütmeyi düşünüyoruz; birincisi bu. İkincisi de
İçişleri Bakanlığı henüz tüzüğü onaylamadığı için böyle bir sürü insanı
üye yaptığınızda, onların beklentilerine yanıt vermek çok kolay olmaz.
1 milyon insan var ama o örgütte tam olarak örgütlenememişsin, sadece
üye yapmışsın ve İçişleri Bakanlığı ile problem devam ediyor, tüzük tamamlanmamış
ve onun da beklentisi var, onun için size üye olmuş. Beklentileri var
ve bu beklentiye cevap vermeniz mümkün değil. Kaldı ki biz beklentiyi
tek başına örgütlemeyeceğiz; örgütle birlikte ortak kararlar alıp, ortak
bir biçimde hakların alınmasını becerebilmek için bir çaba içerisinde
olmayı düşünüyoruz. Bizim örgütlenme tarzımız biraz böyle olacak. Bugüne
kadarki sendikalardan farklı düşünüyoruz.
Bu 27 bin insan Türkiye’nin hangi tarım bölgelerinde yaşıyor?
Karadeniz’de, Ege’de ve Trakya’da ve bir miktar İç Anadolu’da ve Marmara
Bölgesi’nde.
Sendika üyeliği söz konusu olduğunda, yani aile işletmelerinde
çalışan insanların üyeliği söz konusu olduğunda kimler üye oluyor? Kadın,
erkek, çocuk?
Genel olarak erkekler. Henüz kadınlara ulaşabilmiş değiliz. Bunu kendi
açımızdan ciddi bir sorun olarak görüyoruz. Esas olarak kadınların olmasını
daha çok istiyoruz, çünkü bu işte çalışan, yöneten, sevk ve idare eden
esasında kadınlardır. Ne yazık ki bunu henüz aşabilmiş değiliz. Birincisi,
toplumsal yapı gereği biliyorsunuz. İkincisi, gittiğinizde bir yerde toplu
olarak insanları bulduğunuz yer kahvelerdir. Kahvelerde genel olarak erkekler
oturuyor. Şimdi bunun için biz bir kadın çalışmasını, ayrıca sendikanın
yanında ek olarak yapmayı planlıyoruz. Böyle bir çalışmamız var, başlatıldı.
Trakya’da böyle bir çalışma başlattık. Şimdi o ilerliyor ve Marmara’da
var, mesela zeytin üreticileri sendikasının yönetiminde kadın var, merkez
yönetiminde. Şimdi böyle bu şeyi kırmak istiyoruz. Burada adım adım kıracağız.
İşte toplumsal yapı belli, kadınlara ulaşmak çok kolay değil. Zaten ulaştığımız
andan itibaren bizim kırın hem kaderi, hem dengesi, hem rengi değişecek
diye düşünüyoruz.
Bir de örgütlenmenin coğrafi dağılımına baktığımızda doğu ve
güneydoğuyu içermediğini görüyoruz.
Şimdi şöyle planladık: Biz bugüne kadar sadece sendikalar kurmakla
uğraşıyorduk. Şimdi konfederasyonu oluşturduktan sonra aldığımız ilk karar
şu oldu: Biz bundan sonra yeni sendikalar kurmayacağız, yeni sendikaları
örneğin şekerpancarı ya da meyve sendikasını, sebze sendikasını kurmayacağız,
onları bekleteceğiz. O konuda bir faaliyet sürecek ama esas faaliyetimiz
o olmayacak. Bundan sonra bu kurduğumuz sendikaların şubelerini oluşturup
Türkiye’yi ağ gibi örmeyi düşünüyoruz. Dolayısıyla şimdi Doğu Anadolu’da
kalan bölgelerde hayvancılıkla, Adıyaman, Diyarbakır ve Bitlis çevresinde
tütünle ilgili bir çalışmayı yürütmek istiyoruz. Bir de o bölgelerde hububatı
hedefliyoruz.
Orada küçük pamuk üreticisi örgütlenebilir mi?
Pamuk üreticisi genel olarak Urfa ve civarında olduğu için çok küçük
değil. Orada zaten toprakların % 48’i biliyorsunuz 18 ailenin, yani 9
ilin topraklarının % 48’i 18 ailenin. Onun dışındakiler genel olarak küçük
ölçekli ve pamuktan çok farklı şeylere yöneliyorlar, çünkü suya tam olarak
onlar erişebilmiş değil henüz. Onun için herkes orada pamuk üretemiyor,
toprak ağaları, büyük toprağı olanlar suya değen bölümlerinde o işe girişmiş
vaziyetteler. Şimdi biz İç Anadolu ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da örgütlenmeyi,
bu konfederasyon sonrası önümüze iş olarak koyduk. Türkiye’yi ağ gibi
örelim derken, buradaki tüm il ve ilçelerde, potansiyeli olan tüm il ve
ilçelerde şubeler kurmayı planlıyoruz.
Orada da muhtemelen tütün, hububat temelinde ve...
Bir de hayvancılık...
Meyveler temelinde belki...
Evet, evet. Üzüm işte Antep civarı: Antep, Nizip civarı, Oğuzeli civarı.
Ben bölgeyi dolaştım, oralarda var. Gene Nizip’te hem zeytin hem bağcılık
var. O bölgelerde o tür faaliyetler düşünüyoruz ama daha çok Güneydoğu
Anadolu denildiğinde baklagiller akla geliyor. Doğu dediğinde gene işte
Erzincan’da baklagil, bağcılık ve şekerpancarı akla geliyor. Şimdi buralarda
yörenin kendi gerçekliğine uygun şubeler açmak düşünüyoruz, o ürüne özgü
şubeler açmayı düşünüyoruz.
3. Çiftçi-Sen’in Ekoloji ve Tarım Vizyonu: Bilge Tarımcılık
Şimdi, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu’nun taleplerine, tarımsal
vizyonuna, yani tarımsal ekolojik ve ekonomik vizyonuna gelelim isterseniz.
Şimdi Çiftçi Sendikaları olarak arazi ölçeğimize baktığımızda, çiftçilik
yapma tarzımıza baktığımızda bize en uygun tarzın esas olarak organik
tarım olduğunu düşünüyoruz. Daha doğrusu köylü tarımı, bilge tarımcılık
dediğimiz tarımın uygun olduğunu düşünüyoruz. Endüstriyel tarımın bize
uygun olmadığını ve hem bizi hem de toprağımızı sömürdüğünü düşünüyoruz.
Şöyle bir örnek verebilirim size; bizim topraklarımızda kimyasal ilaç,
kimyasal gübre, fosil yakıtlar, hibrit tohumlar kullanmaya başladığımızda
ve bunların hepsini ardı ardına dizip yaptığımız harcamaya baktığımızda
yaklaşık olarak % 90’ı biraz aşan bir oranda bir maliyetimizin olduğunu
görüyoruz. Kazandığımız 100 liranın 90 lirasını şirketlere veriyoruz.
Geriye bize 10 lira kalıyor. Bu küçük tarımsal ölçekte bu bizim için yeterli
ve bizi yaşatacak, yaşamımızı devam ettirebilecek bir miktar değil. Ama
bilge tarımcılık ve köylü tarımı dediğimiz tarımın kendisinde, biz kendi
tohumumuzu ayırabiliriz ve tohuma para vermeyiz. Beraberinde ineğe ya
da 15-20 koyuna baktığımızda, kendi gübre ihtiyacımızı oradan karşılamamız
mümkündür. Kendi gıda ihtiyacımızı tavuklardan ve katıklarımızı hayvanlardan
sağlamamız mümkündür. Dolayısıyla şimdi gübreye de bir para ödememiş olacağız.
Ve ayrıca bizim geçmişteki o bilge tarımcılıkta uyguladığımız sistemler
gereği ilaç kullanmamız da gerekmiyor, çünkü biz biliyoruz ki bazı böcekler
belli kokululara gelmezler. O tür bitkileri yakın çevreye diktiğinizde,
zaten ona zarar vermeye gelmez, bölgenin kendisine girmez ve ayrıca münavebe
sistemini uyguladığınızda, nöbetleşe sistemi dediğimiz sistemi uyguladığınızda
hem biyo-çeşitliliği korursunuz hem de beraberinde diyelim ki bu sene
patates ektiniz, dört yıl sonra patatese sıra geldiğinde, o zamana kadar
zaten onun zararlısı olan böceğin yaşaması mümkün değildir, başka bir
ürün üzerinde yaşaması mümkün değildir. Böylelikle doğayı kendi içerisinde
yeni bir dengeye ve kendi içerisindeki yaşamı sürdürecek bir sirkülasyon
içine çekmemiz mümkün olabilir.
Köylü tarımı veya bilge tarım sisteminde su kullanımı ile ilgili
ne söyleyebiliriz?
Bilge tarımdaki su kullanımı şöyledir. Bir kere senin su varlığınla
denk gelebilecek tarzda ürün yelpazesini oluşturuyorsun, bir de o suyu
çok ekonomik, dengeli ve bir yandan temiz tutup ekonomik ve dengeli bir
biçimde kullanmanız mümkün olabiliyor. Bu da yılların deneyimi ile elde
edilmiş bir durumdur. Örneğin şu anda su kıtlığı var, “o halde damlama
sulama sistemine geçelim veya işte yağmurlama sistemine geçelim, bunun
için de teşvik verelim” gibi birtakım propaganda maksatlı sözler söyleniyor.
