RIZANIN İMALATI: BİR PROPAGANDA ARACI OLARAK MEDYA
Taylan Doğan
7 Ağustos 2006
Kitle medyası, günümüzde toplumları bilgi bombardımanına
tutan özelliğiyle başta medya alanındaki araştırmalar olmak üzere,
pek çok tartışmanın konusu olmuştur. Özellikle küreselleşme çağında
kitle medyasının gerek ulusal gerekse uluslararası siyasette belirleyici
bir etken olmaya başlaması ve medya organlarının mülkiyetinin büyük
sermaye gruplarının eline geçmesi, tartışmaların eksenini oluşturur.
Kitle medyasının, zaman zaman halkta açık bir rahatsızlık uyandıracak
şekilde bazı iktidar odaklarının lehine kampanyalar yürütmesi, tartışmayı
daha da önemli hale getirir. Tartışmanın temeli şudur: Kitle medyasının
mülkiyet yapısı, iktidar yapılarıyla yakınlığı vs. düşünüldüğünde,
objektif bir yayıncılık yapmasını beklemek gerçekçi midir? Medyanın
işleyişini açıklamaya dönük olarak iki başat yaklaşımdan söz edebiliriz.
Bunlardan birincisi, liberal yaklaşımdır. Liberal yaklaşım, bu beklentinin
gerçekçi olduğunu savunur. Kitle medyası, her ne kadar mülkiyet
bakımından büyük sermaye gruplarının elinde olsa da, okuyucu/izleyici
kitlesine karşı taşıdığı sorumluluk ve medya profesyonellerinin
mesleki değerleri onu sapmalardan ve tarafgir bir yayıncılıktan
koruyacaktır.
Diğer yaklaşım ise, medyanın radikal eleştirisidir.
Radikal eleştirinin öncülüğünü, Edward S. Herman ve Noam Chomsky
yapmışlardır. Kitle medyasının radikal eleştirisinde başyapıt olarak
kabul edilen eser ise, iki entelektüelin "Rızanın İmalatı: Kitle
Medyasının Ekonomi Politiği" adlı kitaplarıdır.
[1] Herman ve Chomsky’nin
tezleri şudur: Medya çağımızda devlet iktidarının ve seçkinlerin
ihtiyaçlarını karşılayan bir propaganda modeli olarak işlev görür.
Gerçekliğin çarpıtılmış bir algısının sunulması, belli gerçekler
gizlenirken bazılarının öne çıkartılması, seçkinlerin gündeminin
toplumun gündemi haline getirilmesi ve seçkinlerin politika hedefleri
doğrultusunda toplumun siyasi kampanyalarla yönlendirilmesi bu ihtiyaçlar
arasındadır.
Demokratik ülkelerde medyanın bir propaganda
aracı olduğunu görmek resmi sansürün bulunduğu ülkelere göre daha
zordur. Bu tür ülkelerde medyanın sistemi ve kurumları dönemsel
olarak eleştirmesi, zaman zaman çeşitli medya organlarının oldukça
farklı görüşleri savunması medyanın propaganda aracı olma rolünü
gizler ve bu rolü daha inandırıcı şekilde yerine getirmesini sağlar.
Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın "Rızanın
İmalatı" kitabında yanıtı bulmaya çalıştıkları soruyu şöyle formüle
edebiliriz: Medya nasıl oluyor da resmi bir sansür olmadan seçkinlerin
ve iktidar sahiplerinin çıkarlarına düzenli bir şekilde hizmet edebiliyor?
Sorunun yanıtı medyanın yapısal bir analizine
girilerek verilir. Medya bazı yapısal "süzgeçlere" sahiptir. Haberler,
yorumlar vs. bu yapısal süzgeçlerden geçtikten sonra zaten zararlı
malzemeden büyük ölçüde arındırılmış olacak ve seçkinlerin gündemi
ve çıkarlarıyla örtüşecektir. Yapısal süzgeçler neyin haber değeri
taşıyıp taşımadığını, verilen haberlerin ve yapılan yorumların hangi
öncüller üzerine temelleneceğini belirler. Bu yanıt gazetecilerin,
köşe yazarlarının, muhabirlerin ve diğer medya profesyonellerinin
sistemin bilinçli ajanları olup olmadıkları sorusunu geçersiz kılar.
Aslında bu insanların çoğu mesleki değerlere önem veren ve gerçekten
objektif gazetecilik yaptığına inanan insanlardır. Ama süzgeçler
öyle bir şekilde işler ki, büyük bir tarafgirlik taşıyan tutumlar
gazetecilerin neredeyse otomatik reflekslerine dönüşmüştür.
Bu yapısal süzgeçler şunlardır:
- medya şirketlerinin büyüklüğü, tekelci yapısı ve kâr yönelimli
olması;
- kitle medyasının temel gelir kaynağının reklamlar olması;
- kitle medyasının haber kaynaklarının çoğunlukla iktidar
yapıları ve bu iktidar yapılarına hizmet eden "uzmanlar" olması
- medyayı disiplin altına alan bir araç olarak "tepki üretimi"
ve
- ulusal bir din ve denetim aracı olarak söz konusu ülkede
dönemsel olarak öne çıkan ideoloji.
Noam Chomsky ve Edward Herman süzgeçlerden oluşan bu yapısal analizi
"Propaganda Modeli" olarak adlandırırlar. Elbette bu modelin bazı
olgusal verilerle desteklenerek ortaya konması yeterli değildir.
Medyanın, somut bazı olaylar temel alınarak gerçekten bir propaganda
aracı gibi işleyip işlemediği de gösterilmelidir.
PROPAGANDA MODELİ
1) Medya şirketlerinin büyüklüğü, tekelci
yapısı ve kâr yönelimli olması.
Günümüzde, geniş kitlelere ulaşabilen bir medya
organına sahip olmak büyük çaplı bir yatırım gerektirir. Dolayısıyla
çağımızda ancak büyük şirketler veya sermaye grupları kitle medyası
alanında boy gösterebilirler. Kitle medyası alanında yatırım ve
işletme maliyetlerinin nasıl arttığını ve bunun koskoca bir işçi
sınıfı basınını nasıl ortadan kaldırdığını 19. yüzyılın ikinci yarısında
İngiltere ve Birleşik Devletler’de izlemek ilginçtir. 1837’de kâr
edebilecek bir ulusal haftalık gazete çıkarmanın maliyeti İngiltere’de
1.000 sterlin’in altındadır. Oysa 1867’de bir günlük gazetenin kuruluş
maliyeti 50.000 sterline ulaşır. 1918’de İngiltere’de başka bir
gazeteyi (Sunday Express) çıkarmak için 2 milyon sterlinden fazla
para harcanır. Daha önceleri canlı bir işçi sınıfı basınının olduğu
İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısında bu radikal basının ortadan
kalktığına tanık oluruz. Günümüzde ise herhangi bir kitle medyası
organının kuruluş maliyetleri çok daha yüksektir.
Kitle medyasının yapılanması piramide benzer.
Piramidin üst katlarında yer alan az sayıdaki holding medya organlarının
büyük bölümüne sahiptir. Türkiye’de Doğan medya grubu ve diğer medya
şirketleri buna iyi bir örnek oluşturur. Az sayıdaki bu medya grupları
ve haber ajansları haber imalatında da bir tekel oluştururlar. Gazetelerin,
dergilerin, TV kanallarının önemli bir bölümüne sahip olan medya
devleri haber gündemini belirler. Daha küçük ve yerel ölçekteki
medya birimleri, ulusal ve uluslararası haberler açısından bu büyük
medya gruplarına bağımlıdırlar. Özellikle az sayıdaki haber ajansı
karşısında medyanın geri kalan bölümü neredeyse tamamen bağımlı
konumdadır. Dünyada dolaşıma giren haberlerin yüzde 80’ini uluslararası
düzeydeki Batılı dört haber ajansı üretmektedir. Bunlar, Associated
Press (AP), United Press International (UPI), Reuters ve Agence-France-Presse’tir
(AFP). Türkiye’de ise görsel medyada Doğan Haber Ajansı (DHA), İhlas
Haber Ajansı (İHA), Cihan Haber Ajansı (CİHA), basılı medyada Anadolu
Ajansı (AA) ve kısmen ANKA birincil haber kaynakları olarak işlev
görürler ve sözde medya organlarının işleyeceği "ham" haber malzemesini
sağlarlar.
Türkiye’de medyanın mülkiyetiyle ilgili çalışmalar
medya holdingleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler verir.
[2] Söz konusu medya
holdingleri, pek çok medya türüne sahip oldukları gibi, medya alanı
dışında da önemli yatırımlara sahiptirler[3].
Doğan Grubu
Gazeteler: Hürriyet, Milliyet, Posta, Radikal,
Gözcü, Finansal Forum, Turkish Daily News ve Fanatik.
Televizyon: Kanal D, CNN Türk, Euro D.
Dergiler: Doğan Burda Rizzoli Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A. Ş.
Adı altında çıkan dergiler: Pc Net, Art Decor, Auto Show, Blue Jean,
Tempo, Burda, Focus, Ekonomist, Hata Sonu vs. olmak üzere 20’nin
üzerinde dergi. Bu gazete ve dergilerin dağıtımı yine Doğan grubuna
ait olan Yay-sat tarafından yapılmaktadır.
