Türk Üst Kimliği Yerine İslam Üst Kimliği mi ?
Alişan Akpınar
24 Aralık 2007
Son birkaç haftada meydana gelen bazı olaylar, AKP ve ordunun Kürt meselesi konusunda anlaşmaya vardığı izlenimini güçlendiriyor. Elbette ki bu anlaşma, ordu ve AKP’nin her açıdan sorunsuz bir süreç yaşayacağı ve her konuda uzlaştığı anlamında okunmamalıdır. Buradaki uzlaşmanın Kürt meselesi üzerinden gerçekleştiği söylenebilir. Yine ABD’nin anlaşmadaki payı ve olayın dış politik yönü bu yazıda ele alınmayacaktır ama bu antlaşmanın bir tarafında da ABD’nin olduğu söylenebilir.
Son süreçte yaşananlara bakacak olursak; öncelikle Cumhuriyet tarihinin en büyük hukuk skandallarından biri olarak adlandırılması muhtemel, beş insanı yaralayıp ikisini öldüren iki subay ve bir PKK itirafçısının serbest bırakılması -ki söylemeden geçemeyeceğim, her fırsatta Kürtler şiddetle aralarına mesafe koymalıdır diyen kesimlerden ve necip Türk medyasından ses çıkmadı. Bu durum aslında kimin şiddetle arasına mesafe koyması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur diye düşünüyorum. İkinci olarak tamamen sudan bahanelerle DTP genel başkanının tutuklanarak hapse atılması ve nihayet PKK kamplarına yönelik hava saldırılarının gerçekleşmesi.
Tüm bu veriler düşünüldüğünde AKP ve ordu arasında yapılan antlaşmada, ordunun “Kürt meselesi öncelikle askeri bir meselesidir” ve askeri yöntemlerle çözülmelidir tezinin kabul edildiğini görmekteyiz. Üstelik ordunun, “bölücülük hangi yöntemle yapılırsa yapılsın bölücülüktür” tezinin de en azından şimdilik gündemde olduğunu ve bu süreçte Kürtlerin siyasal ve kültürel hakları konusunda yapılan her türlü çıkışın engelleneceğini, izin verilmeyeceğini söyleyebiliriz. Bu noktada ordunun, “Kürtlere verebileceğimiz en büyük hak, onların varlığını tanımamızdır, bundan daha fazlası Türkiye’nin bölünmesi anlamına gelir ve asla izin vermeyiz” görüşünün ağırlık kazandığı ve Kürtlere yönelik her hangi bir açılımın düşünülmediği anlaşılıyor. Her ne kadar, Türk kamuoyunda, yapılan operasyonun, Kürtlere yönelik bir açılım için ortam oluşturmak amacını taşıdığı dile getirilse de ben bu kanıda değilim. En azından Kürt hareketi büyük oranda marjinalize edilmeden, bu tür bir açılımımın gerçekleşmeyeceğini düşünüyorum.
Ancak tam bu noktada ortaya önemli bir sorun çıkıyor; bu güne kadar Türk üst kimliği altında asimile olmayan Şafii ve Sünni Kürtler nasıl asimile edilecek? Bu noktada belirtmek gerekir ki, devletin Kürtleri asimile etme politikası, Alevi Kürtler açısından bakıldığında büyük oranda gerçekleşmiş bir projedir. Ayrıca ele alınması gereken çok önemli bir konu olmakla beraber, Alevilerin Cumhuriyet döneminde yaşamış oldukları sınıfsal ve sosyal dönüşüm başta olmak üzere, bir çok başka nedenle birlikte büyük oranda Türk üst kimliği altında asimile olduğunu hatta biraz daha ileri giderek rejimin statükosunun korunması konusunda da ordunun temel dayanaklarından biri haline geldiğini tespit edebiliriz. Sorumuza geri dönecek olursak, Sünni ve Şafii Kürtler nasıl asimile edilecek?
İşte bu noktada devreye AKP giriyor. Sünni ve Şafii Kürtleri Türk üst kimliği altında asimile etmek imkansız gibi görünüyor, ancak İslam üst kimliği altında asimile etmek ya da en azından şimdilik pasifize etmek pekala mümkün olabilir. Dolayısıyla, uzun zamandır bölgede DTP’den fazla oy alan ilk parti olan AKP, Şafii ve Sünni Kürtlerin İslam üst kimliği altında asimile edilmesi konusunda görevlendirilmiş bulunuyor. Başbakanın son günlerde yaptığı konuşmalarda sık sık Osmanlı referansını kullanması rastlantı olmasa gerek. Alevilerin AKP ve Türkiye’de yükselişe geçen İslami hareketten duyduğu rahatsızlık ise tamamen yok edilmese bile AKP’nin son zamanlardaki “Alevi açılımıyla” giderilmeye çalışılıyor.
Ulus devlet anlayışlarının “toplumsal mühendislik” olarak değerlendirebileceğimiz bu tür girişim ve projelerine yüzyılın başından beri yabancı değiliz. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurduğu “Aşair ve Muhacirin Müdiriyet-i Umumiyesi” aracılığıyla başlattığı çabalar; İTC’li bazı ideologların bu konularda teorik alt yapıyı oluşturdukları, örneğin Habil Adem isimli bir İTC görevlisinin Dr. Friç takma ismiyle 1918 yılında “Kürtler” diye bir kitap yazarak Kürtlerin Turani bir ırk olduğu görüşünü ortaya attığı, yine Baha Sait’in Aleviler gerçek Türklerdir tezini ilk kez olarak ortaya atarak bu söylemi gündeme taşıdığı bilinmektedir. 1923 yılında kurulan Cumhuriyet rejimi bu projeleri ufak tefek değişikliklerle devralmış ve devam ettirmiştir. Bu gün, yeni gelişmeler sonucunda projede ufak bir değişiklik daha yapılmış ve Alevi olmayan Kürtlerin İslam üst kimliği altında asimile edilmesi, projeye dahil edilmiştir.
Bu tür projelerin zaman zaman veya kısmen başarılı olduğunu, zaman zaman karşılığını bulamadığını görürüz. Yeni projenin akıbeti, proje sahiplerinden çok, projenin muhatabı olan Kürtlere ve Kürt hareketine bağlı gibi görünüyor. Toplum tabanından uzak, yüksek siyaset yapma geleneğinden kopamayan bir Kürt hareketinin, Kürtlerin en temel insan haklarından biri olan anadilde eğitim hakkını talep etme konusunda bile başarısız bir performans sergilemesi şu an için umutlu bir tablo ortaya koymuyor.