Sık Kullanılan Bir Teknik; Melodram
Hilmi Atıl Ünal
Görsel sanatların hepsinde, özellikle sahne sanatlarında
sanatın ne amaçla yapıldığı her zaman tartışma konusu olmuştur.
Bu tartışmanın odaklandığı soru da "sanat sanat için midir, yoksa
sanat toplum için midir?" sorusudur. 20. yüzyılın başında keskin
kamplaşmalara yol açan bu tartışma dönemin iki büyük sanat adamını
da karşı karşıya getirmiştir. Max Reinhardt ve Bertolt Brecht. Brecht,
tragedya sanatının tiyatronun ağlayan yüzü ile gülen yüzünün kaynaştığı
bir dram tiyatrosuna evrilmesi gerektiğini savunan Diderot'nun izinden
giderek bu karşı karşıya gelmenin anlamsızlığını vurgulamıştı. Ancak,
kamplaşmanın tarafları Brecht'i politik tiyatro, Reinhardt'ı da
apolitik tiyatronun öncüleri olarak algılamaya devam etti. Sonrasında
bu tartışma yeni bir sanat dalı olarak ortaya çıkan sinemaya da
yansıdı, ki tartışma bugün hala devam etmekte[1]. Bu genel kapsamlı
tartışmayı açmak için, sinemada melodramın kullanımı üzerinden ilerleyeceğim.
Melodram'ı kabaca şu şekilde tanımlayabiliriz:
Melodram, içinde bir dizi olayın geçtiği, kalıplaşmış olay örüntülerine
dayanan bir anlatım türüdür. Olayların başı sonu bellidir. Öykünün
sonu çoğunlukla tek bir noktaya bağlanır. Eser içinde belirli melodramatik
kalıplar sayesinde seyircide etki uyandırılır ve seyirci bu etki
sonucu, olay etkisi içinde sürüklenir. Bu melodramatik kalıplar,
olaylar ve karakterler aracılığıyla gösterilir. Örneğin; olağanüstü
durumlar, düellolar, tuzaklar, komplolar bu olay kalıplarından birkaçı
ve en bilindikleridir. Karakterizasyon ise kahraman yaratma merkezlidir.
İyi adam, kötü adam, korunmaya muhtaç genç kız, soytarı bu karakterlerden
bazılarıdır. Bu anlamda TV'lerimizde gördüğümüz pembe diziler, mendil
ıslatan eski türk filmleri, Kemalettin Tuğcu romanları tipik melodram
örnekleridir. Şunu da söylemek de yarar var ki, melodramların mutlu
sonla bitmesi neredeyse bir gelenek haline gelmiştir. Ancak mutlu
sonla bitmeyen melodram örnekleri de vardır, ancak bu durum kötünün
iyiye boyun eğdirmesi olarak ortaya çıkar. "Dünya kötülerin dünyasıdır."
Yukarıda kabaca tanımladığım melodram gayet aşina
olduğumuz ve çoğumuzun etkilendiği bir tarzdır. Ancak, Marx (Kutsal
Aile, Moskova, 1956) kitabında melodrama farklı bir bakış geliştirir:
Ona göre din ve ahlak, 'doğal' -sefalet ve bahtsızlıklarına rağmen
"doğal"- yaratıkların üstüne çekilmiş bir 'cila' olarak sunulur.
'Cila'nın kökeni çok açıktır: bu ödünç alınmış bilinçliliği bu 'masumlar'a
empoze eden yöneten sınıftır. Halkı 'kurtarmak', onlara bir ruha
sahip olduklarını, bir Tanrı'nın varolduğunu... vs. öğretmek ister;
kısaca söylersek, halka iyilikle ya da gerekirse zorla, papağan
gibi tekrarlayıp dursun diye burjuva ahlağını verir –otursun oturduğu
yerde, sukunetini bozmasın diye. Bu noktada, 'halk'a, sahip olması
gereken bilinçliliği -halk olmak (yani "kurtulmuş", yani tahakküm
altında, felç olmuş, uyuşmuş; yani kısası dindar ve ahlaklı olmak)
için- taşıması gereken bilinçliliği öğretecek bir ders kitabı işlevi
gören, melodram denen o popüler miti icad eden, öneren ya da dayatanın
burjuvazinin ta kendisi olduğunu iddia eder. Ki bakıldığında melodramların,
en azından ülkemizdeki türk filmlerinin bir dönem üstlendiği ve
başarıya ulaştığı misyonu da budur. Bu değerlendirmeye Louis Althusser
de katılmakta ve şunu eklemektedir; bu sadece melodramın değil,
Aristo'nun Poetika'da ortaya koyduğu sanat anlayışının da desturudur.