Kitap yayıncılığı ve müzik: Doğan Kitap (DK), Doğan Egmont Yayıncılık,
Dogan Music Company. Radyo: Radyo D, Radyo Foreks, Hür FM, (Doğan
Radyolar Grubu)
Haber Ajansı: Doğan Haber Ajansı (DHA)
Matbaacılık: Doğan Ofset, Doğan Matbaacılık
Sinema: ANS film
(Çok yakında Doğan-Egmont Yayıncılık ortaklığı,
Doğan Kitap’ın önemli sayıda hissesini satın aldı. Böylece yabancı
sermayeli bir kuruluş olan Egmont, ilk kez büyük bir yayınevine
ortak olmuş oldu.)
Doğan medya grubu ayrıca medya-dışında şu sektörlerde
faaliyet gösteriyordu veya halen göstermektedir:
Bankacılık (Fortis tarafından satın alınan Dışbank
Doğan grubuna aitti.) Tekstil (Coats İplik Sanayi) Ticaret (Hür
İthalat), Sigortacılık (Ray Sigortacılık, Ticaret Sigorta) Turizm
(Pen Turizm), Otomotiv (Anadolu Otomativ), Enerji (Zigana Elektrik,
ISEDAŞ, POAŞ [İş Bankası ile ortak])
Çukurova Grubu
Gazeteler: Akşam, Güneş, Tercüman
Televizyon: Show TV, Sky Türk, Digitürk Radyo: Alem FM, Show Radyo
Telekomünikasyon ve internet: Türkcell, Superonline
Çukurova grubu esas olarak medya dışı bir gruptur
ve sonradan medya alanına girmiştir. Bu bakımdan, medya dışında
pek çok yatırıma sahiptir ve şu sektörlerde faaliyet göstermektedir:
İnşaat (Baytur İnşaat Taahhüt A.Ş.), Sanayi (Auer İmalat, BMC, Çukurova
Çelik, Çukurova Sanayi İşletmeleri vs.) İletişim (Türkcell), Bankacılık
(Yapı Kredi Bankası, Ocak 2005’te Koç grubu-İtalyan Unicredito’ya
satıldı. Bankayla birlikte Yapı Kredi Yayıncılık’ın mülkiyeti Koç
grubuna geçti.), Sigortacılık (Genel Yaşam Sigorta, Halk Sigorta),
Turizm (Dersaadet Turistik İşletmeleri) ve diğer sektörler.
Bilgin-Ciner Grubu
Gazeteler: Sabah, Takvim, Yeni Asır
Televizyon: ATV
Dergiler: 1 Numara-Hearst Yayıncılık A.Ş.
Radyo: Kiss FM, Radio Sport
Kitap Yayıncılığı: Sabah Kitapçılık
Doğuş Grubu
Televizyon: NTV, CNBC-e,
Dergiler: NTV Mag
Radyo: NTV Radyo İnternet: NTVMSNBC
Doğuş grubu da medya dışındaki sektörlerde büyümüş
ve sonradan medya alanına girmiştir. Faaliyet gösterdiği diğer sektörler
şunlardır: İnşaat (Doğuş İnşaat), Bankacılık (Garanti Bankası),
Turizm, Ticaret, Sigortacılık (Garanti Sigorta, Doğuş Sigorta) Otomotiv
(Önemli markaların Türkiye distribütörlüğü), Gıda (Filiz Gıda Sanayi
A.Ş., Tansaş), Turizm (Hyatt Regency, Antalya Sheraton vs.)
İhlas Grubu
Gazeteler: Türkiye Gazetesi,
Televizyon: TGRT
Dergiler: PC World, Computer World, Game Pro. Hanımeli, İhlas Otosport
vs.
Haber Ajansı: İhlas Haber Ajansı (İHA)
İnternet: İhlas.net
(Temmuz 2006’da TGRT’nin, çoğu İhlas Holding’e
ait olan yüzde 51 hissesi dünya medya imparatoru Murdoch’un "News
Corporation" şirketinin Ahmet Ertegün’le kurduğu ortaklık tarafından
satın alındı. TGRT’nin bundan böyle daha eğlence merkezli bir yayın
yapacağı belirtildi.)
İhlas grubunun medya dışında faaliyet gösterdiği
sektörler şunlardır: Enerji (Bursa Yalova Enerji Dağıtım Ltd. Şirketi),
Ticaret (İhlas Dış Ticaret), Gıda (İhlas Gıda), Sağlık (International
Hospital, Türkiye Hastanesi vs.) Pazarlama (İhlas Ev Aletleri, İhlas
Pazarlama) ve diğer sektörler.
Ayrıca yine İslami kesimde Fethullahcılara yakın
duran Feza Yayıncılık bünyesinde çıkan Zaman Gazetesi ve AKP’ye
yakın olan Albayraklar grubunun sahibi olduğu Yeni Şafak Gazetesi
ve Kanal 7 geniş bir kesime ulaşan medya birimleridir.
Medya şirketleri, profesyonel yöneticiler tarafından
yönetilir ve hisse senetleri çoğunlukla borsada işlem görür. Dolayısıyla
medya şirketlerinin her şeyden önce "kâr odaklı" bir tutum içine
girmesi doğaldır. Statükonun korunmasında birinci derecede çıkarları
vardır. Medya organlarının piyasayla bütünleşmesi onları çeşitli
saldırılara açık hale getirir. Güçlü çıkar odaklarını rahatsız etmeleri,
hisse senetlerine hızla değer kaybettirilmesi gibi bazı şantajlarla
karşı karşıya kalmalarına yol açabilir. Medyanın giderek kârlı bir
alana dönüşmesi ve hisse senetlerinin borsada işlem görmesi, medya
alanı dışındaki büyük holdinglerin medya kuruluşlarının bazılarını
ele geçirmesine yol açar. Örneğin ABD’de NBC televizyonu General
Electric tarafından satın alınmıştır ve GE silah sanayi ile nükleer
enerji sanayisinde önemli bir paya sahiptir. Medyanın giderek piyasa
ile bütünleşmesi medya organlarını devlet, hükümet, askeriye ve
reklam veren kuruluşlar karşısında "maceracı" tutumlar almamaya
özen göstermeye zorlar.
Yukarıda medya gruplarıyla ilgili verilerde de
açıkça görülebileceği gibi, Türkiye’de büyük medya kuruluşlarının
medya dışında pek çok sektörde önemli yatırımlara sahip olması,
medyanın çoktan sistemle bütünleşmiş olduğunun en açık kanıtıdır.
Büyük medya grubu sahiplerinin devlet ihalelerine girdiği, bankalara
sahip olduğu, bazılarının bankalarının ve bazı medya birimlerinin
elinden alınıp Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredildiği,
çeşitli dönemlerde siyasi iktidarlardan açık şekilde destek gördüğü
artık herkese tarafından bilinen sıradan olgulardır.
Türkiye’de medya alanında faaliyet göstermek,
birden çok sektörde faaliyet gösteren büyük holdinglere çeşitli
avantajlar sağlar. Bu avantajlar şu şekilde özetlenebilir:
- Medya-dışı sektörlerdeki yatırımların ve sermayenin güvenceye
alınması.
- Çeşitli kampanyalar vs. sayesinde hükümetler üzerinde güçlü
bir kamuoyu baskısı yaratacak imkanlara sahip olmak.
- Özelleştirme ve kamu ihalelerini kazanmak için avantajlı
bir konuma sahip olmak
- Uygun koşullu krediler alabilmek için avantajlı bir konuma
sahip olmak
- Ürünlerini satmak için reklam parası ödemek yerine, sahip
olduğu medya kuruluşları aracılığıyla doğrudan ürünlerinin reklamını
yapabilmek.
Medya holdingleri, siyasi iktidar ve devlet nezdinde
nüfuzunu arttırmaya çalışırken, hükümetlerin ve devletin, medyanın
işleyişini yakından ilgilendiren bazı denetim araçları vardır. Örneğin,
radyo ve TV istasyonları hükümetten çalışma izni ve ruhsatı almak
zorundadır. Türkiye’de RTÜK’ün TV kanallarına yönelik olarak izlediği
koruyucu/dışlayıcı politika, hükümetin/devletin yayıncılık alanındaki
yasal işleyişi denetleyen bir güç olarak medya karşısında oynadığı
caydırıcı role bir örnek oluşturur. Ayrıca hükümetlerin ve devlet
birimlerinin varolan zenginliği dağıtma ve yeni zenginlik kanalları
oluşturma olanakları vardır. Medya holdinglerinin yatırım yaptığı
bankacılık, enerji gibi alanlarda, özelleştirme ve kamu ihalelerinde
izlenen resmi politikalar, bu holdingleri hükümete/devlete bağımlı
hale getirir. Hükümet ayrıca medya şirketlerinin kârlılığını etkileyen
faiz oranları, firma vergileri ve işçi-işveren politikaları yoluyla
da caydırıcı bir gücü elinde tutar.
Bu veriler, Türkiye’de medya gruplarının sistemle
fazlasıyla bütünleştiğini ortaya koyar. Bu durumda haberlerin geçeceği
birinci süzgeç, bu bütünleşmenin yarattığı ortak çıkarlar olacaktır.
Kitle medyası, sistemi, iktidar yapılarını ve askeriyeyi temel bir
şekilde sorgulayacak yayınlar yapmaktan kaçınacaktır. İzleyeceği
yayıncılık politikası, her şeyden önce sistemin istikrarını gözetecektir.
2) Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklamlar
Gazeteler, TV’ler ve diğer kitle medyası organları
esas olarak reklam gelirleriyle yaşar. Örneğin Türkiye’de TV’lerin
toplam gelirleri içinde reklam gelirlerinin oranı yaklaşık yüzde
95’tir [4]. Kitle medyası,
görünüşte okuyucu/izleyicinin satın aldığı bir tüketim nesnesidir.