Ama bunu yaparken inisiyatif tamamen şirketlerin elinde ve burada kamu
öncülük, önderlik yapmıyor. Peki bu damlama sulama sistemi yetiştirilecek
olan ürün çeşidine uygun mudur yoksa zararlı mıdır? İşte yağmurlama sulama
sistemi hakikaten yararlı mı yoksa suyu yukarı çıkaran, tuzluluğu artıran
bir şey midir, bu ürüne uygun mudur? Bütün bunların planlaması yapılmadan
hareket ediliyor, işte bu modernleşme, çağdaşlaşma ve endüstriyel tarımın
altında böyle bir yönelim var. Oysa ki tam da bu noktada bilge tarımcılık
dediğimiz tarımcılıkta, yıllara dayalı deney, o deneylerin paylaşımı ve
birbirine aktarılması sonucunda o ürüne çok daha uygun sulama yapılabiliyor.
Suyun miktarına ve kalitesine göre bir ürün yelpazesi oluşturup, o bölgenin
iklimini de, yağış miktarını da göz önüne alan bir tarzda bunu yapmayı
zaten yaşlılar ve bilge tarımcılar biliyor ve uyguluyorlardı.
Sözünü ettiğiniz köylü tarımı veya bilge tarımcılık ne kadar
geçmişe ait bir şey; bugün mevcudiyetini ne kadar koruyor; ne kadar geleceğe
dönük bir vizyon? Yani, geçmişi mi bugünü mü yoksa geleceği mi anlatıyorsunuz?
Şimdi bunun hepsi var. Bir bölümü çok geçmişlerden beri zaten kullanılageliyor,
insanlar bunu biliyor. Bir kere o bilgi birikimini tekrar tazelemek, hafızalarda
tazelemek ve buluşturmak mümkün. Ayrıca özellikle ziraat fakültelerindeki
müfredatın kendisini değiştirerek başlamak gerekiyor, yani orada bu tür
bilgilerin kendisini bir kere devreye sokmak gerekiyor, çünkü bu okullar
bildiğiniz gibi bilgiyi ve teknolojiyi köylüyle buluşturan elemanları
yetiştiriyor. Ve onları köylüyle buluşturuyor, devlet aracılığıyla, öncülüğüyle.
Daha sonrasında burada eksiklikler, yeşil devrimin uygulamaya sokulmasıyla
birlikte bildiğiniz gibi kopukluklar yaşandı. Bu kopukluklarda bir sürü
deney kaybı oldu ve bu süre içerisinde geçmişi biz tamamen bu gün uygulayabiliriz
diyemeyiz, çünkü endüstriyel tarımın tahrip ettiği ve kendisine göre dağıttığı
ve bozduğu bir sistem var. Bu sistemin yeniden oluşması için bir zamana,
bir zaman dilimine ihtiyacınız vardır. Birden bire köylü tarımına geçemezsiniz,
aşamalı bir biçimde geçeceksiniz bölüm bölüm. Birden bire geçerseniz,
o dedikleri doğrudur; aç kalırız sonra kıtlıkla yüzleşiriz. Bütün bunların
hepsini alt alta topladığımızda, ileriye dönük hedef bu olmalı ama hem
o tahribatı gören bir yerden onu onaran ve azaltan ve geçmişteki o kalan
bilgileri bugünkü yeni teknoloji ile de buluşturan, bilgiyle buluşturan,
deneylerle buluşturan ve büyüten, şehirlere taşınmış laboratuarları arazinin
içine yeniden döndüren orada deneylerle, ıslah yöntemleriyle yeniden var
eden bir tarzdan söz ediyorum.
Ziraat mesleğinin içindeki insanlara, ziraat fakültelerinden
yetişen insanların genel yaklaşımına baktığımızda, onlar endüstriyel tarımı
çok fazla okumuşlar, uygulamışlar, görmüşler ve iddia ediyorlar ki endüstriyel
tarım yöntemleri uygulanmazsa yeterli ürün elde edemeyiz. Köylü tarımının
sürdürülebilir olmadığını, bir vizyon değil bir fantazi olduğunu düşünüyorlar.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Şimdi tersten başlayalım. Bize göre de endüstriyel tarım artık geliştirici
değil. Size kendimden bir örnek vereyim: 68 yılında benim 1 dönüm tarlaya
attığım gübre miktarı 8 kiloydu.
Azot mu?
Azot ve fosfor. Başlangıçta, yani toplam 8 kilo çünkü başlangıçta önce
triple süper fosfat atıyoruz. Şimdi bugün aynı toprağa 22 kilo gübre atıyorum
ama eski verimliliği artık yakalayamıyorum, çünkü bu kimyasal gübreyi
ata ata öyle bir noktaya gelmişiz ki toprak artık bize vermiyor. Siz ne
kadar çok dışarıdan gübre verirseniz, yani toprağa gıda verirseniz, o
da o kadar size geri dönüyor, yani biz bitki ve toprak yönetiminin kontrolünü
kaybetmiş vaziyetteyiz çiftçiler olarak bu endüstriyel tarımda. Bunu kaybettiğimizde,
bu sefer tamamen şirketlerin güdümüne giriyoruz ve dediğim gibi artık
toprak yapısal olarak o kadar bozulmuş ki içindeki mikroorganizmalar artık
bitkiler için gıdayı hazır hale getirip alınabilir duruma getirmediği
için dışarıdan biz hazır gıda veriyoruz. Verdiğimiz de bu kimyasal gübre.
Şimdi bu kimyasal gübrenin bir özelliği var. Kimyasal gübreyi verirsiniz,
saçarsınız toprağa, bu sefer de yabancı ot çoğalır. Bu sefer yabancı ota
ilaç atmanız gerekiyor öldürmeniz için. Şimdi yabancı otların, yapraklarının
altında “konukçu” diye tabir ettiğimiz bölgelerde böcekler yumurtalarını
bırakır. Bu sefer böcekleri yok etmek için ilaç atmaya başlarsınız, yani
esasında endüstriyel tarım doğal dengeyi bozduğu için kendi içerisinde
bir kısır döngü yaratmıştır. Siz nereye dönerseniz dönün, şirketlere muhtaçsınız,
şirketler için üretiyorsunuz. Biz şöyle deriz: “Para tren, biz istasyon”.
Para uğrar ve ilaççıya gider, gübreciye gider, mazotçuya gider ve eve
geldiğimizde çocuklara ayakkabı alamadan dönmüşüzdür. Şimdi böyle bir
sistemin kendisi var. Birincisi bu. İkincisi, o “fantazi” diyenlere kesinlikle
katılmıyorum, biz hayvancılıkla, yani hayvansal üretimle bitkisel üretimi
birleştirmemiz halinde, o zaman zaten hem şirketlere muhtaç olmayacağız
hem de endüstriyel tarım tarzının kendisinin sağladığı verimden çok daha
fazla verim elde etmemiz mümkün olacak. Çünkü kimyasal gübre yerine kullandığımız
hayvansal gübreyi ya da kompostları kullandığımızda ya da işte yeşil gübre
kullandığımızda, bütün bunlar toprağın yapısını bozmadığı gibi tam tersine,
toprağın yapısını düzelten, besleyen, geliştiren şeylerdir. Yani bizim
ana felsefemiz şudur: Bitkiyi yetiştirirken, ondan ürün elde ederken,
topraktan aldığımızı toprağa tekrar eksiksiz aktarabilme yöntemidir bilge
tarımcılık. Bunun aktarmasını dışarıdan değil, kendi iç döngüsü içerisinde
sağlayabilmektir.
Bilge tarımcılık veya köylü tarımı dediğiniz şeyle organik
tarım arasındaki fark nedir?
Organik tarım bütün ihtiyaçlarını o aile çiftliğinin kendi döngüsü
içerisinde karşılamaz, yani siz organik gübreyi dışarıdan alıyor olabilirsiniz,
siz organik kimyasallar, mesela organik ilaçlar kullanıyor olabilirsiniz.
Ama biz, bilge köylü tarımcılığında şirketlerin ürettiği organik gübre
ve ilaçları kullanmayız, kendi ölçeğimizde yeterli olmaya gayret ederiz.
Kapalı çiftlik sistemlerine vurgu yapıyorsunuz.
Evet. Kapalı sisteme. Burada kendi ölçeğimizde yeterli olamadığımız
konuları da bir kooperatif örgütlenmesi ile bir üst örgütlenme ile aşmaya
çalışırız. Yani bende gübre az, sizde gübre fazla, onun karşılığında ben
size ürün veriyorum ve değiş tokuş yapıyoruz. Kooperatif sistemi içerisinde
bu sorunu çözmeyi hedeflemeliyiz. Şirketlere açılıp, onlardan tekrar organik
gübre almak, organik ilaç almak ya da işte toprak besleyici, toprak düzeltici
gibi birtakım şeyler ya da işte bitki geliştirici gibi organik olan birtakım
şeyleri satın almak yerine, kendi bünyemizdeki kaynakları, az önce ifade
ettiğim gibi koku yayma sistemini, münavebe sistemini kullanıyoruz. Gübrenin
birçoğunu, azotlu gübreyi havadan bitki vasıtasıyla toprağa zapt ettirmek
mümkün. Baklagillerin öyle bir özelliği vardır, köklerinde nodüller vardır,
onlar mercimek büyüklüğündedir; onlar havadaki azotu alır toprağa rapteder.
Münavebede bunları kullanmak, dönem dönem hayvansal gübreyi toprakla buluşturmak,
yeşil gübrenin kendisini kompost olarak değerlendirmek gibi teknikleri
kullandığımızda bu, bilge köylü tarımcılık oluyor.
Endüstriyel organik tarım yapılabilir.
Şöyle diyorum ben ona, siz dengeyi sürdürmüyorsunuz, gene dengeyi bozuyorsunuz.
