Hiçbir Yere Çıkmayan Yol Haritası
Eric Hazan’ın Tanya Reinhart ile Söyleşisi
2 Ekim 2006, Counterpunch
Çeviren: Ahmet Şenkardeşler
Kitabınız Filistin’deki İsrail işgalinin Ariel
Şaron’un liderliğindeki son üç yılını kapsıyor. Bu dönem boyunca
İsrail’de kararların siyasi iradeden ziyade ordu tarafından
alındığının açığa çıktığını iddia ediyorsunuz. Biraz açar mısınız?
İsrail askeri ve siyasi sistemi her zaman iç içe olmuştur.
Ordudan doğrudan hükümete geçen generaller olmuştur. Fakat ordunun
siyasi statüsü Şaron’un hakimiyetinde daha da güçlenmiştir.
Üst düzey askerler basına brifing verirler (İsrail medyasındaki
haberlerin en az yarısı ordu kaynaklıdır), yabancı diplomatların
görüşlerini şekillendirirler, yurtdışında diplomatik görevlerde
bulunurlar, hükümet için siyasi planlar hazırlarlar ve siyasi
düşüncelerini her fırsatta ifade ederler.
Askeri istikrara karşılık İsrail siyasi sistemi aşamalı çöküş
sürecinde. Dünya Bankası’nın Nisan 2005 tarihli bir raporunda
İsrail, yolsuzluk endeksinde İtalya hükümeti’nin ardından ikinci
sırada, en bozuk ve en verimsiz ülkelerden biri olarak değerlendirilir;
siyasi istikrar endeksinde de en düşük seviyededir. Şaron oğullarıyla
birlikte, mahkemelere intikal etmeyen ciddi rüşvet suçlamalarıyla
itham edilmiştir. Şaron’un yeni kurduğu ve şu an Şaron’un halefi
Olmert ile iktidarda olan parti Kadima, parti içi kurumların
ya da yerel şubelerin olmadığı, hiyerarşik bir üyeler yığınıdır.
22 Kasım 2005’te yayınlanan tüzükleri parti liderine, oylama
yapmadan ya da herhangi bir parti organının onayına sunmadan
standart demokratik süreçleri atlama ve meclis aday listesini
tayin etme hakkı veriyor.
İşçi Partisi herhangi bir alternatif önermeyi başaramamıştır.
Son iki İsrail seçiminde İşçi Partisi başbakanlık için barışçıl
adaylar seçti: 2003’te Armam Mitzna ve 2006’da Amir Peretz.
İki aday da ilk başta büyük coşkuyla karşılandı, ama kendilerini
“siyasi haritanın merkezi”nde konumlandırmak amacıyla, partileri
ve danışmanları tarafından anında susturuldular ve otosansür
uyguladılar. Programları kısa zamanda Şaron’un programından
farksız hale geldi. Hatta Peretz “dış politika ve güvenlik”
konularında tam olarak Şaron gibi hareket edeceğini (ama toplumsal
değişim de getireceğini) beyan etti. Böylece bu adaylar Şaron’un
yolunun doğru olduğu konusunda İsrailli seçmenleri ikna etmeye
yardımcı oldular. Son yıllarda, Şaron ve generaller yönetimine
hiçbir zaman hakiki bir sol muhalefet olmamıştır. Her seçimden
sonra İşçi Partisi hükümete katılmış ve uluslararası imaj için
generallerin ihtiyaç duydukları barışçıl görüntüyü sağlamıştır.
Siyasi sistemin çöküşüyle ordu, İsrail politikasını şekillendiren
ve uygulayan tek organ olarak kalmıştır. İsrail’in son Lübnan
saldırısı (bu konu kitaba dahil değildir) boyunca, ordunun,
çevresindeki generaller tarafından oynatılan bir kukla gibi
ekranlarda boy gösteren Savunma Bakanı Peretz aracılığıyla hükümeti
yönlendirdiği yaygın bir kanı halini aldı.
Şaron, İsrail ve Batı söyleminde, ebedi savaş
felsefesinden, ılımlılık ve imtiyaz felsefesine dönüşüm geçiren
bir lider olarak ifade edilir. Bu sizin kitabınızdan çıkan fotoğraf
değil.
