10 Ekim Kararı Üzerine Bir Hafıza Yoklaması
Mehmet Tarhan
16.10.2006
27 Ekim 2001 günü İnsan Hakları Derneği Genel
Merkezi'nde Erdem Yalçınkaya ile birlikte vicdani reddimi açıkladığımda
zor bir sürece girdiğimin elbette farkındaydım.1
Osman Murat Ülke'nin defalarca tutuklanmış, hüküm giymiş olduğunu
ve bunun sonucunda yaklaşık 2,5 yıl hapis yattığını, sonucunda ise
kaçmamasına rağmen bir tür kaçak hayatına zorlandığını, birçok hakkından
mahrum bir yaşam sürmekte olduğunu biliyordum. Ancak bir iç savaşın
orta yerinde ve savaşlara boğulmuş bir coğrafyanın kıyısında geçirdiğim
yaşamım; orduları, savaş ekonomisini, devletler sistemini, yani
militarizmi sorgulamama yol açtı. Şiddetin hayatın herhangi bir
alanında olumlu bir etki sağlayamayacağını, herhangi bir sorunu
çözemeyeceğini görmek için tarihe ve çevremde olup bitenlere bakmam
yeterliyken, ABD'nin halklara dayattığı "Ya benden yanasınız, ya
da teröristsiniz" tavrı reddimi açıklamanın zamanının geldiğini
gösteriyordu. Korkuyordum ve hala korkuyorum, ancak düşünce-söz-eylem
bütünlüğü olmadan sürdürülecek bir yaşamdan korktuğum kadar değil.
Nihayetinde bir basın açıklamasıyla reddimi açıkladım.
10 Ekim 2006 tarihinde Sivas Askeri Mahkemesi'nin
hapsi cezası kararı dolayısıyla, her ne kadar bir hukukçu olmasam
da, kendi hukuksal sürecim üzerinden Türkiye'de vicdani red ve vicdani
redcilerin hukuksal durumu hakkında bilgi vermek istiyorum.
Öncelikle şunun bilinmesi gerekiyor: Türkiye
Cumhuriyeti'nin ne sivil ne de askeri kanunlarında "vicdani red"
kavramı tanımlanmış durumda. Dolayısıyla vicdani red hakkı tanınmamıştır
ve vicdani redciler "asker kaçağı" olarak tanımlanırlar. Bir şekilde
yakalandıklarında ise Askeri Ceza Kanunu'nun "emre itaatsizlikte
ısrar" suçunu düzenleyen 87. ve 88. maddelerine2
göre yargılanırlar. Seferberlik ya da savaş durumları dışında bu
maddelerden ilki üç aydan iki yıla, ikincisi ise üç aydan beş yıla
kadar hapis istemiyle yargılanır. Vicdani redci, herhangi bir asker
kaçağı yakalandığında yapıldığı gibi kelepçelenerek zorla kışlaya
götürülür ve askeri kıyafetleri giyerek askerlik yapmaya başlaması
istenir. Vicdani redci doğal olarak bu isteği reddeder ve Askeri
mahkemeye çıkarılarak tutuklanır ve "emre itaatsizlikte ısrar" suçlamasıyla
yargılanmasına başlanır. Burada önemli olan, yargılanan vicdani
redcinin "asker" olarak tanımlanmasıdır. Oysa vicdani redci asker
değil, dayanağını doğal hukuktan alan, evrensel olarak da tanınmış
bir insan hakkını3
kullanmakta olan bir sivildir. Kaldı ki "emre itaatsizlik" durumunun
oluşması için taraflarca bir şekilde kabul görmüş bir meşruiyet
zemininin bulunması gerekir. Yani bir subayın sokaktaki herhangi
birine emirler verip yerine getirmeyince hapishaneye atması gibi
akıldışı bir durum ortaya çıkmaktadır. Muhatapların konumu düşünüldüğünde
aradaki tek fark, olayın orduya ait bir alanda gerçekleşmesidir.
İşin bir diğer tarafı ise vicdani redcinin bir
kez yargılanıp verilen ceza kadar süreyi askeri cezaevinde geçirmesinden
sonra tekrar kışlaya götürülmesidir. Ve kaçınılmaz olarak tekrar
emre itaatsizlikle suçlanıp tutuklanacaktır. Yani kışla-mahkeme-hapishane
arasında sonsuza kadar sürebilecek bir kısır döngünün içine girmiştir
vicdani redci. Bu uygulama, vicdani redcinin müebbet hapis riskiyle
karşı karşıya olduğu anlamına geliyor. Nitekim Osman Murat Ülke
ilk tutuklanışında (7 Ekim 1996) Askeri Ceza Kanunu'nun "milli mukavemeti
kırma" suçunu düzenleyen 58. maddesi4
ve o zaman yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu'nun "halkı askerlikten
soğutma" suçunu düzenleyen 155. maddesinden yargılanmışsa da daha
sonra sekiz defa "emre itaatsizlikte ısrar" suçlamasıyla yargılanmıştır.
