Sinema ve Hakim İdeoloji
Hilmi Atıl Ünal
Günümüzde sinema deyince, ilk akla gelen Hollywood
oluyor. Hatta bu durum, son 40-50 yıldır bu şekilde varolagelmiş
ve artık kanıksanmış bir halde. Hollywood sineması da bu sanıyı
boş çıkarmayacak şekilde, sinema piyasasının neredeyse tamamına
hakim durumda. Bu hakimiyet sadece finansal anlamda değil, kültürel
alanda da kendini hissetiriyor. Amerika'da komünist avının yaşandığı
dönemde Hollywood'un da ava başlaması ve şu anda yapılan filmlerin
de -istisnalar bulunsa da[1]- belirli
çerçevedeki konuları, belirli bir yere kadar işlemesi yazılı olmayan
bir 'görüş birliği'nin göstergesi. Bu noktada; Hollywood sinemasının
temel işlevi ve bu işlevi yerine getirme yolları üzerine eğilmek
gerekiyor:
Olgular üzerinden tartışmak için son derece bilindik
filmler üzerinden ilerleyeceğim. Soğuk savaş yıllarında politik
gündemin sıcaklığı ile de paslaşarak; Rocky serisinin, ABD-Sovyetler
Birliği çekişmesini konu almaya ve ABD'nin üstünlüğünü ve dürüstlüğünü
ve barışçıllığını vurgulamaya başlaması; Rambo'nnun Sovyetler Birliğini'nin
işgalindeki Afganistan'ı kurtarmaya girişmesi ve ülkeyi 'işgalciler'in
elinden kurtarması en dikkat çeken örneklerdendir. Rambo ve Rocky
serilerinin ilk filmlerinin Amerikan toplumuna dair eleştirel bir
analiz içerdiğini de göz önüne alırsak böyle bir değişim daha da
ilginç bir hale gelir. JFK filmi de -ne kadar iyi niyetle yapılmış
olursa olsun- başka bir örnektir: ülkede FBI veya CIA gibi güvenlik
kurumlarına güvenin sarsıldığı bir dönemde derin devlet; açılan
davalar ve 'artık' açıklanabilecek olan 'top secret' dosyalar aracılığıyla
geçmişi ile hesaplaşmış ve 'içlerindeki arazları' temizleyerek 'temiz'
bir şekilde yoluna devam ettiği imajını çizmiştir. Ve bu dönemde
çekilen JFK bu amaçla yapılmamış olsa bile devlet içindeki
'bir grup kötü'nün hazırladığı komployu anlatır, yani sistem ya
da kurumlar değil bireylerdir hataları yapan. Dolayısıyla belirli
bir konuda sistemi, devleti ya da iktidarı eleştiren -ama belirli
bir çerçeve ve düzeyde- filmler de aslında bilinçli olarak yapılmış,
yaptırılmış ya da filmlerin yapılmalarına göz yumulmuştur.[2]
Kod Adı: Kılıçbalığı adlı filmin 11 Eylül'den sonra gösterimden
kaldırılması da; izin verilebilecek bir filmin değişen politik konjonktürle
'yasaklı' hale gelebilmesine, bir örnektir sadece. Filmlerin temalarının
belirlenmesi ya da temalara izin verilmesi sadece politik içerikli
filmlerde görünmemektedir. Dünyada ABD'nin kütürel hegemonyasından
bahsedilirken, çekilen gençlik filmlerinin özendiriciliği; aşk filmlerinin
burjuva ahlakı dayatmaları; bilim kurgu ya da diğer filmlerin teknoloji
vurgusu belirli bir ortaklık ve paralellik arz etmiyor mu? Özellikle
ülkemizdeki gibi Hollywood'un çöplüğü haline gelmiş sinema endüstrilerinde
bu filmler büyük pay toplamaktadır. American Pie; Ah Mary,
Vah Mary gibi filmlerin ülkemizdeki popülerliği, bu amaçla yapılmasa
da bu filmlerin kültürel etkileşimde ABD lehine iş gördüğünün göstergesidir.