Kitaptaki sorulardan biri, İsrail’in sahip olduğu en acımasız,
ahlaksız, ırkçı ve manipülatif lider olan Şaron’un nasıl oluyor
da siyasi kariyerini efsanevi bir barış kahramanı olarak bitirdiği.
Benim cevabım Şaron’un hiç değişmediğidir. Şaron mitinin doğuşu,
propaganda sisteminin bilinçlilik inşasındaki mevcut gücünü
yansıtıyor.
Şaron dört yıllık görev süresi boyunca Filistinlilerle her
türlü müzakere fırsatını durdurdu. 2003’te – yol haritası döneminde
– Filistinliler planı kabul etti ve ateşkes ilan etti. Fakat,
Batı dünyası yeni barış dönemini kutlarken, İsrail ordusu Şaron’un
liderliğinde suikast politikasını yoğunlaştırdı, işgal altındaki
Filistinlilere tacizi sürdürdü ve nihayetinde Hamas’ın askeri
ve siyasi liderlerini öldürdüğü topyekün bir savaş ilan etti.
Daha sonra, Batı dünyası nefesini tutmuş bir buçuk senedir Gazze
geri çekilişini beklerken, Şaron Ocak 2005’te seçilen Filistin
Başkanı Mahmud Abbas’ı düşürmek için elinden geleni yaptı. Şaron,
Abbas’ın (terörle savaşmadığı için) uygun bir ortak olmadığını
ilan etti ve bütün yenilenmiş müzakere önerilerini reddetti.
İşgal altındaki topraklardaki Filistinlilerin günlük realitesi
hiçbir zaman Şaron döneminde olduğu kadar gaddar olmadı. Şaron,
Batı Şeria’nın İsrail’e sınır bölgelerinde büyük bir etnik temizlik
projesi başlattı. Duvar projesi Filistinli köylülerin bu bölgedeki
topraklarını çalıyor, tüm kasabaları hapsediyor ve bölgenin
sakinlerine yaşamak için bir yol bırakmıyor. Proje devam ederse
projeden etkilenen 400.000 Filistinlinin çoğu, halihazırda Batı
Şeria’nın kuzey kasabası Kalkilya’da olduğu gibi, göç etmek
ve Batı Şeria merkezindeki varoşlarda yaşamlarının çaresine
bakmak zorunda olacak. Gaza Şeridi’ndeki İsrail yerleşim merkezleri
boşaltıldı, fakat Şerit dış dünyadan tamamen yalıtılmış, açlık
sınırında ve karadan, denizden, havadan İsrail ordusunca terörize
edilmiş büyük bir hapishane durumunda.
Şaron’un vasiyeti, kitabın kapsadığı dönemde açığa çıktığı
gibi, sadece Filistinlilere değil, İsrail ordusunun potansiyel
destekçi olarak gördüğü, bugün için Lübnan, yarın için İran
ve Suriye’ye karşı ebedi savaştır. Aynı zamanda, Şaron’un vasiyetinin
tamamladığı nokta, savaşın, her zaman için yorulmak bilmez bir
barış arayışı olarak pazarlanabildiği. Şaron İsrail’in Filistinlileri
tutsak edebileceğini, havadan bombalayabileceğini, Batı Şeria’daki
topraklarını çalabileceğini, her türlü barış şansını durdurabileceğini,
fakat yine de Batı dünyası tarafından İsrail-Filistin sorununun
barışçıl tarafı olarak görülebileceğini kanıtladı.
Kitabınızın açılışını yapan, 2003 Yol Haritası
planı barış için gerçekçi bir bakış sundu mu?
Bu soruyu cevaplamak için önce sorunun neyle ilgili olduğu
konusunda hafızalarımızı tazelemek gerekir. İsrail söyleminden
bunun İsrail’in varolma hakkı ile ilgili olduğu izlenimi ele
edilebilir. Bu görüşe göre Filistinliler mültecilerinin geri
dönmesini talep ederek İsrail devletinin altını oyuyor ve bunu
terör ile yapmaya çalışıyor. Anlaşılan bunun, pratikte İsrail’in
1967’den bu yana işgal ettiği Filistin toprakları ve kaynaklarıyla
(su) ilgili basit ve klasik bir sorun olduğu unutulmuşa benziyor.
