Ordu Demokrasiye El Koydu!
Özgür Çiçek
30.04.2007
AB süreciyle paralel olarak tartışılan toplumsal ve bireysel
özgürlüklerin genişletilmesi, özellikle 1999’da bir dizi
gelişmelerin sonrasında tüm ülkenin gündemine yoğun bir
şekilde yerleşmişti. 1999’da Abdullah Öcalan’ın bir ABD
operasyonu ile Türkiye’ye getirilişinin ardından PKK sınır
dışına çekilme kararı almış; toplumsal ve ekonomik olarak
ağır hasara neden olan Adapazarı-İzmit depremi yaşanmış;
AB süreci hız kazanmıştı. Bundan iki yıl sonra yaşanan ekonomik
krizle, ekonomik toparlanmanın AB süreci olmaksızın gerçekleşmeyeceği
yönünde bir kanı oluşmuş, bu kanı AB sürecinin ne kadar
desteklendiğini araştıran anketlere de yansımıştı. Toplumsal
talepleri olan çeşitli kesimler de (liberaller, Kürt Hareketi,
AKP’de toplanan İslami kesimin büyük bir bölümü, insan hakları
aktivistlerinin bir bölümü, bazı sol kesim ve bireyler vs.)
çeşitli gerekçelerle bu süreci desteklediler. Bu kesimlerin
büyük bir bölümü AB sürecinin ekonomik getirilerine bakmaktan
çok özgürlükleri genişletme anlamında bir şans olabileceğini
düşünmekteydi. Nitekim, Türkiye tarihinde tartışılmasının
dahi önüne engeller konulan birçok mesele bu dönemde gündeme
gelmeye başladı. Sözgelimi, ordunun siyasetteki ağırlığı
artık sadece ana akım dışında yer alan aydınlar tarafından
eleştirilmiyor, ana akım içinde konumlanan bir kesim tarafından
da, tatlı dille de olsa, dile getiriliyordu. Bir çatlak
açılmıştı ve soru, bu çatlağın daha ne kadar genişletileceğiydi.
Öte yandan özellikle son iki-üç senedir gerçekleştirilen
askeri operasyonlar ve suikastler (Mersin bayrak provokasyonu,
Diyarbakır olayları, Hrant Dink cinayeti, Malatya olayları
vs.) ve ordu, yüksek bürokrasi, CHP ve ulusalcı-milliyetçi
güçlerin ortaklaşa düzenledikleri eylemliklerle (kendilerini
kızıl elma koalisyonu olarak tanımlayan odakların eylemleri,
301 tartışmaları, Ermeni konferansı, Kerkük ve Kıbrıs tartışmaları,
azınlık haklarıyla ilgili tartışmalar, cumhuriyete sahip
çıkma mitingi vs.) bağlantılı olarak milliyetçi söylem hızla
yükselişe geçti. Demokratikleşmeyi savunan odaklar ise bu
süreçte ya çok cılız pratikler sergilediler ya da AB’nin
Türkiye’deki statükocu kesim karşısındaki “muhalefetinden”
medet umdular. Oysa AB’nin Türkiye’nin demokratikleşmesine
merkezi bir önem atfetmediği Diyarbakır olayları karşısında
aldığı tavırla ayan beyan ortaya çıkmıştı. Çoluk çocuğun
öldürülmesine AB tarafından verilen tepki tam bir görmezden
gelmeydi. Ayrıca Türkiye’nin tam üyelik hedefinden karşılıklı
olarak vazgeçildiği ve imtiyazlı ortaklık üzerinde bir uzlaşıya
gidildiği giderek daha belirgin bir biçimde görülmekteydi.
