Ali K. Saysel
Türkiye'de nükleer enerji santralleri inşaası, AKP Hükümeti'nin
Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından bunun bir "hükümet
politikası" olduğu iddiasıyla Mart 2004 tarihinde kamuoyunun
gündemine getirilmişti.
1 Böylelikle, Türkiye'nin
beş yıllık kalkınma planlarında 1960'lardan beri telaffuz
edilen ve bugüne değin beş defa gündeme getirilip ihaleye
kadar varan çeşitli aşamalarda durdurulan nükleer seçenek
bir kez daha tartışmaya açıldı. Deprem riski taşıyan Akkuyu'da
inşaası planlanan son nükleer enerji santralı ihalesi, 2000
senesinde dönemin başbakanı Bülent Ecevit tarafından hem
çevre gruplarının baskısı hem de IMF'nin yatırımlar üzerindeki
sıkı kontrolü nedeniyle iptal edilmişti.
AKP hükümeti Mart 2004 tarihinde nükleer seçeneğe bir "stateji
belgesi" niteliği kazandırdı. Bu strateji Haziran'da askeri
ve sivil bürokrasinin de içinde yer aldığı bir komisyon
tarafından benimsendi.
2 Enerji Bakanı'nın nükleer
seçeneği kamu önünde savunurken başvurduğu argumanlar neden
nükleer seçenek sorusunun yanıtını vermiyordu. Bakan Güler
özetle "Türkiye (bizce) önümüzdeki yıllarda çok hızlı kalkınacak,
2007 senesinden itibaren bir enerji açığı oluşacak ve biz
bunu doğalgaz ve petrol gibi dışa bağımlı enerji kaynaklarıyla
kapatamayız" diyordu. Güler'e göre tüm gelişmiş ülkeler
enerji girdilerinde yüksek oranda nükleer enerji kullanıyordu.
O halde Türkiye neden kullanmasın? Ayrıca nükleer santraller,
nükleer tıp, nükleer tarım vb. ileri teknolojilerin motoru
değil mi?
3 Nükleer enerji seçeneğinin yine aynı
günlerde, Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığına karar verilecek
olan 17 Aralık AB zirvesi öncesinde Başbakan Erdoğan'ın
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac'a yaptığı bir ziyaretin peşisıra,
Fransa'dan satın alınacak nükleer santraller ve Airbus uçaklarıyla
birlikte gündeme oturması haklı olarak derin kuşkular uyandırdı.
4
Son olarak 2005 Mart ayı içerisinde Enerji Bakanı Hilmi
Güler, Fransa'da düzenlenen "21. Yüzyılda Nükleer Enerji
Bakanlar Konferansı"na katılmak üzere hareket etmeden önce
Türkiye'nin nükleer enerjiden vazgeçmeyeceğini bir kez daha
açıkladı. Hükümetin son duyurduğu plana göre 2012-2017 yılları
arasında 5 bin megavat gücünde nükleer enerji santralı devreye
girecek (2020'ye kadar eklenecek kapasitenin yaklaşık %10'u).
Daha önemlisi, şimdilerde hükümet nükleer enerji stratejisini
Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne uyum süreciyle birleştirmiş
görünüyor. Yani, tüm dünyada çeşitli çevreler tarafından
savunulduğu şekilde, nükleer enerjinin "karbonsuz" temiz
bir teknoloji olduğu, küresel iklim değişimine neden olan
fosil yakıtlara dayalı enerjinin güçlü bir alternatifi olduğu
vurgulanıyor.
5
Nükleer enerjinin temiz enerji olduğu iddiası önceki sene,
nükleer enerjiyi halka "uzmanlar" tarafından tanıtmak üzere
Türkiye Atom Enerji Kurumu (TAEK) bünyesinde oluşturulan
"Nükleer Bilgi Birimi"nin de en temel argumanları arasında
yer alıyordu. Bilgi biriminin başına getirilen kişinin çevreci
kimliği, çeşitli çevre kuruluşlarındaki aktif kişiliğine
vurgu yapılıyor, tanınmış çevreci düşünür James Lovelock'un
aykırı düşünceleri tırtıklanarak nükleer enerjinin çevre
dostu olduğu iddia ediliyordu.
6
Hangi enerji kaynaklarına ne şekilde yönelinmesi gerektiği
temel bir politik tercihtir ve nükleer enerji bu tercih
içindeki yerini koruduğu müddetçe hükümet, TAEK ve nükleer
alanda çalışan bazı akademisyenler bunun etrafında çeşitli
efsaneler örecektir: Türkiye karanlıkta kalacak
7;
nükleer enerji Türkiye'nin dışa bağımlılığını azaltacak
8;
nükleer enerji ekonomiktir; ve nükleer enerji temiz enerjidir.
