Filistin-İsrail Sorununun Yakın Tarihi
Birinci İntifadadan Günümüze
Ali K. Saysel
Bölümler
- Tarihsel Arkaplan
- Uluslararası Konsensüs ve Reddiyecilik
- Birinci İntifada
- Madrid Görüşmeleri ve Oslo Süreci
- Siyonist Sömürgecilik
- İşgal Edilmiş Topraklar’ın Yeniden Fethi
1. Tarihsel Arkaplan
Ortadoğu, zengin petrol kaynaklarına sahip olması nedeniyle
stratejik öneme sahiptir. Birinci Dünya Savaşı’nı önceleyen
yıllardan itibaren, petrolün vazgeçilmez bir enerji girdisine
dönüşmesiyle birlikte önce İngiltere, ardından da yükselen yeni
hegemonik güç Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu petrolleri
üzerinde mutlak egemenlik kurmaya çalıştılar. A.B.D.’nin petrol
üzerindeki esas egemenliği Suudi Kralları ve Suudi Prensleri
aracılığıyla tesis edildi.i Nüfusun
sayıca az, ulusal taleplerin zayıf olduğu bu toprakların işbirlikçi
bir hanedan tarafından yönetilmesi görece kolaydı ve Arabistan
Yarımadası’nın zengin doğal kaynakları son derece düşük bir
maliyetle, A.B.D.’nin ihtiyaçları ve tercihleri doğrultusunda
kullanılabilirdi. A.B.D. dışişleri bakanlığının 1945 tarihli
bir açıklamasına göre “Suudi Arabistan muazzam bir stratejik
güç kaynağı ve dünya tarihindeki en büyük maddi ödüllerden biridir”.[1]
İkinci Dünya Savaşı’ndan Avrupa karşısında tüm cephelerde
mutlak bir zaferle çıkan A.B.D.’nin o yıllarda ilan ettiği ve
bugün de temel özellikleri itibariyle geçerliliğini koruyan
Ortadoğu politikası, Batı Avrupalı güçlerin ve yerel milliyetçiliklerin
bölge kaynakları üzerindeki olası egemenlik arayışlarının kayıtsız
şartsız reddedilmesine dayalıdır. Soğuk savaş döneminde S.S.C.B.’nin
varlığı temel bir tehdit olarak öne sürülmüşse de, olgular ve
A.B.D. resmi güvenlik ve strateji belgeleri bunun özellikle,
soğuk savaş ideolojisini ve jeopolitik kutuplaşmayı kışkırtacak
bir bahane olarak kullanıldığını gösterir. A.B.D.’nin savaş
sonrası yeni Ortadoğu politikasının ilk uygulamalı örneği 1947’de
Yunan karşı ayaklanmasının desteklenerek ülkedeki bağımsızlıkçı
direnişin bastırılmasıdır. Başkan Truman 12 Mart 1947 tarihli
Kongre konuşmasında (bu belge sonradan Truman doktrini olarak
adlandırılacaktır) “Yunanistan’ın isyancıların eline geçmiş
olması durumunda kargaşa ve düzensizliğin bütün Ortadoğu’yu
kolaylıkla sarabileceğini görmek için haritaya şöyle bir bakmanın
yeterli olacağını” söyler.[2]
1948 tarihli bir CIA araştırmasında, isyanın zafere ulaşması
durumunda A.B.D.’nin Ortadoğu’daki petrol kaynaklarını kaybetme
olasılığı ile karşı karşıya kalabileceği belirtilmektedir. İkinci
uygulama, 1953’te, İran’da Musaddık rejimine karşı düzenlenen
darbedir. Şahı yeniden iktidara getiren bu CIA destekli darbenin
bir sonucu da, İran petrolünün %40’ının İngilizlerden Amerikalıların
eline geçmesi olmuştur.[3]
A.B.D.’nin 1956 Mısır-İsrail Savaşı’nda üstlendiği rol de
bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bilindiği gibi, 1952’de Arap
Milliyetçisi Abdül Cemal Nasır rejiminin işbaşına gelmesiyle
birlikte bağlantısızlar hareketinin öncülüğünü üstlenen Mısır,
1956’da Süveyş kanalını millileştirmiş, buna karşılık İsrail
destekli Fransız ve İngiliz orduları Mısır’ı işgal etmişlerdi.
A.B.D.’nin Fransa, İngiltere ve İsrail’in bölgedeki bu etkinliğine
müdahalesi oldukça sert olmuş, işgal güçleri A.B.D. aracılığıyla
Mısır’dan çıkarılmıştı.
1950’lerin başında Washington Nasır ile daha da yakınlaşacağı
izlenimi veriyordu ve İsrail bundan rahatsızdı. Fakat Nasır
rejiminin giderek A.B.D. etki alanı dışında, S.S.C.B. ile de
yakınlaşabileceği izlenimi veren radikal seküler milliyetçi
bir çizgiye yönelmesiyle birlikte A.B.D., İsrail’in radikal
milliyetçi tehditlere karşı bir engel teşkil edecek stratejik
bir ortak olduğu tezini kabul etmeye başladı. 1958 tarihli A.B.D.
Ulusal Güvenlik Konseyi bildirisine göre, Arap milliyetçiliğine
karşı olmanın “mantıki sonucu” “Yakın Doğu’da güçlü bir İsrail’i
yegane Batı yanlısı ülke olarak desteklemektir”.[4]
1967 Arap İsrail savaşı, 1960’lar boyunca söylem düzeyinde
giderek sertleşen seküler, bağımsızlıkçı yerel Arap milliyetçiliği
ve bunun karşısında A.B.D.’nin tarihsel desteğini arkasına almış
bulunan sömürgeci Siyonist İsrail milliyetçilinin karşılıklı
gerginleştirdikleri bir ideolojik ortam içerisinde patladı.
İsrail 5 Haziran 1967’de Mısır’a saldırarak birkaç gün içerisinde
Sina, Süveyş Kanalı, Kudüs, Ürdün’ün bir kesimi, Batı Şeria,
Gazze (tarihsel Filistin’in tamamı) ve Güney Suriye’yi (Golan
Tepeleri) işgal etti. İsrail’in 1967 zaferi ve Arapların ağır
yenilgisi Amerikan-İsrail ilişkileri ve Arap milliyetçiliği
açısından çok önemli ve kalıcı sonuçlar üretti. Bu sonuçları
Filistin-İsrail sorunu açısından özetleyecek olursak: birincisi,
İsrail, A.B.D.’nin Ortadoğu’daki egemenliğini bölgedeki yerel
milliyetçiliklere karşı etkin bir şekilde koruyabilecek stratejik
bir ortak olarak kendi varlığını tescil ettirdi. A.B.D. içerisinde
İsrail’in “büyük İsrail” idealini tanıyan, Filistin Devleti’nin
varlığını, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını yok
sayan “reddiyeci” eğilim güçlendi, 1970’lerden itibaren A.B.D.
dış siyasetine bu eğilim damgasını vurdu; ikincisi, kuşatıcı,
seküler Arap milliyetçiliğinin (kavmiyenin) çöküşüyle
birlikte Filistin sorunu ve 1964’te Arap Birliği içerisinde
Suriye ordusuna bağlı bir güç olarak kurulan Filistin Kurtuluş
Örgütü’nün etkinliği Arap devletlerinden ve Arap davasından
bağımsız bir nitelik kazandı. Dolayısıyla, 1967’den sonra Filistin-İsrail
sorunu devletlerarası bir ihtilaf olmaktan çıkarak bir sömürge
savaşına dönüştü. Anti sömürgeci direnişin öncüsü tabanı İşgal
Edilmiş Topraklar’a dayanan FKÖ’ydü.
2. Uluslararası Konsensüs ve Reddiyecilik
1967 Savaşı’nın ardından 22 Kasım 1967’de Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi, 242 nolu kararı onayladı. Bu karara göre “İsrail
kuvvetleri son ihtilafta işgal ettikleri topraklardan çekilmeli
… savaş haline son verilmeli ve bölgedeki her devletin egemenliğine,
toprak bütünlüğüne, siyasi bağımsızlığına ve her türlü tehdit
ve cebirden uzak, güvenli, tanınmış sınırlar içinde barış içinde
yaşama hakkına saygı gösterilmeli …” ve “mülteci sorununa adil
bir çözüm bulunmalıdır”.[5] Bu
karar İsrail tarafından reddedildi, FKÖ ise 1993’e kadar, (Filistin
Ulusal Konseyi 1988’e kadar) Filistin devleti ve Filistin halkından
söz edilmediği gerekçesiyle bu karara karşı çıktılar. A.B.D.
ise bu kararı BM GK’de onaylamış olmasına karşın İsrail’e çekilmesi
yönünde hiçbir baskıda bulunmadı.
