Küresel Ekolojik Kriz ve İklim Değişikliği
Ali K. Saysel
I. GİRİŞ
Yirminci yüzyılın ikinci yarısı "çevre sorunları"nın
insanlığın geçmişte tanık olmadığı boyutlarda şiddetlenmesine
ve küresel bir nitelik kazanmasına tanık oldu. Bugün adından
sıkça bahsettiğimiz "küresel iklim değişimi", "biyoçeşitliliğin
yitirilmesi", "tarım ve gıda", "su", "toksik kimyasallar", vb.
sorunlar dünya ve insanlık üzerindeki etkileri itibariyle hemen
her yerde mevcut olan ve benzer dinamikler sonucunda ortaya
çıkan problemlerdir. Benzer sorunların tarihteki niteliği ise
oluşumu ve etkileri itibariyle yerel ve bölgesel ölçeklerde
sınırlı kalmasıydı. Örneğin Pasifik Okyanusu'nda Easter Adası'nda
yaşayan Polinezyalılar orman kaynaklarını tükettiklerinde kendi
uygarlıklarının sonunu getirmişlerdi fakat bu yıkım uzak coğrafyalar
üzerinde sistemik bir etki yaratmamıştı. Kuzey Mezopotamya bereketli
hilalindeki toprak kaynakları sulamanın etkileri sonucu tuzlanıp
verimsizleştiğinde ortaya çıkan hasar Sümer uygarlığıyla sınırlı
kalmıştı. 19. Yüzyıl'ın sonlarında Londra gibi büyük sanayi
kentleri daha önce hiç görülmemiş ve beklenmeyen boyutlarda
göç aldığında kanalizasyon sularının neden olduğu kolera salgınları
ve kentsel hava kirliliği problemleri yerel olarak kontrol altına
alınabilmişti.
İnsan sağlığını ve ekolojisini etkileyen yerel ve bölgesel ölçekli
sorunlar ortaya çıktıkça, bu sorunlara temel teşkil eden teknolojik
gelişme beraberinde bu sorunların çözümü için alternatifler
sunmaya başladı. Bir anlamda modern uygarlık çevresel sorunları
çözmeyi yaşayarak öğrendi ve kısmen başarılı da oldu. Bugün
yukarıda ifade edilen sorunlara sırasıyla çözüm öneren teknolojiler,
"endüstriyel ormancılık", "verimsiz toprakların yeniden kazanımı
- tuz birikimini önleyecek drenaj sistemleri", "şehir kanalizasyon
sularının toplanması ve arıtımı", "bacagazı filtrasyonu" yöntemleri
artık meraklı bir mühendislik öğrencisine heyecan vermeyecek
kadar eski, "konvansiyonel", ama bir o kadar da geçerliliğini
koruyan ve bugün vazgeçemeyeceğimiz yöntemlerdir. Hatta bu teknolojik
çözümler kümesine makroekonomik politikaları (policy), sırasıyla
"hasat kotası", "sulama suyu fiyatlandırması" ve "atık su vergisi"
gibi çözüm önerilerini de eklemek mümkündür. Fakat, teknolojici
çözümlerin hemen tamamı, 20. Yüzyıl'ın ikinci yarısından itibaren
başdöndürücü bir hıza kavuşan ve küreselleşen "doğal kaynakların
tükeniş" ve "kirleniş" süreci karşısında çaresiz kalmıştır.
Sorunların kendisi, ona çözüm öneren teknolojilerin yetişemeyeceği
bir hızla büyümektedir. Fakat daha önemlisi, ortada "sistemik"
bir problem vardır ve teknolojici bakış açıları bunun temellerini
teşhis edecek perspektiften ve bilimsel araçlardan yoksundur.
Diğer bir deyişle, yaşanan küresel ekolojik krizin nedenleri
bir veya birkaç nedene indirgenemez, ve dolayısıyla çözüm olarak
tek başına ileri teknoloji ve pazar/hükümet politikalarını öneren
yaklaşımlar başarısızlığa mahkumdur. Çağdaş sosyo-ekonomik yapının
dinamiklerine, bu yapı içindeki hiyerarşilere ilişkin bir problem
vardır ve bu yapı işlediği sürece küresel ekolojik kriz hızını
artıracak ve insanlık bir tür olarak kendi varlığını tehtid
edecektir.