Gerçekte ise, okuyucu/izleyicilerin (malın), reklam veren büyük
şirketlere (satın alıcılara) satıldığı bir pazar veya piyasadır.
Reklam veren kuruluşlar, kitle medyasına ödedikleri reklam paralarıyla,
ürünlerini tüketecek toplumsal kesimlere erişimi satın almış olurlar.
Reklamların, pratikte kitle medyasının onsuz ayakta kalamayacağı
bir "iş yapma ruhsatı" olması, medyayı pek çok açıdan etkiler.
Öncelikle, reklamlar hangi medya kuruluşunun
ayakta kalacağını belirleyecek kadar önemlidir. Örneğin, 19. yüzyılın
ikinci yarısında İngiltere’de gazetelerin yaygın şekilde reklam
almaya başlaması, medya yapısını önemli ölçüde şekillendirmişti.
Reklamcılığın medya piyasasında etkili olmaya başlaması, reklam
çeken gazetelerin satış fiyatlarını nüsha maliyetinin çok altına
çekilebilmesini sağlamıştı. Bu durum, yeterince reklam alamayan
gazeteleri, yani işçi sınıfı basınını zor durumda bırakmıştı. İşçi
sınıfı basının reklam alamaması, öncelikle okuyucularının tüketim
düzeyinin düşük olmasıyla ilgili bir sorundu. Reklam alamayan gazetelerin
fiyatları yüksek kaldı, böylece satışları düştü ve satışları yeniden
yükseltebilecek çekici özellikler edinebilmeleri, ellerindeki sermaye
birikiminin azalmasıyla zorlaştı. Dolayısıyla, hangi gazetenin tercih
edileceğine artık nihai tüketici olarak okur değil, reklam veren
kuruluşlar karar vermeye başladılar. Sonuç olarak, İngiltere’de
1960’lı yıllarda toplam tirajları 9,3 milyon olan üç büyük sosyal-demokrat
gazete (Daily Herald, News Chronicle ve Sunday Citizen) ya
battı veya sisteme asimile olmaya zorlandı.
Medyanın iş yapma ruhsatı olarak reklam, ana-akım
medya içinde ise büyük bir rekabete yol açar ve bu rekabet genellikle
tekelleşmeyle sonuçlanır. Satış rakamlarını ve reklam pastasından
aldığı payı arttıran medya organı, rakipleri karşısında saldırgan
bir promosyon kampanyası başlatır ve karşı tarafı, azalmakta olan
geliriyle başa çıkamayacağı ek masraflar yapmaya zorlar. Bu sürecin
bir yerinde, bazı medya organları piyasadan silinirler.
Kitle medyasının ancak reklam gelirleriyle yaşayabilmesi,
reklam veren büyük şirketleri medyanın "patronları"na dönüştürür.
Örneğin TV’lerde büyük şirketler ya program aralarına konan reklamlar
için para öderler veya doğrudan bazı programların sponsorluğunu
üstlenirler. Bu durum, TV programcılığının niteliğini ciddi şekilde
etkiler.
Daha somut olmak açısından, ABD’de reyting ölçümlerine
göre yüzde 1’lik bir seyirci kaybı, TV şebekelerinin reklam gelirinde
yılda 80-100 milyon dolarlık bir gerilemeye yol açmaktadır. Reklam
veren kuruluşların ilgilendiği seyircinin sayısı olduğu kadar tüketim
düzeyidir. Dolayısıyla TV’ler her ne kadar geniş kitlelere ulaşsalar
da, programlarının orta ve üst sınıflara hitap ettiğini reklam veren
kuruluşlara kanıtlamak zorundadırlar. Bu nedenle, emekçi kesimlerin
sorunlarının dile getirildiği bir programcılık baştan reklam gelirlerinin
kaybı demek olacaktır.
Bu durum, kitle medyasına içkin olan bir özelliği,
politik ayrımcılığı beraberinde getirir. Reklam veren kuruluşlar,
kendi çıkarlarının altını oyacak yayınlar yapan muhalif medya birimlerine
reklam vermeyecektir.
Ama benzer bir durum ana-akım medya için de geçerlidir.
Medyada politik bir çeşitlilik içeren tartışma programlarının, araştırmacı
gazetecilik programlarının vs. azalmasının başlıca nedenlerinden
birisi, reklam veren büyük holdinglerin sistemi eleştiren bir yayıncılığa
soğuk bakması ve reklam verdiği mecraları değiştirmesidir. Reklam
sürelerinin giderek artması ve halkın sorunlarını işleyen programların
neredeyse yok denecek kadar azalması, medya organlarının daha fazla
reklam geliri elde etmek ve reklam çekebilmek için yaptıkları tercihleri
yansıtır.
Öte yandan, reklam veren kuruluşlar rahat ve
satın alma psikolojisiyle uyuşan, yani "light" bir programcılık
yapan medya birimlerine reklam vermeyi veya bu tür programların
sponsorluğunu yapmayı tercih ederler. Bu nedenle ciddi konuları,
özellikle toplumsal ihtilafları ele alan programları desteklemekten
özellikle kaçınırlar.
Belgesel-kültürel programlar ise, "zapping" yapan
izleyicileri kaçırmamak için uğraşan TV’ler açısından cazip değildir
ve bu tür bir programcılık giderek marjinalleşir.
Bu nedenlerle, "iş yapma ruhsatı" olarak reklamlar,
kitle medyasının yayıncılık politikasını belirleyen ikinci süzgeçtir.
3) Haber Kaynakları ve Uzmanlar
Kitle medyasının belli bir haber akışını önceden
güvenceye alma zorunluluğu vardır. Bunun yanı sıra her yerde muhabir
veya kameraman bulunduramaz. Dolayısıyla kendisine düzenli olarak
haber akışı sağlayacak kaynaklara ihtiyaç duyar. Kendi kısıtlı mali
kaynaklarını ve muhabir sayısını ise bu düzenli haber akışını güvenceye
alacak şekilde konuşlandırır. Bu durum, kitle medyası ile ona düzenli
olarak haber sağlayan dev "haber bürokrasileri" arasında karşılıklı
bir bağımlılık ilişkisinin doğmasına yol açar. Dünyanın pek çok
yerinde kitle medyası haber ihtiyacını karşılamak için hükümetlerin
düzenli basın açıklamalarında, önemli bakanlıklarda, üst düzey askeri
kurumlarda, iş dünyasının çatı örgütlerinde vs. muhabir bulundurur.
Türkiye’de kitle medyasının başlıca haber kaynakları, Bakanlar Kurulu
toplantılarının ardından Hükümet sözcüsünün basın toplantısı, İçişleri
veya Ekonomi gibi önemli bakanların basın toplantıları veya basın
bildirileri, MGK toplantılarının ardından yapılan basın açıklaması,
Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan basın açıklamaları, Emniyet
Müdürlüğü’nün basın toplantıları, Türkiye’yi ziyaret eden ABD, AB,
IMF, Dünya Bankası yetkililerinin basınla yaptığı görüşmeler, TÜSİAD,
TOBB, Ankara Ticaret Odası gibi iş dünyası örgütlerinin basın toplantıları
vs. olarak sıralanabilir.
Resmi kurumların veya iş dünyasının çatı örgütlerinin
"haber bürokrasileri", halkla ilişkiler örgütleri olarak çalışırlar.
Çalışmalarını kitle medyasının ihtiyaçlarına göre düzenlerler. Örneğin,
basın toplantıları için mekanları onlar temin ederler, basın açıklamalarının
metinlerini önceden dağıtırlar, medyanın hemen alıp kullanabileceği
şekilde düzenlenmiş haber bültenleri hazırlarlar, açıklanacak araştırma
raporlarını önceden medyaya iletirler vs.
Kitle medyası açısından hükümet, devlet kurumları,
askeriye, iş dünyası örgütleri, meslek birlikleri vs. güvenilir,
objektif haber kaynaklarıdır. Yerel ölçekte ise herhangi bir olay
meydana geldiğinde, kitle medyasının o ilin veya ilçenin valisi,
kaymakamı veya emniyet müdürüyle bağlantı kurması bir tesadüf değildir.
Kitle medyası, sistemin kurumlarıyla iç içe geçen
çıkarlara sahip olduğundan "objektif habercilik" imajını sürdürmek
ister. Taraflı olduğu şeklinde bir görüntüden kaçınmayı ve sistemin
kurumlarından gelebilecek baskı ve tehditleri en aza indirmeyi sağlamak
için en emin yol, haber kaynakları olarak "haber bürokrasilerinin"
tercih edilmesidir. Bu tercihin, ekonomik açıdan daha verimli olmak
gibi bir boyutu da vardır. Dolayısıyla kitle medyası, hükümetin,
resmi kurumların, askeriyenin vs. ilettiği haberleri doğru olarak
kabul eder ve çoğu zaman onları sorgulamadan olduğu gibi yayımlar.
Buna karşın, yerel halktan, muhalif kesimlerden gelen haberler kuşkuyla
karşılanır. Hem bu tür haberleri doğrulatmak daha pahalı bir iştir.
Hem de sistemin sorgulanmasına yol açarak, kitle medyasının çeşitli
tehditlerle yüz yüze kalmasına neden olabilir.
Bu tehditler, medyanın bağımlı bir ilişki içinde
olduğu haber kaynaklarından da gelebilir. Kitle medyası düzenli
bir haber akışı sağladığı haber kaynaklarını gücendirmek istemez.
Aksi halde "haber bürokrasileri" medyayı haber akışından mahrum
bırakabilir.