1970’lerde Filistin sorununun çözümüyle ilgili uluslararası
konsensüs BM 242’nin çerçevesini aştı, belki ufak tefek sınır
değişiklikleriyle, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bağımsız bir
Filistin Devleti kurulması anlayışını içermeye başladı. Bu,
bundan böyle “iki devletli çözüm” (uzlaşımcılık) olarak bilinen
şeydir. Yani, tarihsel Filistin’in yaklaşık %22’sini oluşturan
bu topraklarda bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması öngörülmektedir.
Fakat ABD-İsrail reddiyeciliği kalıcı barış açsından önünde
pek az engel bulunan bu öneriyi ısrarla reddetmişlerdir. İsrail’in
Amerika destekli politikası, Filistinlilerin bir halk ve siyasi
yapı olarak her türlü haklarını reddetmek, işgal edilmiş topraklarda
sert yerleşim ve sömürgecilik politikaları uygulamak ve kalıcı
ve adil bir barış yönündeki her türlü adımı baltalamak olmuştur.
Enver Sedat’ın 1971’de İsrail’e önerdiği tam kalıcı barış,
Amerikan Ortadoğu politikasını ele geçirmiş bulunan Kissenger
tarafından reddedildi ve bu gelişme 1973 Mısır İsrail (Sina)
savaşıyla sonuçlandı[6] - dünya
nükleer savaşın eşiğine geldi. 1976’da FKÖ tarafından hazırlanan
ve Suriye, Mısır ve Ürdün tarafından BM’ye getirilen bir önerge,
242 nolu kararın aynen uygulanmasını ve işgal edilmiş topraklarda
bir Filistin devleti kurulmasını öneriyordu. A.B.D. bu kararı
Güvenlik Konseyi’nde veto etti. 1981’de aynı öneri, bu sefer
Suudi Arabistan tarafından tekrar BM gündemine getirildiğinde
İsrail başbakanı Şimon Perez, İsrail varlığını tehdit ettiği
gerekçesiyle bir kınama yayınladı. Ardından, İsrail hava kuvvetleri
mühimmat yüklü jetlerle Suudi Arabistan petrol sahaları üzerinde
uyarı uçuşu yaptılar - ki bu çok açık olarak A.B.D.’ye bu öneriyi
pek ciddiye almaması gerektiği yönünde yapılan bir uyarıydı.[7]
1981 Suudi planının tartışıldığı ve Lübnan’ın güneyinde ve
Beyrut’ta konumlanmış bulunan FKÖ’nün uluslar arası itibarının
yükselmekte olduğu bir dönemde İsrail her türlü barış girişimini
baltalamak üzere Lübnan işgali hazırlıklarına başladı. Lübnan’daki
FKÖ’yü tahrik etmeye yönelik bir dizi sınır saldırısının ardından
1982’de bu ülkeyi işgal etti ve 20 000 kişiyi katletti (sıkça
bahsedilen Sabra ve Şatila Filistin mülteci kampı katliamları
da bu işgal sırasında, dönemin Savunma Bakanı Ariel Şaron nezaretindeki
Falanjist gruplar tarafından gerçekleştirildi). Bu işgal, her
ne pahasına olursa olsun FKÖ’yü ezmeyi hedefleyen İsrail’in
reddiyeci politikalarına sahip çıkan A.B.D.’nin açık bir desteğiyle
gerçekleştirilmişti; A.B.D. nin, aynı yıl içerisinde, işgalin
derhal sonlandırılmasını emreden iki BM önergesini üst üste
veto etmesi işgalin devamına olanak sağladı ve katliamların
boyutlarının artmasına neden oldu.[8]
Bu önergelerden birincisi İsrail ve FKÖ’yü Beyrut’tan birlikte
çekilmeye davet ediyor, ikincisi ise İsrail’in sınır aşırı ihtilafı
sonlandırmasını talep ediyordu.
İsrail, A.B.D.’den gördüğü bu mutlak askeri, ekonomik ve
diplomatik desteğin karşılığında sadece Ortadoğu’da Arap Milliyetçiliği’ne
ve Filistin bağımsızlık hareketine karşı hizmet vermiyordu.
A.B.D.’ye dünya çapında yürüttüğü, fakat Amerikan kamuoyunun
olası baskısı nedeniyle doğrudan üstlenemediği çok çeşitli sınır
ötesi kriminal faaliyetlerde yardımcı oldu. Örneğin 1983’te
Savunma Bakanı Şaron Zaire silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırmak
üzere kanlı diktatör, A.B.D. dostu Mobutu ile bir anlaşma yaptı.
Yine aynı yıl İsrail, Honduras’taki A.B.D. yanlısı hükümete
silah sattı ve hava kuvvetlerinin eğitimini üstlendi, çünkü
“Reagan Kongre’nin kendisini daha fazlasını yapmaktan alıkoyduğunu
söyleyerek sadece basmakalıp laflar” ediyordu.[9]
Somoza yönetimi altındaki Nikaragua, Guatemala, El Salvador,
Honduras ve Luis Alberto Monge yönetimindeki Kostarika’da da
İsrail’in Orta Amerika’daki hizmetleri hatırı sayılır boyutlara
varmıştı.ii Ayrıca, Ortadoğu,
Afrika ve Orta Amerika’yı aşıp Asya’ya değinmekte de fayda var:
İsrail, Timor katliamı sırasında cephanesi tükenen Endonezya’ya
Amerikan savaş uçakları ulaştırdı. Ayrıca Tayvan’la sıkı bir
dost olmaya başlamıştı ki, bu gelişmeler (İsrail, Güney Afrika,
Tayvan Beşinci Dünya ittifakı) giderek A.B.D.’yi endişelendirmeye
başladı.
İsrail’in bu hizmetler karşılığında aldığı ekonomik mükafata
gelince, şu genel verileri hatırlatmakta fayda var: 1978-1982
yılları arasında İsrail, A.B.D.’nin bütün dünyaya yaptığı askeri
dış yardımın %48’ini, ekonomik yardımın ise %35’ini almıştır.[10]
İsrail 1976’dan beri dünyada ABD’den en büyük dış yardım alan
ülkedir ve İkinci Dünya Savaşı’ndan beri toplamda birincidir.
Özel mali ve askeri yardımlar, ABD’de İsrail için yürütülmekte
olan askeri araştırma geliştirme dikkate alındığında bu rakamlar
daha da çarpıcı boyutlarda artacaktır.[11]
“Diğer pek çok yardım ilişkisinin aksine, A.B.D.’nin İsrail’de
desteklediği projeler ayrıntılı bir biçimde belirlenememektedir”
ve hiçbir zaman Dışişleri bakanlığı veya Yardım Programı’ndan
bir yetkili “A.B.D. fonlarının İsrail tarafından nasıl kullanıldığını
izlemek üzere tayin edilmemiştir.”[12]
Bu nedenledir ki İsrail’in kalkınması gelişmekte olan ülkeler
için hiçbir model teşkil etmez.[13]
3. Birinci İntifada
Lübnan işgalinin ardından FKÖ buradaki üstlerini terk ederek
Tunus’a yerleşti ve İşgal Edilmiş Topraklar üzerinde bürokratik
bir denetim geliştirmeye başladı. Lübnan’da İsrail işgali sürmekte,
İşgal Edilmiş Topraklar’da (Batı Şeria ve Gazze Şeridi) sert
sömürgeci uygulamalar devam etmekteydi. O yılarda uluslararası
konsensüs iki devletli çözüm yönündeydi fakat bu perspektifin
önü A.B.D. tarafından tıkanmakta, FKÖ’nün ve Cezayir’deki Filistin
Ulusal Konseyi’nin İsrail’i tanımamak yönündeki tavrı,
A.B.D. ve İsrail tarafından kalıcı barışın önünde bir engel
olarak öne sürülmekteydi. Ortadoğu sorununda tüm gelişmelerin
A.B.D., İsrail ve FKÖ’ye endeksli tartışıldığı bir ortamda,
1987 Aralık ayında İşgal Edilmiş Topraklar’da yerel örgütlenmeye
dayalı sivil bir hareket biçiminde patlayan İntifada hareketi
(sarsma, sallama) tüm dünyanın ilgisini Filistin halkı üzerinde
topladı. İntifada ile başlayan süreç Filistin-İsrail sorunu
açısından diplomatik platformlarda yeni bir dönemin açılmasına
vesile oldu.