Aşağıda bu sorulara elimizdeki bilgiler çerçevesinde yanıt
veriyor, soruları tartışmaya açıyoruz:
1. Türkiye enerji açığıyla karşı karşıya mı?
Enerji Bakanı'na göre 2007, bakanlığın eski değerlendirmelerine
göre 2009 veya bir Enerji Bakanlığı uzmanına göre 2011'den
sonra enerji açığı yaşanacak.
9 Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanlığı Türkiye'nin 2020 senesi brüt enerji
ihtiyacını 570 milyar kwh olarak hesaplarken
10
bir TÜSİAD Raporu aynı değeri 315 milyar
11, EMO
310 milyar olarak hesaplamaktadır.
12 Demek ki
bu rakamlarda uzlaşabilmek o kadar kolay değildir, hesaplamalar
farklı kurum ve kuruluşların kullandıkları modellere ve
model varsayımlarına göre değişmektedir. ETKB rakamları
itibar edilmesi gereken diğer hesaplamalarla uyumlu değildir.
Bunun yanısıra Türkiye'de enerji son derece verimsiz bir
şekilde kullanılmaktadır. Dağıtım verimliliği dikkate alındığında
Türkiye'de şebeke kayıpları net üretimin %20'sini oluşturmaktadır.
13
Türkiye tüketim verimliliği açısından da OECD ortalamasının,
hatta Hindistan, Hong Kong ve Arjantin gibi ülkelerin bile
çok gerisindedir. 1970-1993 ortalamasına göre Türkiye'nin
GSMH'sındaki bir birimlik artış için enerji tüketimi bir
birim artarken, OECD ülkelerinde 0.4, Hindistan'da 0.71,
Hong Kong'da 0.25, Arjantin'de ise 0.77 birim artmıştır.
14
Enerji talep projeksiyonlarına verimlilik artışının bir
varsayım olarak eklenmesi halinde talep tahminleri daha
da düşecektir. Ayrıca, Türkiye oldukça yüksek miktarda yenilenebilir
enerji potansiyeline sahip olmasına karşın jeotermal, rüzgar
ve güneş enerjisi potansiyelinden hemen hiç yararlanmamakta,
yalnızca hidrolik enerji potansiyelini kullanmaktadır. Türkiye'nin
küçük ölçekli ekonomik hidroelektrik üretim potansiyeli
32, güneş enerjisi potansiyeli 305, rüzgar enerjisi potansiyeli
50, jeotermal enerji potansiyeli 1.4 milyar kwh olarak hesaplanmaktadır
ve bunun üzerine klasik biyokütle, deniz dalga enerjisini
de eklemek gerekir.
15 Yatırımların doğru ve yerinde
yönlendirilmesi halinde Türkiye'nin enerji ihtiyacını yenilenebilir
kaynak potansiyeline ağırlık vererek karşılayabilecek durumda
olduğu iddia edilmektedir.
16
Demek ki, yakın gelecekte bir enerji açığı tehditi inandırıcı
olmadığı gibi bu açığın kapatılabilmesi için nükleer enerjiye
ihtiyacımız olduğu da doğru değildir. Enerji verimliliğini
ve yenilenebilir kaynak potansiyelini dikkate alan teknolojik
tercih ve politikalar önem kazanmaktadır.
2. Nükleer enerji Türkiye'nin dışa bağımlılığını azaltır
mı?
Eğer bu iddiayı ortaya atanlar Türkiye'nin nükleer silah
geliştirmesini savunmuyorlarsa – ki bu şu anda Türkiye'nin
içinde yer aldığı uluslararası ittifaklar çerçevesinde halayperest
bir yaklaşım olarak görünmüyor – kastedilen esas olarak
Türkiye'nin toryum kaynakları üzerinde örülmekte olan efsanedir.
Türkiye'nin nükleer enerji üretiminde hammadde olarak kullanılabilecek
380.000 ton toryum rezervine sahip olduğu iddia edilmektedir.
Oysa, toryum henüz nükleer bir yakıta dönüştürülebilmiş
değil, ilerde dönüşmesi ihtimal dahilinde
17.
Yani benzer bir şekilde, Türkiye'nin halen emekleme aşamasında
olan hidrojen yakıt teknolojisine yönelmesinin de dışa bağımlılığı
azaltacağı iddia edilebilir. Daha genel bir ifadeyle, hidroelektrik
hariç yenilenebilir enerji üretiminde yararlanılan pekçok
teknoloji, güneş pilleri ve rüzgar tribünleri, buların hepsi
gelişmekte olan, gelecek vaat eden teknolojilerdir.