İnsan ekonomisinin küresel ekoloji üzerinde yaptığı değişiklik
ve tahribatın boyutları çok büyük ve çeşitlidir: Atmosferdeki
karbondioksit miktarı endüstri devriminin başlarında (1850'lerde)
270 ppm seviyesindeydi. 2004'te 375 ppm seviyesindedir. İyimser
bir tahminle 21. yüzyıl ortalarında 450 ppm seviyesine ulaşacaktır
(endüstri öncesi seviyenin iki misli) . Yerkürede 1992 verilerine
göre 12.5 milyon tür yaşadığı (5 ila 100 milyon arası) tahmin
ediliyordu ; bu türlerin insan marifetiyle yok olma hızları
doğal yok olma hızlarının 100 ila 1000 katı olarak tahmin edilmektedir,
bu eğilim devam ederse 50 ila 100 yıl içerisinde mevcut türlerin
%10-%50'sinin yok olacağı varsayılmaktadır . 2025 yılı itibariyle
dünya nüfusunun neredeyse yarısının su kıtlığıyla karşı karşıya
kalacağı tahmin edilmektedir. 1996 verilerine göre dünya üzerinde
840 milyon insan, yani toplam dünya nüfusunun %18'i açtır veya
açlık seviyesindedir. Dünya besin üretimi giderek sınırlı sayıda
bitki türü ve varyantına bağımlı hale gelmektedir. Balık stoklarının
%47'si tamamen tüketilmiştir; %18'i aşırı tüketildiği için yok
olmaktadır, %10'u ise aşırı tüketildiği için verimliliğini yitirmiştir.
Arz ve talep arasındaki açık yaygınlaşan balık çiftliklerince
karşılanmaktadır.
Bu göstergelerin listesi uzatılabilir. Bizim bu seminer de üzerinde
duracağımız sorun endüstriyel karbon emisyonlarının ve atmosferde
karbondioksit birikiminin neden olduğu küresel iklim değişimi
(küresel ısınma). Bu sorundan hareketle, küresel ekolojik krizin
genel karakterini ve çözümün karşısındaki temel meseleleri tartışacağız.
Fakat daha önce bazı kavramları tanımlayalım ve insan ekonomisinin
onu destekleyen ekosistem ile olan maddi alışverişini ve ekosistemin
sınırlarını tarif edelim.
II. İNSAN EKONOMİSİ EKOLOJİK SINIRLARI AŞTI MI?
"...Britanya bugünkü zenginliğine ulaşabilmek için dünya kaynaklarının
yarısını tüketti; Hindistan büyüklüğünde bir ülke için kaç dünya
gerekecektir...?"
Mahatma Gandhi
Gandhi, Hindistan bağımsızlığın ardından İngiliz yaşam standardını
yakalayabilecek mi diye kendisine sorulduğunda bu cevabı vermişti.
Gandhi'nin yanıtı içinde yaşadığı döneme aykırı bir bakışı yansıtmaktadır.
II. Dünya Savaşı sonrası sömürgesizleşme ve bağımsızlık yılları
hızlı ve sınırsız ekonomik büyüme beklentisinin tüm dünyaya
egemen olduğu "iyimserlik" dönemiydi. 1970'lere gelene kadar
ekonomik büyüme ve küresel ekoloji arasındaki ilişki ciddi bir
şekilde sorgulanmadı. Maddi refahın tüm dünyaya yayılabileceği
vurgusu o kadar güçlüydü ki insan ekonomisinin "doğal" temelleri
üzerinde duran klasik dönem filozof ve ekonomistlerin yazıları
unutuldu.
Oysa dünyamız dışarısıyla enerji alışverişi yapan (güneş ışınlarının
alınması ve kızılötesi yansıma) fakat hiçbir madde alışverişine
girmeyen (meteor çarpmaları dışında) kapalı bir sistemdir. İnsan
ekonomisi de bu kapalı sistem içerisine yerleştirilmiş olan,
bu sistemden düzenli bir şekilde madde ve enerji girdisi alıp
bu sisteme atık madde ve enerji çıktısı veren açık bir sistemdir
(Şekil 1). Açık bir sistem olan insan ekonomisinin kapalı bir
sistem olan dünya ile girdiği madde ve enerji alışverişi termodinamiğin
temel yasalarına tabidir. Buna göre: 1. Ne madde ne de enerji
yaratılamaz ve yok edilemez, ancak bir formdan diğer bir forma
dönüştürülebilir; 2. Enerji kaçınılmaz bir şekilde daha homojen
(ve faydasız) bir konuma doğru akar, bu nedenle madde ve enerji
yüzde yüz verimlilikle geri kazanılamaz (üretim artığı aluminyum
mineralleri 100% geri kazanılamaz, elektrik enerjisi ısıya dönüştükten
sonra tekrar elektrik enerjisine dönüşmesi için daha fazla ısıya
ihtiyaç vardır). Eğer %100 gerikazanım mümkün olsaydı, hiç yakıt
tüketmeden kendi kendine hareket eden makinaların (perpetual
motion machine) ve dışarı verdiği ısıyı geri kazanabilen konvektörlerin
de gerçek olması gerekirdi.
Şekil 1. Uzaygemisi dünyamız ve insan ekonomisi.