Şimdi paraya ihtiyacı olan Ali Kerem’in gübresini alıyorsunuz, paketliyorsunuz
tekrar ama kendisi kullanamıyor. Oysa ki sözünü ettiğim kooperatif bünyesi
içerisinde bunu tekrar bir paylaşıma, bir dayanışmaya sunmak mümkün.
Tekrar endüstriyel uygulamalar ve köylü tarımı arasındaki verim
ilişkisine dönelim. Eğer köylü tarımı gerçekten verimliyse neden endüstriyel
tarımdan bir anda vazgeçemiyoruz?
Şimdi ben onu size söyleyeyim: İlk beş yılda endüstriyel tarımdan daha
az verimlilik elde edersiniz bilge tarımcılıkta, çünkü endüstriyel tarımın
kirlettiği o toprağın o kirliliğinden arınması gerekiyor. Böyle bir süreye
ihtiyacı var. Bu 3 yıl, 5 yıl, 7 yıl ara ile değişiyor.
Toprağın yeniden canlanması için gerekli olan süre...
Evet. Şimdi endüstriyel tarım bir dönümden ortalama 220 kilo hububat
alıyor. Biz 5 ila 7 yıl sonra bu 220’yi yakalarız ama ondan bir 5 yıl
daha sonra 300’ü geçeriz, yani bilge tarımcılığın, organik tarımın verimi
endüstriyel tarıma göre daha yüksek. Yaklaşık % 50 daha yüksek verimlilik
elde edilmesi mümkündür.
Peki, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu söz konusu olduğunda
bu tarz, o 27 bin üye tarafından ne kadar sahipleniliyor? Köylü tarımı
için bugün Türkiye’de küçük köylüler tarafından gerçekten sahiplenilen
bir tarım biçimidir diyebilir miyiz?
Tamamen böyle dememiz mümkün değil, çünkü köylüler 1960’tan bu yana
Yeşil Devrim...
Ben de tam buraya gelmek istiyordum...
4. Yeşil Devrim’in Türkiye Tarımına Etkileri
Yeşil Devrim adı altındaki sistemde köylüler bir hakka kavuşturuldu.
Yani alıştırıldı, biz alıştırıldık şimdi, artık şöyle yapmıyoruz: İşte
hayvan gübresini alıp tarlanın belli yerlerinde öbek yapıp sonra onu küreklerle
dağıtmıyoruz. Şimdi traktörün kuyruk miline bağlıyoruz dağıtıcıyı, kimyasal
gübreyi dolduruyoruz hazneye, tarlada gidip geliyoruz saçıyoruz. Yani
traktör saçıyor, biz bir şey yapmıyoruz ve dolayısıyla, gübre çuvala girmiş
vaziyette. Şimdi tohumda benzer bir biçimde. Biz tohumu attığımızda toprağa,
geçmişte doğal dengeyi hesaplayan bir yerden atardık. Geçmişte biz torbalar
önümüzde tohumu saçarken şöyle derdik: “Bu kurda, bu kuşa, bu aşa”. Yani
kuşu da gözetir, onun da yiyeceğini hesap ederdik, “bu kurda” dediğimiz
de böceklerin yaratacağı tahribatı hesaba katardık, “bu aşa” dediğimizde
kendi ihtiyacımızı gözeten bir yerden yapardık bu işi. Dolayısıyla o dengenin
hepsini gören, gözeten bir yerden.
1960’lara kadar mı böyleydi?
1960’lara kadar bu böyleydi ve bu...
Peki 1960’lardan beri çiftçilerin yardımlaşma ve dayanışma
kültürü açısından ne tür değişimler yaşandı sizin yakından tanıdığınız
coğrafyalarda?
Değişim oldu. Bir yandan bireycilik devam ediyor ama bazı konularda
insanların gene birbirine muhtaç olması sebebiyle sürdürdükleri dayanışma
da var. Şimdi evet, tohumda onu yapmıyorsun, tohum sana hazır geliyor,
işte ilaç kutuda geliyor falan ama sonuçta şöyle bir ihtiyacın da var.
Şimdi hasadı yaptın, sapın kaldı tarlada. O sapı toplaman gerekiyor. Tek
başına gidip toplayamıyorsun, bir yandan traktörü kullanacaksın, bir yandan
sapı toplayacaksın. Bu mümkün değil ve dolayısıyla gidiyorsun iki gün
ben sana geliyorum sapını topluyorum, iki gün sen bana geliyorsun. Sonra
getirdik yığdık sapımızı harman yerine. Bu kez de bu harman yerinde patoslamamız
lazım, bu kaba sapı saman haline dönüştürmemiz lazım, çünkü önümüz kış,
hayvanlarımıza yedireceğiz ve bu sefer patosta birbirimize yardım etmemiz
lazım. Şunu yapamazsınız, yani bir yandan kuyruk miline takılmış patos
dönüyor, “ben bu sapın hepsini yetiştireceğim” yetiştiremezsiniz. Böyle
bir şey mümkün değil, ya işçi tutacaksınız ya birbirinize destek olacaksınız.
Köylerde her tarafta işçi pazarı falan yok, gidip bulamıyorsunuz, mutlaka
birbirinize destek oluyorsunuz. Bu hayatın zorladığı yerlerde beraber
oluyorsunuz ama işte tohum atmaya geldiği zaman birlikte olmuyorsunuz.
Çünkü mibzere(2) dolduruyorsunuz ve gidiyorsunuz, atıp geliyorsunuz, mibzerle
tohumunuzu ekiyorsunuz.
Yani özetle şöyle diyebiliriz; imecenin bir bölümü devam ediyor bazı
konularda, bazı konularda ise o pazara değen yerlerdeki ilişkilerden dolayı
bireycilik de devam ediyor. Şimdi her ikisi çarpışıyor; bireycilik biraz
daha öne geçmiş durumdadır diyebiliriz.
Biyoteknoloji şirketlerinin tohum pazarına hakim olması ile
birlikte, köylü tarımını savunmak açısından tohum çeşitliliğinin korunması,
endemik türlerin korunması, saklanması, paylaşılması büyük önem kazanıyor.
İkinci olarak, su kıtlığının şiddetlendiği günümüzde, özellikle yüzey
sularının kullanımında ciddi bir yardımlaşma gerekiyor çiftçiler arasında.
Türkiye tarımında bunların olanaklarını nasıl görüyorsunuz?
Şimdi bir kere artık o tohum şirketlerinin bizi yönlendirdikleri tarzda
tohum kullanımının ileriki aşamalarda bir gıda krizine, açlığa ve kıtlığa
neden olacağı ortaya çıkmıştır. Böyle bir gerçeklik vardır. Gıda krizi,
küresel ısınma ve bunun gibi şeyler, esasında birbirini tetikleyen şeyler,
birbirini besleyen şeyler. Artık şöyle bir teknoloji uygulayamayız: Sizde
kuru fasulye var, bunun tohumunu alalım, bir beş sene sonra kullanırız.
Kullanamazsın. Alın koyun kavanoza, beş sene sonra çimlenme gücünü kaybeder
mi? Etmez ama beş yıl sonra atacağımız toprak ve bölgede iklim aynı mı
kaldı? İklim aynı kalmadı, o zaman bunu kavanozlarda saklamak değil, tam
tersi toprakta, sürekli kendisini yenilemesini sağlayarak ve iklime adapte
olmasını da sağlayarak beraberinde bir tarzın sürdürücülüğünün olması
lazım. Dolayısıyla laboratuarda ben yetiştirdim tohumu, getirdim, attım
olmaz. Neden olmaz? Çünkü genel olarak laboratuarlarda kullanılan bu hibrit
tohumun kendisi, Yeşil Devrimle birlikte gelen tohumun kendisi suya duyarlı
bir tohum. Verimlilik nasıl arttı? Siz o tohumu attınız, tohumdan kaynaklı
değil, tohuma ihtiyacı olan o suyu verebildiğiniz oranda verimliliğiniz
artıyor. Burada iki tür şey vardır. Bir; o zaman demek ki tohumları biz
kavanozlarda ya da herhangi bir yerde saklamak yerine, üretim içerisinde
devamlılığını sağlayarak var etmemiz lazım; birincisi bu. İkincisi; şimdi
bizim bunu su ile yaşatacağımıza göre, giderek kıtlaşan bir şeyle yürüteceğimize
göre, o zaman biz suyun kullanımını ve yönetimini çok iyi becermemiz lazım.
Burada su yönetimi çok önemli. Su yönetimi makro planda da, mikro planda
da önemli. Bu bölgede işte Sakarya nehri var diyelim, bu Sakarya nehrini
nasıl kullanacağımı bilmem lazım, yani bunu işte şirketlere verirseniz
başka türlüdür kullanımı, tarlaların başına koyar vanayı kullandığın kadar
para alır bu da başka bir türdendir. Oradaki kullanıcılar, tüketiciler,
köylüler ve hayvan yetiştiricileriyle birlikte bunun değerlendirilmesi,
yönetilmesi başkadır. Çevrecilerle birlikte, ekolojik dengenin bozulmadan
üretilmesi için onlarla oluşturulacak bir kolektif yönetimin kendisi çok
daha başka ve önemlidir. Su yönetiminin demokratik olmasına ihtiyaç vardır.
Olduğu zaman yaşayabilir, öbür türlü olması mümkün değildir. Dolayısıyla
hep tohumdan başlayan, suyun kullanımına kadar bilgeliğin esas olduğu
ama aynı zamanda imecenin, kolektivizmin ve demokrasinin esas olduğu bir
yönetimi uygulamak lazım.