Yol Haritası belgesi herhangi bir toprak boyutu içermiyor. Planın
en son olan üçüncü aşamasında işgal sona erecek. Fakat plan,
bu üçüncü aşamada İsrail’den herhangi bir talepte bulunmuyor.
Çoğu İsrailli, işgali ve sorunu sona erdirmenin İsrail ordusunun
topraklardan geri çekilmesi ve yerleşim merkezlerinin boşaltılması
dışında bir yolunun olmadığını biliyor. Fakat bu temel kavramlar,
sadece planın ilk aşamasında yerleşim merkezlerinin genişlemesinin
dondurulmasından ve son yapılan yerleşim merkezlerinin yıkılmasından
bahseden belgede ima bile edilmiyor.
Yine de yol haritası planı, ilk aşamada ne olması gerektiğini
belirlediği için değerli ve önemli. Bu aşama, zamanın CIA başkanı
George Tenet’in Haziran 2001’de önerdiği ateşkes planı önerisini
tekrar ediyor. Bu aşamanın özü, huzur sağlamak için iki tarafın
da katkıda bulunması gerektiği bir ateşkes ilan etmek. Filistinliler,
bütün terör ve silahlı faaliyetlerini durdurmalı ve İsrail de
güçlerini Eylül 2000’deki Filistin intifadası öncesi konuma
geri çekmeli. Bu İsrail’den önemli bir talep, çünkü Eylül 2000’de
Filistin’in Batı Şeria’da kontrol ettiği geniş bölgeler vardı.
O dönemki koşulları sağlama talebini uygulamak, aynı zamanda,
İsrail’in o dönemden bu yana tesis ettiği birçok kontrol noktasını
ve askeri karakolları kaldırmak anlamına gelmeli.
Bu talebin karşılanmasının, huzurun sağlanmasına ve en azından
müzakereler için koşulların yaratılmasına katkıda bulunacağı
şüphe götürmez. Fakat belirttiğim gibi İsrail bu kadarını bile
reddetti ve yol haritası planını aynı Tenet’in planını yaptığı
gibi durdurdu.
Kitabınızda işlediğiniz ana konulardan biri Gazze’den
çekilme ve Gazze’deki yerleşimlerin boşaltılması. Fakat sizin
çekilmenin perde arkasında neler olduğu konusundaki analiziniz,
eleştirel çevrelerdeki algılamalardan bile oldukça farklı.
Eleştirel çevrelerdeki yaygın bir görüş Şaron’un, yerleşim
merkezlerinin korunmasının çok maliyetli olduğu ve çabalarını
Batı Şeria’yı tutmak ve buradaki yerleşimi genişletmek ana hedefine
odaklamayı tercih ettiği için Gazze yerleşim merkezlerini boşaltmaya
karar verdiği şeklinde. Şaron’un, çekilme planını İsrail’in
Batı Şeria’daki kontrolünü genişletmek ve güçlendirmek için
kullandığı konusunda hiç şüphe yok. Ama ben Şaron’un, Gazze’yi
elde tutmak çok maliyetli olduğu için ondan vazgeçtiği konusunda
elde hiç kanıt olmadığını iddia ediyorum.
Tabii ki, Gazze’nin işgal altında tutulması her zaman için
maliyetli olmuştur ve İsrail’in en sadık genişleme taraftarlarının
bakış açısından bile İsrail’in dünyadaki en yoğun nüfuslu ve
doğal kaynaklardan yoksun bu topraklara ihtiyacı yoktur. Sorun
şu ki, Batı Şeria’yı elde tutmak isteyen biri Gazze’yi özgür
bırakamaz. İşgal altındaki Filistinlilerin üçte biri Gazze şeridinde
yaşıyor. Eğer özgür bırakılırlarsa Batı ve Arap dünyasına serbest
erişimleri sayesinde Filistin özgürlük mücadelesinin merkezi
olacaklar. Batı Şeria’yı kontrol etmek için İsrail’in Gazze’ye
yapışması gerekiyor. Bu açıdan bir önceki işgal modeli en uygun
seçimdi. Şerit, içeriden ordu tarafından kontrol ediliyordu.
Yerleşim merkezleri, ordu için destek sistemi oluşturuyor ve
askerlerin vahşi işgalinin ahlaki mazereti oluyordu. Askerlerin
mevcudiyetini, anavatanı koruma misyonuna dayandırıyordu. Dışarıdan
kontrol ucuz olabilir, fakat uzun vadede başarı garantisi yoktur.
