Türkiye’de Neler Oluyor: Bir Basitleştirme Denemesi
Alişan Akpınar
17 Mayıs 2007
Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, amacım son günlerdeki
siyasi karmaşa içerisinde, durumu basitleştirerek anlamaya çalışmaktır.
Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde bu basitleştirme denemesinin
işe yarayabileceğini düşünüyorum.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, devletin yönetimini
eline geçiren kadronun, iki temel anlayışı kurucu ideoloji haline
getirdiğini görmekteyiz. Bunlardan birincisi, kurulan devletin,
imparatorluk geleneğinden uzaklaştırılarak tek ulusa dayalı bir
ulus devlet olması, ikincisi, batılılaşmayla birlikte toplumun İslami
görüntüsünün ve zihniyetinin silinerek, “laik” ve “çağdaş” bir toplum
yaratılması.
Bunlardan birincisi için çalışmalar zaten yıllar önce İttihat
ve Terakki Cemiyeti (İTC) tarafından başlatılmıştı. Başlatılan çalışmanın
temel amacı, ülkedeki gayrimüslim azınlığı olabildiğince Türk ülkesi
olarak adlandırılan bölgenin dışına atmak, Müslüman azınlık olarak
nitelendirebileceğimiz Kürt, Çerkez, Arap gibi grupları da yapabildiği
kadar asimile etmekti. Dönemin İTC ideologlarından Hüseyin Cahit’in
söyledikleri çok açıktır.
“Genç Türkler de insandır, onlar da milliyetlerine son derece
merbutturlar; eğer ellerinden gelseydi, kendilerinin ihtiyarına
bırakılmış olsaydı, bu gün Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki bütün
akvamı bir dakika bile kaybetmeden Türk yaparlardı. Bundan hiç şüphe
edilmemeli.”
[1]
Ancak I. Dünya savaşının başlaması Müslüman grupların asimilasyonunu
bir süre durdurmuştur. Çünkü bu süreçte İslam birliğine ihtiyaç
vardır ve böyle bir ortamda asimilasyon söz konusu olamazdı. Oysa
dönem gayrimüslimleri ülke dışına atmak için uygun bir ortam sağlıyordu.
İTC bu uygun ortamı kullanır ve hepimizin bildiği 1915 “Ermeni Tehcirini”
gerçekleştirir. Böylelikle en büyük sorun olarak gördükleri Ermenilerden
kurtulmuşlardır artık.
Savaşın beklenmedik sonuçlar doğurması, Osmanlı’nın neredeyse
yok olma sürecine girmesi, bu planın bir süre askıya alınmasına
neden olmuştur. Ancak 1923 yılından itibaren süreç tekrar işlemeye
başlamış, öncelikle “Büyük Mübadele” olarak bilinen olayla ülkedeki
Rumlar ülke dışına atılmış ve ülkeyi gayrimüslimlerden temizleme
politikası yeniden uygulamaya konmuştur. Zaten daha sonraki yıllarda
da bu bir devlet politikası olarak hep uygulamada kalmış, Varlık
Vergisi, 1955 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen 6-7 Eylül olayları,
hep bu amaca hizmet etmiş ve gerçekten de Türkiye gayrimüslimlerden
arındırılmıştır.
Olayın ikinci boyutu olarak, ülkedeki en büyük Müslüman azınlığın,
yani Kürtlerin asimile edilmesi bir devlet politikası olarak uygulamaya
konmuştur. Bilindiği gibi 1990’lı yıllara kadar Türkiye Cumhuriyeti
Devleti ülkede Kürt diye bir etnik grubun olduğunu resmen kabul
etmemiş, Kürt denen bu insanların aslında Türk olduklarını sık sık
devlet politikası olarak tekrar etmiştir.
İslami kesim için ise durum biraz daha farklıdır. Özellikle 1950’li
yıllardan sonra devletle İslami kesim diye adlandırabileceğimiz
grup arasında zımni bir sözleşme var gibidir. Kamusal alana çıkmadıkları,
kamusal alanda faaliyet göstermedikleri müddetçe bu kesimlere dokunulmamış,
zaman zaman gelişen “Komünizim tehlikesine” karşı bir müttefik olarak
kullanılmış, zaman zaman da Necmettin Erbakan’ın “kadayıfın altı
kızarıyor” türünden klasikleşmiş yaklaşımlarıyla Türk siyasetinin
bir rengi olarak görülmüş ve siyasetin komik unsuru olarak mizah
dergilerinin vazgeçilmez konusu haline gelmiştir.
Bu arada, ülkenin gerçek sahibi ve kurucusu olarak kendini gören
ordu, kurucu ideolojide yaşanacak en ufak bir esnemeyi dahi kabul
edemeyeceğini 1960 yılında yaptığı askeri darbeyle göstermiştir.