Tohum ve su söz konusu olduğunda kolektivizmin bu örneklerini
yaşıyor muyuz sizin tanıdığınız, etkin olduğunuz coğrafyada?
Şimdi şöyle, esas itibariyle bu işin sürdürücüsü olan kadınlar. Kadınlar
yürütüyor. Şimdi tohumu onlar topluyor, saklıyor, en iyisini seçiyor,
ayıklıyor ve bunun sürdürücülüğünü yapıyor. Halen bu devam ediyor. Nasıl
devam ediyor? İşte Balıkesir, Savaştepe’ye gidiyorsunuz, oradaki kuru
fasulyenin kendisini haşlamanız gerekmiyor. Aynı pilav gibi suyun içine
atıyorsunuz ve pilav gibi de pişirip koyuyorsunuz önünüze. Şimdi bu devam
ediyor. Birçok ürünlerde farklı farklı, ne bileyim işte Fatsa’ya gidiyorsunuz,
işte Ünye’ye gidiyorsunuz, Aybastı’ya gidiyorsunuz, Mesudiye’ye gidiyorsunuz,
orada kabak var, orada yetiştirilen kabağın tatlısını yapmaya kalktığınızda
ekstradan şeker katmanız gerekmiyor, zaten kendisi o tadı verebiliyor
kendi içinde. Bunun tohumu da saklanarak devam edebiliyor. İşte diş mısırından
tutun da durum buğdayına kadar bütün hepsine baktığınızda böyle, mesela
durum buğdayından bulgur yapabilirsiniz de başkasından yapamazsınız, yaparsanız
iyi olmaz. Niye? Çünkü durum buğdayı o özlüdür vitamin bakımından zengindir
ve lezzetlidir. Bu da sürdürülmektedir. Bunu kendi aranda paylaşıyorsun
ve birbirine veriyor insanlar ama şimdi çıkarılan Tohum Yasası ile beraber
bunlar önemli ölçüde yok olacaktır, çünkü biz bunu birbirimize tamam böyle
veriyoruz da şimdi buğdaya gelince veremezsiniz öyle. Niye veremezsin?
Çünkü dönüme 20 kilo tohum atıyorsun, 20 kiloyu nasıl bağışlayacaksın,
satman gerekir? Tohum Yasası diyor ki “tohumu birbirine verirken para
almadan yapman lazım bu işi”, yani “bedelsiz verebilirsin ama bedelli
satış yapamazsın” diyor, “köylü yapamaz” diyor, “bunu şirket yapabilir”
diyor. Şimdi 1 dönüm tarlada yetiştirmiyor ki 20 kiloyu bir sefer bağışlayasın.
Köylünün 50 dönüm tarlası var, yani dolayısıyla böyle problemler yaşayacağız.
Bir yandan doğa bizi başka bir yere taşıyor ve zorunlu kılıyor, barışmamızı
istiyor kendisiyle, diğer yandan şirketler kazansın ve tekrar o savaş
devam etsin, doğayla olan savaş, karşılıklı kafa kafaya gelmiş olan savaş
devam etsin diye de mevzuat düzenleniyor. Bu kabul edilebilir bir durum
değildir. İşte Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu bunu aşamalı bir biçimde
çiftçilerle yeniden var etme savaşını da verecektir. Bu çok kolay bir
mücadele değildir, örgütlenmeden daha zor bir mücadeledir, çünkü bu kadar
kolaylığa alıştırılmış köylüyü tekrar buraya doğru taşımak çok kolay bir
iş olmayacaktır ama bu olmadığı zaman da çiftçiliğin yürüyemeyeceğini
düşünüyoruz ve biz zor yanı seçtik, bunu esas alıyoruz.
Suyun paylaşımıyla ilgili verebileceğimiz birtakım örnekler
var mı?
Şimdi bir; su konusunda bilgi paylaşımı önemli, yani sizin “suyu şu
şekilde verirsin, hem suyu yetirdim hem de o sezon sonuna kadar su yetti
ve iyi de verim aldım, şu saatlerde yaptığımda o verimi aldım” diye bilgi
paylaşmanız önemli. Bir de arazi genişse, gene birbirlerine, yani fikri
yardımlaşmanın dışında da destek olarak birbirlerine “bugün benim sulama
günüm sen gel, yarın da ben sana geleyim” diye böyle bir şeyde ayrıca
destek olmanız söz konusu; hem fikri, hem de bedeni olarak dayanışma var.
Yeşil Devrim’in Türkiye’ye girişi olarak tarif ettiğimiz 1960’ları
aynı zamanda endüstriyel tarım pratiklerinin başlangıcı olarak mı görüyoruz?
Evet.
Peki, bu pratiklerin girmesi ile birlikte de önemli bir bilgi
birikiminin yok olduğunu söyledik. Tarım topraklarında çevresel anlamda
belirli kayıplar var, biyo-çeşitliliğimizle ilgili belirli kayıplar var.
Köylünün tembelleşmesinden, bir anlamda bu yeşil devrim ve endüstriyel
tarımın köylüye verdiği zarardan söz ettik. Bugün Çiftçi-Sen bir bölgede
etkinlik gösterirken, orada belli bir üründe endüstriyel tarım uygulamalarından
köylü tarımına yönelmek için nasıl bir geçiş stratejisi uygulayacak? Pratik
anlamda neler yapacak? Bir deneyimi anlatabilirsiniz, veya bir düşünce
deneyi de yapabiliriz.
5. Endüstriyel Tarımdan Köylü Tarımına Geçiş
Şimdi öncelikle şunu söylemek lazım. Şimdi çiftçilerin tamamı, bir
önceki şeyi tamamlamak için söylüyorum; çiftçilerin tamamı, bu konuda
endüstriyel tarımla birlikte tembelleşmiş diyemeyiz. Özellikle bu hububatta
ağırlıklı olarak var. Hububatın da bir bölümünde var. İşte buğdayda bu
çok ağırlıklı olarak vardır, arpada vardır ama mercimeğe, nohuta geldiğinde
öyle değildir. Tamam siz sonuçta tohumu atıyorsunuz, ama elle yoluyorsunuz.
Tütüne geldiğinde, bir tütünü elde etmek için 14 ay uğraşmanız gerekiyor.
Öyle çok kolay bir iş değildir ve pancar en zor işlerden birisidir, yani
tamam ilk başlangıçta tohumu atıyorsunuz ama ondan sonra çapasına geldiğiniz
zaman canınız çıkar ve sulama, her gün sulama ister; her iki günde, gün
aşırı sulama ister. Sizin orada fıskiye çalıştırmanız sorunu çözmüyor.
Şimdi o fıskiyeyi çalıştırırken suyun her tarafa gitmesini de eşit olarak
sağlamak için yer yer çalışmanız gerekiyor. Onun için de onun en zor,
çapadan sonraki en zor bölümü hasat dönemidir; ekin sonuna gelmişsinizdir,
havalar soğumuştur, siz pancarı çıkaracaksınız ve tek tek bıçakla üzerindeki
yaprakları soyacaksınız ve temizleyeceksiniz, bu şekilde götüreceksiniz
yoksa fabrika teslim almıyor. Zeytinde ha keza. Herkesin dışarıya çıkmaya
üşendiği ve ürktüğü soğuklarda, ayazlarda zeytin toplamaya başlanır, yani
belli dönemlerde çiftçileri çiftçilikten ve o yaptıkları işlerden nefret
ettiren boyutlarda zorlukları vardır. Yani öyle, Yeşil Devrim bütün bunların
hepsinin hakkından gelebilmiş değildir. Yeşil Devrim şöyle bir şey yapmıştır;
bazı konularda, mesela tohumu ayırmıyoruz, tohumumuzu veriyor, ama sömürüyor
bizi. Bize oradaki yaptığı tek şey, o traktörle getirdiği kolaylık. Eskiden
biz daha uzun sürede taşırdık, şimdi traktörleri taksi gibi kullanıyoruz.
Tarlamıza gidiyoruz, geliyoruz falan. Hemen hızlı bir biçimde tohumumuzu
götürebiliyoruz. İşleri biraz hızlandırmıştır yoksa çok kolaylaştırıcı
değildir. Sonuçta, yani mibzerle ekmeyle, elle ekme arasında çok fazla
zaman farkı yoktur ve belki üç beş katıdır. Bu insanların ayırabilecekleri
bir zamandır ama traktör kolayına gider. Biraz daha ona alışmıştır ve
bu tür şeyler vardır yoksa çiftçi yan gelip yatmıyor, işte dağdan bayırdan
bir şeyler toplayıp getirmiyor. Mesela hayvancılık da ha keza böyle belalı
bir iştir. Onun gübresini bile bir yere çıkartıp tekrar kullanabilecek
bir halde düzenli bir biçimde saklamak, yanmasını düzenli sağlamak bile
ciddi bir problemdir ve zaman ayırmanız iş gücü harcamanız gerekir. Sonuçta
iki tane tavuğunuz bile olsa, onu yemlemeniz gerekir, sorumluluğu var.
Böyle bir şey vardır; çiftçi yan gelip yatmıyor ama bazı konularda şirketler
bir biçimde girmiş ve karlı bölümleri kendilerine almışlar, bizi alıştırmışlar
ve biz sömürülüyoruz orada, diyoruz ki “hayır, bunları da biz yapabiliriz,
sömürülmeyiz”. İşte şimdi sorunuza geliyorum: “Sömürülmememiz lazım, biz
bunları yapabiliriz” diyoruz. Şimdi burada yapabilmek için de şöyle bir
yöntemin uygulanması lazım: Bugüne kadar 60’tan bu yana toprak kirlenmiştir.