Bir ekonominin sürdürülebilir olması için doğadan tüketim hızının
doğanın kendini yenileme hızını aşmaması gerekir. Eğer doğal
kaynaklar yenilendiğinden daha hızlı tüketiliyorsa, eğer atıklar
doğal asimilasyondan daha hızlı üretiliyorsa "doğal sermaye"
eksiliyor demektir. Dikkat edilirse, bu denkleme göre, doğanın
daha sağlıklı bir duruma dönebilmesi için (doğal sermayenin
artması için) kaynak tüketimi ve atık üretimini azaltmak gereklidir
ama yeterli değildir. Bu akışlar doğanın kaynak üretim ve atık
asimilasyon kapasitesinin altında bir değere çekilebilmelidir
ki doğa daha sağlıklı bir duruma dönebilsin.
Günümüzde küresel ekonominin ulaşmış olduğu büyüklüğü (ölçeği),
üzerinde yaşadığımız yerkürenin üretim ve asimilasyon potansiyeliyle
(kaynak ve çukur fonksiyonları) karşılaştıran bir çalışma şu
sonuçları göstermektedir (Şekil 2): 1961-99 verileri değerlendirildiğinde,
insan faaliyetinin biyosfer kapasitesini 1980'lerden itibaren
aşmış olduğunu görülmektedir. Bu sonuca göre 1961'de insan ekonomisinin
baskısı biyosfer kapasitesinin %70'i civarındayken 1999'da %120'lere
ulaşmıştır. Diğer bir deyişle, insanlığın 1999'daki ihtiyaçlarını
karşılamak için 1.2 tane dünya veya 1.2 yıl boyunca tek bir
dünya gereklidir (Şekil 2). Ayrıca, eğer örneğin Brutland Raporu'nun
öngördüğü şekilde biyoüretken alanın %12'si diğer canlı türlerini
korumak üzere bir kenara ayrılacak olursa (güvenli tanpon oluşturmak
için), talep çizgisi arz çizgisini 1980'lerde değil 1970'lerde
kesecek ve mevcut aşırı tüketim %20'den %40'a çıkacaktır. Hatırlatmakta
fayda var: Şekil 2, bir "aşırı tüketim" durumunu göstermektedir
fakat doğal sermayenin hangi hızla tüketilmekte olduğuna, ve
bu tüketimin büyük bir felakete yol açmaksızın daha ne kadar
devam edebileceğine dair birşey söylememektedir.

Şekil 2. İnsanlığın ekolojik talebi.
Son yüzyıl içerisinde neyin nasıl kötü gitmekte olduğunu ve
ekonomik büyümenin tehtid edici boyutlarını kavrayabilmenin
diğer bir yolu da küresel nüfus, enerji ve tüketim (üretim)
verilerini incelemektir. Fakat bu verileri incelemeden önce
üstel (exponansiyel) büyümenin mantığını kavrayalım: Üstel büyüme
pozitif (kendini güçlendiren) döngülerden kaynaklanır. Bir nicelik
büyüdükçe niceliğin net artışı da buna bağlı olarak büyür; nicelik
daha da büyür ve bir sonraki artışı daha da büyük olur (bankadaki
para büyüdükçe daha fazla faiz getirir; para daha da büyür ve
faiz getirisi artar). Üstel büyüme başdöndürücü, beklenmedik
ve görülmedik bir hıza ulaşabilir. Örneğin, 0.5 mm kalınlığındaki
bir kağıt parçasını sadece 11 defa katladığınızda elde edeceğiniz
kalınlık nedir? 10 TL otuz sene içinde nasıl 10 milyon TL olmuştur?
Üstel büyümenin kuralına göre eğer bir nicelik (örneğin bir
ekonomi) her zaman birimi (sene) için %7 oranında büyüyorsa
10 sene sonra ikiye katlanacaktır, %2 büyüyorsa 35 sene sonra
ikiye katlanacaktır. Şekil 3 üstel büyüyen bir değişkenin davranışlarını
doğrusal ve logaritmik ölçek üzerinde göstermektedir.

Şekil 3. Üstel büyüme.
İşte, nüfus, enerji kullanımı ve tüketim (üretim) gibi küresel
veriler bu üstel büyüme mantığına benzer bir şekilde, ama çok
daha tehtid edici bir boyutta, hiper-üstel (hyper exponential)
ve birleşik hiper-üstel (compound hyper-exponetial) biçimlerde
büyümektedir. Eğer üstel büyüyen bir niceliğin büyüme katsayısı
da büyüyorsa (ikiye katlanma zamanı kısalıyorsa) bu hiper-üstel
büyümedir. Birleşik hiper-üstel büyüme ise hiper üstel büyüyen
bir nicelikle üstel büyüyen diğer bir niceliğin cebirsel çarpımıdır,
bekleneceği üzere çok daha şiddetli bir büyümedir. Dünya nüfusu
son bin yıl içerisinde hiper-üstel büyümüştür. Kişibaşına tüketim
üstel olarak arttığı için de toplam tüketim (nüfusun kişibaşına
tüketimle çarpımı) birleşik hiper üstel olarak artmıştır. Şekil
4. Birleşmiş Milletler nüfus verilerini doğrusal ve logaritmik
ölçek üzerinde göstermektedir. Logaritmik ölçek üzerindeki üstel
büyüme biçimi hiper-üstel bir fonksiyona işaret etmektedir.