Dramaturjik ve ideolojik noktaların yanısıra,
kalıplaşmış bir Hollywood estetiği de söz konusudur. Güzel-yakışıklı
imgelerinden tutun da, filmlerde kullanılan 'visual' efektlere kadar
üzerinde uzlaşılmış belirli kalıplar vardır. Oyunculuklarda ve oyuncularda
da belirli kalıplar vardır. Aynı şekilde tiplemeler de de. Örneğin
şu anda ülkemizde oynayan sit-com tarzı dizilerin çoğunluğu Amerikan
sinemasının televizyona yansıyan etkisinin bir kopyasıdır. Tiplemelerden
tutun da esprilere kadar Amerikan kültüründe oluşmuş steryotip kalıpları
izleriz, ama Türkiye'de yaşayan ve Türkiye kültüründe yetişmiş bir
Türkiyeli olarak. Bize yabancı bir şeyleri izleriz ve güleriz, ama
niye ve neye güldüğümüzü bilmeden. Çünkü bu dizilere gülünmesi gerektiğini
biliriz. En azından Amerikalılar gülüyormuş diye biliriz ki bu da
yeterlidir. Aynı durum romantik-komedi diye sınıflandırılan filmler
için de geçerlidir, aşkı yücelten dramatik filmler için de. Neye,
nerede, niye ve nasıl tepki vereceğimizi öğrendiğimiz için filmleri
beğeniriz. Bu Hollywood'un bize öğrettiği ve üzerinden kendini yeniden
ürettiği kendi tarzıdır ve sadece Türkiye'de değil tüm dünyada geçerlidir.
Peki bu tarz neye yol açar? II. Dünya Savaşı'nın
ardından kitle insan örgütlenmesine karşı gelişen bireyselleşme
vurgusu günümüzde başlı başına bir sorun haline gelmiştir. Bahsini
ettiğimizi Hollywood ideolojisi de bu bireyselleşmeyi arttırmaya
yönelik hareket etmektedir. İnsanlar bireyselleştikçe; “bana dokunmayan
yılan bin yaşasın", “her koyun kendi bacağından asılır" gibi 'atasözleri'
ile desteklenen toplumsal olaylara kapalı bir yaşam tarzı oluşmakta
ve kolektivist bir yaşamın önü tıkanmaktadır.[3]
Filmlerde sunulan 'gerçekler'e inanılması beklenmekte ve filmler
bu doğrultuda 'gerçekler'i sergilemektedir. Gerçek 'gerçekler' ise,
anti-propogandadır. Eleştirel bir bakış geliştirmeden izlenecek
klasik bir Hollywood filminden edinecekleriniz bunlardır.
Peki Hollywood'un bu tarzının ne zararı vardır?
Böyle bir tarz; sadece klasik anti-emperyalist anlayışla Amerika
karşıtı olunması gerektiği için değil[4],
sanatsal ve dolayısıyla ideolojik açıdan belirli bir anlayışın dayatılması
yanlış olduğu için zararlıdır. Sanatsal filmler yaptığı iddiasıyla
ortaya çıkan Avrupa sineması, karşı-sinema ya da üçünçü sinema farklı
sesler vermeye çalışmaktadır. Ancak bu durum gözardı edilmektedir.
Bunun en önemli örneklerinden biri Japon sinemasıdır[5].
Son dönem “anime"lerin popülerleşmesini saymazsak; sinemaya ilgisi
olan insanların dışında, sadece adları bilinen filmler olarak kalmıştır
Japon filmleri. Yönetmenleri ve oyuncuları da aynı kaderi paylaşır.
Japon sineması ile Hollywood'u teknik açıdan
karşılaştırmak gerekirse, ilk göze çarpan Japon sinemasının anlatım
üslubundaki sadeliğidir. Kurgu buluşları (episodik anlatım, anlatıcı
kullanımı, flashbackler, finaldeki sürprizler) yerine var olan hikayeyi
en basit ve sade şekliyle seyirciye ulaştırmayı hedefleyen bir anlayış
hakimdir. Seyircinin gözünü boyamaya çalışmadan, öykünün (ki Brechtyen
dramaturji ve anlayışına göre oyunun özü öyküde gizlidir) anlaşılması
daha ön plandadır. Popülist bir itki tercih edilmez, ama yine de
popüler bir hale gelebilirler, tabi ki engellenmedikleri sürece.