Ayrıca, Oslo yıllarından beri yerleşim merkezleri, hem yerel
hem de uluslararası çevreler tarafından İsrail’in işgali sona
erdirmedeki iyi niyetine rağmen çözülemeyen trajik bir problem
olarak algılanıyordu. Bu kullanışlı mit, yerleşim merkezlerini
boşaltmanın aslında ne kadar kolay olduğunu ve İsrail halkının
geri çekilmeye olan desteklerinin ne kadar büyük olduğunu gösteren
Gazze çekilmesi ile yıkıldı.
Şaron’un, Gazze yerleşim merkezlerini kendi isteğiyle boşaltmadığını,
daha ziyade buna mecbur kaldığını iddia ediyorum. Şaron, İsrail’in
yol haritasını sabote etmesi ve Batı Şeria duvarını inşasını
takiben gelen uluslararası baskının zirvesinde, zaman kazanmak
amacıyla geri çekilme planını tezgahladı. O zaman bile, daha
öncekilerde de yaptığı gibi bu taahhüdünden kaçmak için bir
yol aradığını gösteren belirtiler var. Fakat bu sefer Bush yönetimi
tarafından bunu yapmaya zorlandı. Baskı, tamamen perde arkasında
tutulmasına rağmen, askeri yaptırımları dahil edecek kadar büyüktü.
Yaptırımların resmi bahanesi İsrail’in Çin’e silah satışıydı.
Fakat, önceki seferde, İsrail’in anlaşmayı iptal etmeyi kabul
etmesiyle kriz sona ermişti. Bu sefer, yaptırımlar emsalsizdi
ve Kasım 2005’teki geçiş anlaşmasının imzalanmasına kadar sürdü.
Şu anda, İsrail üzerinde ABD baskısına dair bir
işaret yok değil mi?
Evet, ABD baskısı yerleşim birimlerinin boşaltılmasıyla hemen
sona erdi ve İsrail’in, Kasım 2005’te törenlerle imzaladığı
anlaşmaları ihlal etmesine Condoleezza Rice’in gözetiminde izin
verildi. O zamandan beri – İsrail, Gazze Şeridi’ni açık hava
cezaevine çevirdiğinde, kuşatılmış Filistinlileri aç bırakmaya
ve onlara bombalamaya başladığında – ABD İsrail’e tam destek
verdi. Şaron’un hiçbir aşamada İsrail’in Gazze Şeridi üzerindeki
egemenliği tamamen bırakacağı taahhüdünü vermediğine dikkat
etmeliyiz. Çekilme planı, başlangıcından beri, İsrail medyasında
16 Nisan 2004’te yayınlandığı haliyle, İsrail’in Şerit üzerindeki
askeri kontrolü çekilme öncesinde olduğu gibi dışarıdan sağlayacağını
tayin ediyordu.
ABD’nin bakış açısına göre yerleşim merkezlerin boşaltılmasıyla
amaca ulaşılmıştı. Uluslararası durgunluk sağlandığı sürece,
Filistinlilerin çektiği çilelerin ABD hesaplarında hiçbir önemi
yoktur. ABD için, “terörizmle savaş”taki yeni adımlara hazırlanırken,
Irak işgalini sürdürmek için dünyanın İsrail işgalini sona erdirmeye
yönelik duyarlılığını yatıştırmak önemliydi. Şimdilik bu amaca
ulaşıldı. Batı dünyası, en azından medyası ve liderleri, Ortadoğu’daki
yeni hamleden memnun kaldılar. Batı medyasındaki hakim dünya
görüşü hâlâ İsrail’in üzerine düşeni yaptığı ve şimdi barış
niyetlerini göstermek için sıranın Filistinlilerde olduğu şeklinde.
Hamas’ın Filistin seçimlerindeki zaferiyle bu görüş daha da
güçlendi. İsrail’in barış için bir ortağı olmadığına dair ezeli
iddiası şimdi yeniden güçleniyor. Yıllardır, İsrail’in önce
Arafat’ın, sonra da Abbas’ın iyi bir ortak olmadığı iddiasını
kabul etmiş olanlar muhakkak ki Hamas’ın da iyi bir ortak olmadığını
duymaya isteklidir.