12 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın düzenlediği
basın toplantısı ve 27 Nisan’da verilen muhtıra uzun zamandır
sürüncemede olan özgürlüklerin genişletilmesi sürecine ordunun
artık tahammülünün kalmadığını ortaya koydu. Büyükanıt,
12 Nisan’da yapacağı açıklamaları 5 başlık altında toplayacağını
belirterek, maddeleri şöyle sıralamıştı: "En başta terör
olayı. Kuzey Irak'taki son gelişmeler. TSK'yı yıpratmaya
yönelik faaliyetler. Türkiye'de azınlık yaratma çabaları.
Bir dergide yayınlanan eski bir kuvvet komutanına ait günlük
ve basına akreditasyon uygulanması". GKB, konuşmasının ilerleyen
bölümlerinde bu konulara cumhurbaşkanlığı seçimlerini de
eklemişti. 27 Nisan muhtırası ise ağırlıklı olarak laikçi
duyarlılığı dile getiriyor ve çeşitli örneklerle hükümetin
anti laik kesimlere olan desteğini gündeme getiriyordu.
Açıklamaların içeriğinden de anlaşılacağı üzere, GKB’nin
iç kamuoyundaki ana hedefi, liberalleşme sürecinin destekçisi
olarak görülen ana odaklar, yani Kürtler ve AKP’nin temsil
ettiği İslami kesimdi. Bu hedefler arasında sol kesimin
olmaması, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren rejimi tehdit
ettiği varsayılan üç odaktan (sol, İslami kesim ve Kürtler)
sol kesimin uzun zaman önce siyaset sahnesinden çekilmesiyle
alakalıydı.
12 Nisan konuşmasının vurgu noktaları incelenecek olursa;
Genelkurmay Başkanı, PKK’yi etnisiteye dayalı siyaset
yapan ve silahlı güce başvuran ırkçı bir terör örgütü olarak
tanımladı. Bunun karşısında Türk toplumunun ulusal değerlerine
sahip çıkan her yaklaşımın (özellikle medya ve entelektüeller
tarafından) “Türk milliyetçiliği yükseliyor” şeklinde yorumlanmasının
ulusal güvenliğe zarar verdiğini söyledi. Özetle, PKK’ye
dair Türkiye’nin resmi söylemini hatırlatıyor ve yükselen
milliyetçilikten kaygı duyan kesimleri bilinen “ulusal güvenlik”
söylemiyle ihtar ediyordu.
GKB, konuşmasının devamında terörle mücadelenin 6 parametresi
olduğunu beyan etti: i) siyasi ve askeri kararlılık ii)
işbirlikçiler ve milis güçlerinin etkisiz hale getirilmesi
iii) psikolojik harekat iv) dış desteğin kesilmesi v) PKK’nin
ümidinin kırılması vi) kimi yasal sınırlamaların güvenlik
güçlerinin mücadelesine engel teşkil etmesi.
“Askeri kararlılık” konusunda ortada bir sorun olmadığına
göre, asıl vurgu “siyasi kararlılığa” yapılıyor, merkezde
yer alan partilerin Kürt sorununa yaklaşımı masaya yatırılıyordu.
Böylece, AKP’nin Kürt sorununa dair dönem dönem dile getirdiği,
çizgi dışına çıkan “ılımlı” söylemlerinden ve Mehmet Ağar’ın
Özalvari çıkışlarından ordunun duyduğu rahatsızlık yeniden
gündeme getirilmiş oldu. Özellikle AKP’nin, seçimlerin yaklaşmasıyla
birlikte Kürt illerindeki oylarını artırmak için “ılımlı”
söylemlere geçiş yapmaması yönünde bir uyarı yapıldı. (A.
Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde AKP’nin Barzani
ile işbirliği yaparak -Barzani’nin Kürt illerindeki dini
ilişkilerini kullanması yoluyla- bölgede oy avcılığı yapacağını
öne sürmüştü.)
“İşbirlikçilerin ve milis güçlerinin etkisiz hale getirilmesi”,
bölgedeki operasyonların sivilleri kapsayan biçimiyle devam
edeceğini vurguluyor, “psikolojik harekat” ile kamuoyunu
yanıltma operasyonlarının devam edeceği ifade ediliyordu.