Senelik büyüme oranı arttıkça nüfusun ikiye katlanma süresi
azalmış, bu değer son beşyüz yıl için 640 seneyken bugün 40
seneye kadar düşmüştür.


Şekil 4. Doğrusal ve logaritmik ölçekler üzerinde dünya nüfus
artışı (UNPD)
20. Yüzyıl başında nüfus büyüme oranının şiddetle artması ölüm
oranlarındaki azalmadan kaynaklanmaktadır. Son yıllarda doğum
oranları azalmaya başlamışsa da hala ölüm oranlarının iki mislinden
fazladır (Şekil 5). Doğum ve ölüm oranları arasındaki mesafenin
daralmaya başlaması üstel büyümenin kırıldığına işaret etmektedir,
fakat nüfus artışı bu iki oran birbirine eşitlenene kadar devam
edecektir.

Şekil 5. Dünya doğum ve ölüm oranları (C. M. Cippola; US Bureau
of Census)
Dünya kişibaşı ve toplam enerji tüketimi verileri de Şekil 6'da
hem doğrusal hem de logaritmik grafikler üzerinde gösterilmektedir.
Buna göre dünya kişibaşına enerji tüketimi 1920'lerden 1970'lerin
ortalarına kadar hiper-üstel bir artış göstermiştir, 1975'ten
sonra da artmaya devam etmektedir. Dünya toplam enerji tüketimi
ise 1850'lerden beri üstel ve birleşik hiper üstel şekillerde
artmıştır – halen üstel olarak büyümeye devam etmektedir.


Şekil 6. Doğrusal ve logaritmik ölçekler üzerinde dünya enerji
tüketimi.
Özetle, insanlığın ekosistemle girdiği alışverişin temel göstergeleri,
nüfus, enerji kullanımı ve tüketim değerleri (burada gösterilmiyor),
üstel, hiper üstel ve birleşik hiper üstel biçimlerde büyümüştür.
Nüfus artışı ve kişibaşına enerji tüketiminin ikiye ve dörde
katlanma süreleri son yıllarda azalsa da bu değişkenlerdeki
büyüme temel karakterini korumaktadır. Sanki bu değişkenlerin
bu şekilde büyümesi için tasarlanmış, fakat ekosistem için son
derece yıkıcı bir sistemin varlığıyla karşı karşıyayız.
Bir sonraki bölümde bu büyüme dinamiği içerisinde küresel iklim
değişiminin nasıl ortaya çıktığını, gezegenin sınırlarının ne
şekilde aşıldığını inceleyelim.
III. KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİMİ
III.1. Küresel İklim Değişimi Nereden Kaynaklanmaktadır?
Dünya iklimi çok karmaşık bir yapıya sahip olsa da, küresel
iklim değişimine neden olan faktörler konunun uzmanı olmayan
insanlar tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek basitliktedir:
Dünya iklimi güneşin harekete geçirdiği bir ısı makinası gibi
çalışır. Dünya güneşten düzenli olarak kısadalga ışıması şeklinde
ısı alır ve uzaya uzundalga ışıması şeklinde ısı yansıtır. Yansıyan
uzundalga ışımasının miktarı yerkürenin sıcaklığına bağlıdır.
Yerkürenin sıcaklığı arttıkça yansıyan uzundalga ışıması artar,
soğudukça azalır. Dünya sıcaklığı gelen kısadalga ışıma miktarıyla
yansıyan uzundalga ışıma miktarı arasındaki ilişkiye bağlıdır.
İkisi eşit olduğu müddetçe yerkürenin ortalama sıcaklığı sabit
kalır, gelen ışıma daha fazlaysa yerküre ısınmaya, daha azsa
soğumaya başlar (Şekil 7).
Dünya atmosferindeki sera gazları (başta su buharı olmak üzere
karbon dioksit, metan ve diğerleri) yerküreden yansıyan uzundalga
ışımasının bir kısmını hapsetme özelliğine sahiptir. Bu gazların
miktarı arttıkça tutulan (uzaya yansıyamayan) uzundalga ışıma
miktarı artar, güneşten gelen kısadalga ışıma miktarıyla uzaya
yansıyan uzundalga ışıma miktarı arasındaki fark açılır. Dünya
ısınmaya başlar. Bu ısınma, yerkürenin sıcaklığı yükselip de
yansıyan uzundalga ışıma miktarı gelen kısadalga ışımayı dengeleyecek
şekilde artana kadar devam eder. Kısaca, dünya ortalama sıcaklığı
atmosferdeki seragazları miktarına bağlıdır. Bu olgu Svante
Arhenius'dan (1859-1927) beri bilinmektedir ve aksi ispatlanmamıştır.

Şekil 7. Sera etkisi.
