Küresel İklim İçin Küresel Adalet
Ali K. Saysel
8 Kasım 2007
Küresel iklim değişimine karşı mücadelede dünya kritik bir dönemece
giriyor. Kyoto Protokolü’nün çok eleştirilen ve pek çokları
tarafından, haklı olarak yetersiz görülen birinci taahhüt döneminin
(2008-2012 yılları) ardından, sera gazı emisyonları nasıl bir
uluslararası anlaşma ile düzenlenecek? 3-14 Aralık tarihlerinde
Bali’de düzenlenecek olan BM İklim Konferansı’nın (13. Taraflar
Toplantısı) gündemi bu. Ve konuya aktivist bir pencereden
yaklaşanlar açısından önemli soru: Türkiye bu tartışmalarda nasıl
yer alacak, neyi savunacak?
Bu dönemecin dünya için neden gerçekten kritik olduğunu tekrar
tekrar anlatmakta fayda var. Küresel iklim değişimiyle mücadele çok
büyük sistemik gecikmeler içeriyor. Yani, bugün doğru kararlar
almamızın önündeki kurumsal ve ekonomik engeller bir tarafa, doğru
kararlar aldığımızda dahi, bu kararların etkilerini ancak yıllar
sonra görebileceğiz. Toplam yatırım portföyünü, ekonominin enerji ve
karbon yoğunluğunu (yani enerji verimliliğini ve temizliğini)
iyileştirecek şekilde yapılandırdığımızda, sistemdeki mevcut
verimsiz ve kirli yatırım stoğundan (yalıtımı zayıf, doğayla uyumsuz
konutlar, akıldışı bir taşımacılık altyapısı, verimsiz imalat
makineleri, termik santraller) bir anda kurtulamayacağız. Dahası,
sera gazı emisyonları –umarız– azalırken, atmosferdeki birikim
artmaya devam edecek. En nihayetinde, bir gün atmosferdeki birikimi
durdurmayı başardığımızda, iklimler bir süre daha değişmeye devam
edecek. Bu gerçekleri, 2006 sonunda yayımlanan İngiliz Hazinesi
Stern Raporu’ndan alıntılarla, şöyle okumak mümkün: Şimdiden,
istenmeyen boyutlarda iklim değişimi kapıda bekliyor, “bugün
yapabildiklerimizin iklim üzerindeki etkileri önümüzdeki 40 ila 50
sene boyunca son derece sınırlı kalacak… diğer taraftan, gelecek 10
ila 20 sene içerisinde ne yaptığımız, bu yüzyılın ikinci yarısını ve
önümüzdeki yüzyılı köklü bir şekilde etkileyecek.” [1]
İşte bu yüzden iklim değişimiyle mücadelede kritik bir dönemece
giriliyor. Kyoto’nun birinci taahhüt dönemi sadece protokolün Ek B
listesindeki gelişmiş ülkeler için bazı hedefler koydu. Fakat
öncelikle, başta tüm dünya emisyonlarının yaklaşık %20’sinden
sorumlu ABD’nin [2] ve onun önderliğinde Avustralya’nın protokolü
tanımaması, elini taşın altına sokmak istemeyenlere bildiklerini
okumaya devam etmeleri için yeşil ışık yaktı. İkincisi, çok sayıda
gelişmekte olan ekonominin hiçbir taahhüt vermeden Kyoto sisteminde
yer alması, ciddi bir küresel anlaşmanın ancak tali unsurları
olabilecek Kyoto mekanizmalarının (başta “temiz yatırım” ve “karbon
ticareti”) istismarına neden oldu. Örneğin, zengin oldukları ve Ek
B’de yer aldıkları için indirim yapması gereken ülkeler, kati bir
küresel toplam emisyon bütçesi (emisyon yörüngesi) üzerinden hareket
etmek zorunda kalmadan “ben istenen indirimi yapamıyorum, bunu sizin
gelişmekte olan ülkenizde temiz enerji yatırımı yaparak telafi
edebilirim” deme hakkına sahip oldular. Ayrıca, Avrupa çapında
emisyon ticaretine yönelen Ek B ülkeleri de temelde benzer bir
nedenle, muhtemelen bol keseden emisyon kotası dağıtarak –piyasada
sahte bolluk yaratarak– pazarın işlememesine, atmosferin gerisin
geri bedava bir doğal kaynağa dönüşmesine neden oldular.