60’tan bu yana su kirlenmiştir. 60’tan bu yana şirketlerin lehine çalışan
kamu, tarıma öncülük yapmamış ve göz yummuştur toprağın kirlenmesine,
suyun kirlenmesine ve şu anda insanların sağlığını tehdit eden ilaç atımında
bile önderlik yapmamaktadır. Mesela 84 yılında Özal, Zirai Mücadele Karantina
Genel Müdürlüğü’nü kapattı. Bu kurum, bölgeyi tarar ve “şu dönemde tamam
ilaç atmanız lazım, şu oranda atmanız” diye reçete verirdi. Şimdi böyle
bir şey yok. Şimdi şirketleri ne kadar çok satarsa o kadar çok pirim alacak
olan ilaç firmasının temsilcisi bu işlere yön veriyor. Sonra işte domatesimiz,
biberimiz Rusya’dan geri dönüyor. “Peki, Rusya’dan geri dönen, orada bir
denetim gördü de geri döndü, buradaki ne olacak, buradaki insanların durumu
nedir” diye sorduğumuzda, ona yanıt yok. Ona bir yanıt üretilemiyor. Demek
ki biz bunu tüketiyoruz. Bize orada ne tavsiye ediliyor? Çiftçiler olarak
diğer taraftan tüketici olduğumuz için söylüyorum, bize tavsiye edilen
nedir? Televizyonlara çıkılıp “domatesi aldığınızda, sirkeli suyla yıkayınız”
deniyor, yani şimdi bunu duyan bir kamu var ama önlem almıyor. Bunu duyuyor,
televizyonlarda bunu duyuyor, vahametini görüyor ama 70 milyon insanın
sağlığını düşünen bir yerden müdahil değil hâlâ. Hâlâ şirketlerin önünü
açan bir tarzda, çünkü şirketler sermaye olarak güçlü, sermaye olarak
güçlü olan bu şirketler aynı zamanda politik olarak yönetimlerin üzerinde
etkin, sevk ve idare ediyor, yönlendiriyor. İşte Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu
bu gücü kırmaya ve kendi gücünü tekrar egemen kılıp bu üretim tarzının
kendisini sağlamaya yönelik bir çaba içerisine girecek.
Bu noktada bizim şimdi bugüne kadar kirletilmiş olan bu topraktan birden
bire çok yüksek verim elde etmemiz mümkün değil. Buna döndüğümüzde, ayakta
kalmamız ve çiftçiliği sürdürmemiz de mümkün değil. “Dolayısıyla belli
bir plan program dahilinde, yani vereceğimiz demokratik mücadele ile belli
bir plan program dahilinde şu bölge organiğe dönecektir, bu bölgede arazisi
olan 50 dönem arazisi olan insanlar, 15’er dönümünüzü organiğe döndürün
ya da 10 dönümünüzü organiğe döndürün: Bu aradaki verim kaybınız, tarafımızdan
karşılanacaktır. Telafi edici ödeme adı altında karşılanacaktır” gibi
ve aynı zamanda bunu programlayan, denetleyen ve izleyen ve yön veren
bir tarzda “şöyle kullanacaksınız, böyle kullanacaksınız, gübreyi şöyle
yakacaksınız” gibi bütün bu teknik bilgileri de beraberinde veren bir
tarza aşamalı bir biçimde geçilmesi lazım. Şimdi bu 50 dönüm arazinin
5’te 1’i 5 yıl sonra normale dönüyorsa, ikinciyi bu sefer devreye sokması
gerekir. Böyle aşamalı bir biçimde, doğayla bir yandan yeniden barışırken,
diğer yandan açlığa kıtlığa neden olmadan bu hayata yeniden dönmemizi
sağlaması lazım. Bunun için de Çiftçi Sendikaları olarak biz şunu istiyoruz:
Kamunun bu işin içerisinde olmasını ve “telafi edici ödemeler” adı altında
bunu yapmasını istiyoruz. Bunu kamu yapmayacaksa, öncülük ve önderlik
yapmayacaksa o zaman bizden stopajları almasın, vergileri almasın, biz
bununla ilgili işlerimizi kendimiz çözelim. Yani “çiftçiler siz bu sorununuzu
çözün, biz kamu olarak çözmeyeceğiz” dediği andan itibaren de bizden vergi
almaması lazım. Mesela Bağ-Kur’u nasıl yürütecekse, başının çaresine bakması
lazım kamunun. Çünkü bizim otomatikman % 1 brüt üzerinden, sattığımız
ürünlerin % 1’i Bağ-Kur’a gidiyor. Biz yararlanmıyoruz mesela bundan.
Çayır Mera Fonu’na gidiyor % 1, yani toplam olarak şu anda biz % 8.6 oranında
brüt vergi veriyoruz ve vergi kaçıramayan tek sektör çiftçidir. Niye kaçıramıyor?
Şimdi biz ürünümüzü borsaya getirdiğimizde, ilk önce bu paralar kesildikten
sonra paramız veriliyor. Aynı Osmanlı döneminin öşür sisteminin kendisi
uygulanıyor. Adı konulmamış bir öşür sistemi var. Dolayısıyla burada bizden
bu vergileri alıyorsa devlet, eğer yurttaşını düşünüyorsa, arazisini,
toprağını ve vatanını düşünüyorsa -vatan sadece o sınırlar falan değildir;
toprağın kendisidir, toprağına böyle sahip çıkmazsan, elindeki o toprak
için ölmenin de bir anlamı yok, bir gereği de yok- bunu doğayla barışmak
için kullanmalıdır. Doğayla kavga etmenin insanlığa bir şey kazandırmadığı
görülmüştür artık. Bunu bu aşamalarla yapmak mümkün. Hem az önce söylediğim
gibi açlığa kıtlığa falan girmeden bir şekilde bunu çözmek mümkün ve ben
mümkün olmanın ötesinde bunun zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bizim Çiftçi
Sendikaları olarak tarımın bu yöne yeniden döndürülmesi gibi bir çabamız
olacak. Bu hedeflerimiz arasında.
Biz sanıyorum Türkiye’de böyle bir çalışmanın bir örneğini
yaşamadık henüz, değil mi?
Kamu ile iç içe böyle bir şey yok ama tek tek insanlar arasında bunlar
var, yönelim var. Burada kimler yönelebiliyor? Diyelim ki orta ile büyük
toprak arasındakiler buna yönelebiliyor. Niye?
Bölebiliyor toprağını...
Bir bölümünü bölebiliyor, yani şöyle diyelim; ayrıca o kadar bölümle
kumar oynayabiliyor, gözden çıkarabiliyor o miktarı. 200 dönüm arazisi
var, “bunun 20 dönümünden almasam da olur” diyor ve onu yeniden kazanmaya
çalışıyor, o toprağı yeniden kazanmaya çalışanlar var ama bu çok mu egemen
bir tarz? Değil tabii.
Peki Türkiye dışında bunun yaygın örnekleri var mı? Yani topyekun
bir dönüşüm pratiği izleniyor mu?
Şimdi Avrupa bunu programına aldı.
Çünkü en kirli toprakların, en kirli suyun Avrupa’da olması
lazım, Kuzey Amerika’da olması lazım.
Evet. Öyledir de zaten. Yani Türkiye’de biz ortalama hektara 84 kilo
gübre atarız, onlar 350 civarında kimyasal gübre kullanırlar. Ama şöyle
bir yanılsama da olmamalı: Mesela bizim Akdeniz, Ege çeperine baktığımızda,
bizim orada kullandığımız kimyasal ilaç miktarı Avrupa’dan daha yüksektir.
Böyle de bir gerçekliğimiz var. Hep, bütün arazilerimiz temizdir diyemeyiz
dolayısıyla. Ama onlar bunu fark ettiler ve bir dönüşüm içerisinde, belirli
bir program dahilinde, hükümet politikasıyla dönüyorlar ve hatta arazinin
bir bölümünü, bu gıda kıtlığı ortaya çıkmadan önce “set aside” adı altında
bir bölümünü bırakmak biçiminde bir çalışmaları vardı. Bırakmak da şöyle:
Sizin 50 dönüm araziniz var, diyorsunuz ki “10 dönümünü terk edeceğim
kamuya, buradaki kamu devlet değil toplum yararına, örneğin orman olarak
bırakacağım” ama o 10 dönümden her yıl ne kadar kazanç elde ediyorsanız,
devlet telafi edici ödeme altında ödüyor size. Ve onu doğaya kazandırıyor,
insanlara kazandırıyor. İnsanların ortak malı haline dönüştürüyor, herkesin
yararlanacağı bir hale dönüştürüyor. Dolayısıyla Avrupa’da bu var, % 10’u
hedefliyorlar. Arazilerin % 10’u şu kadar yılda organik tarıma dönecektir,
dönüştürülecektir diye bir çalışma var. Avrupa’da böyle bir çaba var ve
bunu Ortak Tarım Politikası altında yapıyorlar.
Avrupa Birliği ve Tarım kitabınızda, Türkiye’deki
tarımı yarı endüstriyel sistemler şeklinde tarif ediyorsunuz. Bunu biraz
açabilir miyiz?
Şimdi şöyle: Türkiye’deki traktör oranı ile Avrupa’daki eşit değil.
