Üniversiteli Aydınlar ve Başörtüsü Gündemi
Ali Kerem Saysel
14 Şubat 2008
AKP hükümetinin, kız öğrencilerin üniversitelerde başörtüsüyle öğrenim görebilmelerinin yolunu açacak yasal düzenlemeleri yerine getirmek üzere MHP ile uzlaşmasının ve bu düzenlemenin yakın bir gerçeklik haline gelmesinin ardından, üniversiteli aydınlar (üniversite hocaları) arasında yüksek katılımlı bir tartışma başladı. Hatta bu katılımın, bugüne kadar, toplumsal öneme haiz herhangi bir tartışmanın aslında hak etmiş olduğu ilgi ve enerjiyi kat be kat aştığını söylemek hiç de yanıltıcı olmaz. Yaklaşık iki haftadır bildiriler yazılıyor, imzalar veriliyor, e-mail ve blog platformlarına yorumlar iletiliyor. Peki, aydınların ve üniversitelilerin bu konuya gösterdikleri ilginin bu derece yüksek seyretmesini nasıl açıklayabiliriz? Tartışmanın taraflarını yaklaşımları açısından nasıl değerlendirebiliriz? Kadınların örtünmesinin ima ettiği sorunlara toplumsal özgürlükçü bir perspektifle nasıl yaklaşabiliriz?
Bu ilgi neden?
Neden farklı toplumsal kodlar, dilsel ifade biçimleri, düşünce kalıpları, değer yargıları, tüketim alışkanlıkları, vb. söz konusu olduğunda ortaya çıkması muhtemel kaygılar “nereye gidiyoruz?” veya “tehdit ediliyor muyum?” sorularını canlandırmıyor da, kadınların örtünme alışkanlıkları söz konusu olduğunda, tam da bu iki soru etrafında yaygın bir refleks üretiliyor? Bu soruya bir cevap üretmek adına kadının örtünme biçiminin sembolik anlamını hatırlatmak yararlı olabilir: “Toplumun tamamını ilgilendiren siyasi, kültürel ve dinî tüm sistemler için kadın giyimi ve davranış kodunun her dönem önemli bir sembol olduğu söylenebilir… Türkiye’de [Tanzimatla başlayıp Cumhuriyet’e uzanan] modernleşme çabaları kadınların bir siyaset nesnesi olarak gündeme alınmalarını beraberinde getirdi. Eski rejimle araya konan keskin mesafenin en önemli sembolü, örtülerinden kurtulmuş, kamusal alanda görünürlük kazanmış, eğitimli, meslek sahibi kadınlar oldu.”[1] Kadının başını açması, onun toplumsal görünürlüğünün ve dinî referanslardan uzaklaşan laik bir toplum düzeninin yerleşik sembolü haline gelirken; kadının örtünmesi, onun zavallılığının ve dinî referansların egemenliği altındaki eşitsiz bir toplumun sembolü haline geldi. Bu yerleşik sembol, erkek egemen siyaset açısından geniş toplumsal kesimleri maniple edebileceği bir kaldıraç vazifesi gördü. Kadınlar açısından ise, bu görünürlüğün kendilerine bahşedildiğini düşünenler (Cumhuriyet kadınları) ile bu fikre pek katılmayanlar ve İslam’a uygun bir yaşam biçimini savunanlar arasında kolay onulmaz bir mesafe yarattı.
Fakat özellikle 1980’lerden itibaren, bir grup kadının toplumsal yaşamda örtünerek varolma ve görünürlük kazanma çabaları, modernleşme hakkındaki ezberlerimizi bozdu. Başörtülü kadınlar devlet ve aydınlar nezdinde önceleri, yoksullar ve köylüler gibi önemsiz -ihmal edilse de olur- toplumsal kategorileri temsil ederlerken, artık iktidar talep ettikleri için açıkça mağdur edilmeye başladılar. Bu mağduriyet toplumsal yaşamda, üniversite kapılarında beklemek, meslekte yükselememek, cinsel cazibesini gizlediği için hocalar veya amirler tarafından küçümsenmek vb. biçimler aldı. Bu süreç özellikle 28 Şubat 1997 askeri müdahalesinin ardından doruğa yükseldi. 2000-2004 arasında yaşanan AB ile uyum ve görece normalleşme sürecinde ise artık talepkâr olan başörtülü kadınlar erkek egemen yerleşik siyasi kurumlar açısından dikkate alınması gereken bir toplumsal kategoriye dönüştü. Fakat onların mağduriyetini gidermek açısından elverişli olan bu dönem değerlendirilmedi. 2004’den sonra Kuzey Irak’taki gelişmelerin tetiklediği bölünme parçalanma paranoyasının arttığı, diğer taraftan AKP’nin yükselişinin önlenemediği ve iç siyasete özel harp kaynaklı provokasyonlarının hakim olmaya başladığı bir dönemde, bu sorunun çözümünün gürültüsüz olması da beklenemezdi.