Küresel iklimin geleceği hakkında büyük kaygı yaratan bu fiziksel
olgudur. Atmosferdeki seragazları miktarı (başta karbondioksit
olmak üzere) son yüz yıldan bu yana, insan faaliyetinin bir
sonucu olarak, hızlanarak artmaktadır. Çok büyük bir kısmı fosil
yakıt tüketiminden kaynaklanan insan kaynaklı karbon emisyonları
1850'lerde senelik 50 milyon metrik ton seviyesinden 2000'de
senelik 6500 milyon metrik ton seviyesine ulaşmıştır. En yüksek
ısı hapsetme kapasitesine sahip olan temel seragazı karbondioksitin
atmosferdeki miktarı ise endüstri çağı öncesindeki 290 ppmv
seviyesinden 2000'de 370 ppmv seviyesine ulaşmıştır. Aşağıdaki
grafikler (Şekil 8) bu gelişmeyi resmetmektedir. Üstelik IPCC'nin
(Intergovernmental Panel on Climate Change) 2001 tarihli son
değerlendirme raporuna göre günümüzdeki karbondioksit miktarları
son 420 000 seneden beri ve belki de son 20 milyon seneden beri
aşılmamıştır.

Şekil 8. a ve b. Senelik karbon emisyonları ve atmosferdeki
karbondioksit miktarı .
III.2. Küresel İklim Değişiminin Gözlenen ve Beklenen Etkileri
Nelerdir?
IPCC değerlendirmelerine göre dünyamızın ortalama yüzey sıcaklığı
1861'den beri artmaktadır. 20. Yüzyıl boyunca sıcaklıklar ortalama
0.4 ila 0.8 0C arasında artmıştır; çok büyük bir olasılıkla,
aletsel kayıtlar tarihine göre 1990'lar en sıcak on yılı, 1998
ise en sıcak yılı temsil etmektedir. 20. Yüzyıldaki sıcaklık
artışı muhtemelen son 100 yıl içerisinde gözlenen en büyük artıştır
(Şekil 9). Topyekün sıcaklık artışı kar ve buz örtülerinin çekilmesini
tetiklemiştir; arktik buzul kalınlığı %40 oranında azalmıştır;
deniz seviyeleri 0.1 ila 0.2 metre arasında yükselmiştir. Ağır
yağış olaylarının ve kuraklıkların şiddet ve sıklığı artmıştır
– bunların tamamı insan kaynaklı iklim değişimiyle ilişkilendirilebilmektedir.


Şekil 9. Sıcaklık verileri .
IPCC'nin geleceğe dair tahminleri dikkate alındığında ortaya
çok daha ciddi bir tablo çıkmaktadır. Önümüzdeki yüzyıl içerisinde,
farklı (iyimser ve kötümser) karbon emisyon senaryolarına bağlı
olarak beklenen sıcaklı artışı 1.4 ila 5.8 oC arasındadır –
son buzul çağında dünya ortalama sıcaklığı bugüne göre yaklaşık
6 oC daha soğuktu. Bu noktada en iyimser karbon senaryosu ve
ona tekabül eden 1.4 ila 2.5 oC aralığındaki sıcaklık artış
beklentisi üzerinde duralım (Şekil 10, yeşil eğriler): Bu senaryo
ekonomik toplumsal ve çevresel sürdürülebilirlik için küresel
çözümlerin üretildiğini, küresel adalet yolunda adımların atıldığını
varsayar. Buna bağlı olarak küresel karbon emisyonları derhal
azalmaya başlar, bu azalma 2040'lardan itibaren hız kazanır
ve yüzyıl sonu emisyon değerleri bugünkü değerlerin yaklaşık
dörtde birine kadar geriler. İşte bu radikal değişim senaryosunun
ürettiği iklim değişimi dahi (ortalama 2 oC sıcaklık artışı)
güvenli bir atmosfer vaadetmemektedir (Şekil 10).


Şekil 10. Karbon emisyon konsantrasyon ve sıcaklık senaryoları.
IPCC'nin aynı değerlendirmeleri üzerinden devam edelim: Buna
göre, yüksek enlemlerde yağış miktarları artacak, orta ve alçak
enlemlerde belirli bölgelerde yağışlar azalacaktır. Aşırı iklim
olayları beklenmektedir. Daha yüksek maksimum sıcaklıklar ve
daha fazla sıcak günler hemen her yerde görülecektir. En düşük
sıcaklıkların artması ve soğuk gün ve don olaylarının sayılarının
azalması da hemen her yerde beklenmektedir. Isı indeksinin,
yani genel olarak insanların hava şartları karşısındaki konforunu
temsil eden sıcaklık ve nem oranını içeren ölçünün tüm kara
bölgelerinde artacağı düşünülmektedir. Yaz nem oranları azalacak
ve kuraklık riski büyüyecektir. Tropikal siklonların en yüksek
rüzgar ve yağış şiddetleri artacaktır.