Türkiye bu alanlarda uzun vadeli yatırımlar yapmak yerine
kolaya kaçmakta, eskimiş nükleer teknolojileri satın alarak
teknolojik bağımlılık yaratmakta, üstelik bir de toryum
etrafında efsane örerek bunu ülke bağımsızlığı adına atılan
bir adım gibi göstermektedir.
3. Nükleer enerji ekonomik midir?
Nükleer enerji santrallerinin kuruluş maliyetinin, termik,
hidro, rüzgar, güneş ve jeotermal gibi alternatiflerle karşılaştırıldığında
daha yüksek olduğu görülmektedir.
18 Fakat büyük
enerji santrallerinin (nükleer santraller, büyük termik
santraller ve büyük barajlar gibi) ölçek ekonomisinden yararlandıkları
için işletme maliyetlerinin daha düşük olduğu bu nedenle
daha verimli oldukları iddia edilebilir. Dünya ekonomisinin
ve özellikle endüstriyel dünyadaki ulusal ekonomilerin kararlı
bir şekilde hızla büyüdüğü, enflasyonun son derece düşük
olduğu yıllarda (yaklaşık 1940'lardan 1970'lere kadar olan
dönem) artan dünya enerji ihtiyacı bu prensiple karşılanmıştır.
Aynı dönem yalnızca nükleer santrallerin değil aynı zamanda
büyük termik santraller ve büyük barajların da altın yıllardır.
Fakat kuruluş maliyetlerinin giderek artması (faizlerin
yüksek olması, artan güvenlik standartları) ve çok uzun
inşaat süreleri (artan maliyetler nedeniyle herbir santralin
kurulum süresi ortalama beş seneden on onbeş seneye kadar
uzamaktadır) nedeniyle bu santraller ekonomik rekabet gücünü
yitirdi.
19 "Nükleer endüstrinin krizi" bu durumu
ifade etmektedir. Enerji ekonomisinde 1980'lerden beri egemen
olan eğilim kuruluş maliyeti ve süresini en aza indirebilecek
küçük ölçekli enerji santrallerine (küçük termik santraller,
co-generation üniteleri ve rüzgar santralleri) ve gelecekteki
enerji talebini ve böylelikle ağır yatırım maliyetlerini
azaltacak dağıtım ve tüketim verimliliği tedbirlerine yönelmektir.
Dahası elektrik piyasalarının deregüle edildiği bir ortamda
(enerjinin tüketim bedelinin arz ve talep dengesine göre
gerektiğinde dakika dakika belirleneceği bir düzenlemede)
atıl kapasitenin maliyeti işletmeci için eskisine göre çok
daha fazladır. Türkiye elektrik piyasalarının deregülasyonu
yönünde adım atmıştır ve büyük nükleer santraller projesi
bu çerçeve içerisinde ekonomomik anlamda bir kez daha irrasyonel
gözükmektedir. Deregüle edilmiş elektrik piyasalarında büyük
enerji üretim birimleri (büyük termik, hidroelektrik ve
nükleer santrallar) aşırı fiyat dalgalanmalarında piyasaya
müdahale ederek oluşan zararı üstlenecek kuruluşlar olarak
görülmektedir. Bu çerçevede, nükleer santral hem kuruluş
hem de işletmede aşırı maliyetin kamu (vergiyi ödeyenler)
tarafından üstlenilmek zorunda kalacağı bir proje olarak
görülebilir.
Ancak politik kararların ekonomik rasyonellere göre alındığını
iddia etmek safça bir yaklaşımdır. Muhtemelen, büyük enerji
yatırımları müteahhid firmalar ve onların hizmetinde bulunduğu
devlet bürokrasisine fayda sağlamaktadır.
Ayrıca üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta da
bu maliyet – fayda yaklaşımının doğal çevre ve insan sağlığı
üzerindeki etkileri henüz dikkate almamasıdır. Bu etkiler
ekonomik hesaplamalara dahil edildiğinde maliyetlerin görünenden
çok daha yüksek olduğu ortaya çıkacaktır.
4. Nükleer enerji temiz midir, küresel ısınmaya karşı
bir alternatif midir?