Bu popülerlik sadece eleştirel bir sinema isteyen seyirci için değil,
herkes için geçerlidir, çünkü filmlerin estetik seviyesi en az Hollywood
kadar yüksektir. Hatta kanıksadığımız kalıplar kullanılmadığı için
çok daha etkileyicidir. Örneğin –Hollywood içinde bir istisna olan
Stanley Kubrick'in Shining'ini ve çocukken izlediğim korku
filmlerini saymazsak- gerçekten korktuğum korku filmleri Japon korku
filmleridir. En çok etkilendiklerim ise Karanlık Sular ve
Mezarlık. Çünkü, Hollywood'un artık klişeleşmiş ve Cem Yılmaz'ın
bile ti'ye aldığı kalıplarının (sessiziliğin ardından ani çığlıklar
veya sesler, kameranın katilin yüzünü göstermemesi, “aaa, katil
uşakmış" klişesi, zoom in-out çekimler ve daha bir çokları) yerine
öykünün, durumun yarattığı korku hissi seyirciye ulaştırılmaya çalışılır.
Yani durum korkusu yapılır, yani Moliére'i diğer komedi yazarlarından
ayıran en önemli özelliğinde olduğu gibi. Moliére, kelime ya da
tip komedisi değil, durum komedisi yapar. Aynı durum Hollywood'un
ve Japon sinemasının mizah anlayışın karşılaştırıldığında da görülür.
Zaman zaman kelime oyunlarına da başvursa da genelde tip komedisi
merkezli olan Hollywood'un karşısında Japon filmlerinin mizahı öyküye
dayanır. Ve birçoğu da aslında traji-komiktir. Burada güldürürken
düşündürüyor gibi bir klişeden söz etmiyorum, ama sadece güldürmediğini
söylemeye çalışıyorum. Mesela, Yedi Samuray filmindeki Yahei karakteri
film boyunca empati duyulan, özünde komik bir karakterdir, ama bu
komikliği içinde bulunduğu trajedisi ile birlikte vardır. Onun böyle
bir 'tip' olması içinde yaşadığı toplumsal koşullardan kaynaklanır,
özünden değil.
Aslında benzer kullanımları Stanley Kubrick'de
de görürüz. Sade bir anlatım, ve öykünün ön plana çıkması. 2001-Space
Odyssey filmi tek başına öykünün merkeze oturduğu bir filmdir
mesela. IBM harflerinin bir anagramından oluşturulan HAL 'karakteri'
ile astronotların iktidar çatışması ve bilinmeyene yolculuk. Tüm
teknolojik efektler bu öyküye hizmet etmektedir. HAL'in konuşabilmesi,
astronotların boşlukta tek başlarına kalmasını vurgulayan uzun (ama
tabiki çok etkileyici) uzay çekimleri ve finaldeki bilinmeyene yolculuk
sahnesi. Tüm bunlar öykünün arka planını oluşturduğu için var edilen
teknik buluşlardır, göz boyamak için değil. Aynı durum Eyes Wide
Shut'da da geçerlidir. Mutlu bir çekirdek ailenin yaşamındaki
güven duygusunun altının ne kadar boş olduğunu anlatan ve bir yandan
da gizli seks ayinleri düzenleyen bir grubun ilişkilerini işleyen
film; en sade haliyle bu konulara eğilir. Bunu yaparken aşırıya
kaçmayan bir doğallık kullanır. Bu doğallık; filmin erotik, hatta
porno olarak algılanmasına izin vermeyen, sadece öykünün anlatımı
için gerekli olan sahneleri kullanan; seyircinin farklı bir haz
duygusuna kapılmasına izin vermeyen bir anlatıma yol açar.
Aslında Kubrick'in oluşturduğu tarz, bir şeyler
anlatmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Tüm sanatlarda olduğu
gibi gişe kaygısı ile yapılınca işin içine popülist eğilimler karışmaktadır.