Bugün de tüm vicdani redciler ve vicdani red hakkını savunanlar
Türk Ceza Kanunu'nun 318. ve 319. maddeleri5
kapsamında hapsedilme riskiyle karşı karşıyadır.
8 Nisan 2005 tarihinde İzmir'de tutuklandım ve
önce görevli askerler nezaretinde 10 Nisan 2005 tarihinde Tokat'taki
bir askeri birliğe, sonra da 11 Nisan 2005 tarihinde Sivas Askeri
Mahkemesi'ne çıkarıldım ve bu mahkemenin kararı uyarınca Sivas Askeri
Hapishanesi'ne götürüldüm. Hapishanedeki ilk gün yönetimin organize
ettiği bir linç girişimine maruz kaldıysam da bazı mahkumların yardımıyla
hayatta kalmayı başardım. Bu olay ve sonrasındaki kötü muameleler
konusunda avukatlarımın yaptığı şikayetler doğrultusunda cezaevi
yöneticileri de dahil olmak üzere dört kişinin yargılanmasına Sivas
Askeri Mahkemesi'nde hala devam etmekte.6
Kısa bir süre sonra askeri hastaneye sevk edildim
ve ordu ile bu defa da eşcinsel kimliğimle yüzleşmek durumunda kaldım.
Vicdani red deklarasyonumda eşcinsel olduğumu belirtmiş ve ordunun
eşcinsellere dönük saldırgan ve onur kırıcı tavrını da protesto
etmiştim. Çünkü halen TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği'ne göre eşcinsellik
bir hastalık.7
Ayrıca bu durumun "resmi belgelerle kanıtlanması gereklidir." Bu
resmi belgeler anal muayene raporları, psikiyatrik raporlar ve kulağa
inanılmaz gelse de cinsel ilişki anında çekilmiş resim ya da video
kayıtlarıdır. Eşcinsel bireye doğrudan saldırı anlamına gelen bu
uygulamaları elbette kabul etmedim ve bu kabul etmeyiş karşıma cezamı
ağırlaştırıcı bir neden olarak çıktı.8
Tahliyeme dek, askeri makamlar tarafından, "çürük" raporu almam
yönünde baskı ve telkinlere maruz kaldım. Vicdani red kavramını
tanımadığı için beni "emre itaatsizlik" suçlamasıyla yargılayanlar,
"çürük raporu" almamı istiyorlardı. Bu raporu almam halinde yargılanmam
sona erecek ve bu kısır döngünün içinden çıkmış olacaktım ancak
tamamen akıldışı bir uygulamaya ortak olmuş, bu uygulamayı tasvip
etmiş olacaktım. Önemli bir nokta da "suç"un insana atfedilebilecek
bir şey olması mantığı üzerinden ordunun, eşcinsel olduğum kendi
yöntemlerince tespit edildiğinde bütün suçlamaları geri çekerek
"insan" tanımını ortaya koymasıdır –ki bu tanım reddimin kökenlerine
tekabül eder.
9 Haziran 2005 tarihinde ilk davamdan tahliye
edildim ancak gözetim altında tekrar Tokat'a götürüldüm ve yine
askeri kıyafetleri giymem istendi ve vicdani redci olduğumu belirterek
bu isteği reddettim. 10 Haziran 2005 günü Sivas Askeri Mahkemesi'nce
tutuklanarak tekrar hapishaneye götürüldüm. 4 Ağustos 2005'te hakkımdaki
iki "emre itaatsizlik" dosyası birleştirilerek tek dosya haline
getirildi ve 10 Ağustos 2005'te her suçlamadan ikişer olmak üzere
toplam dört yıl hapis cezasına çarptırıldım.