Kyoto 2008-2012’nin tek ciddi alternatifi, devamında herkesin kendi
payı oranında elini taşın altına sokacağı küresel bir anlaşma. Çünkü
ancak küresel ve zengin yoksul herkesin taahhüt altına girdiği bir
anlaşmadan hareketle uzun vadeli toplam bir emisyon yörüngesi
belirlenebilir. Retorik düzeyini aşan, günü değil gezegeni
kurtaracak bir anlaşma için şu şekilde akıl yürütülmelidir: İklim
sistemlerinde kabul edilebilir –kabul etmek zorunda olduğumuz- bir
değişim için öngörülen (hedeflenen) sera gazı birikim seviyesi
nedir? Buradan hareketle, birikim artışını hedeflenen birikim
seviyesinde dengeleyebilmek için izlenmesi gereken küresel emisyon
yörüngesi nedir? Son olarak, bu yörünge (emisyon bütçesi) ülkeler ve
bölgeler arasında nasıl dağıtılmalıdır, yani Kyoto’nun ifadesiyle,
“yük” nasıl paylaştırılmalıdır?
Peki, küresel bir adalet perspektifinden hareket etmeksizin böyle
bir anlaşma tesis edilebilir mi? Sera gazı emisyonları ve zenginlik
arasındaki tarihsel ilişkinin son derece aşikâr olduğu, emisyon
indiriminin belirli maliyetler içerdiği bir dünyada bu imkânsız
görünüyor. Çözümü için küresel bir adalet perspektifine ihtiyaç
duyduğumuz bir açmazla karşı karşıyayız: Bugün artık mevcut büyük
kirleticileri, yani zenginleri ihmal etmemiz halinde bile,
gelişmekte olan ülkelerin fosil enerji kaynaklarına bağlı olarak
büyüyebilecekleri bir atmosfer kalmamış durumda. Deniz kesinlikle
bitti, hem de maalesef yeryüzündeki tüm fosil yakıt rezervleri
tükenmeden çok daha önce. Diğer taraftan, gelişmekte olan
ekonomilerin, büyümelerini engelleyeceğini düşündükleri bir
anlaşmanın altına gönüllü bir imza atmaları da beklenemez.
O halde, 2012 dönemecine girdiğimiz şu günlerde küresel iklim ve
küresel adalet hareketlerinin çağrı ve önerilerine kulak vermemiz
gerekiyor. Önerilen yaklaşımlardan birincisi, “kişi başına emisyon
hakları”na dayanıyor. Buna göre, yukarıda anlattığımız şekilde
hesaplanan bir küresel emisyon yörüngesinin ülkeler ve bölgeler
arasında “kişi başına hak” prensibiyle paylaştırılması gerekiyor.
Mevcut durumda yeryüzünde kişi başına emisyonlar arasında muazzam
bir uçurum bulunduğu için (ortalama bir ABD vatandaşı ve bir
Hindistan vatandaşı arasında 5.61:0.34 ton-karbon/kişi/yıl, yani
yaklaşık on altıya bir) bu farkın aşamalı olarak kapatılması
öngörülüyor. “Kişi başı” adalet yaklaşımını temel alan “küçülme ve
birleşme” ailesi için BGST Yayınları’ndan çıkan Ölümcül Sıcak iyi
bir kaynak [3]. Diğer bir adalet yaklaşımı ise “sorumluluk ve
kapasiteye” dayalı daha karmaşık bir paylaşım ailesi. Buna göre
GSYH, İnsani Kalkınma İndeksi, tarihsel emisyonlar ve indirim
potansiyeli temel alınarak bir paylaşım öngörülüyor [4]. “Sorumluluk
ve kapasite” ailesi için Türkçe’de bildiğimiz bir kaynak henüz yok.