Tabi popülist eğilim de hakim ideolojiye doğru bir eğilimi de beraberinde
getirir. Buna çarpıcı bir örnek, 1980 sonrası sinemaya döndükten
sonra yönettiği kadın filmleri ile dikkat çeken Bilge Olgaç'ın 1965-75
arası çektiği filmlere dair söyledikleridir; Bilge Olgaç, “(…) Tam
on yıl aralıksız çalışır ve çoğu avantür olan, isimlerinden de anlaşılabileceği
gibi “erkek kahramanlar"ın öne çıktığı “erkek filmleri" çeker. Bilge
Olgaç, “Biz işimizi yapıyorduk. Sinemanın sanat olması gibi hiç
bir fikrimiz yoktu. Sinema o zaman sadece bizim ekmek kapımızdı.
Onun için de filmlerdeki kadınları, erkekleri filan düşünemezdik.
Avantür filmde elbetteki kadın soyunacaktır. Hiçbir zaman ben niye
bu kadını soyuyorum diye düşünmedim. Filmin gereği neyse onu yaptık",
demiştir."[6] Dolayısıyla çektiği filmlerde
temel kaygısı gişe olduğu için -günlük hayatta nasıl davranırsa
davransın- kadın dramaturjisini işlemek gibi bir niyeti olmadığı
için filmler “erkek filmleri" olmuştur. Althusser'in tanımına göre
DİA'ların (Devletin İdeolojik Aygıtlarının) etkisi ile apolitik
bir sinema yapmıştır. Ama bu sinema -tanımı gereği tüm sanatlarda
olduğu gibi- aslında politik bir faaliyetin parçasıdır ve karşı
tarafın, yani erkeğin yanında yer alır. Çünkü taraf olmamıştır ve
bertaraf olmaya mahkumdur. Hakim ideolojiye teslim olmuş olur. Örneklerle
kanıtlamaya çalıştığım da Hollywood sinemasının, bu hakim ideolojinin
yeniden üretilmesine hizmet ettiğidir.
Peki alternatif olarak ne öneriyorum? Japon sinemasını
mı? Japon sineması hakim ideolojinin esiri değil mi ki? Peki o zaman,
politik bir sinema mı?
Öncelikle önerdiğim şeyin politik bir sinema
olmadığını vurgulamam gerekiyor. Burada; Brecht'in Piscator'un Politik
Tiyatro'sunun çöküşüne dair yorumu üzerinden, politik sinemanın
uzun ömürlü olamayağını söyleyebiliriz[7].
Peki o zaman ne yapılmalı. Sanırım sinemanın nasıl bir dramaturji
ve estetik anlayışla yapılması gerektiğine dair yeteri kadar örnek
verdim. Kısaca özetlemek gerekirse; tüm sanatları potasında eritebilen
bir sanat dalı olarak tanınan sinema, yaşadığımız dünyaya dair farklı
algılamaları yansıtan bir sanat olmalıdır (Tüm diğer sanatlar gibi).
Bunu yaparken de içinde bulunduğumuz dünyada var olan koşulları
ve ilişkileri incelemeli; onlara eleştirel bir bakış sergileyebilmelidir.
Burada sol bir sinemadan bahsetmiyorum. Önerdiğim şey Althusser'in
Sanat Üzerine Mektup makalesinde de Dostoyevski, Shakespeare ile
örneklediği şeydir; sanatın yaşanılan çağın çelişkilerini de içeren
ürünler sunması. Bunun için de, sinemanın hakim ideolojinin esaretinden
kurtulması gerekir. Burada biz sinema izleyicilerine düşen de filmleri
izlerken bu tuzağa düşmeden, eleştirel bir tavır sergileyebilmektir.
Tüm sanatların, sanatların en büyüğüne, yaşama sanatına hizmet etmesi
umuduyla…
Notlar:
[1] Bu istisnalara bir çok örnek verilebilir. Mesela Stanley
Kubrick tartışılmayacak bir örnektir. Son senelerde gündemde
olanlar ise; 9/11 Fahrenhait, Matrix, American
Beauty vb. Ancak bu filmlerin de izin verildiği yada artık
engel olunamadığı için piyasaya girebildiğini vurgulamak gerekir.