Belki de daha kötüsü, bilim çevreleri küresel ısınmanın büyük
ölçekli, ani, beklenmedik ve istenmeyen iklim olaylarına neden
olabileceğinden kuşku duymaktadırlar. ABD Ulusal Araştırma Konseyi
bu konuda yapılan araştırmaları teşvik etmeye başlamıştır.
Yine IPCC'nin temel aldığı bazı bilimsel tahminlere göre gelecek
otuz yıl için Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyada ortalama
sıcaklıklar 2 ila 3 derece artacak, yağışlar kışın %0 ile %10
oranında artarken yaz aylarında %5 ile %15 oranında azalacaktır.
Toprak nem oranının %15 ile %25 arasında düşmesi beklenmektedir.
Bu beklentiler ister istemez şiddetli bir çölleşme tehlikesini
çağrıştırmaktadır. Bu tahminlerin gerçekleşmesi halinde hem
kentsel yaşamı hem de tarımsal üretimi köklü şekilde etkileyecek
büyük ölçekli değişimlerin ortaya çıkacağını kestirmek güç değildir.
III.3. Küresel İklim Değişimi Nasıl Durdurulabilir?
Eğer medeniyet vakit kaybetmeden halihazırdaki küresel karbon
emisyon değerlerini yüzyıl içinde yaklaşık ¼ seviyesine indirecek
şekilde güçlü bir enerji dönüşümü yaşarsa bu başarılabilir.
Fakat burada üç süredurum sorunuyla karşı karşıyayız. Birincisi,
böylesi bir enerji dönüşümü nasıl ve hangi sürede başarılacak
– bu küresel adalet perspektifiyle ele alınması gereken politik
bir süredurum. Halen, Kyoto protokolü altında bile küresel karbon
emisyon değerleri artmaya devam ediyor. İkincisi, atmosferik
seragazları temel dinamiğiyle ilgili bir süredurum. Pekçok kişinin
zannettiğinin aksine, küresel karbon emisyonları azaldığında
atmosferdeki karbondioksit miktarı da azalmıyor. Atmosferdeki
karbondioksit miktarının azalabilmesi için karbon emisyonlarının
karbon soğurulmasından (atmosferdeki karbondioksitin okyanuslar
ve bitkiler tarafından alınması, soğurulması süreci) daha aşağı
seviyelere çekilmesi gerekiyor. Örneğin, atmosferdeki karbondioksit
miktarını yarın azaltmaya başlamak için küresel karbon emisyonlarını
bugün ½ oranında azaltabilmeliyiz - ki henüz, mevcut küresel
sözleşmelerin öngördüğü bu değerden çok uzak. Üçüncüsü, atmosferdeki
seragazı miktarı sabitlendiğinde dahi, iklimin kendisini bu
miktara adapte etmeye belki bir yüzyıl kadar daha sürecek. Çünkü
güneşten alınan kısadalga ışıma ve uzaya yansıyan uzundalga
ışıma arasında dengenin yeniden kurulabilmesi için yerküre ısınmaya
bir süre daha devam edecek.
Şekil 11 sözkonusu değişimin nasıl gerçekleşmesi gerektiğini
göstermektedir. Eğer birinci süredurum makul bir sürede aşılıp
küresel karbon emisyonları süratle azalmaya başlarsa, atmosferdeki
karbondioksit miktarı 450 ppm seviyesinde stabilize edilebilir,
IPCC'nin öngürdüğü 1.4-2.5 oC sıcaklık artışı beklentisine uygun
hazırlıklara başlanır.

Şekil 11. Makul bir iklim geleceği vaadeden karbon emisyon yörüngesi.
Toparlamak için, bu üç süredurum meselesini şu analojiyle tekrar
ifade edebiliriz: Bir otoyolda süratle arabanızı sürerken karşınıza
bir barikat çıkıyor, bu barikata çarpmamalısınız veya çok yavaşça
çarpmalısınız ki kaza hafif atlatılabilsin. Birinci süredurum
barikatı farketmeniz ve karar verip frene basmanız için gereken
süre; ikinci süredurum frene bastıktan sonra arabanın yavaşlayarak
durması için gerekli süre; üçüncü süredurum için de şöyle bir
benzetme mümkün: aslında o barikat sabit değil, size doğru,
sizin ona yaklaşma hızınıza bağlı olarak yaklaşıyor ve siz durduktan
sonra da yaklaşmaya devam edecek. Burada küresel bir iklim stratejisi
bakımından önemli olan ikinci ve üçüncü süredurumlar nedeniyle
ağır bir kazaya uğramamak için frene ne zaman ne şiddetle basılacağına
karar vermek. Bu teknolojici/indirgemeci yaklaşımları tek başına
geçersizleştiren, topyekün küresel dönüşüm gerektiren sistemik
bir meseledir.