Bugün başörtülü kadınların üniversite eğitimi almalarından ve meslekî yaşamda var olmalarından söz edildiğinde, Türkiye aydının zihninde ilerleme-gerileme, egemenlik-bağımlılık, modernlik-geri kalmışlık, batılı olmak-doğulu olmak, bilimsellik-orta çağ zihniyeti, Cumhuriyet-Hilafet gibi sorunsallar canlanıyor. Oysa sırf örtünme sembolüne dayalı olarak üretilen bu düşünsel refleks, bazı doğruların gözden kaçırılmasına neden oluyor: Başkalarını rencide etmemek kaydıyla giyim kuşam serbestisi temel bir insan hakkıdır; dünyada ve Türkiye’de dinî referanslar güçlenmektedir; farklılıklarla bir arada ve etkileşim içinde yaşamanın kanalları tesis edilmelidir.
Üniversiteli aydınların tavrı
Mecliste AKP-MHP ittifakının kesinleşmesinin ardından bir grup akademisyen 1 Şubat’ta bir “özgürlük” bildirisi yayımlayarak imzaya açtılar. Kısa bildiri özünde şunları söylüyordu: “… İstisnasız her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde de kılık-kıyafet serbestliğinin; hiçbir din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyor; aksi yöndeki tüm düzenleme ve uygulamalara bir an önce son verilmesini talep ediyoruz”. [2] Kamuoyuna “türbana özgürlük” bildirisi olarak tanıtılan, e-mail gruplarında imzacıları, “Türkiye’yi ortaçağ karanlığına götürmek istedikleri” gerekçesiyle, kara çarşaflı kadın fotoğraflarıyla yan yana itham edilen bu bildiri bir hafta içinde 3500 imzaya ulaştıktan sonra kapatıldı. Burada dikkat çekici olan, Türkiye’nin seçkin üniversitelerindeki sol ve liberal aydınların bu bildiriye çok fazla itibar göstermemiş olmaları ve imzacıların büyük kesiminin “taşra” üniversitelerinden olmalarıdır. Bildiriye imza koyan önemli bir kesimin, İslamî duyarlılığı bizzat yüksek insanlar olduğunu söylemek sanırım haksızlık olmayacaktır.
İkinci bir bildiri, hemen ardından, üniversiteli sol, sosyalist aydınları bünyesinde toplamaya çalışan Üniversite Konseyleri’nden geldi. Bildiri “Gerici ve liberallerin ‘türbana özgürlük’ ittifakı Türkiye Üniversitelerinin Yüz Karasıdır!” sloganıyla açılıyor. Türbanın bugünün Türkiye’sinde “bireysel özgürlük” sorunu olmadığını iddia ediyor, “aklın ve kadının esaretini” simgelediğini bildiriyor.[3] Türbana özgürlük sürecinin Türkiye’nin AKP gericiliğine (dinciliğine), piyasa egemenliğine ve ABD emperyalizmine teslimiyetinin bir parçası olduğu iddia ediliyor. Tüm meslek gruplarının katılımına açılan ve 14 Şubat itibariyle 6700 imzaya ulaşan bu bildiride ifade edilen görüşler bugün Türkiye’de ileri kuşak sol, sosyalist aydınlar ve ideolojik olarak genelkurmaya yakın pozisyon alan ulusalcılar tarafından hararetle savunuluyor. Buna göre AKP, ABD’nin Ortadoğu’daki bağımlı, ılımlı İslam (yeşil kuşak) projesinin bir parçası ve türbanın sembolik anlamı da Irak’ta Türk askerlerinin başına geçirilen çuvalla özdeş. Kıdemli sosyalist aydın Yalçın Küçük’ün televizyonlarda Milli Mücadele’yi simgeleyen kalpakla boy göstermesi, bu başlığı açıkça türbanın karşıt sembolü olarak ilan etmesi grotesk ve arızi bir durum gibi gözükse de, bugün ülkede önemli bir kesimin hislerine tercüman oluyor.