Günümüzde tabi ki anti-komünist propogandaların yoğun olduğu
günlerdeki gibi katı sansür uygulamaları yoktur; ancak en önemli
sansür olark iş gören prodüktör -yani finansman- bulma, işlevini
hala sürdürmektedir.
[2] Bu durum sadece Hollywood için değil, diğer ülkelerin sinemaları
için de geçerlidir. Ayrıca sinema piyasasını 'en iyi'lerinin
seçildiği Oscar törenleri de bu anlayıştan nasibini alır. Bir
İtalyan filmi olmasına rağmen, Hayat Güzeldir'in Oscar'da
beğeni kazanmasında, finalindeki Amerika vurgusunun büyük payı
vardır.
[3] Buraya kadarki bölümde bir komplo teorisi kuruluyor gibi
görünebilir. Ancak Hollywood'un verdiği sayısız örnek bu durumu
kanıtlıyor. Bu noktada artık Hollywood'un eskisi gibi olmadığını
söyleyenlere; yeni polikalara karşı uyanık olup, değişimin farkına
varmayı denemeyi öneriyorum. Refah Devleti, Yeni Dünya Düzeni,
Terörizme Karşı Savaş ve bir sonraki adım ne olacaksa; stratejiler
devamlı değişiyor, tabi ki Hollywood'unkilerde; bilinçli ya
da bilinçsiz; koordine ya da değil.
[4] Ki böyle bir anlayış, küreselleşen dünyada sorunlarını dışsallaştırmak
olacaktır. Hollywood'un dünya çapında yaptığı şey, bir çok sanat
alanının lokal alanlarda yaptığından farklı değildir. Aynı tüm
devletlerin kendi içinde veya bölgesinde yaptığı, ya da ulusal
şirketlerin ülke içinde veya uluslararası şirketlerin tüm dünyada
yaptığı gibi. Ancak bu, politika-sanat ilişkisini tartışmayı
amaçlayan bu yazının konusu değildir.
[5] Japon sineması derken, düzeyli bir seviyeye ulaşan filmlerinden
söz ediyorum (Zaten izleyebildiklerimiz de onlar. Tabi ki aventür
dövüş filmlerini de göz ardı ediyorum). Feyz aldığım filmler
ise Ağustos'ta Rapsodi, Yedi Samuray, Karanlık
Sular, Mezarlık, Spirited Away, Ninjai
(internette yayınlanan bir anime-dizi;
www.shockwave.com adresinde
“atomfilms" bölümünden ulaşılabilir.), Battle Royal I-II,
Azumi. Bu filmlerin hepsi bahsetiğim özellikleri taşımıyor
ve daha önce de söylediğim gibi Hollywood benzeri itkileri Japon
sineması da barındırıyor. Ancak yapmaya çalıştığım bir soyutlama
yaparak Hollywood'un alternatifi var olabilir mi sorusuna bir
cevap aramak ve bence Japon sineması bu açıdan belirli nüveler
içeriyor.
[6] Semire Ruken Öztürk, Sinemanın Dişil Yüzü, Om Yayınevi,
s.:81
[7] Brecht'in Piscator Tiyatrosu ile en ciddi deneyimi, sonrasında
yol ayrılıklarının gerçekleşeceği Aslan Asker Şvayk prodüksiyonudur
(1927). Brecht ve Piscator ayrılığı, teknik kullanıma ilişkin
bir fikir ayrılığından öte Brecht'in, Piscator Tiyatrosu'nda
politikanın kaçınılmaz olarak bir sanat haline dönüştüğü düşüncesidir.
“Politik tiyatronun çöküşü politik oldu" yorumunu yapar ve bunu
estetik sorunların dışında değerlendirir. Teknik araçların görkemi,
kalabalıklar, devrimci bir özneye sarsılmaz bir inanç sonu hazırlayan
etmenlerdir ona göre.