Dayandığı kitle tabanı, öz örgütlenme ve sivil itaatsizlik
eylemleri dikkate alındığında özgül bir direniş biçimi olan
İntifada, birkaç yıl devam etti ve 1990’ların başında ilk günlerindeki
yoğunluğunu ve disiplinini yitirdi.iii
İntifada’nın yerel önderlerinden Dr. Mustafa Barguti hareketin
yapısı ve FKÖ ile ilişkisine dair şunları ifade ediyor:
“Aralık 1987’de, bir İsrail askeri kamyonunun Cebeliye kampı
yakınlarda bir arabaya ateş açarak içindeki iki Filistinli işçiyi
öldürmesiyle patlak verdi. Çok hızlı bir şekilde Gazze’den Batı
Şeria’ya sıçradı. Kitlesel bir halk ayaklanmasıydı, her yerde
insanlar sokaklara akın etti, silahsızlardı, taş atan az sayıda
gösterici vardı, hepsi bu. İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF)
tepkisi çok sert oldu: ilk iki yıl içinde 120 000 kişi tutuklandı.
Savunma Bakanı İsak Rabin ‘kemiklerin kırılması’ için talimat
verdi. Bunu gerçekten böyle emretti. Her gün Ramallah hastanesine
elleri parçalanmış insanlar gelirdi – İsrail askerleri onları
ellerini duvara dayayarak yan yana dizer sonra da bilek ve parmaklarını
taşlarla ezerlerdi. Doktorlarımızın çoğu tutuklanmıştı. Hapiste
sağlık atölyeleri düzenlediler ve Tıbbi Yardım komiteleri kurdular;
hapishaneler halk üniversitelerine dönüşüyordu.
Direniş 1989 Noel’inde Kudüs’te düzenlenen büyük bir gösteriyle
doruğa ulaştı. Dünyanın her yerinden aktivist vardı, İsrailli
barış aktivistleri de. O zamanlar şimdiki gibi değillerdi. Binlerce
insan şehrin etrafında zincir oluşturdu. Bu olay, Amerikan baskısıyla
birlikte, İsak Şamir’i Washington ve Madrid’deki müzakerelere
katılmak zorunda bıraktı. 1988-89’da bu sorunu iki devletli
çözüm temelinde çözmek için çok büyük bir fırsat yakalanmış
olduğuna kesinlikle eminim. Lenin’in sözleriyle ‘İsrail ordusunun
artık işgali sürdüremeyeceği, Filistinlilerin ise artık bu işgali
mazur göremeyeceği noktaya’ gelmiştik. İsrail açısından maliyetler
kazancı aşıyordu. İlk defa, herkesin gözleri önünde, sivil halk
karşısında tank kullanan baskıcı bir devlet durumuna düşmüşlerdi.
Hareket uluslararası planda çok büyük destek gördü ve içerde,
İşgal Edilmiş Topraklar’da halkın desteğini arkasına aldı. Bu
dinamik İsrailliler ve bizi temsil ettikleri varsayılan Filistinli
politikacılar tarafından kırıldı. Fırsat Oslo anlaşmalarıyla
baltalandı.
FKÖ yerli milliyetçi hareketin otonom ve güçlü bir şekilde
büyümesi karşısında alarma geçti. 1970’lerde Lübnan’da bir çeşit
devlete dönüşmüştü. Onu bürokratik bir yapıya dönüştüren bazı
hastalıklara tutulmuştu, kişisel çıkarlar ve yozlaşma tarafından
zehirlenmişti; petrol üreten ülkelerden aldığı mali yardımların
bunda çok büyük bir rolü vardı … 1970’lerde İsrailliler FKÖ,
diaspora ve İşgal Edilmiş Topraklar’da yaşayan halkı birbirinden
koparmak için çeşitli numaralara başvurmuşlardı. Birlikte iş
yapabilecek birkaç yeni işbirlikçi devşirebiliriz umuduyla belediye
seçimleri düzenlemişlerdi. Bu kumar tutmamıştı çünkü seçilenlerin
yüzde doksanı FKÖ yandaşıydı … İsrail’i FKÖ’yü muhatap almaya
zorlayan şey halkın mücadelesiydi.
1982’de Beyrut’tan Tunus’a geçtikten sonra FKÖ, Batı Şeria
ve Gazze’deki hakimiyetini bürokratik araçlarla artırmaya çalıştı.
Para gönderdi, paralel yapılar kurarak sendika liderlerini yanına
çekti. İçerdeki demokratik hareketle dışarıdaki liderlik arasında
ciddi gerilimler belirdi. İsrailliler bu farklılıkları önce
Madrid görüşmelerinde ardından da Oslo’da başarıyla kullandılar.”[14]
4. Madrid Görüşmeleri ve Oslo Süreci
İntifada, Filistin sorunun uluslararası konsensüs(BM 242’yi
aşan “iki devletli çözüm”) temelinde çözümlenmesinin önünü açtı.
Cezayir’deki Filistin Ulusal Konseyi’nin 15 Nisan 1988’de yayınladığı,
“iki devletli çözümü” yani İsrail devletinin varlığını tanıyan
bildiri bu açıdan tarihsel öneme sahiptir ve İşgal Edilmiş Topraklar’daki
İntifada’yı diplomatik cephede desteklemektedir. Konsey bu kararla,
Filistinlilerin, tarihsel Filistin’in 1947-48 savaşında işgal
edilmiş olan %78’’i üzerindeki hak taleplerinden bir daha geri
dönülmeyecek şekilde vazgeçti ve gerçekçi uluslar arası çözüm
yolunda bir adım attı. Fakat kalıcı barış için atılacak adımların
önünde yine A.B.D.-İsrail reddiyeciliği yatmaktaydı, A.B.D.
açısından küçük bir nüans farkıyla: Aralık 1989’da yayınlanan
Bush-Baker planı “İsrail ve Ürdün arasında ilave bir Filistin
devletinin” kurulmasına karşı çıkmakla beraber – yani, halihazırda
bir Ürdün varken Filistin devleti gereksizdir – İşgal Edilmiş
Topraklar’da serbest seçim yapılmasını öngörüyordu.[15]
Bu esnada Filistin entelijansiyasının pek çoğunun hapiste olmasının
ve serbest seçimlerin doğasına aykırı işgal koşullarının pek
önemi yoktu – bu medya tarafından konu bile edinilmemişti, amaç
bazı Filistin seçkinlerini kafalamak suretiyle, statükoyu giderek
tehdit etmeye başlayan İntifada ortamının bastırılmasıydı. İsrail
açısından ise İET’da kukla bir otonominin bile kabullenilmesi
çok zordu, süreci baltalamak üzere aşırı şiddet kullanımına
dayalı provokasyon amaçlı eylemler düzenlendi – Ekim 1990’da
Harem El Şerif’te dua eden 21 Müslüman’ın katledilmesi gibi.
Fakat İsrail’in eninde sonunda efendisinin dayattığı çizgiye
yakınlaşacağı varsayılabilir – ki öyle oldu.
1991 Körfez savaşı A.B.D.’ye kendi “barış süreci” versiyonunu
dayatma imkanını verdi; 1970’lerin başından beri uluslar arası
izolasyon altında ortaya konan reddiyeci politikalar bundan
böyle uluslar arası bir perspektif haline dönüştü. Bu A.B.D.’nin
Birinci Körfez Savaşı’nın ardından kazandığı ideolojik bir zaferdi,
bundan birkaç sene öncesine kadar BM 242 nolu kararın uygulanması
için çağrı yapan devletler bile bu çerçeveyi kabul ettiler.[16]
A.B.D.’nin 1990’larda egemen olan “barış süreci” versiyonu Filistin
halkının İşgal Edilmiş Topraklar’da, Afrika’daki Bantustan (istenmeyen
siyah nüfusun “siyah devletlere” hapsedilmesi) uygulamalarından
çok daha geri koşullar altında, birbirinden kopartılmış gettolara
hapsedilmesi, bu gettolara sözde otonomi tanınması ve bunun
bir “Filistin Devleti” olarak adlandırılması esasına dayalıdır.
Uluslar arası topluma dayatılan bu çizginin işlerlik kazanabilmesi
için İsrail ve Filistinli muhataplarının yaratılması ve bunların
birbirini tanıma koşullarının oluşturulması gerekliydi.
Bu yönde atılan ilk adım 1991 Madrid Konferansı’dır. Madrid’de
İsrail başbakanı Şamir A.B.D.’nin 10 milyar dolarlık mali yardımı
askıya alabileceği tehdidiyle masaya oturtuldu.[17]
Filistin tarafını ise İET’daki en saygın liderlerden Hayda Abdül-Şafi
ve Hanan Aşravi sürekli ilişki içinde bulundukları 600 kadar
Filistinli uzman ile birlikte temsil ettiler.[18]
FKÖ’nün masada yer alması İsrail tarafından tercih edilmemişse
de Filistin heyeti Tunus’taki FKÖ önderliğiyle sürekli temas
halindeydi ve FKÖ’nün halkın gerçek temsilcisi olduğunu ısrarla
vurguladı. Konferans’a A.B.D.’nin yanı sıra S.S.C.B.’nin de
“incir yaprağı” işlevi gören bir katılımı vardı[19]
- bu katılım konferansa uluslar arası çok-taraflı olduğu görüntüsü
veriyordu. Bu konferans gerçekten müzakerelere yol açtı. Filistin
heyetinin temel perspektifi “Filistinlilerin birliğinin” sağlanması
ve “barış için topraktı”. Heyet, İsrailliler yeni yerleşim faaliyetlerini
durdurmadıkları müddetçe hiçbir belgeyi imzalamamakta kararlıydı;
müzakereler çıkmaza girdi çünkü İsrail yeni yerleşimleri durdurmadı
ve A.B.D. sömürgeci uygulamalarda İsrail’e arka çıkmaya devam
etti.