III. 4. Küresel İklim Değişimi Durdurulabilir mi?
Günümüz uygarlığı karbon bağımlısıdır. Ekonomik büyüme, endüstrüleşme
ve zenginlik fosil yakıt tüketimi ve karbon emisyonlarıyla güçlü
bir korelasyon taşımaktadır. Endüstriyel merkez ülkeler bugün
sahip oldukları refah seviyesini yüzelli yıldır yakıp atmosfere
saldıkları fosil yakıtların varlığına borçludur. Dünya ekonomisi
büyüdükçe buna bağlı olarak daha fazla karbon atmosfere salınmıştır.
Tüketim, enerji tüketimi, GSMH ve karbon emisyon değerleri,
hepsi son 150 yıl içerisinde üstel olarak büyümüştür. Bugün
gelinen noktada endüstrileşmiş merkez ülkeler karbon soğurulması
görevini yerine getirsin diye gezegene (ve tüm insanlığa) tahsis
edilmiş olan atmosferik uzayın hemen tamamını tüketmişlerdir.
Çevre ülkeler için merkez modelini takip ederek karbon yoğun
bir şekilde büyüyebilecekleri bir boşluk kalmamıştır. Bu olguyu
bizi dengeli bir iklim geleceğine taşıyacağını varsaydığımız
karbon emisyon yörüngesi üzerinde açıklayabiliriz (Şekil 12).
Buna göre işlerin olduğu şekilde devam etmesi durumunda, sadece
çevre ülkelerden kaynaklanan karbon emisyon miktarı 20 sene
içerisinde güvenli emisyon yörüngesinin dışına çıkacaktır. O
halde sorun yalnızca merkezin veya çevrenin tek başına adım
atmasıyla çözülecek bir sorun değildir.

Şekil 12. Güvenli iklim yörüngesi ve merkez – çevre ülkelerin
karbon emisyonları.
Kuzey ve Güney ya da merkez ve çevre arasında küresel çevre
sorunları hakkında bugüne dek süregiden tartışmalar "nüfus"
ve "tüketim" ikilemine takılmıştır. Küresel ekolojik kriz 1970'lerden
beri devletlararası sistemin gündemine girmiştir. O tarihten
beri BM şemsiyesi altında yapılan pekçok görüşme ve imzalanan
sözleşme Kuzey ve Güney arasında "aşırı tüketim mi yoksa aşırı
nüfus mu" tartışmasına indirgenebilecek bir ağız dalaşına sahne
olmuştur. Oysa küresel ekonominin gezegenin taşıma kapasitesini
aştığı günümüzde sorunlar hem etkileri hem de nedenleri itibariyle
küreselleşmiştir ve çözüm bu ikilemin aşılmasını zorunlu kılmaktadır.
Fakat sorunlar sorumluluğun eşit bir şekilde paylaştırılmasıyla
da çözülemez. Çözüm arayışları üzerinde kafa yorarken merkez
ülkelerin çevre ülkelere bir "ekolojik borçları" olduğu unutulmamalıdır.
Küresel iklim problemi sözkonusu olduğunda "ekolojik borç" şurdan
kaynaklanmaktadır: Merkez ülkeler insanlığın ortak atmosferik
uzayını doldurmuşlardır (insanların ortak ormanlarını yok etmişlerdir).
Geçmişten aktarılan bu yüklü borcun ciddi bir muhasebesi belki
de aslında günümüzde Güney'in Kuzey'e değil, Kuzey'in Güney'e
borçlu olduğunu ortaya koyacaktır.
Yaşayabilir ve makul bir iklim sözleşmesi için hem merkez hem
de çevre ülkelerin gönüllü katılımı gerekmektedir. Bu çerçevede
New Delhi Bilim ve Çevre Merkezi, Global Commons Institute (www.gci.org.uk),
EcoEquity (www.ecoequity.org) gibi çevreler tarafından savunulan
"kişibaşına eşit emisyon hakları" ve "azalma ve yakınsama" önerileri
ciddiye alınması gereken bir perspektif sunmaktadır : Günümüzde
senelik dünya karbon emisyon ortalaması 1 ton/yıl civarındadır.
Bu rakam ABD için 5 ton/yıl, Japonya ve Batı Avrupa için 2 ila
5 ton/yıl arasındadır. Güney ülkeleri için bu rakamın ortalalaması
0.6'dır. 50'den fazla kalkınmakta olan ülke için 0.2'den azdır
(Şekil 13). Toplam nüfusun bu yüzyılın sonunda 10 milyar seviyesinde
stabilize edilebildiği bir dünyada atmosferdeki seragazı miktarının
büyük felaketleri tetiklemeyecek makul bir seviyede dengeye
oturtulabilmesi için dünya ortalamasının vakit kaybedilmeden
aşamalı olarak 0.3 ton/yıl/kişi değerine düşürülmesi gerekmektedir.
Güney ülkelerinden, kendilerine kalkınmalarını engellemeyecek
bir emisyon tahsisi için güvence verilmeksizin gelecekteki emisyonlarını
sınırlandırmalarını beklemek makul değildir. Bu çıkmazdan kurtulabilmek
için uzun vadede emisyonların her birey için atmosferik ortak
mülk üzerinde eşit haklar prensibi temelinde tahsis edilmesi
gerekir. Bu öneri aynı zamanda hem Kuzey hem de Güney için teşvik
edici olması için emisyon haklarının ticaretini de içermektedir.