Çoğunluğu işçi oyunculardan kurulan ilk 'Proleter Tiyatro',
1920 yılında Piscator tarafından kuruldu. 1924'te sergilediği
Kızıl Şenlik Revüsü, Komünist Gençlik Birliği içindeki
grupları kapsayan Kızıl Şenlik Hareketini başlattı ve birçok
yeni grubun oluşmasına yol açtı. Herşeye Rağmen oyunu,
hiciv dışında ciddi konuların proleter bir revü içinde sahneye
konuluşunun ilk denemesiydi, devrimci bir dramaturji anlayışıyla
büyük oyunları ilk sahneye taşıyan oydu. Dramaturji grubunda
Brecht, tasarım grubunda Traugot Müller ve George Grosz'un bulunduğu
Piscator-Bühne, Hoppala Yaşıyoruz, Rasputin,
Aslan Asker Şvayk'ın Maceraları oyunlarıyla devrimci
profesyonel tiyatro yolunda ilk adımdı. Belgelere dayandırılarak
kurgulanmış, ilk defa film projeksiyonunun kullanıldığı, aynı
zamanda ilk belgesel oyun olan Herşeye Rağmen, klasiklerin
devrimci bir dramaturji ile ele alınması konusunda ilk gözüpek
örnek olan Haydutlar, döner sahne kullanımıyla Rasputin,
yürüyen yol kullanımıyla Şvayk göz önüne alındığında,
estetik araçların gelişimindeki devasa katkısı da göz ardı edilemez.
Piscator, on yılda, dahiyane bir üretim gerçekleştirdi; Weimar
Cumhuriyeti'nin tüm diğer Marksist tiyatrocuları ile beraber.
Ancak sonu hüsranla bitti: Tiyatronun politik gücündeki artış,
politikaya karşı giderek artan bir tepkiye zemin hazırladı.
Brecht'in “Politik tiyatronun çöküşü politik olmuştur" diyerek
kastettiği de buydu.
Politik tiyatronun çöküşünü iki temel başlıkta nedenleyebiliriz:
a) Politik nedenler: Politik Tiyatronun çöküşü, aynı
zamanda bir yanılsamanın da sonudur. Bu yanılsama, 'devrimci
bir özne' yanılsaması da olabilir. Yanılsamayı teşvik eden ise,
görkem, kalabalıklar ve salonda örgütlenen devrimci kolektif
ruhtur. Brecht, Küçük Organon'da “(…) insan soyu için en yüce
kararlar gökyüzünde değil, yeryüzündeki savaşımların sonunda
verilir; kafaların içinde değil, dışarıda verilir bu kararlar"
der. Gökyüzü sahnedir. Ancak tiyatro, tek başına, olayları değiştirme
ya da yön verme gücüne sahip değildir. Hiçbir sanatsal akım
kendini dünyanın merkezi olarak göremez, çünkü o akımı belirleyen
de 'dışarısı'dır. Piscator Tiyatrosu dışarıya yenik düşmüştür.
Onun tiyatrosu artık yaşadığı çağda geçerliliğini yitirmiştir.
Ütopyaların yıkılması ve sistem karşıtı hareketlerin faşizmin
duygusal kışkırtıcı ya da sert politikalarına yenik düşmeleri
de bu sebeptendir. Piscator, politik önlemler almayıp, kendi
estetiğini yeni politik koşullara uyarlamadığı için çökmüştür.
Gücünün gelişmesiyle faşizm, elbette ki; Piscator Tiyatrosu'nu
karşısına alır ve onu yok eder. Ama olanaklarından yararlanmayı
da ihmal etmez. Nazi iktidarındaki 90.000 kişilik halk tiyatroları,
dev konstrüksiyonlar, savaş sahnelerinde kullanılan gerçek bir
SS birliği, bu kez farklı bir yanılsamayı politize eder: Üstün
Alman öznesi ve kolektif bir 'nasyonel ruh'.
b) Tiyatronun, politik nitelikli öğretici (propoganda) gücündeki
artış: Bu tiyatro, sonuçta, 'proleterya için propoganda'
tiyatrosudur. Hedef kitlesi bellidir; potansiyel devrimciler.