“Dış destek” konusu aslında 12 Nisan tarihli konuşmanın
geneline yedirilmiş durumda ve bir parça ayrıntılı irdelenmesi
gerekiyor. GKB, öncelikle PKK’nin güç kazanmaya başlamasının
miladına 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nı koyarak, PKK’yi
güçlendiren koşulların ya da odakların arkasındaki güç olarak
ABD’yi tanımladı. Dahası konuşmasının sonraki bölümlerinde
Barzani’ye yönelik yaptığı açıklamalarda, “söyleyene değil,
söyletene bakılmalı” sözüyle Barzani’nin konuşmalarının
arkasında da ABD’nin olduğunu ifade etti. Bir Genelkurmay
Başkanı, bilindiği kadarıyla ilk kez doğrudan ABD’yi hedef
aldı. (ABD’nin Kürt sorunuyla ilgili tavrı, şimdiye kadar
genellikle hükümet kanalıyla eleştirilmiş, hükümetin serzenişleri
bir işe yaramayınca “sabır taşımız çatladı” türünden söylemler
devreye girmiş, ancak herhangi bir icraat yapılmayınca bu
söylemlerin ana akım kamuoyu nezdinde inandırıcılığı kalmamıştı.
Dolayısıyla kayıp puanlar hep hükümetin hanesine yazılmış,
bütün “mağduriyetine” karşı “bağrına taş basıp” mücadele
eden hep ordu olmuştu.) GKB, ABD’nin Ortadoğu politikalarını
hedef alan çıkışını sürdürdü ve “Kuzey Irak’a müdahalenin
askeri olarak başarılı olacağını ancak siyasi kararlılığın
gerekli olduğunu” beyan etti. Ordunun en üst rütbesinin
yaptığı bu çıkışları, ABD’ye kafa tutmaktan çok, pazarlık
masasındaki konumunu güçlendirmeye yönelik bir çaba olarak
yorumlamak daha doğru olur. Öncelikle hedeflenen, eğer yapılabilirse,
çok sınırlı, kapsamı oldukça dar bir askeri operasyondur.
Ayrıca operasyonun sınırları konusunda ABD ile bir uzlaşı
olmaksızın sınırın öte yanına geçilmesi ihtimali oldukça
zayıftır. Genelkurmay açısından operasyonun sonuçları askeri
olarak değil, siyasi olarak değerlidir. Hedeflenen siyasi
kazançlardan bazıları şöyle sıralanabilir: AKP’yi “sınırlı”
bir sınır ötesi operasyon kararına zorlamak ve bunun siyasi
sorumluluğunu almasını sağlamak; bunun sonucunda AKP ve
ABD arasındaki ilişkiyi zedelemek. ABD’ye Türkiye’de ordunun
bostan korkuluğu olmadığını ve yeri geldiğinde nelere kadir
olduğunu ispatlamak. “Kahpe” Yunan yerine ikame edilmeye
başlanan “nankör-ABD uşağı” Barzani imgesini güçlendirmek.
İç politikayı militarize etmek, milliyetçi bir çizgiye çekmek.
AB’nin dönem dönem yaptığı orduya yönelik çıkışlara kalkan
oluşturmak. Barzani ve Talabani ikilisine Kerkük konusunda
gözdağı vermek. ABD’yi PKK konusunda sembolik de olsa adım
atmaya zorlamak. İç politikadaki oyuncuları kendi çizdiği
çerçeve içinde oyun oynamaya zorlamak. AKP içindeki Kürt
kökenli milletvekillerinde rahatsızlık yaratmak. AKP ve
Barzani arasında gelişebilecek yakınlaşmaların önüne geçmek.