Resmi kurumların "haber bürokrasilerinin" medyayı
yönlendirebilmek üzere içine girdiği halka ilişkiler çalışması dev
boyutlardadır. Medyayı yönlendirmenin, onu habere ve olgulara boğmak
olduğunu keşfeden resmi kurumlar veya büyük şirketler bu alana muazzam
kaynaklar ayırırlar. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin medyayla ilgili
çalışmaları, resmi kurumların kitle medyasını haber bombardımanına
tutmasına iyi bir örnektir. 1979 ve 80’de Amerikan Hava Kuvvetleri,
toplam tirajı 690.000 olan 140 gazete çıkartıyor, tirajı 125.000
olan bir dergi yayımlıyordu. Çoğunlukla denizaşırı yayın yapan 34
radyo ve 17 TV istasyonuna sahipti. Karargah ve birimlerle ilgili
45.000, yerel düzeyde ise 615.000 basın bildirisi hazırlayıp dağıtıyordu.
Haber medyası ile 6.600 söyleşi yapmış, 3.200 basın toplantısı gerçekleştirmişti.
Dev haber bürokrasileri medyanın belli gündemlere
odaklanmasını, dezenformasyon yapmasını, propaganda kampanyaları
yürütmesini ve belli gündemlerden uzak durmasını sağlamak için medya
ile arasındaki bağımlılık ilişkisinden faydalanırlar. Kitle medyasına
sürekli olarak belli bir propaganda kampanyasına dönük enformasyon
gönderirler. Bu konuda Türkiye’nin yakın tarihinden pek çok örnek
rahatlıkla bulunabilir. Örneğin, Terörle Mücadele Yasa (TMY) tasarısının
gündeme gelmesi, önce Emniyet ve diğer güvenlik güçleri yetkililerinin
"terörle mücadele konusunda yasaların ellerini kollarını bağladığı"
şeklindeki açıklamalarıyla gündeme gelmişti. Bu konu bir süre medyada
işlendi. Ardından Mart 2006 sonunda patlayan Diyarbakır olayları
sırasında medya yerel muhabirlerin geçtiği haberlerden çok resmi
kaynakların sağladığı "bilgilere" dayanmayı tercih etti. Resmi kaynakların
sağladığı bilgiler ise, olayları "terörist bir kalkışma", "PKK’nın
çıkardığı bir ayaklanma" vs. olarak yansıtıyordu. Medyada Diyarbakır
olaylarının bu şekilde işlenmesinin ardından, TMY’nin gerekliliği
ve yasalaşması için toplumun geniş kesimleri ikna edilmişti.
Uzman Arzı:
Devlet kurumlarının ve iş dünyası örgütlerinin
medyayı denetleme ve yönlendirme çabası, sadece belirli dönemlerde
yoğunlaştırılmış bir "bilgi akışıyla" sınırlı kalmaz. Sistemin toplum
tabanı üzerindeki hegemonyası zayıflamaya veya muhalif güçler resmi
propagandayı etkisizleştiren nitelikli aydınlar üretmeye başladığında,
sistem "uzmanlar" sağlamaya başlar. Medyaya bolca çıkıp pek çok
konuda resmi propaganda çizgisini savunan bu uzmanlar, çoğunlukla
akademisyenler veya emekli askerler, istihbarat uzmanları vs.’dir.
Akademisyenlerin kafalanması şu üç şekilde gerçekleşir: Resmi veya
sivil kuruluşlara "danışman" olarak işe alınırlar. Araştırmaları,
resmi kurumlar veya büyük şirketler tarafından finanse edilir. Ya
da yine resmi kurumlar veya büyük şirketlerin kurdukları düşünce
kuruluşlarında çalışma imkanı tanınır.
ABD’de çoğunlukla muhafazakâr olan düşünce kuruluşlarının
oluşması, Vietnam Sendromu dolayısıyla sistemin toplum tabanında
sorgulanmaya başlandığı 1970’li yıllara rastlar. Bu kuruluşlar,
büyük şirketler tarafından finanse edilir ve Pentagon, Dışişleri
Bakanlığı, CIA ile düzenli personel alış verişi içine girer.
Türkiye’de özellikle 90’lı yıllardan itibaren
Kürt sorunu, ekonomi ve IMF ile ilişkiler, hukuk ve Anayasa tartışmaları,
AB ile ilişkiler, laiklik tartışmaları, dış politika vs. konularda
TV’lerde açık oturumlar gibi programlar yapıldığına tanık olduk.
Bu programlara genellikle akademisyenler ve diğer "uzmanlar" çıktı.
Zaman zaman muhalif kimlikli kişilerin de konuk olarak çağrılmasına
karşın, yapılan tartışmalarda resmi çizginin dışına çıkılmamasına
özen gösterildi. Sistem en fazla içeriden reform yapılmasının gerekliliği
çerçevesinde eleştirildi. Hatta siyasi açıdan sertleşen konjonktürlerde,
reform yanlısı kişilere bile TV ekranlarının kapatıldığına tanık
olduk. Ekonomi alanında yaşanan "uzman" patlaması işe şaşırtıcıydı.
Türkiye’nin yakın tarihte art arda büyük ekonomik krizler yaşamasına
karşın, Eko-diyalog programına veya sabahları yayımlanan ekonomi
programlarına baktığımızda, Türkiye’nin yaşadığı krizlerde IMF’nin
rolünün hemen hiç sorgulanmadığını görürüz. Tartışmaların ve yorumların
çerçevesi, IMF programlarının ihtiyaçlarıyla baştan belirlenmiştir.
Örneğin, "kamu tasarruf yapmak zorundadır"; "enflasyon tek haneye
düşürülmelidir"; "sağlık harcamaları kısılmalıdır"; "dalgalı kur
sistemi olası krizlere karşı bir sigortadır"; "sıcak paranın Türkiye’ye
akışı mutlaka garanti altına alınmalıdır." Son yıllarda, uluslararası
ilişkiler, Kürt sorunu, Ermeni Sorunu vs. çerçevesinde devlet tarafından
finanse edildiği bilinen düşünce kuruluşlarının ortaya çıkmaya başladığına
da tanık oluyoruz. Örneğin Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi
(ASAM) TV’lerde sık sok boy gösteren uzmanlarıyla bunlardan en önemlisi.
4) Tepki Üreticileri:
Kitle medyası sistemin temel öncülleri içinde
kalarak çeşitli eleştiriler yapsa dahi, zaman zaman adına "tepki
üreticileri" denen kurumların veya bireylerin tehditleriyle karşılaşır.
Tepki üreticilerinin amacı, kitle medyasının resmi propaganda çizgisinden
olası sapmalarını önlemek, sistem-içi eleştirilerin önüne geçmek
ve resmi propaganda çizgisinin tam bir şevkle desteklenmesini sağlamaktır.
McCarthy döneminde, pek çok reklam veren kuruluşun
ve radyo-televizyon istasyonunun ürünlerin kitlesel boykotlara maruz
kalacağı tehdidiyle susturulması ve çalışanlarını ihbar etmeye zorlanması,
"tepki üretimi"ne bir örnek oluşturur. Reklam veren büyük şirketler
sponsorluk yaptıkları programların tepkilere neden olmasından çekinir
ve bu yüzden TV kanalları üzerinde sürekli bir "uygun programcılık"
yapılması baskısı oluştururlar. Böylece sponsorluktan çekilme tehditleriyle
birer tepki üreticisi olurlar.
Tepki üreticileri, medyanın bir konuda yaptığı
eleştiride aşırıya kaçtığını öne süren hükümetler veya başbakanlardan,
doğrudan medyayı denetleyen RTÜK gibi devlet kurumlarına ve "bağımsız"
düşünce kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazeye uzanabilir.
1970’li ve 80’li yıllarda ABD’de büyük şirketlerin,
işleri medyayı izlemek, denetlemek ve resmi propaganda çizgisine
yeterince sahip çıkmadığında kamuoyu önünde eleştirmek olan düşünce
kuruluşlarını desteklemesi ilginçtir. Bunlardan bazılarının işlevleri
şunlardır: Amerikan Hukuk Vakfı (American Legal Foundation) medyada
haksız eleştirilere uğrayan "medya kurbanları"nın iftira davası
açmasına yardımcı olur. Medya Enstitüsü (Media Institute), iş dünyasının
medyada doğru bir şekilde resmedilmediği tezini işleyerek medyayı
caydırıcı bir rol üstlenir. Medya ve Kamu İşleri Merkezi (Center
for Media and Public Affairs) medyada iş dünyası karşıtı "liberal"
eğilimlerin peşine düşer. Medyada Doğruluk (Accuracy in Media) petrol
şirketleri ve başka pek çok şirket tarafından finanse edilen etkin
bir tepki üreticisidir. Dış politikada katı bir sağ kanat propaganda
çizgisi izlemesi için medyaya baskı yapar. Özgürlük Evi (Freedom
House) El Salvador gibi ABD güdümündeki ülkelerin medya tarafından
sorgulanmasının "aşırıya kaçtığı" durumlarda devreye girer. Vietnam
Savaşı sırasında temel öncüller itibariyle Amerikan politikasını
savunan "liberal" medyayı, geçtiği haberlerle "halkın moralini bozmak"
ve "savaşın kaybedilmesine yol açmak"la suçlamıştır.
Tepki üreticileri propaganda çizgisine tam bir
bağlılıkla hizmet edilmesi için baskı yaparken, kitle medyası bu
eleştirileri saygıyla karşılar; hatta onlara yer verir.