25 Ekim 2005 tarihinde Askeri Yargıtay bedensel
muayenemin yapılmadığı gerekçesiyle hakkımda verilen kararı bozdu.9
Bu karar anal muayeneye zorlanacağım, yani devlet eliyle tecavüze
uğrayacağım anlamına geliyordu.10
Yerel mahkeme 15 Aralık 2005'te her ne kadar zorla muayenenin bir
insan hakları ihlali olacağı yönünde bir gerekçeyle11
dört yıl hapis cezasında direndiyse de, muayene olmamamı ağırlaştırıcı
neden olarak göstermekte de ısrar etti.
Karara itirazımız üzerine 9 Mart 2006 tarihinde
Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararı12
uyarınca tahliye edildim. Mevcutsuz olarak Tokat'taki birliğe gitmem
istendi ve bunu yapmayacağımı söylememe rağmen salıverildim. AİHM'in
24 Ocak 2006'da Osman Murat Ülke'nin yaşadıklarını kötü muamele
olarak tanımlayıp, şu anda içinde bulunduğu durumu da "sivil ölüm"
olarak niteleyerek Türkiye'yi tazminata mahkum eden kararının13
bu salıverilmede etkisi olduğu kabul edilebilirse de, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin ve ordunun vicdani red konusunun gündeme gelmesinden
duyduğu kaygı da önemli bir etken gibi görünmekte. Çünkü cezaevindeki
her vicdani redci, konunun gündeme taşınmasına neden oluyor. Nitekim
vicdani red dolayısıyla hapis yatmış Osman Murat Ülke, Mehmet Bal,
Halil Savda ve ben kayıtlarda halen "kaçak" olarak görünmekteyiz
ancak diğer vicdani redciler gibi, ne kaçmakta ne de saklanmaktayız.
Peki, biz yasalara göre suç işliyorsak neden hapishanede değiliz?
- Hapishanedeki bir vicdani redci hem iç hem de uluslararası
kamuoyunun ilgisini çekiyor. Devlet imzalamış bulunduğu sözleşmeler
dolayısıyla zor durumda kalıyor.
- Sayılarının en az 400.000 civarında olduğu kabul edilen
asker kaçaklarının temel bir insan hakkı olan vicdani red hakkından
haberdar olmaları ve kaçmak yerine bu yola başvurmaları istenmiyor.
- Türkiye'de zaten oldukça zayıf olan muhalefet, enerjisini
ancak aciliyet gösteren krizlere harcayabiliyor. Hapishanede
olmayan vicdani redcinin yaşadığı sorunlar, yakıcı sorunlar
(Kürt sorunu, F-tipi cezaevleri ve tecrit gibi) karşısında gündemin
aşağı sıralarına düşüyor. Sivil itaatsizliği öngören vicdani
red hareketinin diğer toplumsal muhalefet alanlarıyla birleşmesi
istenmiyor, bu yolla da marjinalize edilmeye çalışılıyor.
Bu açılardan bakıldığında aslında egemenler oldukça
iyi bir strateji izlemekteler. Birkaç kişi dışında sayıları yetmiş
civarında olan vicdani redcilerin "kaçak" olarak nitelenmelerine
rağmen yakalanmamalarının tek açıklaması bu olabilir.
10 Ekim 2006'da Sivas Askeri Mahkemesi'nin hakkımda
verdiği 10+15 olmak üzere 25 aylık ceza ise şu anlama geliyor:
Genel temayüller açısından Sivas Askeri Mahkemesi'nin, Askeri Yargıtay
Daireler Kurulu'nun işaret ettiği (6+6 toplam 12 ay) cezaya ve buna
bağlı olarak tahliyem kararına uyması beklenirdi. Ancak bu böyle
olmadı. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu'na kadar çıkan ilk dosya
buydu. Onaylansaydı iç hukuk yolları tükenmiş olacaktı ve böylece
AİHM dosyayı esastan görüşebilecekti. Öncelikle bu engellenmiş oldu.
Dosyanın Daireler Kurulu'na kadar çıkmış olması ise aralıksız on
bir ay yatmış olmamdı. Tutuklu yargılanan kişilerin dosyaları öncelikli
olarak görüşülür. Şu anda her ne kadar "firar" suçlamasıyla hakkımda
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası istemiyle başka bir dava açılmış
ve aranıyor olsam da tutuksuz olduğum için Askeri Yargıtay'a yapılan
temyiz başvurusunun sonuçlanması Halil Savda örneğinde olduğu gibi
bir buçuk yıl sürebilir. Yani dosyanın AİHM'de esastan görüşülmesi
için şart olan "iç hukuk yollarının tüketilmiş olması" uzunca bir
süre yerine getirilememiş olacak. Bu da zaman kazanmak anlamına
geliyor. Bir diğer anlamı ise devletin, bu hakkı tanımamakta ısrarlı
olduğunun altını çizmesi olabilir. Çünkü özellikle KKK'nın*
ateşkes ilan etmesi sonrasında iç savaşa karşı sivil itaatsizlik
eylemleri, özelde de vicdani red açıklamalarının artması beklenebilir.