Kürt hareketini düşük yoğunluklu savaş konseptine daha fazla
çekmek. Kürt hareketini yalnızlaştırmak. Operasyon sonrası
doğacak siyasi rantın aslan payını almak. Operasyonun yapılamaması
durumunda sorumluluğu AKP’nin üzerine yıkmak…
Terör konusundaki bir başka parametre “PKK’nin ümidinin
kırılmasıydı.” Son yıllarda (1999 sonrası diye okunabilir)
ülke içinde ve dışında ortaya çıkan bazı oluşumlar sayesinde
PKK’nin ümitlendiğini söyleyen GKB, hem demokratik temayüllerle
hareket etmeye çalışan çeşitli STÖ’leri hem de Kürt kurumlarını
işaret etti. İsim vermeden DTP’yi hedef gösterdi. Konuşmasının
bir başka bölümünde ise isim vererek Gündem gazetesini hedef
gösterdi. (Hedef gösterilen gazeteler arasında İslami bir
gazete de vardı.) Bilindiği gibi, DTP’ye yönelik yapılan
operasyonların, tutuklamaların ve açılan davaların sayısı
her geçen gün artıyor. Son olarak İmralı’ya bağımsız bir
doktor heyetinin gitmesi gerektiğini söyleyen 54 belediye
başkanı hakkında örgüt propagandası yapmaktan dava açıldı.
Gündem ve Welat gazetesi de bu süreçten nasibini alıyor.
Muhalif kamuoyu ise olan bitene cılız birkaç tepki vermekten
öte bir şey yapmadı. İşin kötüsü, Kürt kamuoyundan da bu
baskılara karşı ciddi bir cevap oluşmadı. Kürt kurumlarında
çalışan kadroların ve kurum politikalarının halktan uzak
olması bu noktadaki en önemli belirleyenlerden biri. Gündem
gazetesinin satış rakamları düşünüldüğünde ortaya şu sonuç
çıkıyor: İnsanlar okumadıkları gazeteye sahip çıkmıyorlar.
DTP ise, ne yazık ki tam da sistemin tanımladığı gibi, bir
tabela partisi olması ve çözüm politikaları üretememesi
nedeniyle halk nezdinde itibar görmüyor. DTP son dönem,
ağırlıklı olarak Güney Kürdistan’ı merkeze alan bir siyaset
izliyor. Bu noktada GKB’nin yaptığı çıkış çift yönlü bir
tecrit olarak değerlendirilebilir. Kürt kurumlarını hem
Türkiye kamuoyundan yalıtmak hem de Kürt halkından uzaklaşmalarını
hızlandırmak. Ne yazık ki, kurumlar ve kadrolar bu noktada
bir uyanıklık örgütlemek yerine içe kapanmayı tercih ediyorlar.
GKB 12 Nisan’da yaptığı konuşmasının terörle mücadele
bölümünde son olarak “güvenlik güçlerini sınırlayan yasal
düzenlemelerden” yakındı. Terörle Mücadele Yasası meclisten
geçmişken bu yakınmada nereden çıktı denilebilir. Asıl rahatsızlık
AB uyum yasalarıyla yapılan düzenlemelere ilişkindir. GKB,
AB süreciyle birlikte yaşanan kısmi demokratikleşmenin aksi
yönünde bir esnemenin nereye kadar olabileceğinin hesabını
yapmaktadır. İmtiyazlı ortaklık sürecine zarar vermeden
çıkarılan uyum yasalarının ne kadarından vazgeçilebilir?
GKB’nin sorduğu soru budur.
Hem 27 Nisan hem de 12 Nisan açıklamasında “TSK’yı yıpratma
çabalarına” değinen GKB, devletin temelini teşkil eden Atatürkçülük’ün
ve onu temsil eden ortak değerlerin artan bir yoğunlulukla
yıpratılmaya çalışıldığını söyledi. TSK’nın devletin temel
direği olduğunu, o direk yıkılırsa tüm yapının yerle bir
olacağını belirtti. Şemdinli suç üstüsü ve ardından gelen
iddianame, Atabeyler operasyonu, andıçların sızdırılması,
darbe günlüklerinin yayınlanması vb. hep bu bağlamda değerlendirildi.