AKP-MHP düzenlemesinin ardından bir üçüncü bildiri de belki liberal ve sol-liberal olarak adlandırabileceğimiz üniversiteli aydınlardan geldi. [4] Bu bildiri “kılık kıyafet özgürlüğünün, toplumun farklı kesimlerinin özgürlüğünü kapsayan bir genel demokratikleşme programı içerisinde ele alınması gerektiğini” ifade ediyor. AKP-MHP’nin “hukuku zorlayan” düzenlemelerine karşı rahatsızlık ifade ediliyor. Kılık kıyafet düzenlemesiyle birlikte ele alınması talep edilen diğer özgürlük alanları, zorunlu din eğitimi, diyanet, Alevi ve gayrimüslim hakları gibi din-devlet ilişkilerine dair alanların yanı sıra, sosyal haklar ve ifade özgürlüğü gibi diğer özgürlük alanlarını da kapsıyor. Sadece akademi içinden katılıma açık olan bu kampanyaya 14 Şubat itibariyle 700 kadar imza verilmiş. Bu bildirinin temsil ettiği pozisyonun, İstanbul milletvekili Ufuk Uras’ın yayınladığı bildiriyle oldukça yakın olduğu söylenebilir.
Bu arada eski bir üniversiteli aydın olarak Fikret Başkaya’nın 12 Şubat’ta BİA Haber Merkezi’ne gönderdiği yazıda ifade ettiği görüşlere değinmek de yararlı olabilir. [5] “Başörtüsü Üzerinden Yürütülen İktidar Mücadelesi” başlığını taşıyan yazıda Başkaya, “siyasal İslamcılarla kendilerini memleketin sahibi olarak gören Atatürkçüler arasındaki iktidar mücadelesinde taraf olmak istenmiyorsa, asıl işlevi kitleleri oyalamaktan ibaret olan bu saçma tartışmada taraf olunmak istenmiyorsa … birincisi rejimin niteliğiyle ilgili, ikincisi de siyasal islamın niteliğiyle ilgili kafa karışıklığından kurtulmak gerekir” diye söze giriyor. Yazıda 1923’te kurulan Cumhuriyet rejiminin aslında dini nasıl bir iktidar aracı olarak kullandığını, bu rejimin neden aslında laik bir rejim olmadığını anlatıyor. Siyasal islamın da tarihsel olarak bir İngiliz-ABD projesi olduğunu, bu anlamda onun da İslam’ı kullandığını, aslında “İslam elbisesi giydirilmiş kapitalizm” olduğunu belirtiyor. Bu kısa dersin ardından, güncel “türban” tartışması hakkında çıkarılan sonuç ise ilginç: Türban teferruattır. “Eğer üniversiteler gerçekten üniversite olsalardı … bu tür saçma sapan tartışmalarla zaman kaybedilmezdi. Şimdilerde akademi üyeleri bildiriler yayınlıyor. Bu güne kadar neredesiniz denecektir. Kızların baş örtüsü üzerinden iktidar ve rant kavgası yapanların oyununa geleceğinize, neden bilim namusunun, entelektüel dürüstlüğün bir gereği olarak olup-bitenleri teşhir etmiyorsunuz? … Bildiricilere bir önerim var: Türbandan önce bilimi, üniversiteyi, bilim namusunu ve entelektüel dürüstlüğü tartışmaya var mısınız?”
Son olarak Boğaziçi Üniversitesi’nde 119 imzayla kamuoyuna duyurulan bir metne de değinelim. Bu metin rejimin kaderi veya genel özgürlükler alanı hakkında herhangi bir tartışmaya girmeyi tercih etmiyor. Kanunen reşit kadınların üniversite başörtüsüyle okumalarını tabi bir hak olarak kabul ediyor fakat bu hakkın kullanımından doğabilecek çeşitli mağduriyetlere karşı da önlem alınması gerektiğini vurgulanıyor. Bu mağduriyetler arasında küçük kız çocuklarlının baskı altında örtünmeleri, taşra üniversitelerinde okuyup da dindar bir yaşam biçimini tercih etmeyen öğrencilerin özgürlüğü ve başörtülü kadınların mesleki yaşamdaki konumlanışlarından kaynaklanabilecek çeşitli sorunlara işaret ediliyor
[6].