Ve sonuncusu: Vicdani redciler zaten hapishanede
olmasalar da cezalandırılmaktalar. Şöyle ki:
Vicdani redci sürekli tutuklanma riskiyle yaşamak durumundadır.
Resmi kayıtlarda "kaçak" olarak göründüğü için kimlik almaya gittiğinde
tutuklanacaktır. Kimlik olmaması ise neredeyse her köşe başında
yapılan kimlik kontrollerinden birine denk gelirse kendisini askeri
hapishanede bulacağı anlamına gelir. Bu yüzden de kişisel ya da
toplumsal alanda uzun vadeli projeler geliştiremez.
Üzerinde kimlik taşıyamadığı için sokakta bile
gezememesi bir yana, sağlık kuruluşları gibi sosyal kuruluşlardan
faydalanamaz.
Hiçbir resmi işlem yaptıramadığı için evlenemez,
çocuğunu nüfusuna geçiremez, miras hukuku da dahil olmak üzere medeni
haklardan faydalanamaz.
Yine kimlik ibraz edemediği için banka hesabı
açamaz, şirket kuramaz, kayıtlı ve düzenli bir işe giremez, yani
ciddi anlamda hiçbir ekonomik faaliyet gösteremez.
Pasaport alamayacağı için ülke dışına çıkamaz.
Hiçbir derneğe ya da siyasi partiye üye olamaz,
dolayısıyla politik faaliyet yürütemez, bunu yapsa bile karar mekanizmalarında
yer alamaz.
Kimlik ibraz edemediği için konut kiralayamaz,
satın alamaz.
Yine aynı nedenle kendisine gönderilmiş bir kargoyu
dahi teslim alamaz.
Kısacası, vicdani redci yeraltına itilir. Sahte
belgelerle yaşamaya itilir ki hiçbir vicdani redci de bunu kabul
etmediğinden risklerle yaşamayı seçer. Çünkü en büyük savunma mekanizması
dürüstlüğüdür. Örneğin sahte kimlik alması egemenlerin kendisinde
görmek istedikleri "kaçak"lığın altını doldurur. Bu şekilde cezalandırılır
ve ülke dışına gitmeye zorlanır. Buna direnenler ise ceza tehditleriyle
sindirilmeye çalışılırlar. Yine de itaatsizlik halinin daveti karşı
konulmazdır, çünkü iç huzura giden tek yol düşünce-söz-eylem bütünlüğüdür.
1 27 Ekim
2001 tarihli açıklama: Bugün Afgan halkının tepesine
yağan bombalar 11 Eylül'de İkiz Kuleler'e çarptırılan
uçaklarla binlerce insanın ölmesiyle ilişkilendiriliyor
ve gerçekleştirilen saldırıya tüm dünyanın ortak olması
bekleniyor. Şiddetin her türlüsünü lanetliyor, herhangi
bir şiddet olayına katılmanın ya da göz yummanın yeni
şiddet olaylarının kapısını açacağına ve herkesi sonraki
tüm travmalardan sorumlu kılacağına inanıyorum. İktidar
kaygısıyla devletler tarafından çıkarılan savaşların
öncelikle yaşam hakkının ihlali olduğunu düşünüyorum.
Gerekçe her ne olursa olsun yaşam hakkının ihlali bir
insanlık suçudur ve uluslararası hiçbir sözleşme ya
da yasa bunu meşrulaştıramaz. Bu nedenle hangi koşulda
olursa olsun bu suça ortak olmayacağımı ilan ediyorum.
Militarist aygıtların hiçbirinin hizmetinde olmayacağım.
Şiddetten arınmış, iktidar hesaplarından uzak, sınırsız
ve doğayla barışık bir insanlığın özlemindeyim. Bunun
pratikte var olmayışı düşüncelerimi ve bu yoldaki davranışlarımı
değiştirmemi gerektirmez. Ben devlet kurumunun gerekliliğine
inanmıyor ve hiçbir devlete karşı aidiyet hissetmiyorum.