2005’in sonundan bu yana, Bush yönetimi planlanmış “İran
kampanyası”nı hızlandırmakta kararlı gözüküyor. Dolayısıyla,
İsrail’in değeri bir kez daha artmakta. İsrail, yeni Hamas yönetiminin
uluslar arası düzeyde tanınmasını engelleme ve Filistinlilere
sert yaptırımlar uygulama kampanyasında, ABD’de yeniden
ortaya çıkan İslamofobik ortamı kullandı. İsrail güvenlik yetkilileri
Batı’yı, küresel radikal İslami tehdit tabloları çizerek Hamas’ın
İran ve Suriye ile olan bağlantısının tehlikeleriyle ilgili
raporlara boğdu. Böylesi bir propaganda için koşullar hazırdı.
Pentagon 3 Şubat’ta 2006 Dört Yıllık Savunma Gözden Geçirme
Raporunu (Quadrennial Defense Review) yayımladı. Raporda neyi
uzun bir savaş olarak tanımladığına dair vizyonunu açıkladı:
“Mevcut durumda Irak ve Afganistan kritik savaş alanları, fakat
mücadele, sınırlarının çok ötesine uzanıyor. ABD, ortakları
ve müttefikleriyle birlikte bu savaşı eş zamanlı olarak birçok
yerde ve gelecek yıllarda da sürdürmeye hazırlıklı olmalıdır.”
İsrail’in Hamas planı savaş tamtamlarıyla karşılandı. ABD
yönetimi, Avrupa ve Arap ülkelerinden Filistin yönetimine direkt
yardımın dondurulmasını istedi ve 15 Şubat’ta ABD Kongresi aynı
yönde karar aldı. İsrail güvenlik yetkilileri, ABD yönetiminin
rejim değişikliğine yönelik gizli faaliyetleri dahil, İran’daki
faaliyetlerini – ki bu faaliyetler meyvelerini 2006’da vermeye
başlamıştı – artırmasını uzun zamandır istiyordu. İsrail’in
son Lübnan savaşı sırasında Seymour Hersh ve diğerleri tarafından
ifşa edildiği gibi, ABD yönetimi bu savaşı İran’a saldırı seçeneği
için bir hazırlık ve “test” olarak gördü.
ABD politikalarının şekillenmesinde İsrail lobisinin
rolü ne oldu?
2005’te, ABD’nin İsrail üzerinde ağır baskı uyguladığı dönem
boyunca Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (American
Israel Public Affairs Committe - AIPAC) ve diğer lobi grupları
ilginç bir şekilde tam bir sessizlik içinde kaldı. Kitapta ayrıntılandırdığım
gibi bu itaat, iki AIPAC yöneticisinin – politika direktörü
Steven Rosen ve İran uzmanı Keith Weissman – önce soruşturulması
ardından da suçlanmasıyla sağlandı. Bu olay, Beyaz Saray’ın
isterse güçlü İsrail lobisini bile susturabileceğini ortaya
çıkardı. Bu, Chomsky ve diğerlerinin yıllardır iddia ettiği
şeyi doğruluyor: İsrail lobileri, baskıları ABD politikaları
ile uyumlu olduğu sürece güçlüdür.
Fakat yeni İslamofobi dalgası AIPAC’ın kendine güvenini artırdı.
Mart 2006’daki yıllık politika konferansı yeni muhafazakârların
kutlama havasında yapıldı. Başkan yardımcısı Dick Cheney ve
Birleşmiş Milletler elçisi John Bolton’un da dahil olduğu yönetimin
en sıkı yıldızları konferansta boy gösterdi. Yahudi gazetesi
Forward, “AIPAC’ın Irak konusunda Amerikan Yahudi toplumuyla
aynı düşünmediğine… Amerikan Yahudi Komitesi’ndeki anket komisyonuna
göre Amerikalı Yahudiler’in yüzde 70’inin Irak savaşına karşı
olduğuna” dikkat çekiyor. Fakat İsrail lobisinin liderleri,
temsil ettikleri Yahudi toplumunun görüşlerine rağmen “Amerikan
kamuoyunun Bush’a desteğindeki düşüşün onu, AIPAC ve İsrail’in
savunduğu sıkı politikaları uygulamaya zorlayacağı konusunda
iyimserler.”