Üniversiteli aydınların başörtüsü sorunu etrafında ürettikleri tavırlara baktığımızda, ilk bildirinin üniversite özgürlüğü adına temel ilkeleri savunan kısa ve tutarlı bir bildiri olduğu söylenebilir. Fakat somut bir hak talebini, bu hakkın nasıl elde edilmesi gerektiğini içermediği için ciddi politik bir anlamı olduğu iddia edilemez.
İkinci bildiri ise iyi eğitilmiş Türk aydının dincilik hezeyanını, alevlenen rejim kaygılarını yansıtan ve temel hak ve özgürlükler karşısında aslında ne kadar kör olduğunu gösteren bir bildiri. Bu nedenle üzerinde fazla durmak istemiyorum.
Üçüncü bildiriyle ifade edilen tavrın ise özgürlükler adına doğru talepleri gündeme getirmekle birlikte bir özgürlükler hiyerarşisine işaret ettiği söylenebilir. Bir anlamda, “tüm diğer sorunlar ve bu arada benim sorunlarım çözülmüyorsa başörtüsü sorunu da çözülmesin” anlamını taşımaktadır. Veya belki, diğer özgürlüklerin genişlemediği fakat başörtüsünün serbest olduğu bir ortamda, bu düzenlemenin dindar olmayanları mağdur edeceğinden, toplumun aşırı derecede muhafazakarlaşacağından korkulmaktadır. Aslında Fikret Başkaya da “gelin önce bilimi tartışalım” deyip başörtüsü ile ilgili kamusal bir tartışmadan bir anlamda çekilmeyi yeğlerken, hak mağduruna yaklaşım açısından bu üçüncü bildiri ile aynı pozisyona düşmektedir. Üniversiteler ders alıp ders vermek için doğru mekan olabilir ve akademisyenler ders alıp ders vermeyi sevebilirler, ne var ki, eğer ortada gerçekten bir hak mağduru olduğuna inanıyorsak, onun bu dersten pek hoşlanmayacağını da kabul etmemiz gerekir.
Boğaziçi Üniversitesi’nden yayınlanan bildirinin, özü itibariyle, insanlara dinî tercihleri ve dinî ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak verilirken, bunun yine aynı özgürlükler alanında farklı mağduriyetlere yol açmaması gerektiğine işaret ettiği söylenebilir. Bunun yanı sıra, dinî özgürlüklerle ilgili haklı veya haksız korkular taşıyan çeşitli kesimler arasında bir uzlaşma arayışını temsil etmektedir. Yetişkin kadınların başörtüsü takma özgürlüğünü tanımakta, rejim kaygısına düşmemekte, farklı özgürlük alanları arasında bir hiyerarşi kurmamaktadır.
Toplumsal özgürlükçü bakış
Meseleye kadın açısından yaklaşıldığında, öncelikle meselenin kadının o veya bu şekilde örtünme sorunu olmadığı, onun toplumsal karar mekanizmalarında yer alma, mesleki yaşamda var olma sorunu olduğu kabul edilmelidir. Böyle bakıldığında, Türkiye’de bir kuşağın başı açık ve modern görünümlü olan fakat meslek sahibi olmayan kadınlarıyla kıyaslandığında, meslek sahibi olan ve toplumsal kararlar alabilen örtülü kadınların, kadının özgürleşmesi adına daha ileri bir aşamayı temsil ettiği söylenebilir.
Öncelikle, kadının toplumsal yaşamda eğer öyle tercih ediyorsa örtünerek var olma hakkının –kayıtsız şartsız- teslim edilmesi özgürlükçü bir ilkedir.
Fakat özgürlükler adına herkesin yaşam tarzının kendine ait olduğu, örtünen dindar toplulukların kendi gettolarını kurduğu, kendi üretim-tüketim ağlarını oluşturduğu, kendi siyasal partilerine oy verdiği ve bu iki kesimin yaşamlarının pek de kesişmediği bir toplum tasarımı gerçek demokratik bir toplum adına tercih edilemez. Ve Türkiye maalesef en iyi ihtimalle bu yönde gelişmektedir. Böyle bir toplum ister istemez güç dengelerinin esiri olacak, iktidar sahibi grupların diğerlerinin alanına tecavüz etmek ve haklarını ihlal etmek yönünde itkiler beslediği, çatışmalı ve huzursuz bir toplum olacaktır.