Vatandaşlık görevi olarak addedilen eylemlerle militer
yapıyı güçlendirmek ise hiç istemem. Vatandaşı olduğumu
iddia eden devlet hayatiyetini devam ettirmek için beni
askere almak, gerekirse uğruna ölüp-öldürecek bir savaş
aletine dönüştürmek, dahası içine alarak yukarıda sözünü
ettiğim insanlık suçuna dahil etmek istiyor. Buna izin
vermeyecek ve inançlarımı koruyacağım. Eşcinsel olmam
nedeniyle "hak" olarak sunulan çürük raporunu ise militer
düzenin kendi çürüklüğü olarak algılıyorum. Birey olarak
herhangi bir devletin ordu ya da başka bir aygıtına
hizmet etmeyeceğim. Mazeret sunmayı kendime ve insanlığa
karşı hakaret olarak göreceğimden her türlü askerlik
yapmama izni ya da ertelemeyi reddediyorum. Sonuç olarak
hiçbir şekilde askere gitmeyeceğim. Herkesi de askere
gitmemeye, askerlikle ilgili hiçbir işlem yaptırmamaya,
mernis ve vergi numarası gibi denetim mekanizmalarını
reddetmeye, şiddetten arınmış eylemliliklerle dayanışmaya
çağırıyorum. Savaşları durdurmanın yolu onun insan kaynağını
kurutmaktır. Şiddetin her türlüsü insanlık suçudur.
2 Madde
87 1. (Değişik: 22/3/2000-4551/22 md.) Hizmete ilişkin
emri hiç yapmayan asker kişiler bir aydan bir seneye
kadar, emrin yerine getirilmesini söz veya fiili ile
açıkça reddeden veya emir tekrar edildiği halde emri
yerine getirmeyenler, üç aydan iki seneye kadar hapis
cezası ile cezalandırılırlar. 2. Yukarıki fıkrada yazılı
suçlar seferberlikte yapılırsa beş ve düşman karşısında
yapılırsa on seneye kadar ağır hapis cezası hükmolunur.
Madde 88 (Değişik: 22/3/2000-4551/23 md.) 87. maddede
yazılı itaatsizlik suçlarını toplu asker karşısın da
yahut silah başı emrine karşı veya silahlı iken veya
hizmetten kısmen veya tamamen sıyrılmak kastiyle yapanlar
üç aydan beş seneye kadar hapis, seferberlikte beş seneye
kadar ağır hapis ve düşman karşısında on seneden aşağı
olmamak üzere ağır hapis cezasıyle cezalandırılırlar.
3 BM
İnsan Hakları Beyannamesinin 18. maddesinde, BM
Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'nin (BM Genel
Kurulu'nun 16 Aralık 1966 tarihli kararıyla kabul
edilmiş ve 23 Mart 1976'da yürürlüğe girmiştir.
Türkiye Sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 Tarihinde imzalamıştır.)
köleliği yasaklayan 8. maddesinde, "zorla çalıştırma
veya zorunlu çalışma sayılmayan" hallere örnek 8/3-c-ıı
bölümünde "askeri nitelikte bir hizmet veya inanç
nedeniyle askerlik hizmetine katılmama hakkının
tanındığı ülkelerde vicdani redcilerin hukuken yerine
getirmeleri gereken istenen bir kamu hizmeti" denilerek,
Avrupa Konseyi'nin 1967 yılındaki 337 sayılı kararında,
İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerin Korunması
Hakkında Avrupa Sözleşmesi'nin 9. ve 4. maddelerinde,
Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi'nde (Temel
Haklar Şartı, AB vatandaşlarının temel haklarını
ve AB'nin vatandaşlarına karşı sorumluluklarını
düzenler. 7-8 Aralık'ta Fransa'nın Nice kentindeki
AB zirvesinde onaylanmıştır.) Madde 10-Düşünce ve
Vicdan Özgürlüğü: 10.2 "AB bu hakkın kullanılmasına
ilişkin ulusal mevzuata uygun olarak dini nedenlerle
askerlik görevini yapmayı reddetme hakkını tanımaktadır.",
şeklindeki cümlelerle vicdani red hakkı düzenlenmiştir.
Türkiye'nin de üyesi olduğu Birleşmiş Milletler
Evrensel Beyannamesi'nin yanı sıra Türkiye'nin imza
attığı yukarıda zikrettiğimiz uluslararası sözleşmeler
taraf devletlere vicdani red hakkını kullanan kişilere,
sivil karakterli, cezalandırıcı nitelik taşımayan
ve kamuya yararlı alternatif hizmet sunma zorunluluğu
getirilmiş ve vicdani redcilerin eylemleri nedeni
ile kötü muameleye tabi tutulmalarını yasaklamıştır.