Aynı anda, İET’daki otonom gelişmelerden rahatsız olan ve
Abdül-Şafi ve ekibinin Madrid’deki varlığını kendisine karşı
bir tehdit olarak algılayan Tunus’taki FKÖ önderliği, A.B.D.’nin
kendi “barış süreci” versiyonuna talip oldu. FKÖ’nün bu tavrında,
Körfez Savaşı esnasında Irak’ta Saddam Hüseyin rejimine verdiği
destek sonrasında A.B.D. ile ayrı kamplara düşerek uluslararası
platformda yalnızlaşmış olması ve aynı nedenle, Arap ülkelerinden
aktarılan düzenli mali kaynakların kesilmesi sonucunda içine
girdiği mali kriz de etkili oldu. Arafat ve FKÖ en zayıf dönemlerinde
oldukları için bu görüşmeler için iyi bir ortaktılar. Aynı dönemde
İsrail’de Likud lideri Şamir’in seçimlerden yenilgiyle çıkması,
yerine İşçi Partisi lideri Rabin’in iktidara gelmesi de süreci
kolaylaştırdı. 1993 Ocak ayında, Oslo’da, Norveçli aracıların
nezaretinde, FKÖ temsilcileri ve İsrailli akademisyenler arasında
İET’daki temsilcileri tümüyle dışlayan gizli görüşmeler başlatıldı.
“Bu görüşmelere katılan FKÖ temsilcileri karşı taraftan hiçbir
yazılı taahhüt almadılar ve ellerinde işgalin kaldırılmasına
dönük ayrıntıları tartışabilecekleri bir harita bile yoktu.
Madrid heyeti Ağustos ayında nelerin olup bittiğini tartışmak
üzere Tunus’a gittiklerinde önlerine FKÖ’nün şimdiden imzalamış
olduğu belgeler kondu. Oslo heyeti Madrid heyetinin reddettiği
her şeyi kabullenmiş ve yerleşim yerleri hakkında hiçbir koşul
getirmemişti”.[20] “Bunun tam
bir satış olduğu açıktır”.[21]
Eylül 1993’te Arafat ve Rabin karşılıklı tanıma mektuplarını
değiş tokuş ettiler, ardından İlkeler Beyannamesi
iv imzalandı. Arafat Rabin’e
yazdığı mektupta “FKÖ’nün İsrail Devleti’nin barış içinde güvenli
yaşama hakkını kabul ettiğini, BM 242 ve 338 nolu kararları
tanıdığını, nihai statü görüşmelerine dair her türlü ihtilafın
müzakereler yoluyla çözülebileceğini…her türlü terörizm ve şiddeti
kınadığını, FKÖ unsurlarının ve personelinin bu ilkelere itaati
hakkında tüm sorumluluğu üzerine aldığını” beyan ederken Rabin
bu mektuba cevaben yalnızca “İsrail Hükümeti’nin FKÖ’yü Filistin
halkının temsilcisi olarak tanımaya karar verdiklerini ve Ortadoğu
Barış Süreci içindeki görüşmeleri FKÖ ile yürütme kararı aldıklarını”
ifade etti.[22] Aynı ay içinde
Rabin ve Arafat, Beyaz Saray bahçesinde, Clinton eşliğinde el
sıkışarak Oslo Anlaşması’nı tantanayla dünyaya duyurdular. Oslo
Anlaşması’nın dayanağı olan “İlkeler Beyannamesi” , İsrail-Filistin
müzakere sürecinin nihai sonucun BM 242 nolu karara dayandığını
söylüyor fakat 1970’lerin ortalarından itibaren diplomasinin
esası haline gelen asıl meseleyi, Filistin ulusal haklarını
ve iki devletli çözümü dışarıda bırakıyordu. Yeni yerleşimin
dondurulacağına dair hiçbir ifade yoktu, bir çekilme planı içermiyordu
ve Kudüs, mülteciler, doğal kaynakların paylaşımı ve sınırlar
gibi tayin edici meselelerin tamamı üç sene sonra başlayacağı
vaat edilen “nihai statü görüşmelerine” bırakılmıştı.[23]
Çok kısa bir süre içinde Filistin halkı için bir kabusa dönüşecek
olan bu sürecin mimarları Arafat, Rabin ve Şimon Perez, ironik
bir şekilde, 1994 Nobel Barış ödülüne layık görüldüler.
Edward Said bir ay sonra, Ekim 1993’te The Nation’da
yayınlanan bir makalesinde Arafat’ı şiddetle eleştirdi ve Oslo
Anlaşması’nı “Filistin Versaille’ı” olarak adlandırdı. “Sanmıyorum
ki, Beyaz Saray’daki töreni izleyip de aynı anda, ‘yüzyıldır
gösterdiğimiz fedakarlık, çektiğimiz cefa ve kahramanca mücadelemiz
bir hiç uğruna mıydı’ diye içinden geçirmemiş tek bir Filistinli
olsun. En acı verici olanı, Rabin Filistinliler adına konuşurken
Arafat’ın sanki hesaplı bir kira kontratını imzalıyor gibi konuşmasıydı.
Şimdiye kadar Siyonizm’in kurbanı olarak görünen Filistinliler
dünyanın gözü önünde tövbe eden birer münkir konumuna düşürüldüler:
Lübnan’da mülteci kamplarında, hastanelerde, okullarda İsrail
bombardımanıyla can veren binlerce insan; 1948’de yurdundan
edilen, toprak ve mülklerine İsrail tarafından el konan 800
000 insan (bunların soyları şimdi üç milyon civarındadır ve
pek çoğu hala devletsizdir); yok edilen dört yüzün üzerinde
Filistin köyü; Lübnan işgali; 26 yıldır süre giden askeri işgalin
yarattığı hasar – sanki bu acıların hepsi artık reddedilmesi
veya hiç ağza alınmaması gereken bir terörizm ve şiddet statüsüne
indirgendi. İsrail Filistin direnişini her zaman terörizm ve
şiddet olarak adlandırdı, o halde sadece bu sözcüğü kullanmanın
tercih edilmiş olması bile İsrail’e verilen moral ve tarihsel
bir ödüldür.”[24]
Mustafa Barguti, Oslo sürecinin Filistin’deki etkilerine
dair şunları ifade ediyor: “FKÖ’nün nasıl teslim olduğunu görmek
şok ediciydi … Halk Arafat’a temsil ettiği tüm değerler adına
hala saygı duyuyordu fakat ilerde Filistin Yönetimi’ne (FY)
dönüşecek olan liderliğe karşı muazzam bir kırgınlık vardı …
Filistin toplumu üzerindeki etkileri felaket boyutunda oldu.
Tunus’tan dönenler iş ve para için birbirleriyle rekabet etmeye,
kim müdür, kim müdür yardımcısı olacak, kim başkan yardımcısı
olacak, kim ne kadar kazanacak bunları düşünmeye başladılar
… İsrail bizden doğrudan alamadığını FY aracılığıyla almaya
başladı. Ulusal hareket sonuçta büyük bir kafa karışıklığı yaşadı
… 1993’ten itibaren iki cephede savaşıyorduk. Birincisi, “barış”
kisvesi altında yeni ileri karakollar ve kontrol noktaları ile
şiddetlenen işgale karşı. 1993 ve İkinci İntifada (2000) arasında
102 yeni yerleşim yeri inşa ettiler, mevcut olanların boyutlarını
iki misline çıkardılar. İsrail kontrol noktası uygulamalarına
Oslo döneminde başladı – Madrid’den önce Gazze veya Kudüs’e
isteyen istediği şekilde girip çıkabilirdi. Şimdi 703 kontrol
noktası var… Diğer taraftan FY’e karşı iç mücadele veriyorduk.