Kitapta tasvir edilen çirkin olaylara rağmen
kitapta genel olarak hissedilen duygu umut. Neden?
İddia ediyorum ki ABD’nin yakın tarihte ilk kez, İsrail üzerinde
kısıtlı da olsa baskı uygulamasının nedeni, İsrail’i körü körüne
verdiği desteğin dünyada yarattığı hoşnutsuzluğu artık görmezden
gelememesidir. Bu, ısrarlı mücadelenin etkili olabileceğini
ve hükümetleri harekete geçirebileceğini gösterir. Böylesi bir
mücadele, yıllardır süren vahşi baskıya karşı koyan ve Filistin
davasını zumud1ruhuyla
ve günlük direnişleriyle canlı tutan Filistin halkıyla başlar
(ki bütün ezilen ulusların başarabildiği bir şey değildir).
Üyelerini, işgal edilmiş topraklara gönderen ve ev nöbeti tutan
uluslararası dayanışma hareketiyle, boykot dilekçelerini imzalayarak
kendilerini günlük tacizlere maruz bırakan profesörlerle, itaatkâr
medya ve İsrail lobisinin baskılarına rağmen gerçekleri yazmakta
ısrar eden gazetecilerle devam eder. Çoğu zaman adalet için
yapılan bu mücadele başarısızmış gibi görünür. Yine de bu mücadele
küresel bilinçliliğe nüfuz etmiştir. ABD’yi en sonunda kısıtlı
da olsa İsrail üzerinde baskı kurmaya zorlayan şey bu kolektif
bilinçliliktir. Filistin davası şimdi olduğu gibi bir süreliğine
susturulabilir, ama tekrar ortaya çıkacaktır.
2003’ten bu yana Batı Şeria’daki duvar boyunca
yeni bir mücadele biçimi geliştiğine dikkat çekiyorsunuz.
İsrail’in, tamamlandığında 400.000 Filistinliyi topraklarından
ve geçim yollarından ayıracak muazzam yıkım projesini durdurmayı
ya da en azından yavaşlatmayı hedefleyen, çoğunlukla haberi
yapılmayan, şiddet içermeyen bir halk direnişi yaygınlaşıyor.
1948’deki Filistin Nakba’sında (felaket demektir) 730.000 Filistinli
köylerinden çıkarılmıştı. Duvar yanındaki Filistinliler, tarih
kitaplarının ikinci bir Filistin Nakba hikâyesi anlatmasını
beklemek yerine topraklarını kurtarmak için mücadele ediyorlar.
Tek silahları kuşaklar boyunca topraklarına bağlı kalan atalarının
harikulâde ruhları olan bu insanlar dünyanın en vahşi askeri
makinelerinden birinin önünde duruyorlar. Son üç yılın şaşırtıcı
gelişmelerinden biri, İsraillilerin Filistin mücadelesine katılması.
İşgal tarihinde ilk kez birleşik bir İsrailli-Filistinli mücadelesine
şahit oluyoruz.
Neredeyse iki senedir mücadelenin merkezi, toprakları, İsrail
yerleşimi yukarı Modi’in’e devredilen Batı Şeria’daki Bil’in
köyü. Her cuma bütün köylülerin, İsraillilerin ve yabancı dayanışmacıların
toplandığı merkezi bir gösteri düzenleniyor. Ordu, protestoyu
durdurmak için kaba güç kullandı, fakat gösteriler devam ediyor.
Ordunun ve yerleşimcilerin İsrail’inin yanı sıra, duvar boyunca
yeni bir İsrail-Filistin oluşuyor. Kitabın son bölümünde bu
birleşik mücadeleyi – güç sahiplerinin tarihinin yanı sıra ortaya
çıkan, halkın tarihini – ayrıntılı bir şekilde inceliyorum.
Notlar:
Tanya Reinhart Tel Aviv Üniversitesi’nde dilbilim ve
medya çalışmaları ordinaryüs profesörüdür ve Ocak 2007’den
itibaren New York Üniversitesi’nde Global Distinguished
Professor olacaktır. İsrail günlük gazetesi
Yedihot Ahronot’ta düzenli olarak köşe
yazarlığı yapmaktadır ve Israel/Palestine:
How to End the War of 1948 kitabının yazarıdır.
1 Toprağa bağlılık
– ç.n.