Bu darbeyle birlikte Türkiye’de demokrasi ve sivil toplum kavramları,
kurulan askeri vesayet sistemi tarafından kesin olarak tanımlanmış,
bu tanımların dışına çıkıldığı anda da müdahale ederek ilgili kişi
ve grupları tanımın içerisine yeniden çekmiştir. Kısa bir yazıda
uzun bir alıntı yapmak her ne kadar doğru bir yöntem olmasa da Türkiye’de
kurulan bu vesayet sistemini, tamamen dışardan bir göz olarak tanımladığı
için Ernest Gellner’in şu satırlarını buraya almayı yerinde buluyorum:
“Türkiye’yi ilk kez, Şerif Mardin’in sayesinde yaşadığım büyüleyici
bir olayla yakından tanıdım. 1960’larda, eski ve ilk kuşak Kemalist
elitin mensuplarının henüz hayatta olduğu sıradaydı. Toplum ve din
üzerine bir konferansa davet edildiğimde, onların ruh halini gözleme
olanağını buldum. Davet yazısında oldukça zararsız görünen şöyle
bir gerekçe belirtiliyordu: Din müthiş önemli bir olgudur ve incelenmesi
gerekir. Buna kimse itiraz edemezdi. Ama Türkiye’ye vardığımda,
konferansın içeriğinin çok daha özgül olduğunu gördüm: Köylülerin
ve kasabalıların o sırada dinle flört eden partilere oy vermesinin
önüne nasıl geçeriz?
Görebildiğim kadarıyla, temel ikilem Kemalist mirasın Batı’nın
sosyopolitik sistemine bağlı olmasıydı; bu sistemin uygulanması
halinde, dinle flört eden ve Kemalist gelenekten kopan insanlar
eninde sonunda seçimleri kazanacaklardı. O halde ya demokrasiden
vazgeçip uygulamanız beklenen ilkelere ters düşeceksiniz ya da demokrasinin
gereklerini yerine getirip iktidara geldiğinde demokrasiden uzaklaşacak
olan insanların seçimleri kazanmasına izin vereceksiniz. Bu ikilemin
etkisiyle çevrimli yeni bir siyasal sistem ortaya çıktı ve bir süre
için kurumsallaşır gibi oldu. İbn Haldun’un çevriminden epeyce farklıydı.
Yeni demokratik geleneğin bekçisi olan ordu özgür seçimlerin yapılmasına
izin verir; seçimleri kazanan parti Kemalist gelenekten kopmaya
yönelir; bunun üzerine ordu yönetime el koyar ve partinin liderini
asar; ama bir süre sonra yönetimi geri verir ve işler aynı çevrimde
sürüp gider. Sanırım Mark Twain’in söylediği bir söz var: ‘Sigarayı
bırakmak kolaydır, ben birçok kez bıraktım.’ Aynı şekilde Türk ordusu
da demokrasiyi yeniden kurmanın kolay olduğunu, bunu birçok kez
yaptığını söyleyebilir. Dolayısıyla bu çevrim sanki kurumsallaşmış
gibiydi.” [2]
Velhasıl-ı kelam, bu yazının konusu olamayacak kadar uzun ve
önemli süreçlerin ardından Türkiye’de 1985 yılından itibaren yeni
bir dönemin başladığı, askeri vesayet altında da olsa önce ekonomide,
ardından da kaçınılmaz olarak toplumsal alanda ciddi bir liberalizasyon
sürecine girildiği görülmüştür. Bu süreçte ülkedeki Kürt muhalefetinin
beklenmedik bir çıkış göstermesi ve 1984 yılında PKK’nın başlattığı
gerilla mücadelesi, Türkiye’deki ‘sol’ etkiyi kırmak için ordunun
dini grup ve cemaatlerin örgütlenmelerine göz yumması, Türkiye Cumhuriyeti’nin
gömdüğü iki hayaletin ortaya çıkması durumunu doğurmuştur: Kürtler
ve İslamcılar. Bugün de “ulusalcılar” diye adlandırılan grupların
sık sık dile getirdikleri şey tam da buna işaret etmektedir: “Bugün
Türkiye’nin iki büyük sorunu vardır, birincisi etnik bölücülük,
ikincisi dincilik”
1990’lı yıllara gelindiğinde sorun artık gizlenemeyecek kadar
büyüktür. Türkiye Devleti durum karşısında kararını verir, cumhuriyetin
kurucu ideolojisine sahip çıkılacaktır. Yani “ulus devlet” ve “laiklik”
konularında asla taviz verilmeyecektir. 1992- 1999 arasında yaşanan
dönem aslında bu kararın bir sonucu olarak yaşanmıştır. On binlerle
ifade edilen ölü, binlerle ifade edilen faili meçhul cinayet, milyonlarla
ifade edilen Kürdün tehciri, 28 Şubat darbesi vs…Ancak bu yapılanlar
durumu değiştirmediği gibi Türk Devleti’ni de büyük bir ekonomik
yıkıma uğratmıştır. Bu dönemin ekonomik ve sosyal faturası çok ağırdır.