Aristo'nun felsefi kuramında, insanlar akıl ve
muhakeme yoluyla evrensel bir bilgiye ve mutlak doğrulara sahip
olması beklenen varlıklardır. Ve insanlar akıl yoluyla bilgiye ulaştıklarında
özünü gerçekleştirmiş olurlar. Aristo felsefesi, kendini temel olarak
siyasi ve ahlaki alanda ifade eder. Bilgi ise kendisini ahlaki bir
formda ifade eder. Bunlar ise adalet, erdemlilik, iyilik güzellik,
dürüstlük türünden, bireylerin üzerinde mutlak ve kutsal olan ve
herkes tarafından kabul edilmesi gereken normlardır. Siyasi alanda
ise bilgi "Bu devleti nasıl en iyi yönetebiliriz, devletimizin yurttaş
tipi nasıl omalıdır ve onu nasıl eğitebiliriz" sorunlarını çözmeye
yarayan bir araçtır. Aristo, buradan yola çıkarak, "İyi bir yurttaşın
eğitiminde şiir sanatı nasıl bir rol oynayabilir ya da şiir sanatı
iyi yurttaşların eğitimine katkıda bulunabilir mi?" sorularına cevap
verir. Evet, şiir sanatı, özellikle de tragedya bu işlevi yerine
getirebilecek türden bir "devletin-sistemin bekası" estetiğini oluşturabilir.
Aristo'ya göre sanat mimesisle başlar, katharsisle son bulur.
Aristo, Poetika'da tragedyayı şöyle tanımlar:
başı, sonu, ortası belli bir uzunluk içerisinde olan ahlakça iyi
ve soylu insanların eylemlerini taklit (mimesis) eden şiir sanatıdır.
Amacı ise, uyandırdığı korku ve acıma duygularıyla insanların ruhunu
tutkulardan temizlemektir (katharsis). Ona göre böyle bir etkiyi
yaratan en iyi örnek Sofokles'in Kral Oedipus tragedyasıdır ve bu
oyun üzerinden bilindik üç birlik (mekan, zaman, oyun) kuralını
geliştirir.
Tekrar melodrama dönecek olursak, kökenini Aristo'cu
klasik tiyatrodan aldığını söylemek yanlış olmaz. Bu iki anlayışın
temelde ortaklaştığı nokta, sanatın seyirci ile kurduğu ilişkidir:
'iyi' bir yurttaşın örgütlenerek sistemin bekasının sağlanması.
Bu politik ya da ajit-prop sanatla karıştırılmamalıdır. Doğru, bu
anlayışlar da seyirciyi mesaj verilecek bir kitle olarak algılama
eğilimindedir. Ancak politik sanat olarak nitelendirilen sanat yüzyıllar
boyu sistemle uyuşmayan bir çizgi belirlemiştir. Bu da uyutulan
değil, düşünmeye veya harekete kışkırtılan bir seyirci tasavvuru
gerektirir.
Bu noktada sinema üzerinden esas tartışmak istediğim
konu, hep olumsuz yanlarını saydığım melodram kalıplarına sahip
filmlerin klasikler arasına girmiş olmasıdır. Bu filmlerin bir kısmının
ise kişisel olarak çok etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Dolayısıyla
bu değerlendirmeleri yapmama rağmen melodram kalıplarına sahip bu
filmlerden neden etkilendiğimi, daha doğrusu bu filmleri klasik
melodramlardan ayıranın ne olduğunu tartışmak istiyorum.
Filmlerden biri, Charlie Chaplin'in City of Lights
adlı filmi. Filmde klasik bir melodramda rastlayacağımız bir çok
kalıba rastlarız. Filmin kaba öyküsü şöyledir: Hayatta başarılı
olamamış -elbetteki fakir- bir 'looser', hasta annesine bakmak zorunda
olduğu için ameliyatı için para biriktiremeyen çiçekçi kör kız ve
bu iki karakter arasında gelişen -elbetteki- bir çok trajediye gebe
aşk. Baş kahramanımız -tabi ki Chaplin- hayatın hiçbir alanında
başarılı olamayan bir proleterdir. Ne kadar çabalasa da yükselemez[2].
Ama yine de mutludur. Hegelci anlamda diyalektiğin gereği 'kötü',
'üzücü' bir şeylerin olması gerekmektedir. (Aynen melodramlarda
olduğu gibi; fakirler kesinlikle fakirlikleri yüzünden değil hastalık,
'kötü adam'ların kötülüğü ve benzeri olaylarla sıkıntı yaşarlar.