Sadece İsrail ile müzakere yürütmekten aciz oldukları için değil,
fakat kendilerini dev bir güvenlik aygıtına dönüştürüyorlardı
– 140 000 FY çalışanının 50 000’i polisti ve bütçenin yüzde
36’sını götürüyordu (sağlık için yüzde 8, eğitim için yüzde
2 harcanıyordu… FY’nin kurulması Oslo’dan önceki pek çok bağımsız
kampanya ve şebekenin sonu oldu. Yönetim tıpkı kendisine arka
çıkan otoriter Arap hükümetleri gibi davrandı. Yaşamın her alanını
kontrol etmeye çalıştı, işçi sendikası liderliği için seçimleri
yasakladı, 1998-99’da öğretmenlerin grevini ezdi ve militanları
hapse tıktı. Parayı kontrol edebilmek için pek çok STK’yı kanatları
altına aldılar. Bütün siyasi partiler Yönetim tarafından kafalandı,
muhalefet dahil … Şu anda FY’den para almayan sadece iki parti
var, biri Hamas diğeri de biz (Filistin Ulusal İnisiyatifi)
… Aynı anda hem özgürlük hareketi hem de işgal altında Yönetim
olamazsınız, bu çözümlenemez ikilemler yaratır…”[25]
5. Siyonist Sömürgecilik
İsrail yetkililerinin farklı zamanlarda, farklı yerlerde
defalarca ifade ettikleri gibi Oslo “Siyonizm’in ikinci büyük
zaferidir.”[26] İsrail’de, 1998’de
Oslo süreci hakkında İbrani dilinde yazdığı bir kitapta “güvercin”
Ehud Barak’ın “güvercin” müzakerecisi Shlomo ben Ami, Batılı
yorumcuların yazdıklarını aktaramayacakları düşüncesiyle şu
değerlendirmede bulunur: “Oslo sürecinin amacı Filistinliler
için İET’da kalıcı bir yeni-sömürgeci bağımlılık yaratmaktır”.[27]
Yani Oslo sürecinin amacı Güney Afrika Apartheid rejiminin 1960’larda
siyahlar için kurduğu Bantustanlara benzer gettolar oluşturmaktır.
1993 sonrası “ara anlaşmaların” uygulanma biçimi ve şiddetlenerek
artan yerleşim uygulamaları bu yargının doğru olduğunu kanıtlar.
İsrail, İlkeler Beyannamesi’ni uygulamadı. Gazze’den – o zaman
– çekilmedi, adım adım çekildiği toprakların etrafında, bu yerleşim
bölgelerini çevreleyen fakat kesmeyen by-pass yolları inşa etmeye
başladı. İlkeler Beyannamesi’nin nihai statü görüşmelerinin
başlaması içi öngördüğü tarih (1996) yaklaşırken Rabin “hiçbir
tarihin kutsal olmadığını” ifade etti, Arafat’ın üzerinde otoriter
anti-terör politikaları uygulaması için yapılan baskılar arttı.
1995’te Batı Şeria için yapılan El Taba anlaşması bölgeyi üçe
ayırdı: Jeriko ile birlikte yedi Batı Şeria kentini FY sivil
ve askeri denetimine bırakan A bölgesi; yaklaşık 420 köyün sadece
sivil yönetiminden sorumlu B bölgesi; ve tamamen İsrail denetiminde
kalan C bölgesi.[28] A, B, C
alanları Batı Şeria’nın sırasıyla yüzde 2, 26 ve 72’sini kapsar
–ki BŞ, 1948’de işgal edilen tarihsel Filistin’in %22’sini teşkil
eder (Harita 1. El Taba anlaşması).
Siyonist sömürgeciliğin Filistin topraklarındaki en güçlü
araçlarından biri, kendilerine Tanrı tarafından bahşedilmiş
“Büyük İsrail’e” (bu topraklar tüm tarihsel Filistin’i kapsar)
yerleştirilmek üzere, tüm dünyaya yayılmış Yahudiler arasından
ilahi bir görev için devşirilen Yahudi yerleşimcilerin varlığıdır.
Yerleşimcilerin pek çoğu İsrail devleti tarafından ağır silahlarla
donatılmıştır. İsrail, 1948 savaşından itibaren işgal ve sürgün
politikalarını Yahudi yerleşimciler marifetiyle “fiili durum”
yaratarak derinleştirmiştir. Likud’un “şahinlerinden” eski İsrail
başbakanı Netanyahu 1996’da Hebron (El Halil) sorunu esnasında
yaptığı bir konuşmada yerleşimcileri “günümüzün destek ve teşekkürü
hak eden gerçek öncüleri” olarak nitelendirir.[29]
Yerleşimcilerin en büyük maddi ve manevi destekçisi olarak bilinen
Ariel Şaron başbakan seçildiği 2001 senesinde “İsrail yerleşimlerinin
Yahudi halkının beşiğini korumaya ve stratejik derinlik kazandırmaya
devam edeceğini” ifade eder.[30]
Şaron hükümetinin içişleri bakanı Uzi Landau’nun Ekim 2001’de
Hebron yerleşimcileri onuruna verilen bir yemekte, Araplar hakkında
Eski Ahit’e dayanarak sarf ettiği “onlar hakkında iyi hiçbir
şey söylenemez, hepsi birer çürük, yara ve kokuşmuş cerahattir”[31]
ifadesi, anti-seküler İsrail Devleti’nin Arap halkına karşı
benimsediği popüler söylem hakkında fikir vermektedir. Şubat
1994’te Hebron’da bir Yahudi yerleşimcinin El İbrahim camiinde
namaz kılan 19 Müslüman’ı katletmesinin ardından alınan önlemler
Müslümanları cezalandırır niteliktedir. Bu olayın ardından camiyi
ziyaret eden Müslümanların üzerindeki askeri baskılar artırılmıştır.
Oslo anlaşmaları kapsamında FY’ye devredilmesi gereken, büyük
çoğunluğu Müslüman 120 000 nüfusun yaşadığı Hebron’un kaderi
1996’da 450 silahlı yerleşimcinin varlığı bahane gösterilerek
belirlenmiş, kentin El İbrahim camiini ve eski şehri de içine
alan yüzde 20’lik kısmı tümüyle İsrail denetimine bırakılmıştır.
1948 BM kararına göre Kudüs uluslararası bir bölgedir. Fakat
1948 savaşının ardından İsrail Kudüs’ün batısını, eski şehir
duvarına kadar olan kısmı işgal etmişti. BM kararında öngörülen
Filistin devleti ise hiçbir zaman kurulmamış, Doğu Kudüs’le
birlikte Batı Şeria Ürdün’ün bir parçası olmuştu. İsrail 1967
savaşında tüm eski şehri ve Harem El Şerif’i de içine alacak
şekilde Kudüs’ün Doğu’sunu işgal etti ve ardından kentin sınırlarını
doğuya doğru genişletti. 1980’de Menahem Begin, Kudüs’ü İsrail’in
başkenti ilan etti. 1967 işgalleri hukuksuz olduğu için Kudüs’ün
başkent olarak statüsü uluslar arası planda bugün hala belirsizdir
fakat A.B.D. 2000 Temmuz’unda yapılan Camp David görüşmeleri
sırasında İsrail’e, kendi büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağı
sözü vererek BM 242 nolu kararın artık hukuki bir geçerliliği
kalmadığını ima etmiştir.
İsrail bölgenin kısıtlı su kaynaklarına tek taraflı olarak
el koymaktadır. Bölgenin Filistin-İsrail arasında ihtilaf konusu
olan su kaynakları Ürdün (Şeria) nehri ve onun kolları (kuzeyde
Galile denizine, güneyde ölü denize dökülür) ve Gazze ve Batı
Şeria’daki yer altı sularıdır (Harita 2). İsrail 1951’den beri
Ürdün Havzası sularını tek taraflı olarak aşırı tüketecek bir
dizi proje geliştirmiştir. Bunun birinci mekanizması Galile
Denizi sularının ulusal su şirketi Mekorot tarafından ülkenin
kuzeyinden güneyine doğru boydan boya nakledilmesidir. Bu kanal
Havza sularının yüzde 66’sını tüketir. Ürdün Nehri Batı Şeria’ya
ulaşmadan evvel yüzde 75 tüketilir ve ölü denizi besleyemez.