AB'nin 22 Haziran 1993 yılında yaptığı zirvede üyeler
için olmazsa olmaz temel şart olarak kabul ettiği
Kopenhag Kriterlerinin Temel Hak ve Özgürlükler
Başlığı altındaki 18. bölüm ve bölümün içerdiği
6. Madde vicdani red ile ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti
hükümetlerinin uymayı taahhüt ettikleri kriterlerin
vicdani redde ilişkin bölümünü aşağıya alıyoruz:
18. Katılan Devletler,
18.1 BM İnsan Hakları Komisyonunun, herkesin vicdani
itirazcı olma hakkını tanıdığını belirtir,
18.2 Çok sayıda katılan devletin vicdani itirazcı
olduğunu bildiren bireyler için zorunlu askerlik
hizmetinin kaldırılmasını sağlamak amacıyla aldığı
yakın tarihli önlemleri belirtir,
18.3 Çok sayıda devlet dışı örgütün zorunlu askerlik
hizmeti durumunda vicdani itiraz sorununa ilişkin
faaliyetlerini belirtir,
18.4 Eğer henüz yapılmamışsa, vicdani itirazcı tarafından
ileri sürülen gerekçelerle bağdaşacak başka biçimlerde
bir hizmet uygulamaya geçirme olasılığını inceleme
konusunda uzlaşırlar; bu hizmet biçimleri ilke olarak
savaş dışı ya da sivil doğada, kamu yararına olmalı
ve hiçbir zorlayıcı nitelik taşımamalıdır,
18.5 Bu soruna ilişkin bilgileri açıklayacaklardır,
18.6 İnsani Boyut Konferansı çerçevesinde, yürürlükte
bulunduğu yerlerde, zorunlu askerlik hizmetinin
vicdani itirazcı olduğunu bildiren kimseler için
kaldırılmasına ilişkin sorunları incelemeyi sürdürecek
ve bu sorunlar hakkında bilgi alışverişinde bulunacaklardır.
(Kaynak: Vicdani Red Platformu Deklarasyonu)
4
Madde 58 (Değişik: 21/8/1940 - 3914/1 md.) Her
kim, Türk Ceza Kanununun 153., 161. maddelerinde
yazılı suçlardan birisini ve 155. maddede yazılı
halkı askerlikten soğutmak yolunda neşriyatta
ve telkinatta bulunmak ve nutuk irat etmek fiillerini
işleyecek olursa milli mukavemeti kırmak cürmünden
dolayı mezkür maddelerde gösterilen cezalarla
cezalandırılır.
5
Madde 318 (Halkı askerlikten soğutma) (1)
Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte
teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda
yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis
cezası verilir. (2) Fiil, basın ve yayın
yolu ile işlenirse ceza yarısı oranında
artırılır.
Madde 319 (Askerleri itaatsizliğe teşvik)
(1) Askerleri veya askeri idareye bağlı
olarak görev yapan diğer kişileri kanunlara
karşı itaatsizliğe veya yeminlerini bozmaya
veya askeri disiplini veya askerlik hizmetine
ilişkin görevlerini ihlale yönelten ve tahrik
edenler ile kanunlara, yeminlere veya disiplin
veya diğer görevlere aykırı hareketleri
askerler önünde öven veya iyi gördüğünü
söyleyen kimselere, bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası verilir. (2) Fiil, aleni olarak
işlenmişse iki yıldan beş yıla kadar hapis
cezası verilir. (3) Fiil, savaş zamanında
işlenmiş ise ceza bir katı oranında artırılır.
6 Davanın bir sonraki duruşması
7 Kasım 2006 tarihinde Sivas Askeri
Mahkemesi'nde yapılacak.
7 Madde 17 (Değişik: 30/1/1997
- 97/9106 K.) 3. Psikoseksüel bozukluklar
(homoseksüalite, transvestizm ve
diğerleri) AÇIKLAMA: Bu fıkraya
gireceklerin seksüel davranış bozukluklarının
belirgin olması, bu durumlarının
askerlik ortamında bilinerek sakıncalara
yol açması ve bu durumun resmi belgelerle
kanıtlanması gereklidir.