Aslında çıkan sorunlar toplumsal koşulları gereği çözümsüz hale
gelmektedir ancak bu melodramın konusu değildir ve olamaz da.) 'Kötü',
'üzücü' durum da aşık olduğu kızın özrüdür. Çiçekçi kör kıza kendini
zengin birisi olarak tanıtır ve her gün ondan çiçek almaya başlar.
Giderek yakınlaşırlar ve kahramanımız kızın gözlerini açtırmak için
para bulmak zorundadır. (Sanki aynı filmi, Türk sinemasında da izlemeşiz
gibi geliyor!?) Parayı bulduğu yer de filmin başından beri 'söğüşlediği'
zengin 'yardımsever'dir[3]. Kızın gözleri açılır ancak kahramanımız
fakir biri olarak karşısına çıkmak istemez. Zaten başı 'hırsızlık'
yaptığı için derttedir. İki aşığın yolları ayrılmıştır. Derken...
Şarlo bir gün, kızın çiçek sattığı köşeden geçerken yeni açılan
çiçekçi dükkanını görür. Çiçekçi fakir kör kız, dükkanın sahibi
olmuştur ve iyi bir patron olarak yaşamına devam etmektedir. Kahramanımız
(çok etkileyici bir sahnedir) camdan içeri bakar ve bir süre onu
izler. Çiçek almak ister ama parası yoktur. Sonra içeri girer ve
dolaşırken bir şeyler kırar. Onu dışarı atmaya çalışan kız yüzüne
dokununca onu tanımaya başlar ve mutlu son...
Klasik bir melodram değil mi? Peki o zaman bu
hikayeyi konu alan bu filmi diğerlerinden ayıran nedir?
Bir diğer film Stanley Kubrick'in Artificial
Intelligience'ı (AI). Burada da kendisini gerçek bir insan yapması
için aradığı bir kahinin peşindeki yapay zekaya sahip bir robotun
hikayesini izleriz. O da kaderini değiştirmek için hiçbir şey yapamaz,
'kötülerin dünyası'nda yaşayamaz ve sonunda kurtuluşuna gittiğini
sanarak ölür. Ya da son dönemlerin en iyi filmlerinden Amelie. Türk
sinemasının klasikleşmiş yapıtlarından Selvi Boylum Al Yazmalım,
Muhsin Bey, Züğürt Ağa ve daha bir çokları. Hepsi melodromatik öyküler
barındırmıyor mu? O zaman nedir bu filmleri diğerlerinden ayıran
ya da başka bir deyişle toplumsal yapan?
Chaplin'den başlayalım. Şarlo tiplemesi bu filmde
de -diğer tüm filmlerinde olduğu gibi- bir prototip olarak özdeşleşemeyeceğimiz
bir karakteri canlandırır. Birçok eleştirmenin söylediği gibi otistik
bir tiptir o. Nesneler ve insanlarla ilişkiye giremez. Dolayısıyla
izleyici onda kendisinden bir şeyler bulamaz. Film içinde onun yaşadığı
bir takım olaylarla bir empati kurulabilir ama tümü ile asla. Seyircinin
kendini filmin trajik öyküsüne tamamiyle kaptırmasını önleyen biraz
da budur. Artificial Intelligence da da aynı şeydir özdeşleşmeyi
engelleyen, çünkü baş kahraman bir robottur. Ayrıca filmin finalinde
de filmin başından beri tek bir bireyin gözünden izlediğimiz olayların
sadece ona özgü olmadığını görürüz. Kahramanımız tek, biricik değildir.
Onun durumunda birçok robot vardır, o seri üretimin bir ürünüdür
[4]. Kendisi de bunun farkına varır ama bir nevi intiharı tercih
eder ve kurtuluşuna gitme umuduyla ölüme gider. Yani iki filmde
de öykünün merkezine oturan bireyin bilinçliliğine bir mesafe duyarız.
Bu bilinçlilik yanılsamalı bir bilinçliliktir ve seyirciyi ona karşı
mesafeli tutan kurgu sayesinde katharsis engellenir. Seyirci bu
bilinçliliğin varoluş koşulları ile olan çelişkisine tanık olur.
Aynı şey Selvi Boylum Al Yazmalım'da da vardır. Yüceltilen aşk teması
Türkan Şoray'ın iç sesi ile tartıştırılan emek-mülkiyet ikilemi
ile anlamsızlaşır ve toplumsal bir boyut kazanır. Burada da kahramanın
bilinçliliği ile izlediğimiz olaylar içinde kahramanın kendi bilinçliliği
dışında hareket ettiğine tanık oluruz. Yani yine kahramanımız tek,
biricik, özgün olmaktan çıkmış olur. Arınma engellenir.