1967 işgalinin ardından Ürdün Nehri boyunca 140 pompa istimlak
edilmiştir. Filistinlilerin yüzey suları üzerinde hiçbir hakları
yoktur, tamamen yer altı sularına ve vadilerden kış mevsiminde
akan az miktarda suya bağımlıdırlar. İşgal altındaki bir halkın
doğal kaynaklarına el konulması 1910 Lahey yönetmeliklerine
ve 1949 Dördüncü Cenevre Sözleşmesine aykırıdır. Gazze yeraltı
suları, 6000 yerleşimcinin (şimdi çekildiler) yılda 10 milyon
metreküp su tüketimi nedeniyle tükenmek üzeredir, bu bölgede
yaşayan yaklaşık bir milyon Filistinli ise sadece 40 milyon
metreküp su kullanmaktadır. Batı Şeria’daki yeraltı sularının
verimi yılda 679 milyon metreküptür ve İsrail bunun 548 milyon
metreküplük kısmını yerleşim yerlerinde kullanmaktadır. Su kaynaklarının
paylaşımından söz eden tek belge, Oslo II – El Taba anlaşması
kotalarına göre Filistinliler ve İsrailli yerleşimciler arasında
kişi başına su kullanım oranı Gazze’de bire otuz, Batı Şeria’da
bire altıdır. Bugün, İsrail’deki bir İsrail vatandaşı 12 birim
su tüketiyorsa, İET’daki bir Filistinli 1 birim su tüketmektedir.[32]
Haziran 2001 itibariyle tüm dünya üzerinde UNRWA (Yakın Doğu’daki
Filistinli Mülteciler için Birleşmiş Milletler Yardım ve Çalışma
Teşkilatı) tarafından kayıtlı Filistinli mülteci sayısı yaklaşık
3 870 000’dir (toplam Filistin halkının yüzde 44’ü). Buna ilave
olarak, yaklaşık 2 milyon Filistinli daha İET’ın dışında yaşamaktadır
ve bunların yaklaşık yüzde 54’ünün UNRWA tarafından kaydedilmemiş
mülteci oldukları geri kalan kısmının ise diasporada yaşayan
gönüllü göçmen oldukları tahmin edilmektedir.[33]
UNRWA kamplarının sayısı 59’dur ve bunların 27’si İET’da yer
alır. Bu kamplar Oslo döneminde FY’nin idaresi altına girmiştir.
Gazze’de mülteciler nüfusun yüzde 80’ini teşkil ederler ve bunların
tamamı sekiz mülteci kampında yaşar. İET dışında en büyük Filistin
nüfusu Ürdün’dedir (1.6 milyon mülteci Ürdün nüfusunun üçte
birden fazlasını oluşturur). Bunların büyük kısmı temel vatandaşlık
haklarına sahiplerdir. Suriye’de yaklaşık 400 000 mülteci yaşar
ve bunlar her türlü vatandaşlık haklarından yoksunlardır. Lübnan’daki
yaklaşık 400 000 mülteci ise diğerlerine göre çok daha düşmanca
koşullar altında yaşamaktadırlar çünkü Lübnan devleti bu nüfusun
kendi hassas sekter siyasi yapısını bozacağından endişe etmektedir.[34]
1993-2000 Oslo döneminde İsrail devleti yeni yerleşim yerleri
inşa etmeye devam etmiş (1994-2000 arasından yerleşim yerleri
sayısı yüzde 52, yerleşimci nüfusu yüzde 100 artmıştır[35]
), sınırlar, Kudüs, doğal kaynaklar ve mülteciler ile ilgili
her türlü müzakereyi reddetmiş ve mülteci sorunuyla ilgili hiçbir
ahlaki ve maddi sorumluluk üstlenmeyeceğini beyan etmiştir.
İlkeler Beyannamesi’nin öngördüğü nihai statü görüşmeleri Rabin
döneminde ertelenmişti. Rabin’in 1996’da Tel Aviv’de fanatik
bir Yahudi öğrenci tarafından öldürülmesinin ardından iktidara
gelen Likud (Netanyahu) hükümeti ise Oslo’yu tümüyle askıya
aldı.
Nihai statü görüşmeleri Filistin halkının Oslo ve FY’ye karşı
tüm inancının tükendiği çok ileri bir tarihte, 11 Temmuz 2000’de
Camp David’de gerçekleştirildi. Camp David görüşmeleri A.B.D.
(Siyonist lobi) ve İsrail’in bir medya harekatıdır. Görüşmelere
kadar yaşanan süreç tüm umutları tüketmiş olduğu halde Clinton
ve Barak “cömert tekliflerde bulunan”, Arafat ise “kabul etmekten
korkan” taraflar olarak dünyaya tanıtıldılar. Müzakerelerinin
sonuçsuz kapanmasının ardından Clinton Barak’ı cesaret ve vizyonundan
ötürü kutlarken A.B.D., İsrail Büyükelçiliği’ni Kudüs’e nakletme
sözü verdi. Oysa Camp David’de Arafat’tan imzalaması istenen,
Batı Şeria’yı Kuzey, Orta ve Güney’de birbirinden kopuk üç sözde
egemen Filistin kantonuna bölen bir paylaşımı kabul etmesi (bkn.
Harita 3. s. 89) ve Kudüs, mülteciler, doğal kaynaklar ve 1967
öncesi sınırlarla ilgili her türlü hak iddiasından vazgeçmesiydi.
Arafat Barak’ın bu “en iyi” teklifini imzalamadığı için “tekrar
terörizmi tercih etmekle” suçlandı.
Arafat Oslo sürecinde tüm anlaşmaları imzaladı fakat Filistin
halkının nihai teslimiyeti anlamına gelecek olan son imzayı
koymadı. Bu Oslo’nun sonudur. İsrail tarafı bu gelişmelere kısa
bir süre sonra, 28 Eylül 2000’de Kudüs’te, Ariel Şaron’un, Cuma
namazı esnasında beraberindeki askerlerle birlikte Harem El
Şerif’e yaptığı provokasyon amaçlı bir ziyaretle yanıt verdi.
Bu hareket aynı zamanda, Ariel Şaron’un, genel seçimlerin yaklaşmakta
olduğu bir dönemde İsrail kamuoyunu etkilemeye yönelik bir gövde
gösterisiydi. O gün olay yerinde, İsrail askerlerine ayakkabılarını
fırlatarak karşılık veren halkın içinden dört kişi vurularak
öldürüldü, 220 kişi yaralandı. Bu olayı takip eden üç gün içerisinde
otuzun üzerinde Filistinli öldürüldü ve İkinci İntifada (El
Aksa İntifadası) başladı.[36]
6. İşgal Edilmiş Topraklar’ın Yeniden Fethi
Oslo’nun sonu ve İkinci İntifada’nın ardından Şubat 2001’de
yapılan İsrail genel seçimlerinde Şaron, Likud-İP koalisyon
hükümetinin başbakanı oldu. Diplomatik çözüm umutlarının tümüyle
tükendiği, şiddetin günlük hayatın bir parçası haline geldiği
yeni bir döneme girildi. Medya, Ortadoğu’yu, “şiddet sarmalının”
egemen olduğu bir “kan gölü” olarak tasvir etti. Bu ifade, zıvanadan
çıkmış, itidalini yitirmiş karşılıklı bir şiddetin egemenliğini
ima eder ve Filistin-İsrail’deki savaşın tasviri için sıklıkla
kullanılır. Oysa tüm veriler şiddetin baskın yönü ve orantısız
karakterini gözler önüne serer. Örneğin, İntifada’dan sonra,
2001 Mayıs itibariyle 500 Filistinli öldürüldü ve 14 000 Filistinli
yaralandı. Öldürülen İsrailli sayısı 82 idi, bunun 18’i sivil,
36’sı asker ve 28’i yerleşimciydi.[37]
Ekim 2001’de İntifada sonrası ölen Filistinlilerin sayısı 700’e
yükseldi. Bunların 145’i çocuktu. 384 ev yıkıldı, 400 000 ağaç
söküldü, 25 yeni yerleşim yeri kuruldu.[38]
Şaron iktidarıyla birlikte Filistin topraklarının yeniden istilasına,
Filistin Yönetimi ve Filistin toplumsal altyapısının çökertilmesine
yönelik bir dizi operasyon başlatıldı. İçişleri Bakanı Uzi Landau
Ekim 2001 tarihli bir konuşmasında “FY’nin itibar, otorite,
ve stabilitesi tümüyle çökene kadar Filistinlilere askeri ve
ekonomik olarak vurulması” çağrısında bulundu.[39]
İsrail’in Şaron yönetimi altında Filistin halkı için geliştirdiği
model bir açıkhava hapishaneleri sistemidir. Batı Şeria’da,
kent ve kasabaların etrafında, halkı tarım topraklarından, tarla
ve bahçelerinden mahrum bırakacak şekilde örülmekte olan güvenlik
duvarı bu politikanın en çıplak göstergesidir (bkn.
Harita 4).
A.B.D.’nin 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ilan ettiği
“terörizme karşı savaş” İsrail’e, Filistin’in toplumsal altyapısını
çökertmek için yeni bir fırsat penceresi açtı. Arafat barışın
karşısındaki en büyük engel, “İsrail’in Bin Ladini” olarak tanımlandı,
Mart 2002’de tüm FY bölgelerine birden saldırılar başladı. İsrail,
dört hafta içinde tüm BŞ kentlerini işgal etti, kentlerin altyapılarını
çökertti, Arafat’ın Ramallah’daki karargahını yerle bir etti.