Türkiye’de "tepki üretimi"nin daha kaba mekanizmalarla
yürüdüğü söylenebilir. Örneğin 90’lı yılların başında PKK lideri
Abdullah Öcalan’la röportaj yapan M. Ali Birand ve 93’te Özal ile
Öcalan arasında ateşkesin uzatılması konusunda gizli mesaj alışverişine
katıldığı öne sürülen Cengiz Çandar’ın, Genelkurmay Başkanlığı tarafından
hazırlanan bir andıçla çalıştıkları gazetelerden atılmaları sağlanmış
ve pasifize edilmişlerdi. Nisan 98’de, 28 Şubat postmodern darbesi
döneminde, Şemdin Sakık’ın iki gazeteciyi suçlayan sözde ifadeleri
kitle medyasına sızdırılmıştı ve ertesi gün Kanal D’de, Hürriyet
ve Sabah gazetelerinde Birand ve Çandar, PKK’dan para alan gazeteciler
olmakla suçlanmıştı.
Türkiye’de kitle medyasının rutin işleyişi sırasında,
medya organlarının ve gazetecilerin yeterince vatansever olmadıkları,
"terörle mücadele"yi zaafa uğratan haberler yaptıkları veya yazılar
yazdıkları gerekçesiyle sık sık taciz edildiği bilinen bir gerçektir.
Taciz eden ve sindirmeye çalışan "tepki üreticilerinin" başında
ise Emin Çölaşan gibi köşe yazarları gelmektedir.
5) Denetim Mekanizması olarak ulusal ideoloji
Chomsky ve Herman, ABD kitle medyası için son
süzgecin "ulusal bir din olarak anti-komünizm" olduğunu belirtirler.
Amerikan kitle medyasında "komünist" veya "komünist bağlantılı olmak"
suçlamaları, liberallerin sindirilip susturulmasında önemli bir
araçtır. Aynı zamanda toplumu seferber etmek üzere kullanılan bir
ideolojidir. Bütün önemli sorunların, sürekli bir dost/düşman kutuplaşması
çerçevesinde gerçek özünden kopartılarak ele alınmasını sağlar.
Türkiye’de kitle medyasında ulusal bir din biçimini
alan ideolojinin 20 yılı aşkın bir süredir, ama özellikle 90’ların
ilk yıllarından bu yana ırkçı bir milliyetçilik ve "vatanın bölünmez
bütünlüğü" ideolojisi olduğu söylenebilir. Tabii sürekli olarak
laik Cumhuriyet’in altını oymaya çalışan sinsi bir şeriatçı tehlikeye
dikkat çeken söylem de gözardı edilmemelidir. Zaman zaman kitle
medyasındaki bazı haber veya yorumların, "terör örgütüyle" paralel
görüşler ileri sürdüğü veya uygunsuz olduğu gerekçesiyle suçlandığı,
böylece kitle medyasının çizgiden çıkan kesimlerinin tehdit edildiği
bilinen bir gerçektir. Ayrıca "vatanı bölmek isteyenlere" karşı
sürekli bir seferberlik halinin yaratılmasında medya çok belirleyici
bir rol oynar. Türkiye’de sisteme dönük her türlü toplumsal muhalefetin
"bölücülük" içerdiği gerekçesiyle susturulması veya uygulanan baskıların,
insan hakları ihlallerinin vs. yine aynı gerekçeyle meşruiyet kazanması
kitle medyasının desteğiyle olabilmektedir. Medyanın giderek gerçek
sorunlara ilgi göstermekten uzaklaşıp devletin düzenlediği psikolojik
savaş ve askeri operasyonların bir uzantısı haline gelmesi çokça
rastlanan bir durumdur. Kitle medyası, yukarıda "andıç" örneğinde
belirtildiği gibi, demokratik kurum veya inisiyatiflerin açıkça
hedef gösterildiği, suçlandığı vs. bir platforma dönüşebilmektedir.
Medyanın asla temelden sorgulamadığı ve eleştirmediği, neredeyse
istisnasız şekilde hizmet ettiği en temel ideolojik çerçeve bu milli
güvenlik devleti ideolojisidir. AB reformlarının hız kazandığı dönemlerde
bile Kürt sorunu bir bölücülük sorunudur ve temelde bir terör meselesi
olarak ele alınır. Sorun açık ve kapsamlı bir tartışmanın konusu
olmayı bir türlü başaramaz. "Teröre lanetleyenler ve onu destekleyenler"
şeklindeki kutuplaşma veya "teröre karşı mücadele edenler ve vatanı
bölmeye çalışanlar" şeklinde kutuplaşma vs. büyük kampanyaların
zeminini hazırlayan temel öncüller olarak kitle medyasında her zaman
mevcuttur.
PROPAGANDA KAMPANYALARI
Kitle medyasının süregiden normal işleyişinin
yanı sıra, dönem dönem propaganda kampanyalarına sahne olduklarını
gözlemleriz. Propaganda kampanyaları, genellikle hükümetin veya
devlet kurumlarının, askeriyenin bazı bilgileri sızdırmasıyla veya
örneğin Genelkurmay Başkanlığı’nda medyaya brifing verilmesiyle
başlar ve kitle medyasının hemen bütünü tarafından benimsenerek
yürütülür. Bununla birlikte, kitle medyası bazen belirli olaylar
karşısında ortak tepkiler üreterek de propaganda kampanyaları üretmeye
başlayabilir. Kitle medyasının propaganda kampanyalarına bu kadar
çabuk adapte olarak bizzat yürütücüsü haline gelmesi, genellikle
resmi kaynaklardan gelen bilgilerin her koşulda doğru kabul edilmesiyle,
yani süzgeçler sisteminin işleyişiyle ilgilidir. Sistemin çıkarlarına
hizmet etmesi, bu tür kampanyalara medyayı denetleyen medya şirketleri
sahipleri, reklam veren kuruluşlar, tepki üreticileri ve iş dünyasının
geri kalan kısmı tarafından onay verilmesini açıklar. Diğer yandan,
herhangi bir medya organının verili bir propaganda kampanyasıyla
çelişen olgulara yer vermesi büyük riskleri göze alması anlamına
gelecektir. Hükümetten, tepki üreticilerine kadar medya üzerinde
denetim gücüne sahip olan iktidar odaklarının tepkisini çekecektir.
Noam Chomsky ve Edward Herman, Amerikan medyasının
hükümet politikasına uygun olarak "düşman" devletlerdeki insan hakları
ihlallerine etraflıca odaklanmasını, buna karşın "dost ve müttefik"
ülkelerdeki ihlalleri görmezden gelmesini propaganda kampanyasına
bir örnek olarak gösterirler. Soğuk Savaş döneminde, sosyalist rejimlerin
yıpratılması ve ABD’nin silahlanma harcamalarının arttırılması için
hükümet tarafından izlenen "düşman" devletlerdeki insan hakları
ihlallerinin teşhir edilmesi politikası, kitle medyası tarafından
benimsenir. Bu ülkelerdeki insan hakları ihlalleri mağdurları, "değerli
kurbanlar" olarak ele alınır ve medyada geniş yer bulurlar. Buna
karşın, ABD’nin uydu devletlerine verdiği desteği meşrulaştırmak
ve sürekli kılmak için, "dost" ve "müttefik" ülkelerde meydana gelen
ağır insan hakları ihlalleri görmezden gelinir ve mağdurlar "değersiz
kurbanlar" olarak addedilir.
Eski Yugoslavya’nın parçalanması ve milliyetçi
Miloseviç rejimine boyun eğdirilmesi için NATO’nun Sırbistan’ı bombalaması,
Sırp yetkililerin Kosovalı Arnavutlar’a yaptığı zulüm teşhir edilerek
haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Resmi Sırp güçlerinin Kosovalı
Arnavutlar’a yaptığı baskılar, Batı medyasında geniş yer bulmuş,
birçok kez "etnik temizlik" ve "soykırım" olarak adlandırılmıştır.
Buna karşın, aynı dönemde Türkiye’de Kürtler’e yaygın şekilde uygulanan
köylerin boşaltılarak yerinden etme politikası, çok daha kapsamlı
olmasına karşın, Batı medyasında pek az yer bulmuştur. "Etnik temizlik"
gibi suçlamalar ise çok nadiren dile getirilmiştir.
Türkiye’de kitle medyasının propaganda kampanyaları
yürütmesine pek çok kez tanık olduk. Yakın tarihten örnekler vermek
gerekirse, 2005’teki Newroz kutlamaları sırasında Mersin’de güya
birkaç Kürt çocuğun Türk bayrağını yaktığı iddiası, son derece kuşkulu
bir haber olmasına karşın, kitle medyası tarafından bir propaganda
kampanyasının başlangıç noktasına dönüştürüldü. Haftalarca süren
medya propagandasında, Kürtler’in kültürel ve siyasi kimlik taleplerinde
ısrarcı olmamaları gerektiği, yoksa "sözde vatandaşlar" olarak kabul
edilip baskıya ve şiddete maruz kalacakları mesajı işlendi.