8 Sanığın askerliğe elverişli
olup olmadığı hususu mahkememizce
araştırılırken, muayene sonrasında
askerliğe elverişli olmadığının
tespiti ihtimali olan sanığın
gerekli tıbbi muayeneyi reddetmesi
de suç kastının yoğunluğunun
ayrı bir işaretidir. (5. Piyade
Eğitim Tugay Komutanlığı Askerî
Mahkemesi'nin 10.08.2005 gün
ve 2005/1029-498 E.K. sayılı
kararı) Aynı paragraf, Askeri
Yargıtay 3. dairesinin 25.10.2005
gün ve 2005/1178-1174 E.K. sayılı
bozma kararına direnen yerel
mahkemenin 15.12.2005 gün ve
2005/1535-908 E.K. sayılı kararında
da tekrarlanmaktadır.
9 (Askeri Yargıtay 3.
dairesinin 25.10.2005 gün
ve 2005/1178-1174 E.K. sayılı
bozma kararından)
Sanık eşcinsel olduğunu
beyan etmekle durumu İtibariyle
askerliğe elverişli değil
ise, müsnet suçların işlenemez
suç vasfına bürüneceği ve
hakkında ceza tertip edilemeyeceğinden,
zaruretten somatik (bedensel)
muayenesinin yaptırılarak
bu yönden askerliğe elverişli
olup olmadığının belirlenmesine
ihtiyaç duyulmaktadır.
5271 sayılı CMK'nın 75.
maddesinde bir suça ilişkin
delil elde etmek için şüpheli
ve sanık üzerinde iç beden
muayenesinin yapılabilmesinin
mahkeme kararı ile yapılabileceği
öngörülmektedir.
CMK'nın 82. maddesi kapsamında
çıkarılan "Ceza Muhakemesinde
Beden Muayenesi, Genetik
İncelemeler ve Fizik Kimliğin
Tespiti Hakkında Yönetmelik..."
18. maddesinde "Mevzuatta
aranan tüm koşulların gerçekleşmiş
olmasına ve şüpheli sanık
veya diğer kişilerin bu
konuda aydınlatılmış olmalarına
rağmen muayene yapılmasına
ya da örnek alınmasına rıza
vermemeleri hâlinde, kararın
infazı için ilgilinin muayenesini
veya vücudundan örnek alınmasını
sağlamak üzere ilgili Cumhuriyet
Başsavcılığı gerekli önlemleri
alır." denilmektedir.
Bu itibarla sanık hakkında;
somatik (bedensel) muayenesi
yaptırılmadan ve eşcinsel
olduğuna ilişkin beyanı
dikkate alınmadan düzenlenen
sağlık kurulu raporu hükme
dayanak teşkil etmeyeceğinden,
verilen hükmün noksan, soruşturma
yönünden yasaya aykırı olduğu
görülerek bozulmasına karar
verilmiştir.
10 Tarafıma yapılan
kötü muameleler (sürekli
hücre cezaları, zorla
saç kesme, şiddet vb.),
standart haklara kavuşabilmek
(gazete, radyo, telefon
vb.) ve sorumlular hakkında
işlemlerin başlatılması
için 28 ve 34 gün süren
iki açlık grevi yaptım.
Bunlar sonucunda belli
oranda kazanımlar edinmiş
olsam da insanca koşullara
ulaşabildiğim söylenemez.
Ancak en sarsıcısı açık
tecavüz riskiyle geçen
1,5 aylık zaman dilimiydi.
11 (15.12.2005
gün ve 2005/1535-908
E.K. sayılı karardan)
Sanık eşcinsel olduğunu
deklare etmiştir.
Ancak T.S.K. Sağlık
Yeteneği Yönetmeliği
Eklerinin Ruh Sağlığı
ve Hastalıkları
ile ilgili bölümünün
17/B-3. maddesinde
düzenlenen Psikoseksüel
Bozukluklar hakkındaki
açıklamada "Bu fıkraya
gireceklerin seksüel
davranış bozukluklarının
askerlik ortamında
bilinerek sakıncalara
yol açması, bu durumun
Kıt'a Anketi veya
resmi belgelerle
saptanması gereklidir"
hükmü getirilmiştir.Yani
eşcinsel bir kişinin
askerliğe elverişsiz
olduğuna karar verebilmek
için o kişinin birlik
içerisindeki davranışlarına
bakmak gerekmektedir
. Kişinin eşcinsellik
açısından askerliğe
elverişsiz olması
durumu o kişinin
eşcinsellik davranışlarını
dış dünyaya yansıtması
İle mümkündür.Yani
kişi eşcinsel davranışlarla
birlik disiplinini
zedelemelidir. Oysa
ki, sanık kışla
ortamı içerisinde
bir gün dahi serbest
kalmadan nezaret
altına alınmıştır.Yukarıda
izah edilen T.S.K.