Türkiye nasıl bir pozisyon alacak? BBC tarafından yapılan son
kamuoyu araştırması, iklim üzerindeki insan etkisinin azaltılması
için, Türkiye kentlerinde yaşayan nüfusun %60’ının acil önlem,
%20’sinin de aşamalı önlem talep ettiğini gösteriyor –bu değerler
dünya ortalamalarına yakın [5]. Bahar 2007’de düzenlenen “Kyoto’yu
İmzala” kampanyasına yaklaşık 170.000 kişi destek vermiş. REC
Türkiye, Enerji Ekonomisi Derneği gibi kuruluşların da faaliyeti
neticesinde Ankara, Kyoto’ya “göz kırptı” diyoruz. Başbakan Eylül
ayında, BM Genel Kurul açılışında “hakkaniyet” prensibinden, “ortak
fakat farklılaştırılmış sorumluluklardan” söz etti [6]. Fakat iklim
değişiminin içine girdiği şu kritik dönemeçte hem halkın hem de
hükümetin eğilimlerinin öncelikle açık ve hesaplanabilir hedeflerle
buluşturulması gerekiyor.
Ulusal hedeflerin belirlenmesi için, Ankara’nın Kyoto söz konusu
olduğunda şimdiye dek ayak sürümek için kullandığı özel şartından,
“kişi başına emisyonlarımızdan” hareket edilmesini öneriyorum.
Türkiye bugün, kişi başına emisyon değerlerinde dünya ortalamasını
yaklaşıyor (0.9 ton karbon/kişi/yıl, Dünya ortalaması 1.2) ve
emisyon artış hızında son on dört yılın dünya şampiyonu. Günü değil
gezegeni kurtarmayı hedefleyen küresel bir anlaşma temel alındığında
Türkiye’nin kişi başına emisyon hakkını –tüm dünya ülkeleri gibi–
önümüzdeki 50 yıl içerisinde yaklaşık 0.4 ton/kişi/yıl seviyesine
düşürmesi gerektiği hesaplanabilir [7]. Bunun anlamı, Türkiye’nin
toplam emisyonlarını 2060’lara gelindiğinde 1980’ler seviyesine
çekmesi gerektiğidir.
Görüldüğü gibi, “kişi başına emisyonlarımız düşük” ve “biz
kalkınmakta olan bir ülkeyiz” iddiası adalet talep eden haklı bir
iddia olmakla birlikte, mantıksal sonuçları, uzun vadeli küresel bir
perspektifle yaklaşıldığında hiç de istenildiği gibi değildir, bizi
ciddi bir yükümlülük altına sokmaktadır. Eğer adalet talep ediyorsak
tutarlı olalım ve küresel adalet talep edenlere katılalım. Eğer
iklimi korumak istiyorsak –ki, Akdeniz havzasında, kuraklığın en
ağır vuracağı coğrafyada bunu istemek için yeterli nedenimiz var–
tutarlı olalım ve güvenli toplam emisyon yörüngelerine dayalı uzun
vadeli perspektifi benimseyelim. Bu perspektiflerin zorunlu sonucunu
görelim ve karbon ekonomisinin aşamalı tasfiyesi için şimdiden
ulusal hedefler belirleyelim. Ulusal hedefle uyumlu sektörel,
bölgesel ve yerel hedefler benimseyip, bunları izlemekle, hedefe
giden yolu denetlemekle yükümlü örgütsel yapılar inşa edelim. Bu
konuda merkezi kurumların yanı sıra belediyelere, sanayi, ticaret,
ziraat odalarına ve meslek örgütlerine çok fazla iş düşecek.
“Ekolojik yaşam” misyonuyla hareket eden yerel inisiyatifler
kurmamız gerekecek.
Notlar:
1 Climate Change 2007: The Physical Science Basis (Summary
for Policymakers), IPCC, p. 9 (
www.ipcc.ch ).
2 Carbon Dioxide Information Analysis Center (
www.cdiac.org ).
3 Athanasiou, Paul Baer,
Ölümcül
Sıcak: Küresel Adalet ve Küresel Isınma, Ekim 2006,
Bgst Yayınları.
4 Paul Baer and Tom Athanasiou, Framework & Proposals,
Global Issues Papers No. 3, Haziran 2007, Heinrich Böll
Stiftung