500 Filistinli öldürüldü. Bush yönetimi 15 Temmuz 2002’de Ortadoğu
barışı için yeni bir “yol haritası” açıkladı. Yeni yol haritası
“iki devletli” çözüm çerçevesinde “varılacak noktanın, İsrail-Filistin
ihtilafının 2005’e kadar nihai ve kapsamlı bir biçimde çözüme
ulaştırılması” olduğunu söylüyordu. Bu arada Filistin’den beklenen
A.B.D. tarafından demokratik olarak tanımlanacak bir hükümet
kurmak ve Filistinli direniş gruplarının başını İsrail tarafından
yeterli görülecek derecede, tüm altyapılarını çökertecek şekilde
ezmekti. Sonra nihai statünün görüşüleceği üçüncü aşamaya geçilecekti
– ki bu aşamada İsrail’in yükümlülüklerine dair hiçbir ifade
yoktu. İşgal, İsrail’e karşı hiçbir yaptırım öngörülmeden, mucizevi
bir şekilde sona erecekti.[40]
Bush’un yol haritasının Filistin halkı için taşıdığı perspektif
Oslo belgelerinin çok daha gerisindedir. Birinci aşama için
getirdiği koşul, Filistin halkına karşı bir şantajdı: herşeyi
göze alarak, İsrail adına Filistinli direniş gruplarını bastıracak
bir Filistin liderliği işbaşına getirilmediği sürece, İsrail
devletine aşırı şiddet kullanımı ve operasyonlar için açık çek
verildi. Bu çağrı ayrıca, Irak ve başka yerlerde örnekleri görüldüğü
şekilde tüm demokratik değerleri açıkça hiçe saymaktı, çünkü
Arafat Filistin halkının seçilmiş lideriydi. İkinci koşul ise
Filistin’in sadece fiziksel altyapısını değil tüm toplumsal
ve örgütsel altyapısını çökertmeyi, Filistin’i bir iç savaşa
sürüklemeyi hedefler. 26 Mayıs 2003’te İsrail kabinenin yol
haritasını resmen onayladığı kararda, planın ilk evresinden
ikinci evresine geçişin bir koşulu olarak “Filistinliler terörist
örgütleri (Hamas, İslami Cihad, Halk Cephesi, Demokratik Cephe,
El Aksa Tugayları ve diğer örgütler) ve bunların altyapılarını
dağıtma işlemini tamamlayacaklardır” denir.[41]
Aslında, Oslo’nun başından beri bazı Filistinli örgütler, bilhassa
Hamas, İsrail’in Filistinlileri toplumun kendi kendisini yok
edeceği bir iç savaşa sürüklemeye çalıştığı uyarısında bulunmuşlardı.[42]
“İsrail bir Filistin Atalena’sı talep ediyor, bir tarafta
Ebu Mazen ve Muhammed Dahlan, diğer tarafta ise Hamas, Cihad
ve El Aksa Tugayları arasında karşılıklı bir hesaplaşmadan daha
azını değil”.[43]
Yol haritasının muhatabı, A.B.D.’nin tercih ettiği Filistin
Başbakanı Mahmud Abbas 29 Nisan 2003’te göreve başladı. Yol
haritasının şartları ve takvimi Bush, Şaron ve Abbas’ın yer
aldığı Akabe zirvesinde görüşüldü. Şaron bu zirveye giderken
İsrail için “Filistin’in yapacağı bir ateşkesin yeterli olmadığını”
[44] ifade etti. Ha’aretz’de
yayınlanan bu haberin devamına göre Şaron zirvede “Bush ile
yapacağı toplantıda, diplomatik açıdan bir ilerlenme sağlanması
için bir önkoşul olarak, Filistin yönetiminin, topraklardaki
terör örgütlerini ve bunların altyapılarını çökertmek için askeri
güç kullanması gerektiği yolundaki talebine A.B.D.’nin arka
çıkmasını isteyecekti”. Gerçekten’de Filistin ateşkesi İsrail
için yeterli olmadı. Hamas’ın karşılıklı ateşkesi kabul etmiş
olmasına karşın hareketin kıdemli önderlerinden Abdülaziz Rantisi’ye
10 Temmuz’da Gazze’de füze saldırısıyla suikast girişiminde
bulunuldu. Bu İsrail tarafından Hamas’a bir misillemede bulunması
için yapılan bir davetti. İsrail şiddetin kesilmesini bir gelişme
değil, bir tehdit olarak algıladı. Ortadoğu’da “şiddet sarmalı”
her zaman, çözümün önünü tıkayacak bir araç olarak kullanıldı.
Fakat Irak’ta savaşan Bush yönetiminin İsrail’de bir savaş
adamına değil bir “barış adamına” ihtiyacı vardı. Şaron’un Akabe
Zirvesi’nde “yol haritası” çerçevesinde birkaç ileri karakoldan
çekileceğini açıklaması onu bir “barış adamı” statüsüne yükseltmeye
yetti. Zirvenin ardından Filistin Yönetimi ve Filistinli örgütler
üç aylık bir ateşkes ilan ettiler ve bunu 25 Haziran 2005’te
basına duyurdular. İsrail’in tepkisi net ve kesin oldu. Hamas’ın
duyurusunun hemen ardından İsrail helikopterleri Gazze’nin güneyinde
Han Yunis yakınlarında iki arabaya füze saldırısı düzenledi.
Filistinli örgütlerin ateşkese bundan sonra da bağlı kalması
İsrail açısından sıkıntı yarattı. “İSK’nin istihbarat birimleri,
dün saldırıların durdurulması yönünde bildirimde bulunan üç
örgüt içinde Hamas’ın eylemcilerinin anlaşmaya olabildiğince
sadık kalacağına inanıyorlar. Hamas, katı biçimde hiyerarşik
ve görece disiplinli olarak değerlendiriliyor ve grubun liderleri
hudnayı (ateşkes) uygulatmak için ellerinden gelen herşeyi
yapacak gibi görünüyor.”[45]
Altı haftalık ateşkesin ardından İsrail bilhassa Hamas liderlerini
hedef alan bir suikast kampanyasına girişti. Gazze’deki Hamas
liderliği bir dizi suikastın ardından koşulların İsrail saldırılarına
karşı misilleme yapılmasına izin verecek şekilde değiştiğini
duyurdu.[46] Böylece İsrail’in
isteği gerçekleşti. Ardından, direniş örgütlerini kontrol edememekle
suçlanan Abbas’ın hükümeti dağıldı. İsrail’in suikast ve provokasyon
stratejisi Ahmed Kureya’nın (Ebu Ala) başbakan olduğu dönemde
de devam etti. 22 Mart 2004’te Hamas’ın ruhani lideri Şeyh Yasin
Ramazan’ın tekerlekli sandalyeye bağımlı olduğu halde Gazze’deki
bir camiden çıkarken İsrail füzeleri tarafından vurularak öldürülmesi
bu suikastlar içinde en çarpıcı olanıdır.
FKÖ’nün tarihi lideri Arafat’ın Kasım 2004’te ölümünün ardından
Mahmut Abbas seçimle Filistin Yönetimi’nin başına getirildi.
“Yol Haritası” geçerliliğini yitirmiş olsa da yaşanan gelişmeler
ve mevcut perspektif Abbas’ın başbakan olarak görev yaptığı
bir önceki döneme paraleldir. Filistinli direniş grupları bazı
istisnalar dışında ateşkese riayet ediyorlar. Şaron A.B.D.’nin
açık baskısı altında, İsrail kamuoyunu ve siyasi rakiplerini
ikna ederek Gazze’den çekildi ve içerde ve dışarıda “barış adamı”
statüsünü korumaya çalışıyor. İsrail için temel sorun kalabalık
ve sorunlu işgal bölgelerinin yükünü FY’ye devretmek, böylelikle
Cenevre sözleşmesinin bir işgal gücü olarak kendisine dayattığı
sorumluluklardan ve ekonomik yükten sıyrılmak. Gazze Şeridi
yoğun Filistinli mülteci nüfusu nedeniyle zaten kolonileştirilmeye
uygun değildir. Yerleşimlerin boşaltılması Gazze halkı için
sevindirici olsa da burası halen İsrail’in mutlak ablukası altında.
Üstelik Gazze halkı İSK’in daha açık bir hedefi haline gelebilir.
Filistin intihar saldırılarını engellemek bahanesiyle inşa edilen
Batı Şeria, “güvenlik duvarı” yükselmeye devam ediyor. Bu duvar,
İsrail yerleşimlerini geniş Filistin toprakları ile birlikte
İsrail tarafında bırakacak şekilde çizilmiştir ve inşa edilmekte
olanın yanı sıra doğuda ikinci bir duvar daha planlanmıştır
(bkz. Harita 4) Batı Şeria bir Açıkhava hapishanesine dönüştürülürken,
bir yandan da Galile vadisi su havzasının denetimi sağlanmaktadır.
FKÖ’nün tarihi lideri Arafat’ın Kasım 2004’te ölümünün ardından
Mahmut Abbas seçimle Filistin Yönetimi’nin başına getirildi.