Bugünlerde, İsrail’in iki askerinin kaçırılmasını
gerekçe göstererek Lübnan’a saldırmasının, Türk ordusunun "teröristleri"
temizlemek için Kuzey Irak’a girmesini meşrulaştıracağı resmi bir
tez olarak ortaya atıldı. Kitle medyası bu tezi işlemekte ve zenginleştirmekte
gecikmedi. Şimdiye dek PKK’yı ortadan kaldırmak için pek çok kez
Kuzey Irak’a girilmiş ve hiçbir ciddi sonucun alınmamış olması,
kitle medyasının gözünde tartışılmaya değer bir gerçeklik olarak
değerini yitirdi. İzlenen savaş politikasının sonucu olarak Türkiye’nin
uğradığı insani ve ekonomik kayıplar medyadaki tartışma çerçevesinin
tamamen dışında kaldı. 1996 yılında gerek Kürt hareketinin, gerekse
varoşlarda örgütlenen solun canlı bir katılım gösterdiği, ÖDP, EMEP
gibi kitlesel bir örgütlenme potansiyeli taşıyan yasal sol partilerin
binlerce kişiyle katıldığı 1 Mayıs kutlamalarında 3 gösterici güvenlik
güçlerince öldürüldü. Ölümlerden sonra miting meydanı karıştı ve
3 kişinin yaşamına son verilmesi pek çok eylemle protesto edildi.
Bazı göstericiler çevrede maddi hasara yol açtılar ve bazı mağazaların
camlarını kırdılar. İzleyen günlerde kitle medyası, 3 göstericinin
öldürülmesinden çok kısaca bahsedecekti. Buna karşın, göstericilerin
"vandalizm"ini, yapıcı hiçbir şey başaramayacak kadar nefretle dolu
olduklarını, dolayısıyla baskıyı hakkettiklerini göstermek için
alanın çevresindeki çiçeklerin göstericiler tarafından nasıl acımasızca
ezildiğini işleyecekti. 3 göstericinin provokasyon yaratmak için
açıkça güvenlik güçleri tarafından öldürülmesi tamamen geri plana
itildi ve kimin öldürdüğü sorusu gündeme bile gelmedi. Diğer yandan,
kitle medyası, kamuoyunun göstericilere ve sol örgütlenmelerin "vandalizm"ine
dönük olarak büyük bir nefret beslemesi için günlerce kırık camların
ve ezilmiş çiçeklerin fotoğraflarını yayımladı.
MEDYA ANALİZİ
Noam Chomsky ve Edward Herman’ın "Rızanın İmalatı"
kitabında ortaya koydukları "propaganda modeli" Türkiye’ye uygulanabilir
ve kuramsal açıdan yerelleştirilip zenginleştirilebilir. Bunun yanı
sıra, eğer "propaganda modeli" bir çerçeve olarak benimsenecekse,
modelin – tıpkı yazarların Amerikan medyasına dönük olarak yaptıkları
gibi – Türkiye’de medyanın işleyişine dönük verilerle test edilmesi
ve desteklenmesi gerekir. Modelin test edilmesi için Türkiye’de
kitle medyasının bazı önemli olayları işleyiş biçimine dönük olarak
bir takım varsayımlarda bulunulabilir. Daha sonra belirli bir süre
içinde belli başlı ana-akım medya organları taranarak bu varsayımların
ne ölçüde geçerli olduğu saptanabilir. Propaganda modeli yaklaşımının
doğrulanması için, kitle medyasının büyük ölçüde varsayımların öngördüğü
şekilde bir yayın çizgisi izlediği gösterilmelidir. İstisnalar olacaktır;
ama istisnaların resmi propaganda çizgisini sarsacak ölçüde gerçeklerin
peşine düşüp düşmediğinin de ortaya konması gerekir.
Aşağıda, Mayıs 2006’da bir avukat tarafından
Danıştay’a yapılan kanlı saldırı temel alınarak bir medya analizi
yapılmaya çalışılmıştır. Önce resmi propaganda çizgisi ortaya konmuş,
ardından iki büyük gazete temel alınarak kitle medyasının bu çizgiyi
ne ölçüde sadakatle takip ettiği tartışılmıştır.
BİR ÖRNEK OLAY: DANIŞTAY SALDIRISI
17 Mayıs 2006’da gerçekleşen Danıştay saldırısı,
bir süredir devam eden bir darbe sürecinin son halkasıydı. Darbe
süreci, Türkiye toplumunu ve özellikle Kürt halkını baskı altına
almaya çalışıyordu. AB sürecinin tıkanmaya başlamasıyla birlikte
militer bürokrasinin ülke içindeki gücünü giderek arttırma ve sivil
mekanizmaları etkisizleştirme çabasının doruk noktalarından birisiydi.
Danıştay saldırısı, Mart ayındaki Diyarbakır
olaylarının, Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının görevden
alınmasının, Güneydoğu’ya 250 bin asker konuşlandırılmasının ve
TMY tasarısının gündeme gelmesinin hemen ardından gerçekleşti.
Saldırının objektif amacı, darbe sürecinde önemli
bir halkanın tamamlanmasıydı. Laik-Atatürkçü kesimler darbe sürecine
kazandırılacaktı. Bunun yanı sıra, hükümet giderek zayıflama sürecine
sokulacak, şeriatçı bir gizli gündeme sahip olmakla yıpratılacaktı.
Sonuçta, hükümetin erken seçime zorlanması ve oylarının tek başına
iktidara gelemeyecek kadar geriletilmesi amaçlanıyordu. Danıştay
baskını, bu çerçevede ikinci bir 28 Şubat’ı çağrıştırdı. Bugünden
bakıldığında, Danıştay baskınının aynı zamanda şu amaca hizmet ettiğini
de rahatlıkla söyleyebiliriz: Hükümete çok ciddi bir uyarı yapıldı
ve militer bürokrasiyle özellikle Kürt sorunu çerçevesinde mutlak
bir işbirliği içine girmesi sağlanmış oldu.
Saldırının hemen ardından saldırgan Av. Alparslan
Arslan yakalandı. Arslan’ın, verdiği bir türban kararı dolayısıyla
Danıştay 2. Daire başkan ve üyelerini hedef aldığı açıklandı. Zaten
arabasında da Vakit gazetesinin 2. Daire üyelerinin fotoğraflarının
yayımlandığı nüshası bulunmuştu! Böylece devlet tarafından bir propaganda
kampanyası başlatıldı. Hedef, türban sorununu siyasallaştırarak
saldırıya zemin hazırladığı öne sürülen hükümetti. Dolayısıyla,
saldırgan İslamcı ve laik Cumhuriyet-karşıtı saiklerle baskını gerçekleştirmiş
olmalıydı.
Bizi burada ilgilendiren, Türkiye’de ana-akım
medyanın önde gelen iki gazetesinin – Hürriyet ve Milliyet – bu
propaganda kampanyasına katılıp katılmadığıdır. Propaganda modelinin
beklentisi, iki gazetenin bu kampanyayı, sorgulayıcı çok önemli
verilerin ortaya çıkmış olmasına karşın, coşkuyla desteklemiş olmasıdır.
Saldırıyı izleyen günlerde, propaganda kampanyasının işaret ettiğine
tam tersi yönde asker bağlantılı "kızılelmacı" çete ilişkilerinin
ortaya dökülmüş olmasına karşın, iki gazetedeki köşe yazıları bu
verilerin üzerine giden bir tutum içine girmemiştir. Propaganda
kampanyasını açıktan destekleyen yazılar dışında kalan ve bazı kuşkuları
dile getiren yazılar bu çalışmada "istisnalar" olarak adlandırılmıştır.
Bu "istisnalar" bile, yalnızca bazı kuşkuları dile getirmekle ve
ihtimallere dikkat çekmekle yetinirler. Ortaya serilen çete bağlantılarından
kolayca çıkartılabilecek sonuçları, yani saldırının büyük ihtimalle
bir provokasyon olduğunu ve provokasyonun "derin devlet" tarafından
düzenlenmiş olabileceğini açıkça dile getirmezler.
Gerek propaganda kampanyasını kayıtsız şartsız
destekleyen, gerekse "ulusalcı bir çete"ye dair bazı kuşkuları dile
getirmekle yetinen yazıların temel sorunu şudur: Olayın gerçekleştiği
17 Mayıs gününden itibaren resmi kaynaklar "şeriatçı saiklerle"
cinayet işleyen bir katil portresi çizerler. Buna karşın, 20 Mayıs’ta
bizzat Dışişleri Bakanı Abdullah Gül çetenin azmettiricisinin eski
bir subay olduğunu açıklar. Ardından bazı emekli askerlerin ve kızılemacı
örgütlenmelerin işin içinde olduğuna işaret eden bağlantılar ortaya
dökülür. Üstelik, Türkiye yakın tarihinde devletle bağlantılı bu
tür illegal yapılara çokça rastlamıştır. Susurluk çetesine bir de
sivil yerleşim yerlerini defalarca bombalayan Şemdinli çetesi eklenmiştir.
Ülkede "derin devletin" varolduğu, politik konjonktürü kendi lehine
çevirmek için her türlü terör eylemine başvurmaktan çekinmeyeceği
toplumun geniş kesimleri tarafından paylaşılan bir bilgiye dönüşmüştür.
Buna karşın, ifşa edilen çete ilişkileri ya ciddiye alınmaz ve hükümetin
kendini kurtarma planını bir parçası olarak yorumlanır. Ya da az
sayıda köşe yazısında olduğu gibi, bir çete bağlantısının olabileceği
ihtimal olarak kabul edilmekle birlikte, sorunun üzerine gidilmez.
Veriler hakkında çeşitli spekülasyonlar yapılabileceği, ama gerçeğin
ortaya çıkması için henüz erken olduğu söylenir.