Birincisi bu. İkincisi bizim kullandığımız kimyasal gübre ile Avrupa’nın
aynı değil; bizim daha az, az önce söylediğim gibi. Onun dışında bizdeki
kurulan destekleme politikalarıyla, onlardaki destekleme politikaları
farklı. Onların müdahale araçları ile bizim müdahale araçlarımız farklı
ve onların yönelimi ile bizim yönelimimiz farklı, yani onlar az önce söylediğim
gibi % 10’unu tekrar organik tarıma döndürmek için hem çevreciler, hem
tüketiciler, hem de çiftçilerin talebi, baskılarıyla bu hale dönerken,
bizde tam tersi, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği
Ortak Tarım Politikaları’nın baskılarıyla biz endüstriyel tarıma daha
fazla gömülelim, şirketlere daha bağımlı hale gelelim diye politikalar
üretiliyor. Bunlar az önce söyledim gibi, yeni çıkarılan Tohum Yasası’ndan
Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Yasası’na kadar, Tekel Yasası, Şeker
Yasası; bütün o çıkarılan yasaların hepsinin içeriğine baktığınızda, çiftçiliği
çiftçilikten koparan, onlar üzerinde şirketleri egemen kılmaya çalışan
bir tarzın olduğunu görürüz.
6. Günümüzde Sözleşmeli Tarım
Sözleşmeli tarımdan söz ediyorsunuz bir de kitapta. Sözleşmeli
tarım nasıl oluyor, ne tür zararları var?
Şimdi, başlangıçta söylediğim gibi Türkiye’de plantasyon özelliği gösteren
ürün bölgeleri var. Şimdi Hindistan’a, Latin Amerika’ya baktığımızda şirketler
büyük topraklara sahip. Şirketler küçük toprakları istemiyorlar artık.
Niye istemiyorlar? Bir kere çok kolay elden çıkartamıyorlar ve çok kolay
elden çıkartamadıkları bu topraklar değer de kazanmıyor; diğer alanlara
göre çok yüksek değerler de elde etmiyor ama sözleşmeli üreticilikte kamu
devreden çıkartılınca, çiftçiler de kendilerine bir tane sahip bulup ona
üretmek zorunda kaldığında, işte o zaman o plantasyon özelliğine sahip
olan ürünlerde şirketler egemenlik kurabiliyor. Satın almadan egemenlik
kuruyor.
Sözleşmeli tarım, kamunun devreden çıkarılması ile gündeme
gelen bir uygulama.
Evet, aslında bu sözleşmeli tarım esas olarak bugün gündeme gelmemiştir
–onun tarihini biraz açalım– biz geçmişte de sözleşmeli üretim yapıyorduk.
Nereye yapıyorduk? Devlete yapıyorduk ve halen de yapıyoruz ve şekeri
biz öyle üretiriz, şekerpancarını şeker şirketiyle sözleşmeli üretiriz.
Bir de biz devlete tohum üretirdik.
Şeker devletin elinde mi hâlâ?
Tabii. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi devletindir.
Ama onun özelleştirilmesi de gündemdedir her halde?
Evet, o da gündemde, zaten üç tane fabrikası da özelleştirildi. Şimdi
bunlarda, mesela çok geçmişten bu yana, o şeker fabrikaları kurulduğundan
bu yana şeker şirketi ile biz sözleşme yaparız ve ayrıca devlet için tohum
üretiriz biz. O Devlet Üretme Çiftlikleri’nin sattığı tohumların bir bölümünü
biz üretiriz. Devlet için sözleşmeli tohum üretirdik İç Anadolu’da. Dolayısıyla
sözleşmeli üretim vardır ama burada taraf olan devlettir, bir şirket değildir.
Haklarını koruma ve hesabını sormanın bir yöntemi vardır; bunlarda bir
oy kaygısı vardır. Şirkette böyle bir durum söz konusu değil. Şirkette
tek taraflı, onun egemenliğinde kurulmuş bir sözleşme söz konusu ve biz
buna bir kere cepheden karşıyız: “Sözleşme olmamalıdır” diyoruz. Çünkü
sözleşmenin bağımlı kılıcı bir özelliği var. Tek taraflı bağımlı kılıyor
ve sevk ve idare şirkete geçiyor. Şimdi sevk ve idare ona nasıl geçiyor?
Tohumunu o veriyor, gübreyi o veriyor, ilacı o veriyor ve ne kadar tohum
atılacağına o karar veriyor, ne zaman atılacağına da o karar veriyor.
Ne kadar gübre atılacağına ve ne zaman atılacağına karar veriyor ve ne
kadar ilaç ve ne zaman atılacağına o karar veriyor, ne zaman hasat edileceğine
de o karar veriyor. Bunun anlamı şu...
Peki bunu toprak sahipleri mi yapıyor yoksa yarıcı, ortakçı,
kiracılar da sözleşme yapabiliyorlar mı?
Hayır, toprak sahibi olmanız lazım.
Ama toprak sahibi küçük köylü bunu yapabiliyor.
Tabii şimdi o da, ne derler işte bir başkasını çalıştırabiliyor o tarlada.
Buradaki problem, bir kere çiftçi üretim sürecinin hiçbir yerinde söz
ve karar sahibi değil. Şimdi burada çiftçi, çiftçi olmaktan çıkıyor işçileşiyor.
İşçi sadece emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan değildir, aynı zamanda
üretim sürecinde söz ve karar sahibi olmayandır. Dolayısıyla çiftçi, sözleşmeli
üretimle birlikte, çiftçilikten çıkıyor, işçileşiyor. Şimdi bu noktadan
baktığımızda, işçileşmesine baktığımızda, normal bir fabrika işçinin sigortası
vardır, sosyal güvenliği vardır. Çiftçinin sigortası ve sosyal güvenliği
yok, yani hiçbir hakkı yok. Ayrıca, o işçi, fabrikadaki işçi düzenli maaşını
alabilir, örgütlenebilir o hakkını arar. Böyle bir durum söz konusu değil
çiftçilikte, çünkü çiftçi ne kadar üretirse o kadar elde eder. Bir de
daha tehlikelisi, esas olarak doğaya bağımlı bir üretim yapıyorsunuz.
Bütün girdileri size şirket sağladı ama dolu yağdı ve bütün ürün gitti,
bunu çiftçi ödemek zorunda.
Sigortalı değil mi o ürün sözleşme altında?
Hayır, sigortalı değil. Sigorta ettirdiğinizde çiftçi ödüyor zaten
şirket ödemiyor onu da ve de bizde sigorta daha yeni başladı, onları da
anlatırım, problemli bir durumdur. Şimdi, bu noktada, yani doğadan gelecek
olan zararın kendisini de karşılamakla mükellef olan çiftçidir. Böyle
bir terslik var. Dolayısıyla buna böyle baktığımızda, burada çiftçi artık
çiftçi de değil, işçi de değil, yani maraba ile köle arası bir şeye dönüşüyor,
adı henüz bulunamamış bir şey yani, yani kimileri işçi de diyor ama işçi
de olamıyor bu durumda; sosyal güvenliği yok, işte maaş alamıyor falan,
yani her durumda fatura çiftçiye çıkıyor. Sonuçta olumsuzlukların faturası
çiftçiye, kazanç şirkete. Bir de bu işin şöyle bir yanı vardır: Sözleşmeli
üretimde şirket sadece ürünü almayı garanti etmiyor, o sadece sanayi görevi
de görmüyor, tüccarlık hizmeti veriyor. Şimdi size tohumu verdi. Ne zaman
verdi? Ekim ayında verdi, işte kasımda verdi. Ne kadar verdi? Şu kadar
verdi. Hepsini topluyor, haziran geldi, temmuz geldi hasat yapıyorsunuz.
Hasadı yaptınız, hesap görmeye oturduğunuzda diyor ki “ben size şu kadar
tohum verdim. Tohumu verdiğimde şu kadar dolar ediyordu, dolar bugün bu
kadar” diyor. Böyle oturuyor sizinle. İlaçta ve her şeyde böyle.
Bunların tümünü bayileri aracılığıyla mı yapıyor?
Bölgede sözleşme yapan onların temsilcileri var. Bu temsilci geliyor,
sözleşmeyi yapıyor, o sırada herkesin ihtiyacı olan bu şeyleri de dağıtıyor
ya da bazı yerlerde “şuradan alabilirsiniz” diyor, bazı yerlerde kamyonlarla
getirip dağıtıyor tohumunu, gübresini falan. Şimdi burada bir yandan esas
itibariyle bize tohum, ilaç, gübre satıyor; vermiyor, satıyor, yani o
günün fiyatı üzerinden biz aldığımızda hesap yapıyoruz, o günün fiyatı
üzerinde durmuyor, bize borç vermiş oluyor, adeta bir tefecilik sistemiyle
temmuzda onu bizden tahsil ediyor, faizi ile birlikte. Bu sözleşmeyi yaparken
de tek taraflı yapıyor, yani sizin hiçbir söz söyleme hakkınız yok; matbu
önünüze koyuyor, üretirseniz üretirsiniz, üretmezseniz üretmezsiniz! Bir
başka şey, sözleşmeli sistemde siz benim için üretiyorsunuz, sözleşme
yaptınız ama aynı tarzda çalışan bir başka şirket ile sözleşme yapıp üretim
yapamazsınız, bu yasaktır. Ama benim arazim var, başka arazide yetiştireyim,
“hayır yapamazsın” diyor, “yaparsanız malını almam, sözleşme yapmam” diyor,
yani böyle, tamamen bir kontrol altında. Başka bir deyişle şirketler arası
rekabette de zarar gören yine çiftçi oluyor.
Küçük köylü bu kadar kötü bir sözleşmenin altına bile imza
atabildiğine göre kamu orayı o kadar boşaltmış ki...
Evet.
Bağımsız bir üretim, yani gerçekten çiftçilik yapabilecek durumda
değil artık.
Yani şöyle söyleyeyim size: Bir kere dediğiniz kesinlikle doğru. Diyelim
ki Uşak Eşme’nin Kayapınar Köyü’nde sözleşme yaptınız. Şirket ödemelerinizi
yapmadı. “Yetkili mahkeme İzmir’dir” diyor.
