Türkiye’nin İnsan Hakları Karnesinde Yerinden Edilen Kürtler:
2006 Yılına Alternatif Bir Bakış Denemesi
Derya Demirler
28.04.07
Tüm dünyada çatışmalardan kaynaklı ülke içinde yerinden edilme
olaylarını izleyen Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi [1]
(Internal Displacement Monitoring Centre)’nin 2006 yılında yerinden
edilen vatandaşların [2] mağduriyetlerinin giderilmesinde hükümetlerin,
uluslararası kurum ve kuruluşların çabalarına ilişkin gözlem ve
değerlendirmelerini içeren Yerinden Edilme: 2006 yılı Küresel Ölçekte
Eğilim ve Gelişmelerin Genel Değerlendirmesi (Internal Displacement:
Global Overview of Trends and Developments in 2006) [3] başlıklı
raporu Nisan ayında açıklandı.
Raporda, 2006 yılında özellikle Orta Doğu ve Asya kıtalarında
meydana gelen silahlı çatışmalar nedeniyle istem dışı göç etmek
durumunda kalan kişilerin sayısının 4 milyonu bulduğu, dünya genelinde
ise Aralık 2006 itibariyle yerinden edilen kişi sayısının 24,5 milyona
ulaştığı ifade ediliyor. Rapor, diğer yıllık değerlendirme ve gözlem
raporlarından farklı olarak, bu yıl, yerinden edilmenin önlenmesi,
yerinden edilen kişilerin mağduriyetlerinin giderilmesinde hükümetlerin
ve uluslararası kuruluşların rolü üzerinde önemle duruyor. Bu noktada
hükümetlerin değerlendirilmesi için belirlenen kriterleri şu şekilde
sıralamak mümkün: (a) Yerinden edilme probleminin varlığını tanıma;
(b) Birleşmiş Milletler Ülke İçinde Yerinden Edilme Konusunda Yol
Gösterici İlkeler ekseninde yasal ve idari çözümler üretme (c) Yerinden
edilme konusunda idari bir mekanizma geliştirme.
Rapor, çoğu hükümetin bahane olarak sunduğu kaynak sıkıntısının,
sorunun varlığını tanıma ve kalıcı ve adil çözümler üretme konusunda
siyasi irade eksikliği düşünüldüğünde tali olduğuna dikkat çekiyor.
Raporun yukarıda bahsedilen ana hatları, Türkiye’de 1984-1999
yılları arasında yaşanan çatışmalı dönemde yerlerinden edilen, sayıları
954.000 - 1.200.000 [4] olduğu tahmin edilen, ağırlıklı çoğunluğunu
Kürt vatandaşların oluşturduğu kişilerin maddi ve manevi zararlarının
tazmini, vatandaşlık haklarının yeniden tesisi konusunda çalışanlar
için üzerinde uzlaşmaya varılabilecek asgari bir çerçeve olarak
nitelenebilir.
Bununla birlikte Türkiye’ye dair öne sürülen tespitlerle hemfikir
olmak çok mümkün görünmüyor. Türkiye hükümetinin yerinden edilenlere
yönelik tutumuna dair rapordaki saptamalardan en dikkat çekici olanının,
sorunun varlığını tanıma yönünde gösterilen siyasi iradenin olumlu
örnek olarak verilmesi olduğu söylenebilir.
IDMC raporunun 2000 yılına kadar sorunun görmezden gelindiği,
varlığının reddedildiği, ancak Avrupa Birliği süreciyle birlikte
yanıt oluşturmak kaçınılmaz bir hale gelince [5] ve Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği kararlarla Türkiye’yi ağır
bir tazminat yükünün altına sokmasını önlemek üzere [6] Tazminat
Yasası’nı yürürlüğe koyduğu, yasanın uygulaması ve yasanın yanı
sıra geliştirilen tüm önlemlerde de meselenin bir dış politika engelinin
ötesinde kavranamadığına değinmemesi bizleri oldukça eksik bir değerlendirme
ile karşı karşıya bırakıyor.
Böyle düşünmemizde en temel etkenin her ne kadar AİHM tarafından
bir iç hukuk yolu olarak değerlendirilse de [7] , Tazminat Yasası’nın
hükümet tarafından yeterince sahiplenilmemesi olduğunu söylemek
gerekiyor. [8] Zorunlu göç vakalarının yoğun olarak yaşandığı Doğu
ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çalışma yürüten sivil toplum kuruluşları
ile diyaloga girilmeden hazırlanan ve yasa metninde, uygulamada
bir çok sorun içeren Tazminat Yasası’nın iç hukukta başvurulabilecek
tek mekanizma olması nedeniyle sahiplenilmesi oldukça önemli. Buna
karşın, 1984-1999 yılları arasındaki yoğun çatışmalı dönemde yaşanan
son derece ağır insan hakları ihlallerinin, maddi ve manevi kayıplarının
bir nebze de olsa tanınması anlamına gelebilecek bu yasadan, Aralık
2006 itibariyle, yerinden edilenlerin %53,4’ü haberdardı. Yasayı
“bir nebze de olsa sorunu tanıma” olarak nitelememizin sebebi ise
yasanın “genel gerekçesi”nde de bahsedildiği gibi sosyal risk ilkesine
dayanması. Diğer bir deyişle burada sorumluluğun ancak şu anlamda
kabul edildiğini söylemek mümkün: “Evet, zorunlu göç oldu, biz engelleyemedik”.