Çalışmanın Dayandığı Veriler
Çalışmada, saldırının olduğu günü izleyen 18
Mayıs’tan 28 Mayıs’a kadar Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde önde
gelen köşe yazarlarının yazıları taranmıştır. Yazıları taranan yazarlar
şunlardır:
- (Hürriyet) Oktay Ekşi, Bekir Coşkun,
Tufan Türenç, Ertuğrul Özkök, Mehmet Y. Yılmaz, Yalçın Doğan, Enis
Berberoğlu, Cüneyt Ülsever, Ferai Tınç, Ahmet Hakan, Yalçın Bayer,
Hadi Uluengin
- (Milliyet) Taha Akyol. Melih Aşık, Fikret
Bila, Hasan Cemal, Güneri Civaoğlu, Can Dündar, Hasan Pulur, Derya
Sazak.
Çalışma iki aşamayı kapsamaktadır: 1. aşama,
18 Mayıs-20 Mayıs’ı kapsar. Bu aşamada başlatılan propaganda kampanyasına
uygun olarak resmi kaynaklar saldırgan hakkında şu verileri sunmuştur:
Avukat Alparslan Arslan, Danıştay’ın daha önce verdiği bir türban
kararına tepki göstererek eylemi yapmıştır; üstelik aracında Vakit
gazetesinin Danıştay 2. Daire üyelerinin fotoğraflarını yayımladığı
nüshası bulunmuştur. Dolayısıyla eylem, "şeriatçı" ve "Cumhuriyet
düşmanı" kesimlere mal edilmiştir. Propaganda modelinin bu aşamada
beklentisi, ana-akım medyanın büyük ölçüde yapılan resmi açıklamalara
inanacağı ve kampanyayı hararetle destekleyerek hükümeti yıpratmaya
başlayacağıdır.
2. Aşama ise, 20 Mayıs’ta, Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül’ün gazetelerde manşetlerden duyurulan şu açıklamasıyla başlar:
Gül’e göre, saldırıyı azmettiren eski bir subay olan Muzaffer Tekin’dir.
Ardından Emniyet ve başka kaynaklar tarafından medyaya, kızılelmacı
bir çetenin işin içinde olduğuna dair pek çok veri sızdırılır. Bu
veriler ışığında, normalde objektif bir medya kendisine sunulan
ilk aşamadaki resmi hızla sorgulamaya başlayacak, derin devlet bağlantılarını
son derece ciddi bir ihtimal olarak değerlendirecek ve dikkatini
buraya yoğunlaştıracaktır. Bizim için burada önemli olan, seçilen
iki gazetede taranan köşe yazılarının objektif gazetecilik ilkelerine
göre mi, yoksa propaganda modelinin beklentilerine göre mi davrandığıdır.
1. AŞAMA
Hürriyet gazetesinde, 18-20 Mayıs arasında belirtilen
köşe yazarlarının 23 yazısı taranmıştır. Yazıların genel çizgisi
şöyle özetlenebilir: Yazarların çoğuna göre, saldırıyı doğrudan
gerçekleştiren AKP olmasa bile saldırıya zemin hazırlayan AKP’nin
politikalarıdır. AKP türban sorununu siyasallaştırmış, Danıştay’ın
aldığı kararı eleştirmiş, böylece saldırganı cesaretlendirmiştir.
AKP’nin toplumun bütününün değil, sadece belli bir kesimin hükümeti
olduğu açığa çıkmıştır. Yapması gereken "uzlaşmacı bir tutuma" girerek
laik Cumhuriyet’in kurumlarına saygı göstermesi, toplumu "germekten"
vazgeçmesidir.
Köşe yazıları arasında bizim "istisna" olarak
adlandırdığımız üç yazı vardır: 18 Mayıs tarihli köşesinde Ahmet
Hakan, oyuna gelinmemesi gerektiğini belirtmekle birlikte hükümetin
de dini siyasete alet ederek bu ortamı hazırladığını belirtir. 19
Mayıs’ta ise yine Ahmet Hakan, katilin komplonun bir parçası olabileceğine
dikkat çeker. 20 Mayıs’ta Enis Berberoğlu işin içinde Türk İntikam
Tugayı (TİT) gibi bir çetenin olabileceğini söyler. Ama ona göre
bu çete siyasal değil, çıkar amaçlıdır. Amacı daha fazla menfaat
temin etmek için ünlü olmaktır.
Milliyet gazetesinde ise aynı dönemde 18 köşe
yazısı taranmıştır. Köşe yazılarının büyük çoğunluğu – 18 yazıdan
16’sı – propaganda kampanyasını coşkuyla destekler. Örneğin 20 Mayıs’taki
köşe yazısında Can Dündar özetle şunu söyler: "Bu işe komplo deyip
geçemeyiz. Provokasyon zeminini Danıştay kararlarını eleştirerek
Başbakan hazırlamıştır. Bu hükümet için sonun başlangıcı olmuştur."
Yine 20 Mayıs’ta Hasan Pulur, Cumhurbaşkanlığına Tayyip Erdoğan’ın
seçilmesinin laiklik açısından bir tehlike olarak kabul edilmesi
gerektiği görüşündedir.
İstisna kavramına çok geniş bir anlam yüklendiğinde
karşımıza sadece iki yazı çıkar. Birisinde Taha Akyol 18 Mayıs’ta,
bunun çok tehlikeli bir komplo da, bireysel bir terör de olabileceğini
söyler ve "soğukkanlı olalım" çağrısı yapar. 18 Mayıs’ta Hasan Cemal
ise köşesinde "oyuna gelmeyelim; çok tehlikeli bir tuzak!" uyarısında
bulunur.
1. aşamada her iki gazetedeki köşe yazıları büyük
bir çoğunlukla (Hürriyet’te 23’e 20, Milliyet’te 18’e 16) propaganda
modelinin beklentilerine uygun davranır. Medyaya sunulan veriler
büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edilir. Evet, cinayet Cumhuriyet
rejimini çökertmeye dönük saiklerle işlenmiştir. Ama bunun sorumlusu
hükümettir, çünkü Danıştay’ın türban kararını eleştirerek bu odakları
cesaretlendirmiştir. Yazılar, yine modelin beklentilerine uygun
olarak bir adım daha ileri gidip hükümeti yıpratmaya girişirler.
AKP artık bütün Türkiye’nin partisi olma iddiasını kaybetmiştir,
öyleyse bundan böyle Cumhuriyet kurumlarıyla uzlaşan bir çizgi izlemesi
gerekmektedir.
"İstisnalar" olarak değerlendirilen yazılar ise
bir çete ihtimaline dikkat çekerler, ama bunu çok çekingen bir biçimde
yapmakla yetinirler. Çok yakın tarihteki bazı olaylarla, örneğin
Şemdinli’deki derin devlet operasyonuyla veya daha sonra yakalanan
"Sauna çetesi" benzeri oluşumlarla bağlantı kurarak nasıl bir "oyuna
gelinebileceği" konusunda okuyucuları aydınlatmazlar. Askeri kanadın
Van Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın görevden
alınmasını sağladığı, TMY’nin ivedilikle yasalaşması için hükümete
baskı yaptığı ve Güneydoğu’ya yüz binlerce asker yığıldığı bir dönmede,
hükümeti yıpratarak bir tür 28 Şubat’a zemin hazırlayabileceğinden
ihtimal olarak bile söz edilmez.
2. AŞAMA
20 Mayıs’ta, Abdullah Gül’ün açıklamasından sonraki
birkaç gün içinde medyaya şu bilgiler yansır: Eski yüzbaşı Muzaffer
Tekin, saldırgan A. Arslan’la saldırıdan hemen önce 15 kez telefonda
görüşmüştür. "Albay" lakaplı Muzaffer Tekin’in ulusalcı örgütler
olan "Vatansever Kuvvetler Güç Birliği" ve "Ata Ocakları" ile ilişkisi
vardır. Susurluk çetesinin üst düzey isimleri olan Emniyet Özel
Hareket Dairesi eski başkan vekili İbrahim Şahin ve emekli Tuğgerenal
Veli Küçük’le yakın ilişki içindedir. Yine derin devletin kullandığı
mafya örgütlenmelerinden Sedat Peker’le ilişki içindedir. Son olarak,
Türkiye’nin Gladio’su olarak bilinen "Ergenekon" örgütlenmesi içinde
önemli bir konuma sahiptir.
27 Mayıs’ta ise gazetelerde Muzaffer Tekin’in
mahkemece serbest bırakıldığını okuruz. Tekin’in A. Arslan’la ilişkisi
olduğuna dair yeterli kanıt bulunamamıştır.
Bu bilgiler ışığında, objektif bir gazetecilikten
beklenen, okuyucuların dikkatini bir darbe süreci ihtimaline çekmesi
ve derin devletin demokrasiyi tehdit ettiği konusunda uyarılarda
bulunmasıdır. Propaganda modelinin beklentisi ise, ana-akım medyanın
ortaya çıkan çete bağlantısına değinmemesi, değinse bile ciddiye
almamasıdır.
2. aşamada, Hürriyet’te yayınlanan 64 köşe yazısı
incelenmiştir. Bu yazılar üç kategoride değerlendirilmiştir. İlk
kategori, çok ilginç çete bağlantılarının ortaya çıkmasına karşın,
ne Danıştay saldırısından ne de çeteden bahseden yazılardır. Elbette
bu dönemde köşe yazılarında işlenebilecek başka konular da vardır.
Buna karşın, çeteden söz etmediği gibi, Danıştay saldırısından sonra
Türkiye’yi içine girdiği konjonktürü bile konu almayan yazıların
fazlalığı dikkat çekicidir. Böyle tam 30 yazı vardır. Yani, köşe
yazılarının hemen hemen yarısı bu çok önemli saldırının sonuçları
üzerinde durmayı tercih etmemiştir. 1. kategorideki yazıların fazla
oluşu, propaganda kampanyası amacına ulaştıktan sonra, ardından
gelen tatsız bağlantılarla birlikte Danıştay saldırısının eleştirel
bir gözle tekrar ele alınmak istenmediği kanısı uyandırmaktadır.