Şirket mi İzmir’de?
Şirket, İzmir’de. Şimdi bu Kayapınar Köyü’nden çıkacak, İzmir’e mahkemeye
gidecek, mahkemeye verecek, mahkemeyi kazanacak da parasını alacak! Kaç
tane böyle köylü vardır? O olanağa sahip kaç köylü vardır ve bunu becerebilecek
yetenekte, avukat tutabilecek ve bu işleri yürütebilecek kaç tane çiftçi
vardır? Şimdi bütün bunların hepsini hesaba kattığımızda, mesela Avrupa
bunu fark ediyor ve 2001 yılında Avrupa’nın bir açıklaması var. O yönetmeliğin
numarasını ben size veririm. 2001 yılında bir yönetmelik çıkarıyor. Çıkardığı
yönetmelikle şu kararı alıyor: “Şirketler, tek tek çiftçilerle sözleşme
imzalayamaz” diyor. “Yasaktır” diyor. “Çiftçi de tek başına şirketle sözleşme
imzalayamaz, yasaktır” diyor. “Örgütleri aracılığıyla sözleşme yapabilir”
diyor. Çünkü bakıyor ki çiftçi tek taraflı bağımlı ve her zaman şirketten
yana işliyor. Mesela Avrupa Birliği bunu yasaklamış, bizim ülkemizde yasaklanmıyor.
Türkiye’de sözleşmeli çiftçi çalıştıran şirketler hangileri,
en büyükleri?
En büyükleri dolaylı olarak aracılarla Philip Morris, BAT, JTI, doğrudan
Efes Pilsen, konserve fabrikaları, işte birçok şimdi isimlerini sayamayacağım
yem fabrikaları ve un fabrikaları. Mesela yem fabrikaları mısır ürettirir.
Un fabrikaları buğday ürettirir. Bu tür şeyler...
Çiftçiyi bu sözleşmeli sistemden kurtarabilmek için ne yapılması
gerekiyor, neyi öneriyorsunuz?
7. Çiftçi Haklarının Korunmasında Kamunun Rolü
Şimdi biz şunu öneriyoruz: Bir, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri
Yasası’nın değişmesi lazım diyoruz. Yönetim demokratikleştirilmeli ve
seçimleri demokratikleştirilmeli, işleyişi demokratikleştirilmeli ve piyasada
bir şirket gibi görev üstlenmemeli ve şirketlerle ortaklık yapmamalı.
Şu anda kanun şirketlerle ortaklık yapmalarının önünü açtı ve şu anda
giderek büyük holdinglerin eline geçiyor kooperatifler, yani kooperatiflerin
tekrar çiftçi örgütü haline dönüşmesi halinde...
Kooperatifler devlet dairesi gibi işliyordu, demokratik bir
işleyişi yoktu ama şimdi de şirketleştiriliyor...
Yani şöyle diyebiliriz: 2000 yılına kadar Tarım Satış Kooperatifleri
Birlikleri’nin yönetimini üyesi olan çiftçiler oluştururdu ama 2000 yılına
kadarki süreçte bu yönetim kurullarının üzerine Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan
bir tane genel müdür atanırdı. Bu bir tane genel müdür yönetimin üzerindeydi
ve orayı yönetirdi. Buna devlet vesayeti altında kooperatifçilik diyoruz.
Şimdi bu genel müdür gelir, ne kadar ürün alacağına karar verir, kaç liradan
alınacağına karar verir, ne kadarının işleneceğine karar verir, işlendikten
sonra kaça satılacağına ve ne kadar satılacağına o karar verirdi. Bu durumda
bizim elimize bir şey geçmiyordu; ürünümüzü satıyorduk, çırak çıkıyorduk.
Dedik ki bu genel müdürü kendimiz atayalım diye sürekli böyle tepkilerimiz
oldu. “Hay hay” dediler bize “genel müdürünüzü kendiniz seçebilirsiniz”
dediler ama Dünya Bankası yeni bir formül geliştirdi, Yeniden Yapılandırma
Kurulları’nı getirdi bu kez. Yeniden Yapılandırma Kurulları da kooperatifin
üzerinde adeta IMF’nin Türkiye ile kurduğu gibi ilişki kurmaya başladı.
Nasıl ki IMF diyor ki “ben size bu kadar kredi veririm, şu dilimini Tüpraş’ı
özelleştirirseniz, bu dilimini sosyal güvenlik yasasını çıkarırsınız,
bu dilimini de Et Balık’ı özelleştirirseniz serbest bırakırım” falan diyorsa,
Yeniden Yapılandırma Kurulları da “Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’nin
arsalarını satarsanız, marketlerini satarsanız, işçilerini işten atarsanız,
işte entegre tesislerini anonim şirketlere dönüştürürseniz, halka açarsanız,
o zaman biz de sizi serbest bırakırız”. Serbest dediği şu: Daha önce sözünü
ettiğimiz, genel müdürün karar verdiği, yani devletin karar vererek zarar
ettirdiği birliklerin borcunu sileriz diyor, “zararını sileriz” diyor.
Kanunda “silinir” diyor ama böyle bir koşula bağlıyor, yani ilk önce kooperatifi,
kooperatif olmaktan çıkardıktan sonra, bir piyasa aktörü haline getirdikten
sonra böyle bir “sileriz” diyor. Oysa ki biz şunu biliyoruz: Kooperatifler,
şirketlere alternatif olarak kurulmuş olan örgütlenme biçimleridir. Şirketleştiği
andan itibaren onun bir anlamı kalmamıştır. Bugün, size somut bir örnek
vereyim: Üzüm Birliği. Tariş Üzüm Birliği’nin kendisi Koç’la bir fabrika
kurmuştur. Koç’la fabrika kurmuş ve rakı üretmektedir ama burada mesela
Üzüm Birliği, kendi üreticilerinin üzümünü veremiyor buraya. Üretici başka
bir şirkete satıyor, herhangi bir şirkete satıyor, onlar şirketten satın
alıyor. Böyle bir sistem getirilmiştir. Şimdi bir; kendisi şirket kuruyor,
bir özel sektörle şirket kuruyor ama beraberinde kurduğu bu şirket yetmiyormuş
gibi o şirket çiftçinin ürününü de almıyor. Şirkete aldırtıyor, şirketten
kendisine sattırıyor. Dolayısıyla kendisiyle her türlü teması ortadan
kaldırıyor ve izole ediyor çiftçiyi. Oysa ki çiftçinin örgütü. Bunun için
demokratik değil işleyiş, yani işleyiş demokratikleştirilsin derken kastımız
bu ve aynı zamanda seçimleri de demokratik değil. Siz 1 yıl üzüm vermediniz,
sizin o zaman oy kullanma hakkınız yok. Otomatikman atılıyorsunuz; oy
kullanma hakkınız yok. Şimdi siz yönetimdesiniz, işte 500 dönüm araziniz
var, 500 dönüm araziyi 5’er, 10’ar dönüm paylaştırıp kiracılık sistemiyle
ya da ortakçılık sistemiyle paylaştırıyorsunuz, diğer insanların ürünlerini
teslim alıyorsunuz, onların hepsi oy kullanabiliyor ve gelip size oyunu
veriyor. Kendi arazilerini, yani büyük toprak sahipleri burada kendi arazilerini
pay ederek orada sürekli egemenliklerini sürdürüyorlar. Şimdi bunlar böyle
küçük kuruluşlar falan değil. Şimdi Trakya Birlik örneğin. Trakya Birlik,
Türkiye’deki 100 büyük firma içerisinde 17. büyük firmadır, yani aynı
şekilde Tariş, mesela geçmişte banka sahibiydi biliyorsunuz ama şu anda
sanıyorum 27. büyük firma halindedir, yani defaten gözünü kapatıp 100
milyon dolarlar verip fabrikalar kurabilir. 180 ülkede mağazası var Tariş’in.
Tekel de böyle bir işleve mi sahipti?
Hayır. Tekel, devletindi ama şöyle bir özelliği vardı. Tekel, destekleme
alımı yapıyordu.
Toprak Mahsulleri Ofisi gibi mi?
Toprak Mahsulleri Ofisi gibi değil. Toprak Mahsulleri Ofisi sadece
alım yapardı. Tekel ise alım yapıp, işleyip, bir de pazarlardı. Tekel’in
bütün Türkiye genelinde organize olmuş Türkiye’nin en büyük, dev pazarlama
kuruluşuna sahipti ve dolayısı ile Tekel, devlet içinde devletti ve Tekel
döneminde çiftçi mutluydu.
Onu biraz konuşalım. Evet, geçmişte Tekel gibi, Toprak Mahsulleri
Ofisi gibi veya Tarım Satış Kooperatifleri gibi birtakım kamu kuruluşları
vardı ve bunlar çiftçiyi koruyabiliyordu, yani çiftçi açısından daha iyiydi
ama bunların işleyişine baktığımızda da demokratik işleyişe sahip oldukları
söylenemez ve ideal kuruluşlar da değildi. Bundan sonrasına baktığımızda,
çiftçilerin haklarını savunmak adına, onları tarım pazarlarında koruyabilmek
adına daha farklı modeller önerilemez mi? Daha farklı kamu mülkiyeti modelleri,
daha farklı kamu işletmeciliği modelleri önerilemez mi?