1999’a gelindiğinde “Cumhuriyetin kurucu ideolojisine ne pahasına
olursa olsun sahip çıkma” politikası iflas noktasına gelmişti. Derken
olaylar bir birini takip etti, Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir
komployla yakalanması, yaşanan büyük deprem, AB sürecinin hızlanması,
bir anda Türkiye’deki değişim yanlısı sesi ortaya çıkardı ve güçlendirdi.
“Cumhuriyetin artık bu kurucu ideoloji mitinden kurtulması gerek”,
“cumhuriyeti yeniden tanımlamalı”, “cumhuriyeti demokratikleştirmek
gerek”, şeklinde ifadelerle dile gelen ve aslında Türkiye’nin AB
süreciyle birlikte demokratikleşeceği ve demokrasiyle birlikte de
hem Kürt sorununun hem İslam meselesinin kendiliğinde bir gerilim
unsuru olmaktan çıkacağı anlayışı hakim anlayış olmaya başladı.
2000-2004 arasındaki dönem hatırlanırsa, Türkiye’de esen iyimser
havanın ne boyutta olduğu görülebilir.
Ancak 2004’ten itibaren bir şeyler değişmeye başladı ve artık
yok olduğu sanılan “Cumhuriyetin kurucu ideolojisine ne pahasına
olursa olsun sahip çıkma” anlayışı yok olmadığını dile getirdiği
gibi, çeşitli yollarla, özellikle orta sınıf içinde örgütlenmeye
başladı. Yukarıda da belirtildiği gibi bu yazı, süreci basitleştirerek
anlama çabasıyla yazıldığı için, “neden bu böyle oldu?” sorusuna
uzun bir cevap vermeyi düşünmüyorum, ancak belirli bazı başlıkları
ortaya atmak mümkün. Türkiye’deki değişim ve demokrasi yanlılarının,
ülkenin demokratikleştirilmesi sürecini AB’ye havale etmesi ve örgütledikleri
atalet, AB’nin içindeki sağcı kanadın giderek güçlenmesi ve Türkiye
karşıtı söylemin buna mukabil ortaya çıkması, bununla beraber AB’ye
girileceğine dair umudun zayıflaması, ABD’nin Irak’ı işgali ve Orta
Doğu’da başlayan yeni süreç, değişim karşıtı grupların, başta AB
süreci sonucunda tasfiye olacağını düşünen ordunun inisiyatifiyle
yeniden örgütlenerek atağa kalkması (ki bu atağın AB’ye girme umutlarının
iyice zayıflamasıyla başladığını görmek mümkün) vs…
Bugün gelinen noktada önümüzde şu sorular duruyor: Türkiye Cumhuriyeti
sorunlarını demokratikleşerek mi çözecek? Yoksa kurucu ideolojisinde
direterek mi bu sorunları “yok edecek”. İkinci cevabı verenler,
kurucu ideolojide direnenler, ordunun önderliğinde var güçleriyle
bastırıyorlar. Eğer demokrasi ve değişim yanlısı güçler, kararlı
bir irade gösteremezlerse, bu süreçte aktif ve etkili bir çıkış
sergileyemezlerse, ki en azından şu anda böyle bir irade ortaya
çıkmış gibi gözükmüyor, yeniden 1992-2000 arasındaki döneme benzer
bir sürecin başlayabileceği ve hatta Orta Doğu’da olanlar da düşünüldüğünde
çok daha vahim sonuçlar doğuracak bir sürece girilebileceği öngörüsünde
bulunulabilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi demokrasi ve değişim
yanlılarının sergileyecekleri irade burada belirleyici öğe olacaktır
diye düşünüyorum. Çünkü statükocu ihtimalin, özellikle ekonomik
olarak bir çıkmazda olduğunu, Türkiye’nin son yirmi yılında ne olursa
olsun köprünün altından çok suların aktığını görmek gerekir. Ancak
demokrasi yanlısı iradenin ortaya çıkmaması, toplumun, “Ordu mu-
İslamcılar mı” şeklinde yapay ve aslında gerçekçi olmayan bir ikilemin
içerisine sokulması, üçüncü bir söylem alanının açılmaması, meydanı
statükocu güçlere bırakacaktır. Nitekim Ankara, İstanbul ve İzmir
mitinglerinde meydanları dolduran kalabalıkların homojen bir yapıya
sahip olmadıkları, doğru bir muhalefet örgütlenmesi ile (en azından
önemli bir bölümünün) değişim yanlısı bir mecraya da akabilecekleri
görülmelidir.
Notlar:
[1] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst. 1988, s. 97-98.
[2] Ernest Gellner, “Karşılaştırmalı Perspektiften Türk Seçeneği”,
Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik içinde, Edtr: Sibel Bozdoğan- Reşat Kasaba, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1998, s. 198.