Bir başka örnek de Akiro Kurosawa'dan: Yedi Samuray.
Filmde bir köyün trajedisini izleriz. Aynı zamanda köylülerin de,
aynı zamanda samurayların da, aynı zamanda samuray olmaya çalışan
bir köylü çocuğunun da, aynı zamanda bir babanın da, aynı zamanda...
aslında film bir çok farklı bilinçliliğin yanılsamalı dünyalarındaki
kendi trajedilerini anlatır. Herkesin hikayesi kendi yanılsaması
içinde merkezdedir. Hiç kimse kendi kaderini değiştirmek dışında
bir şey düşünmez. (Burada samuraylar köye geldikten sonra ortaya
çıkan kollektif çalışma pratiğini de samurayların kendi bilinçliliği
içinde örgütlediğini belirtmek gerekiyor. Yani samuraylar halkı
örgütleme itkisiyle değil, daha önceki pratikleri doğrultusunda
feodal alışkanlıklarıyla hareket etmektedirler. Finaldeki, "kazanan
toprağın sahibi olan köylülerdir, biz değil" repiliği bunu açıkça
kanıtlar. Çünkü o ana kadar bireysel onur ve egosunu tatmin için
çalışan samuray gerçekle yüzleşmiştir. Shina ve genç öğrencisi bir
arada ol(a)mayacaklardır, ta ki samuraylara 'ihtiyaç' kalmayana
ve köye yerleşene kadar. Ancak zamanında köyleri yağmalayanlar da
birer samuraydır, köye saldıran eşkiyalar da.) Ancak işte tam da
bu ilişkisizlik filmin sulu bir melodram olmasını engelliyor, çünkü
seyirci filmi tüm bu bilinçliliklerin gözünden aynı anda izleyebiliyor.
Yani karakterler tarafından görün(e)meyen şeyi görüyor: toplumsal
gerçekliği, arka planı, diğer olaylar, yani karakterlerin gözlerini
kapattığı ya da göz ardı ettiği veya görmezden geldiği şeyleri;
gerçekleri. [5]
Tüm bu örnekleri ve açıklamaları toparlamak gerekiyor.
Çünkü tüm bu filmleri ucuz melodramlardan ayıran tek bir teknik
ya da tek bir yol yoktur. Tek bir ortak anlayış belki: Hepsi farklı
bir teknik kullanmış olsa da ortaklaştıları nokta seyirciyi öykünün
dışında, ama salondan kaçamayacağı ve eser hakkında düşünmeye zorlayacak
kadar uzakta tutmalarıdır. Althusser'in Brecht üzerinden yaptığı
materyalist tiyatro çözümlemesi de -bir şablon önerisi olarak da
okunabilirse de, ki okunmaması gerekir- bu temel üzerine kuruludur.
Bu aslında klasik tiyatro ile daha doğrusu Aristo
bir hesaplaşmadır. Sinema ya da genelde sanat, kitleleri uyutan
bir afyon mudur, yoksa bilimçağı ile birlikte dönüşüme inanan bir
anlayışla seyirciye düşünmeye mi kışkırtır? Ya da bu ikisinden hangisinin
gerçekleşeceği bir tercih meselesi midir? Peki melodram -sinemanın
kullandığı bir teknik olarak- hangi dramaturjiye hizmet eder? Yoksa
o da mı bir tercih meselesidir? Ya da şöyle sorarsak: "Beğendiğim
ve oldukça etkilendiğim bu filmler, sulu birer melodram mıydı?"
Notlar:
[1] Bugün devam eden tartışmanın dar bir çerçeveye indirgendiğini
ve daha popülist kaygılarla yapıldığını söylemek gerekiyor.
Çünkü, toplum için sanat yaptığını iddia edenlerin de, sanat
için sanat yaptığını iddia edenlerin de arasında popülist kaygılarla
hareket edenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çok.
[2] Zaten yükselmek de istemez. Birçok filmin ve dramın konusu
olan bu durum dini öğreti ile paralelik içerir. Shakespeare
oyunlarında 'chain of being’ olarak tanımlanan da tam olarak
budur: herkes kendi mevkini bilmelidir. "Gökler, yıldızlar ve
bu dünya, büyük bir düzen içinde başa, sıraya, mevkiye, yola,
yordama, ölçülere, mevsimlere, biçimlere, görevlere, geleneklere
saygı gösterirler. İşte onun için güneş, hepsinin ortasında
tüm görkemiyle tahtına oturmuştur (…) Ama yıldızlar başıboş
bir kargaşalığa düştü mü; vebalar, belalar, kavgalar başlar.