Şimdi Tekel’den başlayacak olursak, Tekel’in şöyle bir özelliği var:
Reji’den(3) sonra, Tekel kurulduğundan beri tütün fiyatı şöyle belirlenirdi:
Tekel bayisine gidilir, 70’lik rakının fiyatı ne kadarsa, çiftçi bilir
ki bu sene 1 kilo tütünün fiyatı budur. Hükümet de gider, onu açıklar
ve geri dönerdi. Bir nevi rutin bir iş görürdü hükümet bu konuda. Tekel
destekleme alımlarından çıkarılana kadar, yani 2002 yılına kadar böyle
devam etti. Şimdi şu anda 70’lik rakının fiyatı 26 milyon lira ama çiftçilerin
Tekel devre dışı kaldıktan sonra destekleme alımı yapmadığından bu yana
fiyat durumuna bugün baktığımızda, birinci kalite tütünün fiyatı 6 milyonu
geçmiyor, yani 5’te 4 kaybı var. Tekel destekleme alımlarından çıkarıldıktan
sonra uluslararası şirketler bu kadar para kazanıyor demektir. Şimdi 2002
yılı için, katmerli sömürüyü anlatmak için söylüyorum, 2002 yılı için
biz bir hesap yaptık. Yaptığımız hesapta 1 paket sigaranın içindeki tütünün
maliyeti 20 lira idi. O zaman da sigaranın fiyatı 1 milyon liraydı, yani
görülmeyecek yok sayılabilecek bir orandır esasında. Şimdi tütünün fiyatı
bir de bu 5’te 1’e düşünce, demek ki şu anda diyelim ki sigara yine 1
milyon olsa, 1 paket sigaranın içerisindeki tütün 4 bin lira, yani bu
denli bir sömürü söz konusu. Şimdi şirketlerin de bu oranda bir kazancı
söz konusu. Zaten geçenlerde BAT’ın bir açıklaması vardı, diyor ki “1932
yılından bu yana bizim hedefimiz Tekel’i ele geçirmekti.”
Şimdi 1932 yılından bu yana böyle bir emelleri vardı ve bunun peşinde
yürüdüler ve hatta ben yazmıştım. 1966’da galiba, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin
görüşmelerinin kızışmaya başladığı bir dönemde Amerika Avrupa’ya nota
gönderiyor, diyor ki “tütün konusunda Türkiye’ye taviz vermeyeceksiniz”.
Şimdi, 1966’da söylüyor bunu ve 2002 yılında özelleştirmenin önü açılıyor.
Bu demek ki hiçbir zaman için, Reji’den bu yana unutulmamış ve hep takip
edilmiş önemli bir zenginlik kaynağı. Baktığınızda Özal’dan başlayan,
bugüne kadarki tüm hükümetler adım adım zincirleme olarak bu işin önünü
açmış. Hiçbiri masum değil, yani o tarihi incelediğimizde hiçbiri masum
değil. Buradan şuna gelmek istiyorum: Şimdi burada ülkenin zenginlikleri
ve kaynakları bir yandan giderken, diğer yandan da çiftçi ayrıca sömürtülüyor
ve çiftçi tütün üretimini terk etmek zorunda kalıyor, çünkü hepsini almıyorlar,
herkese ürettirmiyorlar. 500 binin üzerindeki çiftçi ailesi şu anda 90
binlere düşmüş vaziyette.
Son Tütün Yasası ne diyor bu konuda?
Tütün Yasası diyor ki, o zaman Tekel vardı, “Tekel destekleme alımı
yapamaz” diyor, yani...
Şimdi Tekel de yok...
Şimdi Tekel de yok ve şirket bulup ona satman gerekiyor, başka yapacağın
bir şey yok. Yoksa tütün üretmeyeceksin demeye getiriyor. Şirket de belli;
iki üç tane şirket var zaten Türkiye’de; JTI, BAT, ve Philip Morris. Mesela
bir önceki dönemde Tekel, JTI’ye satılmıştı, sonra bozuldu. Şimdi, bir
yandan IMF bize bastırıyor, diyor ki “Tekel’inizi satacaksınız, devlet
sigara üretmekte, rakı üretmekte uğraşmaz” diyor. JTI nedir?
Bir şirket...
Değil. JTI devlet tekelidir. Japan Tobacco International. Hissesi ne
kadardır? Bunun % 57’si Japon Devleti’nindir, bizzat kendi tekelidir JTI.
Japonya’nın kendi tekeli. Şimdi bu noktadan baktığında Japonya bırakın
kendi ülkesinde, bütün dünyada da sigara üretebiliyor, ama IMF diyor diye
Türkiye kendi ülkesinde sigara üretemeyecek, üretemiyor yani işin böyle
bir yanı var. Burada çiftçi sömürülüyor; bir. İkincisi, çiftçi ürettiği
tütünü kıraçta üretir. Tütün üretmediği toprakta başka bir ürün üretmesi
mümkün değildir, yani kıraçta ürettiği tütünün yerine ne olur? Ne mercimek
ne de başka bir ürün ikame etmesi mümkün değildir.
Neden? Tütünün toprağa verdiği zarardan ötürü mü?
Hayır, hayır. Tütün o kadar kıraçta yetişebiliyor işte. O kıraçta yetişiyor
ama o kıraçta başka ürün yetişmiyor ve bu aynı zamanda 200 bin hektar
araziyi tutuyordu, toprağını tutuyordu, erozyonu önlüyordu. Şimdi hep
kayalığa dönecek buralar. Şimdi bir de toprağın gidiyor erozyonda. Ondan
sonra yerine başka bir şey üretemiyorsun, denendi bir sürü şeyler, olmadı
ve çiftçin senin üretemiyor ve sen bunu doğru bir politika olarak görüyorsun.
Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’ni anlattık, benzer bir biçimde.
Geçmişte devletin yönettiği dönemde bile devlet üç dört yılda bir seçime
gittiği için korkusundan iyi fiyat veriyordu, köylüyü karşıma almayayım
diye iyi fiyat veriyordu. Tekel’de iyi fiyat veriyordu üç dört yılda bir.
Tekel sadece tütüncüyü vurmadı, üzümcüyü de vurdu, çünkü üzümden rakı
üretiyordu. Suma fabrikaları vardı, üzümü oraya toplardı. Şimdi üzümcüler
üzümünü satamıyor. Bütün bunlara baktığımızda, geçmişte esasında devletin
güdümünde olmasına rağmen çok iyi bir organizasyon oluşmuş, iyi bir örgüt
varmış bu ülkede; biz bunu fark ediyoruz. Hemen hemen her bölgenin kendisine
özgü ürünü için Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri kurulmuş. Yetmeyen
yerlerde, işte Tekel yapılmış, Çaykur yapılmış, işte Toprak Mahsulleri
Ofisi yapılmış. Bu tür şeylerle de bunlar kontrol altına alınmış, denetlenmiş.
Bunlar, bir an için şöyle düşünelim, yani devletin güdümündeki bu sistemin
kendisini, çiftçilerin kendi öz örgütlerine devrettiğimizde ve bunun üretiminden
pazarlama sürecine kadar üreticileri ve tüketicilerin ortak yönetimiyle
karar verilen bir sistem düşünüldüğünde, aradan aracıları çıkarttığında
şimdi yaşadığımız çaresizliği umutsuzluğu yaşıyor olur muyduk? Umutsuz
bir insan kalır mıydı?
Bunu şöyle bir örnekle ben tamamlayayım: Bu sene en çok pirinç kavgası
yaşandı bu ülkede. Oysa kavga yaşanmasını gerektiren hiçbir durum yoktu
ve bir tüketici olarak, bir kentli olarak sizin ne kadar sömürüldüğünüzü
ben söyleyeyim: Bizde 840 bin liraya pirincin fiyatı belirlendi ve bu
piyasada 640 bin liraya oturdu, siz 8 milyondan tükettiniz. Şimdi direkt
üreticiden tüketiciye bir sistemin kurulması halinde biz bunu zarar etmeseydik
de size, 640’tan değil de 1 milyondan verseydik, siz de 8’de 1 parayla
buna, pirince sahip olsaydınız, bugün bu kadar açığınız olur muydu? Bu,
bütün ürünlerde böyle. Hepsini alt alta toplayın. Şöyle bilin ki marketlerde
–sebze konusunda söylüyorum– sebze meyve fiyatı eğer 1 milyonsa, demek
ki çiftçiden çıkışı 150 bin; 6 katını hesaplayacaksınız her zaman. 6 katın
aşağısı marketler için zarardır, öyle düşünürler, planlarını öyle yapmışlardır.
Dolayısıyla manavda, orada burada görülen fiyatların kendisinin çiftçi
fiyatı olmadığı bilinmeli, üretici ve tüketici ortak bir biçimde bir tavrı
ve karşı duruşu örgütlemelidir. Ancak bu, bu şekilde aşılabilir, başka
türlü aşılamaz.
Ama bunun yanına, bugün dünyanın kendisi artık tehdit altındadır, risk
altındadır, üretici, tüketici ve çevre örgütlerinin birlikte davranması
ve aydınların birlikte davranması gerekir.
Çiftçi-Sen kurucu genel başkanı Abdullah Aysu, örgütünüz ve
Türkiye ve dünya tarımı hakkında verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür
ederiz.
Notlar:
* Bu söyleşi 10 Haziran 2008’de Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılmıştır.
Ses kaydı Filiz Öğretmen tarafından çözümlenmiştir.
(1) Çiftçi-Sen’in basına ve kamuoyuna yaptığı duyuru için bkz.
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=17177
(2) Traktörün arkasına takılan bir tohum ekme aletidir.
(3) Osmanlı döneminde, devletin borçlanmasının ardından üretilen tütünleri
alan, işleyen yabancılar. Cumhuriyetle birlikte Reji ülkeden çıkarıldı
yerine Tekel kuruldu.