Buradaki asıl dert muhatap olunan iddiaları tümden ortadan
kaldırmak değildir. Çünkü ordu bu şekilde örgütlendiği ve
hareket ettiği sürece açık vermeye devam edecektir. Asıl
dert, ordunun siyaset üzerindeki rolünün bir kez tartışmaya
açılmış olmasıdır. Ayrıca ana akım medyanın bu iddialara
gereğinden “fazla” değer atfetmesi orduyu rahatsız ediyor.
Diğer taraftan bu rahatsızlığın anlaşılır bir tarafı yok.
Çünkü medya bu olayların ciddi bir şekilde peşine düşmüyor.
Örneğin medya, darbe günlükleri gündeme gelince, darbe yapma
girişimini sorgulamak yerine, günlüklerin nasıl ele geçirildiğini
ve hangi art niyetle cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde sızdırıldığını
tartıştı. Günlükleri gündeme getiren Nokta dergisinin yayın
hayatına “nokta” konması da ibret alınarak izlendi. GKB,
rejime muhalif kesimlerin ana akıma sızmalarını önleme ve
bu kesimleri yalnızlaştırma politikası izlemektedir. Böylece
söz konusu odaklar marja çekilebilecek ve dar alanda kısa
paslaşmalarla “halledilebilecektir”. Darbe günlüğünün ve
andıç belgelerinin izinin ABD’ye gitmesi, hali hazırda lideri
ABD’de yaşayan bir cemaatin olayla alakalı olduğunun düşünülmesi
son dönem gündeme gelen andıç ve darbe belgelerinin boyutunu
farklılaştırmaktadır. GKB, ABD’nin, bu organizasyona dahil
olmasa bile, bu organizasyondan mutlak suretle haberdar
olduğunu düşünmektedir. Terör kapsamında yaptığı değerlendirmelerde
ABD’yi açık bir biçimde sorumlu tutmasının bir nedeni de
ABD’nin bu belgelere ilişkisidir. Konuşmasının ilerleyen
bölümlerinde, yıpratma çabalarının iç ve dış mihrakların
ortak eylemliliği sonucunda düzenlendiğini belirterek, bu
çabaların arkasındaki güç olarak ABD ve AB’yi işaret etti.
Dış mihrakların iç mihraklarla işbirliğinin sonucunda cumhuriyetin
hiç olmadığı kadar riskli bir sürece girdiğini, Necdet Sezer
birkaç gün sonra Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada
vurguladı. Genel söylem benzeşiyor: Yoğun bir kuşatma altında
olunduğuna dair bir bilinç yaratmak ve iç ajitasyon yoluyla
birlik sağlamak. Bu söylemin toplumun tüm kesimleri tarafından
sahiplenilmesi beklenmese de ciddi bir müşteri potansiyelinin
olduğu ortadadır.
“Azınlık yaratma” hususunda ise GKB doğrudan AB’yi, dolaylı
olarak da AB sürecinde atılan adımları hedef aldı. AB müktesebatını
verili haliyle uygulamanın Türkiye’yi parçalamak anlamına
geldiğini söyledi. 27 Nisan muhtırasında ise TSK’nın etnik
çeşitliliğe dair tavrı çok daha sert bir şekilde ifade
edildi: “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan
herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.”
GKB’nin 12 Nisan konuşmasının cumhurbaşkanlığı seçimine
dair bölümü, 27 Nisan muhtırasının ilk sinyallerini veriyordu.