Sadece Türkiye'nin değil, tüm dünyanın ekonomik büyümeye
bağlı olarak enerji tüketim talebi arttığı müddetçe ve fosil
yakıtların tüketiminden kaynaklanan küresel iklim değişimi
tehditi büyüdükçe, ihmal edilebilir düzeyde az sera gazı
üreten nükleer enerji santralleri bir alternatif olarak
yeniden gündeme gelecektir. Dolayısıyla enerji sorununa
karşı duyarlı çevreci ve ekolojistler açısından mesele yalnızca
nükleer seçeneğe karşı bir refleks üretmek değil, enerjinin
üretimi, dağıtımı ve tüketimiyle ilgili süreçlere bir bütün
olarak yaklaşmak ve alternatifler geliştirmektir.
Küresel iklim değişimi tehditinin dayattığı küresel karbon
emisyon indirimleri (fosil yakıt tüketiminin azaltılması)
için uluslararası alanda oluşan baskılar ve gelecekte bu
çerçevenin daha da daralacak olması nedeniyle önümüzdeki
yıllarda nükleer seçeneğe tekrar dönülebileceğini açık olarak
ifade eden iki ülke A.B.D. ve İngilteredir. Fakat bu iki
ülke dahi bu adımı atmaya çalışırken tedbiri elden bırakmamakta,
"üçüncü kuşak" şeklinde adlandırılan, geçmiş örneklerine
göre daha güvenli nükleer teknolojilerin geliştirilmesini
bekleyeceklerini beyan etmektedirler.
James Lovelock
20 gibi "nükleer taraftarı" çevreci
bilimcilerin öbür tarafta boy gösteren eşlerine, "fosil
yakıt taraftarı" çevreci bilimcilere rastlamak mümkündür.
Lovelock nükleerin fosil yakıtların tek alternatifi olduğunu
ileri sürmekte, fosil yakıtların tüm ekosisteme zarar verirken
nükleer sızıntı ve atıkların (radyasyonun) yalnızca insanlara
zarar verdiğini iddia etmekte, Three Miles Island ve Çernobil
gibi geçmiş nükleer kazaların sonuçlarını küçümsemekte,
bu kazaların meydana gelişini tali bir sorun, bir arıza
olarak algılamaktadır. Oysa halen yeryüzünde kurulu bulunan
mevcut nükleer santrallerin eskidikçe ortaya koyacakları
tehdit ve tasfiye süreçleri başlıbaşına bir güvenlik problemidir.
Lovelock bu yaklaşımını radyasyonun bir kirletici olmadığı,
zaten bir radyasyon topu (yerküre) üzerinde oturmakta olduğumuz
gerçeğine dayandırmaktadır.
Fosil yakıtlar ve iklim değişimi cephesinde ise Lovelock'a
benzer bir tarzda akıl yürüten, karbon dioksitin bir kirletici
olmadığını (kimse karbondioksitten ölmüyor, soludukça onu
üretiyoruz), bir ihtimal dünya ikliminde yaratacağı küçük
bir ısınmanın yararlı olacağını (karbon dioksit artınca
bitkiler daha fazla fotosentez yapacak ve böylece tarımsal
üretim artacaktır) iddia eden, sesi yüksek çıkan bilimciler
mevcuttur.
21
Dolayısıyla, enerji problemine yalnızca nükleer ve/veya
yalnızca fosil yakıt cephelerinden bakıldığında kafa karıştırıcı,
aldatıcı önermelerle karşılaşmak mümkündür. Yukarıdaki örnek
iddialar hafif bir tabirle, bu alanda inisiyatif geliştirmesi
gereken toplumları aldatmaya yöneliktir. İçinde bulunduğumuz
çağda insanlık ölümlerden ölüm beğenmek zorunda değildir.
Enerji verimliliği, tüketimin azaltılması, yenilenebilir
enerji kaynaklarına yöneliş, her üçü birden üzerinde durulması
zorunlu olan seçeneklerdir.
Bu üçü arasında en çetin mesele tüketimin azaltılmasıdır.
O halde, Türkiye nükleer hedeflerinde haklı mı? Bizce ilerde
belirecek enerji açığının kapatılmasında zorunlu bir seçenek
değildir; enerjide dışa bağımlılığı azaltmayacaktır; ucuz
bir enerji kaynağı olduğunu iddia etmek son derece güçtür;
tehlikelidir, yaygınlaştıkça / eskidikçe daha da tehlikeli
hale gelmektedir ve bu nedenle küresel iklim değişimine
neden olan fosil yakıtların alternatifi değildir. Yukarıda
resmedilen küresel tablo içerisinde Türkiye kafasını kuma
gömerek kendi "ulusal çıkarları" için ille de bu kaynağa
yönelmek isteyebilir. Fakat bu yönelim zaman içinde Türkiye'yi
dünyada enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kaynakları
alanındaki hızlı gelişmelerden koparma riskini içinde barındırmaktadır.