(…) Düzen hiçe sayıldı mı, insan yükselmek istedikçe her adımda
geri gider. Baştaki alttakini saymaz olur, onu da bir alttaki;
böylece ilk yanlış adımı atana bakarak herkes kendi üstündekini
hor görür." (bkz. William Shakespeare, Troilos ile Kressida,
I. Perde III. Sahne 5.replik – Odysseus, Adam Yayınevi
1993, s.:34) Ancak kapitalist ekonominin yerleşmesi ve rekabetle
beraber şekillenen modern zamanlara geldikçe, bu katı kast yapısına
dayanan öğretinin yerini 'çalışırsan sen de yükselebilirsin’
gibi sahte bir liberalizm almıştır.
[3] 'Söğüşlediği' karakter, sarhoşken dünya tatlısı bir insanken,
ayıldığında kendi içinde mantıklı gerekçelerle parasının peşine
düşen bir tüccardır. Aslında burada da ayrı bir trajedi yaşanmaktadır:
'iyilik’ ve 'kötülük’ arasında gidip gelen, çelişki içinde yaşayan
bir insanın trajedisi. Aynı tema Brecht’in Bay Puntila ile Uşağı
Matti adlı oyunda da vardır. (bkz. Selin Aydınoğlu, Nazan Saner,
Atıl Ünal, Bertolt Brecht; Hayatı, Büyük Oyunları ve Materyalist
Tiyatro Estetiği, Büo-yıllık 2001-2002, Boğaziçi
Üniversitesi Oyuncuları) Birbirlerinden oldukça etkilenen iki
sanat adamı Brecht ve Chaplin’in aynı temayı aynı şekilde kullanması
da tesadüf değildir.
[4] Buradaki tek olmama durumu benzer bir şekilde Woody Allen’ın
Leonard Zelig filminde de vardır. Film aslında II.Dünya Savaşı’ndan
sonra oluşan, kitle insana karşı bireysel kurtuluş inancının
gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini sorgular ve "hayır" cevabını
verir. "Aslında hepimiz Zelig’in yaptığını yapmıyor muyuz?"
diyerek, seyirciye rahatsız edici bir soru yöneltir.
[5] Althusser’in ideoloji tanımına göre bireyler var olan gerçeklikle
hayali bir ilişki kurarlar. Dolayısıyla gerçekleri kendi ideolojileri
doğrultusunda değerlendirirler. Farklı algılarlar. Shina’nın
ve babası Monza’nın genç samuraya verdikleri farklı tepkilerin
temelinde de bu yatmaktadır. Monza’ya göre samuraylar kızı için
bir tehlikedir. İçinde yaşadığı melodromatik bilinçliliğin mitleri
(burjuva ahlak mitleri) bir köylünün namuslu bir şekilde bir
köylü ile evlenmesini öğütler, bir samurayla değil. Shina içinse
genç samuray, kendine yardım eden bir insandır, bir karşı cinstir.
Ama Shina aynı zamanda babasının bilinçliliğinden dayattığı
baskılardan sıkılmış bir asidir de. Genç samuray da isyanının
bir göstergesidir aynı zamanda.)
Kaynakça:
• Louis Althusser, "Materyalist Bir Tiyatro Üzerine Notlar",
MİMESİS 6, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s.: 258
• Louis Althusser, "Sanat Üzerine Bir Mektup", MİMESİS
6, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s.: 263-67
• Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları,
İletişim Yayınları
• Bertolt Brecht, Sanat Üzerine Yazılar, Cem Yayınevi
1990
• Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi 1990
• Aristotales, Poetika, Remzi Kitabevi
• Mairanne Kesting, Brecht, Adam Yayıncılık 1985
• Martin Esslin, Absürd Tiyatro, Dost Kitabevi 1999
• Martine Esslin, Bertolt Brecht, Columbia University
Press 1969
• Richard Gilman, The Making of Modern Drama, Da Capo
1987
• Claude Hill, "Modern Tiyatro Epik Tiyatrodur", Bertolt
Brecht, Twayne Publishers 1975, Çev: Sevi Bayraktar, Sezin Gündoğan,
Canan Tanır, Büo-yıllık 2001-2002, Boğaziçi Üniversitesi
Oyuncuları
• Selin Aydınoğlu, Nazan Saner, Atıl Ünal, "Bertolt Brecht;
Hayatı, Büyük Oyunları ve Materyalist Tiyatro Estetiği",
Büo-yıllık 2001-2002, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları
|