Şekil 13. Kişibaşına senelik karbon emisyonları.
İlk küresel iklim sözleşmesi 1992'deki Rio Dünya Zirvesi'nde
imzalanmıştı. Bu sözleşmeyle birlikte Kuzey ülkeleri sürdürülebilir
kalkınma çağını başlatmaya ve Güney'e gerekli teknolojik ve
ekonomik yardımı sağlamaya söz vermişlerdi. 1990'lara ve bugünlere
egemen olan yukarıdan küreselleşme ve emperyal savaşlar dalgası
Rio ruhunu aşırı derecede zedelemiş olsa da bu arada çeşitli
adımlar atılabildi. 1995 Berlin Sözleşmesi'yle Kuzey ülkeleri
Güney'in en azından bir süre için muaf tutulacağı bağlayıcı
seragazı emisyon indirimleri yapmayı kabul ederek ilk adımı
atmaya söz verdiler. 1997'de Kyoto'da imzalanan protokol ile
seragazı emisyonlarını 2008 ve 2012 yılları arasında 1990 seviyesinin
%5.2 altına çekmeyi prensip olarak kabul ettiler. (Bu arada,
Türkiye BM İklim Sözleşmesini imzalamış fakat ardından gelen
protokollere imza atmamıştır, bunun nedeni sözleşmenin ek metinlerinde
bir OECD ülkesi olarak kalkınmış ülkelerle benzer yükümlülükler
altına alınmış olmasıdır.)
Kyoto Protokolü bugüne dek sözleşmeye taraf 182 ülkenin 112'si
tarafından imzalanmış, en son Rusya'nın katılımıyla yaptırım
gücü kazanmıştır. Kyoto Protokolü bir ilk adım olarak önemli
bir değer taşımaktadır. Ancak, iklim değişiminin durdurulabilmesi
için gecikmeden çok daha büyük adımların atılması gerektiğini
belirttik. 2005 Şubat ayından itibaren Kyoto ikinci taahhüt
dönemiyle ilgili görüşmeler başlayacak. ABD Bush yönetiminin
öncelikli olarak ABD kamuoyunu etkilemeyi hedefleyen 2002 yılı
"Temiz Gökyüzü İnsiyatifi" yutturmacası ile birlikte Kyoto'yu
reddetmiş olması ve henüz Güney ülkelerini de Kyoto çerçevesine
davet edecek ilkelerin ortada bulunmayışı iklim sözleşmelerinin
geleceğini karanlık altında bırakmaktadır.
Önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde zengin ve yoksul, tüm dünya
emisyonlarını kişibaşına yaklaşık 0.3 ton/yıl seviyesinde buluşturmayı
hedefleyen uygulanabilir bir iklim sözleşmesi mümkün mü? Dünya
sisteminde Kuzey ve Güney arasındaki eşitsiz ilişkileri köklü
bir şekilde değiştirmeye aday böylesi bir proje hayata geçirilebilir
mi? İklim görüşme masalarında insiyatif devlet seçkinleri ve
fosil yakıt lobilerinin elinde kaldığı sürece bu mümkün değil.
Küresel iklim sorunu yapısı gereği küresel mücadeleyi ve bölgesel,
ulusal, grupsal ve bireysel çıkarların çok üzerine çıkan küresel
bir dayanışmayı zorunlu kılıyor. İklim sözleşmelerinin ve dünyanın
geleceği aşağıdan küreselleşmeci hareketlerin bu alandaki etkinliklerini
artırmalarına bağlı. Gelecek on yıllarda iklim adaleti arayışı
küresel adalet arayışının ayrılmaz, bütünsel bir parçası olmaya
aday gözüküyor.
IV. TARTIŞMA
Küresel ekolojik krizin diğer bileşenleri (biyoçeşitliliğin
yok olması, tarım ve gıda sorunu, toksik atıklar vs.) incelendiğinde,
iklim problemine benzer bir şekilde, kanserli bir hücre gibi
büyüyen ve büyürken bölgesel ve sınıfsal eşitsizlik ve hiyerarşileri
üreten bir yapının işleyişinden kaynaklandığı görülecektir.
Bu eşitsizlikler ve hiyerarşiler çözümün önünü de tıkamaktadır.
Sözkonusu yapının işleyişi ve diğer küresel ekolojik sorunların
bu yapının işleyişiyle nasıl ilişkilendiği önemli araştırma
ve inceleme konularıdır. Fakat mevcut toplumsal ekonomik sistemimizin
sürekli büyümesi, giderek daha fazla kaynak ve enerji talep
ediyor ve daha fazla atık madde ve atık enerji üretiyor olması
insanlığın içinde bulunduğu durumun sürdürülemez olduğunu göstermektedir.