Bunun yerine, toplumsal özgürlükçü bir bakış açısıyla, farklı değer ve kimlik tasarımlarına bağlı toplulukların bu tercihlerinin gereğini yerine getirebildikleri fakat toplumun farklı kesitlerinin karşılıklı müdahaleye açık bir etkileşim ve zenginleşme içinde var oldukları bir tasarımın temel alınması gerekir. Örneğin klasik liberal düşünür John Dewey, bir toplumsal yaşam biçiminin değerine ve kalitesine dair, doğrudan demokrasiye işaret eden iki temel kriter sunar: Birincisi, bir topluluğun içerisinde bilinçli olarak paylaşılan ilgi ve değerler ne kadar çeşitlidir; ikincisi, diğer toplumsal birimlerle karşılıklı ilişkiler ne kadar zengin ve özgürcedir? [7] Pratik bir ifadeyle, kendi evlerimizde ne kadar paylaşımcı, eğitici ve özgürleştirici ilişkiler kuruyoruz, evimizin içini komşularımıza ne kadar açıyoruz? Veya, Justin Podur’un söz ettiği anlamda, çeşitli kültürlerin yan yana durmakla yetindiği (çok-kültürlü) bir toplum yerine, kültürler arası geçişkenliğin esas alındığı ve bireylerin belirli bir kültürel aidiyete göre değil, ait oldukları çeşitli kültürel aidiyetlere göre tanımlandığı (poli-kültürlü) bir toplum nasıl mümkün olabilir? [8]
Türkiye’de bu ve benzeri soruların dindar olan ve olmayan veya örtünen ve örtünmeyen gruplar üzerinden tartışılabilmesi için din, cemaat, tarikat, kadın gibi konular üzerindeki bilgi kirliliğinin giderilmesi ve din-devlet ilişkilerinin doğru analiz edilmesi gerekir.
Bu sorulara yanıt verebilecek durumda olmadığım için ancak tartışılması ve yanıt aranması gereken bazı soruları açarak bu yazıyı bitirmek istiyorum. (1) Türkiye’de hem milliyetçi (soya ve onun erdemlerine bağlılık) hem de dinî (yaratana ve onun düzenine bağlılık) muhafazakarlaşmanın yükseldiği görülmektedir. Bu muhafazakarlaşma tabi ki insanların
bireysel ve toplumsal çıkarları doğrultusunda düşünebilmelerinin ve eyleme geçebilmelerinin önünde engeldir. Bu muhafazakarlaşma sürecinde devletin rolü nedir? Diyanet kurumu, zorunlu din dersi uygulamaları, imam hatip liseleri gibi kurumlar aracılığıyla toplumda var olan tüm diğer inanç gruplarına karşı islamın belirli bir yorumunun havariliğini üstlenen sözüm ona laik cumhuriyetin tüm bu gibi uygulamalarının deşifre edilmesi gerekir. Bu yapıldığında (örneğin bkz. Fikret Başkaya’nın yazısı), tüm bu uygulamaların aslında Milli Görüş gibi belirli bir siyasi hareketin değil, genel anlamda Kemalizm’in bir projesi olduğu görülebilir. (2) Milli eğitim bir taraftan insanlığın ortak değerlerini aşılayıp bireyler arasında fırsat eşitliği yaratmaya gayret ederken, diğer taraftan farklı grupların aidiyet duydukları kendi değerlerini geliştirebilmelerine olanak sağlayacak şekilde nasıl yeniden yapılandırılmalıdır? Bu noktada dinî eğitimin ötesinde anadilde eğitimle ilgili sorunların
ve eğitimde fırsat eşitliğinin tartışma kapsamına gireceğine şüphe yoktur. (3) Özellikle
hakimlik, hekimlik ve öğretmenlik gibi meslekler ve hukuki, tıbbi ve eğitsel sorunlar söz konusu olduğunda farklı toplumsal gruplar arasında adaletsizliğin ve eşitsizliğin önüne geçecek düzenlemeler nasıl geliştirilebilir?