“Yol Haritası” geçerliliğini yitirmiş olsa da yaşanan gelişmeler
ve mevcut perspektif Abbas’ın başbakan olarak görev yaptığı
bir önceki döneme paraleldir. Filistinli direniş grupları bazı
istisnalar dışında ateşkese riayet ediyorlar. Şaron A.B.D.’nin
açık baskısı altında, İsrail kamuoyunu ve siyasi rakiplerini
ikna ederek Gazze’den çekildi ve içerde ve dışarda “barış adamı”
statüsünü korumaya çalışıyor. İsrail için temel sorun kalabalık
ve sorunlu işgal bölgelerinin yükünü FY’ye devretmek, böylelikle
Cenevre sözleşmesinin bir işgal gücü olarak kendisine dayattığı
sorumluluklardan ve ekonomik yükten sıyrılmak. Gazze Şeridi
yoğun Filistinli mülteci nüfusu nedeniyle zaten kolonileştirilmeye
uygun değildir. Yerleşimlerin boşaltılması Gazze halkı için
sevindirici olsa da burası halen İsrail’in mutlak ablukası altında.
Üstelik Gazze halkı İSK’in daha açık bir hedefi haline gelebilir.
Filistin sorunu için adil bir çözüm eskisine göre daha uzak
görünmekle birlikte gelecekte ne olacağı çeşitli etmenlere bağlı:
A.B.D.’nin Irak işgalinin izleyeceği seyir; çok taraflı uluslararası
bir diplomasinin imkanlarının tekrar kurulabilmesi; ve belki
de en önemlisi, işgal altındaki Filistin halkının her geçen
gün şiddetlenen fiili durum altında siyasi ve kültürel bir parçalanmaya
uğramadan direnebilme gücü.
Harita 1. Oslo II (1995 El Taba Anlaşması).

Harita 2. Su Kaynakları.

Harita 3. Camp David 2000.

Harita 4. Güvenlik Duvarı

i Ortadoğu’da
ilk A.B.D. petrol şirketi ARAMCO (American Arabian Oil Company)
1933 senesinde Suudi Arabistan’da petrol arama çalışmalarına
başlamıştır.
ii Yararlanılan kaynak, Noam Chomsky,
“Kader Üçgeni” kitabındaki ilgili bölüm 1982’de yazılmıştır.
Daha yeni kaynaklara başvuruldukça İsrail’in A.B.D. adına yürüttüğü
sınır ötesi faaliyetlerin listesi ve kapsamı da genişleyebilir.
iii İntifada hareketinin ilk günleri
ve İsrail Devleti’nin karşı saldırıları hakkında bkn. Middle
East Report, 152, The Uprising, May June 1988.
iv “Ortadoğu Barış sürecinde İsrail-Filistin
görüşmelerinin amacı, temel olarak, beş seneyi aşmayacak bir
geçiş süreci boyunca, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşayan
Filistin halkı için geçici bir Filistin Özyönetimi kurmak ve
seçilmiş bir konsey oluşturmaktır… Ara anlaşmalar tüm sürecin
bütünsel bir parçasıdır, nihai statü müzakereleri BM Güvenlik
Konseyi 242 ve 338 nolu kararlarının uygulanmasını sağlayacaktır…
Nihai statü müzakereleri en geç, geçiş döneminin üçüncü yılının
başında başlayacaktır… bu müzakereler Kudüs, mülteciler, yerleşimler,
güvenlik düzenlemeleri, sınırlar, diğer komşularla ilişkiler
gibi meseleleri kapsayacaktır… Anlaşmanın uygulamaya girmesi
ve Gazze şeridi ve Jeriko’dan çekilmenin ardından eğitim, kültür,
sağlık, toplumsal refah, doğrudan vergilendirme ve turizmi içeren
yetkiler Filistin Yönetimi’ne devredilecektir… Filistin tarafı
Filistin polis kuvvetini inşa edecektir…”. Ayrıca, anlaşma metninin
eklerine göre “… çekilmelerin ardından İsrail dış güvenlikten
sorumlu olmaya devam edecektir…” Bkn.
www.jmcc.org.
1 Noam Chomsy, Kader Üçgeni,
İletişim Yayınları, s. 44.
2 a.g.e. s. 46.
3 a.g.e. s. 47.
4 a.g.e. s. 48.
5 www.mideastweb.org/242.htm
6 Noam Chomsky, Tarihi Yeniden Yazmak,
Al-Ahram, 18-24 Kasım 2004,
www.bgst.org/keab/nc130205.htm
7 Noam Chomsky, Batı Asya’da A.B.D.
Destekli Devlet Terörü, Aram Yayıncılık.
8 a.g.e.
9 Noam Chomsy, Kader Üçgeni,
İletişim Yayınları, s. 53.
10 a.g.e. s. 32.
11 Stephen R. Shalom, İsrail Filistin
krizi için arka plan, Mayıs 2002,
www.zmag.org/Turkey/ss000502.htm
12 Noam Chomsy, Kader Üçgeni, İletişim
Yayınları, s. 43.
13 a.g.e. s. 32.
14 Mustafa Barghouti ve Eric Hazan,
Palestinian Defiance, New Left Review, 12 Temmuz 2005.
15 Noam Chomsky, Batı Asya’da A.B.D.
Destekli Devlet Terörü, Aram Yayıncılık
16 Noam Chomsky, Fateful Triangle,
South End Press, 1999, s. xiv.
17 PASSIA, Palestinian Academic Society
for the International Affairs, The Palestinian Question in
Maps: 1878-2002, PO Box 19545, Jerusalem, s.62,
www.passia.org.
18 Mustafa Barghouti ve Eric Hazan,
Palestinian Defiance, New Left Review, 12 Temmuz 2005.
19 Noam Chomsky, Batı Asya’da A.B.D.
Destekli Devlet Terörü, Aram Yayıncılık
20 Mustafa Barghouti ve Eric Hazan,
Palestinian Defiance, New Left Review, 12 Temmuz 2005.
21 Noam Chomsky, Batı Asya’da A.B.D.
Destekli Devlet Terörü, Aram Yayıncılık
22
www.mideastweb.org/osloletters.htm
23 PASSIA, Palestinian Academic Society
for the International Affairs, The Palestinian Question in
Maps: 1878-2002, PO Box 19545, Jerusalem, s.74,
www.passia.org.
24 Edward Said, The Morning After,
The Nation, 21 Ekim 1993.
25 Mustafa Barghouti ve Eric Hazan,
Palestinian Defiance, New Left Review, 12 Temmuz 2005
26 Amos Oz’un Ekim 1993 tarihli BBC
konuşmasından aktaran, Edward Said, The Morning After, The
Nation, 21 Ekim 1993.
27 Aktaran, Noam Chomsky, Batı Asya’da
A.B.D. Destekli Devlet Terörü, Aram Yayıncılık
28 PASSIA, Palestinian Academic Society
for the International Affairs, The Palestinian Question in
Maps: 1878-2002, PO Box 19545, Jerusalem, s.76,
www.passia.org.
29 A.g.e. s. 78.
30 A.g.e. s. 94.
31 A.g.e. s. 94.
32 A.g.e. s. 139.
33 A.g.e. s. 140.
34 A.g.e. s. 140.
35 A.g.e. s. 88.
36 A.g.e. s. 92.
37 Peace Monitor, Journal of Palestinian
Studies, V XXXI, 1 (Sonbahar 2001), s. 103’ten aktaran, PASSIA,
Palestinian Academic Society for the International Affairs,
The Palestinian Question in Maps: 1878-2002, PO Box 19545,
Jerusalem, s.94, www.passia.org.
38 A.g.e. s. 94.
39 A.g.e. s. 94.
40 Tanya Reinhart, 1948 Savaşı
Nasıl Sona Erdirilmeli, Aram Yayıncılık
41 A.g.e.
42 A.g.e.
43 Aluf Benn, Ha’aretz, 2 Mayıs 2003’ten
aktaran Tanya Reinhart, 1948 Savaşı Nasıl Sona Erdirilmeli,
Aram Yayıncılık.
44 Aluf Ben, Ha’aretz 2 Haziran 2003’ten
aktaran Tanya Reinhart, 1948 Savaşı Nasıl Sona Erdirilmeli,
Aram Yayıncılık. Gazetenin İngilizce internet baskısında Şaron’un
bu ifadeleri çıkartılmıştır.
45 Daniel Sobelman ve Amos Harel,
Ha’aretz, 30 Haziran 2003’ten aktaran Tanya Reinhart, 1948
Savaşı Nasıl Sona Erdirilmeli, Aram Yayıncılık.
46 Aluf Benn, Ha’aretz, 15 Ağustos
2003’ten aktaran Tanya Reinhart, 1948 Savaşı Nasıl Sona Erdirilmeli,
Aram Yayıncılık.