12 Nisan’da, cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair “cumhuriyetin
temel değerlerine sözde değil özde bağlı bir cumhurbaşkanı
seçilmesini umut ediyorum” denilmişti. 27 Nisan muhtırasında
ise “cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ortaya çıkan laiklik
tartışmalarında tarafız, gerektiğinde tavrımızı koyarız”
denildi. Muhtıranın temel vurgusu olan laikçi duyarlılıklara
dair verilen örnekler ciddi bir “şeriat tehlikesini” işaret
etmekten ziyade ordunun sürece müdahalesinin “bahaneleri”
gibi duruyor. Muhtemelen Genel Kurmay arşivinde çeşitli
muhalif odakların düzenledikleri organizasyonlara dair benzer
görüntü kayıtları vardır. Bu görüntülerin mevcut sistem
için bir tehdit oluşturduğunu düşünmek için görüntülerin
arkasında olduğu iddia edilen siyasal zihniyetin, yani AKP’nin
analiz edilmesi gerekir. AKP’nin siyasi programını geçmişteki
(İslamın ilk zamanlarındaki ya da Osmanlı zamanındaki) “güzel”
günlerin yeniden inşası üzerine kurmuş köktenci bir İslami
hareket olmadığı açıktır. Ekonomi politikasına, siyasi tavrına
bakıldığında Erbakan’ın etkisinden ziyade Özal’ın geleneğinin
devam ettiren bir hareket olduğu anlaşılıyor. Kadrolarının
önemli bir bölümünü de ANAP geleneğinden gelenler oluşturmaktadır.
Ordu ile AKP arasında yaşanan tartışma temelde kimin muktedir
olduğu tartışmasıdır. Ordu, yalnızca AKP tarafından seçildiği
sürece, cumhurbaşkanı kim olursa olsun, onaylamayacağını
ilan ediyor. Geçmişte yalnızca Özal’ın cumhurbaşkanlığı
seçiminde ordu net bir ağırlık koyamamış, (Özal’ın başına
gelenler malum) diğer durumlarda hep sürece doğrudan müdahil
olmuştu. Şimdiye kadarki cumhurbaşkanlarının büyük bölümünün
asker kökenli olması ya da Sezer’in ordu tarafından atanması
bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Ordu, cumhurbaşkanlığı
seçiminde söz hakkını yitirmesini, iktidarının aldığı büyük
bir “darbe” olarak yorumluyor. Bu “darbeye” 27 Nisan gecesi
yapılan karşı darbe ile cevap veriyor ve “bütün ihtimallerin
masada olduğu” hatırlatmasını yapıyor.
12 Nisan’da yapılan konuşma ağırlıklı olarak özgürlüklerin
genişletilmesinden duyulan rahatsızlığa ve Kürt Muhalefeti’ne
odaklıyken, 27 Nisan’da verilen muhtıra ağırlıklı olarak
laikçi duyarlılıklara ve AKP siyasetine odaklıdır. 2000-2005
yılları arasında gündeme gelen özgürlüklerin genişletilmesi
ihtimalinin şu günlerde zayıfladığı, buna karşın statükocu
söylemin giderek daha aktif hale geldiği görülüyor. Yapılan
mitingler, açılan dernekler vb. toplum tabanında yapılan
çalışmaların hız kazanacağını gösteriyor. Şimdiye kadar
yapılan çalışmalar belirli bir programla ortaya çıkmamış,
dışarıdan gelen libarelleşme “önerisine” karşı anti-AB’ci
ve anti-ABD’ci; içeride ise anti-Kürtçü ve anti- İslamcı
olmuştu. Önümüzdeki günlerde bu çalışmaların artacağını
ve toplumda kutuplaşmayı kışkırtacak olayların vuku bulacağını
kestirmek güç değil. Önümüzdeki dönemde demokratikleşme/değişim
ihtimalini güçlendirmek ve “masadaki ihtimalleri” bertaraf
etmek demokrasi mücadelesine bağlıdır. Kimi yanlarıyla 12
Mart dönemine benzetilen şu süreçte, demokratik değerlerden
yana olanların yapacakları, ülke ve bölge barışı adına çok
önemlidir.