Sağlık Yeteneği
Yönetmeliği'nin
ilgili maddesine
göre, sadece sanığın
27 Ekim 2001 tarihindeki
eşcinsel olduğuna
dair beyanlarına
itibar edilerek
(Dizi-22), birlik
içerisindeki davranışları
görülmeden, eşcinsel
olması nedeniyle
kışla disiplininin
nasıl zarar gördüğü
ortaya konulamadan
askerliğe elverişsizliğinin
tespit edilebilmesi
imkânı yoktur. Sanığın
eşcinsel olma özelliğinin,
eşcinsel olmasından
kaynaklanan davranışlarının
orduya ne tür zarar
verdiği, somut olaylarla
ortaya konmadan,
salt eşcinsel olduğu
yönündeki beyanları
dikkate alınarak,
eşcinsellik yönünden
askerliğe elverişli
olup olmadığının
araştırılması, AİHM'e
göre cinsel yönelim
ayrımcılığı anlamına
gelmektedir.
Nitekim AİHM, değişik
ülkelere mensup
askerî personelin,
eşcinsel olmaları
nedeniyle ordudan
ayırma işlemine
tabi tutulmaları
durumlarında verdiği
kararlarda cinsel
yönelim ayrımcılığını
reddetmiştir. Somut
davalarda 4 homoseksüel
asker, İngiliz Millî
Savunma Bakanlığı'nın
kararıyla ordudan
çıkarılmıştır. Mahkeme,
27.09.1999 tarihli
kararında, askerlerin
özel hayatının soruşturulmasını
ve salt eşcinsellik
yönündeki açıklamalarına
dayanılarak, bu
özelliklerinin orduya
nasıl zarar verdiği
kanıtlanmadan, ordudan
ihraç edilmelerini
Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nin 8.
maddesine aykırı
bulmuştur.
12 Esas
No: 2006/84
Karar No: 2006/62
13 The
Court noted
that, despite
the large
number of
times the
applicant
had been
prosecuted
and convicted,
the punishment
had not
exempted
him from
the obligation
to do his
military
service.
He had already
been sentenced
eight times
to terms
of imprisonment
for refusing
to wear
uniform.
On each
occasion,
on his release
from prison
after serving
his sentence,
he had been
escorted
back to
his regiment,
where, upon
his refusal
to perform
military
service
or put on
uniform,
he was once
again convicted
and transferred
to prison.
Moreover,
he had to
live the
rest of
his life
with the
risk of
being sent
to prison
if he persisted
in refusing
to perform
compulsory
military
service.
The Court
noted in
that connection
that there
was no specific
provision
in Turkish
law governing
penalties
for those
who refused
to wear
uniform
on conscientious
or religious
grounds.
It seemed
that the
relevant
applicable
rules were
provisions
of the military
penal code
which made
any refusal
to obey
the orders
of a superior
an offence.
That legal
framework
was evidently
not sufficient
to provide
an appropriate
means of
dealing
with situations
arising
from the
refusal
to perform
military
service
on account
of one's
beliefs.
Because
of the unsuitable
nature of
the general
legislation
applied
to his situation
the applicant
had run,
and still
ran, the
risk of
an interminable
series of
prosecutions
and criminal
convictions.
The numerous
criminal
prosecutions
against
the applicant,
the cumulative
effects
of the criminal
convictions
which resulted
from them
and the
constant
alternation
between
prosecutions
and terms
of imprisonment,
together
with the
possibility
that he
would be
liable to
prosecution
for the
rest of
his life,
had been
disproportionate
to the aim
of ensuring
that he
did his
military
service.
They were
more calculated
to repressing
the applicant's
intellectual
personality,
inspiring
in him feelings
of fear,
anguish
and vulnerability
capable
of humiliating
and debasing
him and
breaking
his resistance
and will.
The clandestine
life amounting
almost to
"civil death"
which the
applicant
had been
compelled
to adopt
was incompatible
with the
punishment
regime of
a democratic
society.
Consequently,
the Court
considered
that, taken
as a whole
and regard
being had
to its gravity
and repetitive
nature,
the treatment
inflicted
on the applicant
had caused
him severe
pain and
suffering
which went
beyond the
normal element
of humiliation
inherent
in any criminal
sentence
or detention.
In the aggregate,
the acts
concerned
constituted
degrading
treatment
within the
meaning
of Article
3.
|