Amaç, onlara siyasal bilinç aktarmaktır. Piscator, Politik Tiyatro'da
“Temel ilke, tüm sanatsal araçların devrimin hizmetine sunulması;
sınıf savaşı düşüncesinin bilinçli vurgulanması ve geliştirilmesi
olmalıdır." der. Brecht de Deneysel Tiyatro'da, “Bu alanda sürdürdüğü
girişimlerin bizzat içinde bulunmuş biri olarak şunu söyleyebilirim
ki; sahnenin öğretici değerini artırmayı amaçlamayan hiçbir
denemeye başvurmamıştır." diyerek Piscator Tiyatrosu'nun didaktik
yönünü vurgular. Propoganda, sonuçta duyguları kışkırtan bir
araçtır. Bu da 'devrimci özne'leri, yani potansiyel devrimcileri
bilinçlendirmenin bir başka yoludur. Ancak bunun 'devrimci büyük
özne' sıfatına soyunarak yapılması bir süre sonra salonda kendi
yandaşları dışında kimseyi görememeyi getirir. Peki, tiyatro
sadece kendi dünya görüşünü taşıyan insanlarla mı buluşacak?
Propoganda olarak kaldıkça evet. Brecht, “Öğrenme ve eğlenmeden
alınan haz sınıfsaldır" der, Althusser'e dayanarak ideolojiktir
diye ekliyorum. Brecht, tiyatronun tiyatro kalarak siyasal bir
etki içerebileceğini düşündü. Tiyatro, artık, son yargıyı üretmek
konusunda bir iddiada bulunamazdı. Tiyatronun öncelikle, gerçek
dünyanın bir tablosunu çizip seyirciye sunacak ve insanların
bir arada yaşamalarının örneklerini sahnede yansılayabilecek
gücü kazanması gerekiyordu. Seyirciyle bir ön-anlaşmaya (ideolojik
birlikteliğe) dayanan yapay ilişkiler yerine, oyun süresince
etkin ve eleştirel bir ilişki (insanların içinde yaşadığı ideolojiyi
eleştirebileceği yönde) kurulmalıydı. Tabi ki bu hesaplaşma,
Piscator'dan kopuştan hemen sonra yaşanmamıştır. Büyük oyunlarında
kendisini gösteren tavır ancak son yıllarında yazılan Küçük
Organan'da yazılı ifadesini bulmuştur.
Kaynakça:
• Louis Althusser, "Materyalist Bir Tiyatro Üzerine Notlar",
MİMESİS 6, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s.: 258
• Louis Althusser, "Sanat Üzerine Bir Mektup", MİMESİS
6, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s.: 263-67
• Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları,
İletişim Yayınları
• Bertolt Brecht, Sanat Üzerine Yazılar, Cem Yayınevi
1990
• Bertolt Brecht, Epik Tiyatro, Cem Yayınevi 1990
• Michael Albert, Değişimin Yolu, Aram Yayıncılık 2002
• Jeremy Brecher, Tim Costello, Brendan Smith, Aşağıdan Küreselleşme,
Aram Yayıncılık 2002
• Noam Chomsky, İmparatorluğa Karşı Durmak, Aram Yayıncılık
2003
• Mikhail Boulgakov, Moliére Efendi, Kuzey Yayıncılık
• Aristotales, Poetika, Remzi Kitabevi
• Mairanne Kesting, Brecht, Adam Yayıncılık 1985
• Martin Esslin, Absürd Tiyatro, Dost Kitabevi 1999
• Martine Esslin, Bertolt Brecht, Columbia University
Press 1969
• Richard Gilman, The Making of Modern Drama, Da Capo
1987
• Edward Said, Şarkiyatçılık
• Claude Hill, "Modern Tiyatro Epik Tiyatrodur", Bertolt
Brecht, Twayne Publishers 1975, Çev: Sevi Bayraktar, Sezin Gündoğan,
Canan Tanır, Büo-yıllık 2001-2002, Boğaziçi Üniversitesi
Oyuncuları
• Kerem Karaboğa, Türkiye Tiyatrosunda Tarihsel Oyunlar,
MİMESİS 9, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
• Selin Aydınoğlu, Nazan Saner, Hilmi Atıl Ünal, "Bertolt
Brecht; Hayatı, Büyük Oyunları ve Materyalist Tiyatro Estetiği",
Büo-yıllık 2001-2002, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları
|