Dolayısıyla çete bağlantısı gündemden düşürülmeye çalışılmaktadır.
İkinci kategori, Danıştay saldırısının Türkiye’yi
içine soktuğu konjonktürden söz etmekle birlikte, çete bağlantısından
söz etmeyen yazılardır. Bu yazılarda, şu veya bu içimde çete bağlantısı
gündeme gelmez. İncelenen dönemde Hürriyet gazetesinde ikinci kategoride
19 yazı vardır. Bu yazılar çoğunlukla propaganda kampanyasını desteklemeyi
sürdürerek hükümeti laiklik konusunda eleştirmeyi devam eder. İkinci
kategorideki yazılar, Türkiye’nin içene girdiği yeni dönemi işlerken,
çete bağlantısıyla ilgili verilerle yüzleşmek istemezler. Bu açıdan,
ilk kategorideki yazılar gibi bu yazıların da çete bağlantısını
gündeme getirmekten kaçındığı veya gündemden düşürmek istediği söylenebilir.
Sonuç olarak şu veri çarpıcıdır: Hürriyet’te
21 Mayıs-28 Mayıs arasındaki 64 köşe yazısından 49’u çete bağlantısından
hiç söz etmez.
2. aşama için Milliyet’te 47 köşe yazısı taranmıştır.
Bu yazılardan birinci kategoriye girenlerin sayısı 26’dır, yani
şaşırtıcı ölçüde yüksektir. İkinci kategoride ise, 9 yazı yer almaktadır.
Yani çete bağlantılarının ortaya çıktığı tarih olan 20 Mayıs’tan
sonra, 28 Mayıs’a kadar Danıştay saldırısıyla birlikte Türkiye bekleyen
sorunları işleyen yazılar, bir şekilde çete bağlantısını konunun
bir parçası olarak ele almamıştır. İki kategoriyi birleştirince,
çete bağlantısı ortaya çıktıktan sonra şu veya bu şekilde bu konudan
söz etmeyen 35 yazı vardır. Bu veri, istenmeyen bağlantıların gündemden
düşürülmek istendiği izlenenimi vermektedir.
"NE ÇETESİ?"
2. aşamada dolaylı olarak veya açıkça çeteden
bahseden Hürriyet’te 15 vardır. Bu yazılar 3. kategoriyi oluşturmaktadır.
Sözü edilen yazıların 9’u çeteye ilişkin inandırıcı bilgilere karşın,
resmi propaganda çizgisini ısrarla savunurlar. Örneğin, 24 Mayıs’ta
Yalçın Bayer ve Emin Çölaşan’ın makalelerinde özetle şu söylenmektedir:
"Katilin kendisi 'ben bunu Danıştay’ın türban kararına karşı bir
tepki olarak yaptım’ diyor. Hükümet ise sürekli olarak kendini aklamak
ve askerleri küçük düşürmek için derin devlet ve çete iddiaları
ortaya atıyor." Bekir Coşkun ise 25 Mayıs tarihli köşe yazısında,
saldırganın eylemi türban için ve Vakit gazetesindeki resimlerden
etkilenerek yaptığını söylemesine karşın, hükümetin provokasyon
diyerek konuyu saptırdığını savunmaktadır. 27 Mayıs’ta "Albay" Muzaffer
Tekin’in serbest bırakılması üzerine karşı saldırıya geçilir. Örneğin
Mehmet Y. Yılmaz 27 Mayıs’taki yazısında, M. Tekin’in serbest kalmasının
ortaya atılan çete iddiasını boşlukta bıraktığı görüşü savunulur.
Yine 27 Mayıs’ta Yalçın Bayer, olayın bir komediye döndüğünü, önce
"askere komplo" kurulmaya çalışıldığını, gazetelere servis yapıldığını,
ama ciddi bir sonuca ulaşılamadığını belirtir. Son olarak çete olasılığı
tamamen gündemden kalkmıştır. Örneğin, 28 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever,
Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu çete iddialarının ters teptiğini
ileri sürer.
Bu çalışmada yüklenen geniş anlamıyla "istisnalar"a
baktığımızda, çete bağlantılarının açıklık kazandığı 21-28 Mayıs
arasında Hürriyet’te bu tür 6 yazıya rastlarız. Örneğin, 21 Mayıs’ta
Enis Berberoğlu kısmı bir şekilde çetenin Güneydoğu sorunuyla bağlantılı
olduğunu söylemektedir. Yine 21 Mayıs’ta Cüneyt Ülsever olayın bir
komplo olduğunu ima etmektedir. 24 Mayıs ise Ahmet Hakan açıkça
bir çetenin işin içinde olduğunu kabul eder. Ama hükümeti de bu
provokasyon ortamını yaratmakla suçlar. 26 Mayıs’ta Mehmet Y. Yılmaz
köşe yazısında şu görüşleri dile getirir: Çete türü oluşumlar son
zamanlarda çok çoğalmıştır, belki 12 Eylül tarzı bir ortam örülmektedir;
ama Danıştay saldırısını kontrgerilla tarzı bir örgütün yapıp yapmadığına
karar vermek güçtür.
Bu yazılar, çetenin yüksek kademedeki askerlerle
bağlantısını sorgulamayı bırakalım, Türkiye’de sivil hükümetin askeri
bürokrasi tarafından yıpratılmak istendiğine bile dikkat çekmezler,
okuyucularını bu konuda uyarmazlar.
2. aşamada Milliyet’te çete bağlantısından söz
eden sadece 12 yazı vardır. Bunların 7’si çete bağlantısıyla ilgili
güçlü verilere karşın, propaganda kampanyasını kararlılıkla destekler.
Örneğin, 23 Mayıs’ta Can Dündar şunları şöyler: "Danıştay saldırısı
hükümete yönelik bir komploysa bile bize düşen, hem saldırgan demeçlerle
bu komploya zemin hazırlayan hükümeti hem de komplocuları eleştirmek,
oyuna gelmemektir." Can Dündar’ın bu ifadesi, komplonun sorumluluğunu
askeri bürokraside aramak yerine, yine bir şekilde hükümete yıkarak
resmi propaganda çizgisine hizmet etmeyi sürdürmektedir. Başka bir
örnek 25 Mayıs tarihli Melih Aşık’ın yazısıdır. Melih Aşık şunları
söyler: "Saldırının arkasından hangi çete çıktı? Ne zaman çıktı?
Savcı iddianamesini hazırlayıp açıkladı mı? Mahkeme sonuçlandı mı?
Bakıyoruz." Can Dündar ise 25 Mayıs’taki yazısında, aslında medya
olarak manipüle edildiklerini kabul eder ve "bir süredir dezenformasyon
yarışı olduğunu" söyler. Ama Can Dündar’a göre "kamuoyunun katilin
şeriatçı olduğuna inanmasına zemin sağlayan Başbakan’ın izlediği
politikadır." Melih Aşık 28 Mayıs tarihli köşe yazısında, "tam ulusalcılar
çete diye hedef alınacaktı. Ama Muzaffer Tekin’in Alparslan Arslan’la
ilişkisi bir türlü kurulamadı" diyerek hükümetle dalga geçer.
"İstisna" olarak tanımlayabileceğimiz 5 yazı
vardır. Örneğin 22 Mayıs’ta Taha Akyol şöyle yazmaktadır: "Danıştay’a
yapılan katliam girişimini, bir ucu 'Sauna Çete’sine kadar uzanan
tuhaf bir çetenin yaptığı anlaşılıyor. Gerisinde kimler var? Bunun
cevabı henüz meçhul ve her türlü komplo teorisine açıktır!" 23 Mayıs’ta
Hasan Cemal uzun uzun derin komplo ve Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı
yolunu kesme iddialarını aktarır. Ama kendisinin bunların doğruluğunu
"bilemeyeceğini" söyler. Yine 23 Mayıs’ta Derya Sazak şöyle der:
"Alparslan Arslan adlı 'tetikçi’nin ardındaki karanlık güçler bu
defa ortaya çıkarılmalı. Saldırı, 'laik-İslamcı’ çatışmasını körüklemek
isteyen 'çeteler’in işiyse sonuna kadar üzerine gidilmeli."
Derya Sazak’ın örnek verdiğimiz yazısı olayın
araştırılması yönünde bir çağrıyı içermektedir. Ama diğerleri çeteyle
daha yüksek mevkiler arasındaki olası ilişkiler hakkında yorum yapmaktan
açıkça kaçınmaktadır.
[1]Edward S. Herman ve
Noam Chomsky, Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği,
Aram Yayıncılık, Mart 2006.
[2] Şengül Özerkan ve
Bülent Kabaş, "Türkiye’de Medyanın Yapısal Sorunları ve Gazeteciliğin
Konumu", Medya Eleştirileri içinde, der. Nesrin Tan Akbulut, Beta
Yayınları, Kasım 2005.
[3] Gülseren Adaklı,
Yayıncılık Alanında Mülkiyet ve Kontrol, Medya Politikaları içinde,
Der. D. Beybin Kejanlıoğlu, Sevilay Çelenk, Gülseren Adaklı, İmge
Kitabevi, Mayıs, 2001.
[4] M. Emre Köksalan,
H. Serhat Güney, Türkiye’de Ulusal Özel Televizyonculuğun Yapısal
Değişimi, Medyada Olmayanlar (Medya Eleştirileri, 2006) içinde,
der. Can Bilgili, Beta Yayınları, Şubat 2006.
|