Bu türden bir yaklaşımın bir diğer örneğini “yerinden olma” ve “yerinden
edilme” kavramlarının kullanımına ilişkin tasarrufta görmek mümkün.
Hükümet tarafından üretilen tüm metinlerde “yerinden olmuş kişiler”
kavramının kullanılması, faili belli olmayan bir duruma gönderme
yapıyor. Bilgin Ayata’nın kurduğu ironi ile “Yerinden Olmuş Kişi”
yani “Y.O.K.” [9] olan kişiler sonuçta hükümet politikalarının oluşturulması
sürecine bırakın dahil edilmeyi, samimi bir şekilde gündeme dahi
alınmamış oluyor. Kullanılan terminolojide “öznesizliğin” yanı sıra,
zorla göç ettirilenlerin Kürt olduğuna ilişkin bir bahse de rastlamıyoruz.
[10]
IDMC Raporunda Türkiye’nin olumlu örnek olarak gösterildiği bir
diğer konu ise hükümetin bu konuda bir çerçeve metni oluşturması
[11] ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development
Program – UNDP) ile yaptığı anlaşma uyarınca yürürlüğe koyduğu Van
Eylem Planı [12] . Van Eylem Planı’na baktığımızda uluslararası
hukuk nezdinde kabul görmüş insan haklarını yaygınlaştırma (mainstreaming
human rights) kavram ve uygulamalarının yer aldığını görüyoruz.
Örneğin çatışmalı dönemde işlenen cinsel suçlar konusunda herhangi
bir hükme yer vermemekle alenen cinsiyet körü olan Tazminat Yasası’nın
aksine Van Eylem Planı “toplumsal cinsiyet eşitliğinin yaygınlaştırılması”,
“kadınların katılımı”, “kadınların ekonomik ve sosyal olarak güçlendirilmesini”
amaç olarak benimsiyor. Bununla birlikte Eylem Planının oluşturulması
sürecinde Van’da kadın çalışması yürüten sivil toplum örgütlerinin
sesine yeterince kulak verilmediği eleştirisi, Van Eylem Planında
kullanılan insan hakları terminolojisi söylemden mi ibaret diye
düşündürtüyor. [13] Zira aynı örnek üzerinden gidersek projede yer
alan mikro kredi projeleri, çok amaçlı toplum merkezleri, meslek
edindirme kursları tasarlanırken -kadın kurumlarının katılımı önemsenmiyorsa-
ne gibi bir tespit ile ve hangi kadınların ihtiyaçlarına yanıt oluşturma
kaygısıyla hareket edildiği merak uyandırıyor. Eğer hala sorunun
varlığını tanıyan bir siyasi iradeden bahsediyorsak, Eylül 2006’da
açıklanan Van Eylem Planının mevcut haliyle uygulamaya konması için
Nisan 2007 itibariyle bütçe bekleniyor olduğu bilgisi sanıyoruz
ki zihinlerimize bir soru işareti daha ekleyecektir.
IDMC gibi, tüm dünyada uzun bir zaman görmezden gelinen yerinden
edilme konusuna dikkat çeken, yaptığı çalışmalarla dünyanın dört
bir yanında çatışmalar veya insan hakları ihlalleri sonucunda yerinden
edilen milyonlarca insanın korunmasına ve bu insanlara yardıma yönelik
ulusal ve uluslararası kapasitenin geliştirilmesine katkıda bulunan
saygın bir kuruluşun Türkiye’ye ilişkin son derece iyimser saptamalarına
katılmayı sanıyorum herkes isterdi. Ancak, gelinen aşamada yukarıda
yalnızca bir kısmından bahsedilen sorunların giderilmesi, bu sorunların
kalbinde yatan Kürt meselesinin toplumsal barış ve adalet çerçevesinde
çözümlenmesi için kat edilmesi gereken epeyce uzun bir yol var.
Notlar :
[1] Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi hakkında ayrıntılı
bilgi için bkz.
www.internal-displacement.org
[2] Ülke İçinde Yerinden Edilen Kişi kavramı uluslararası hukukta
mültecilerle benzer nedenlerle yerinden edilen ancak mültecilerden
farklı olarak devletler arası sınırları geçememiş, ülke içinde
istem dışı olarak yer değiştirmiş kişileri nitelemek için kullanılır.
Mülteciler, 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme’nin
kapsamına girerken, zorunlu göç mağduru olan ülke içinde yerinden
edilenlerin haklarını korumak üzere uluslar arası bir insan
hakları koruma mekanizması şu an için mevcut değildir. Şu an
itibariyle ülke içinde yerinden edilenlere yönelik tek uluslar
arası hukuk metni bağlayıcılığı olmadığı için “yumuşak hukuk
– soft law – olarak niteleyebileceğimiz “Birleşmiş Milletler
Ülke İçinde Yerinden Olma Konusunda Yol Gösterici İlkeler”dir.
Bu ilkeler, ülke içinde göç ettirmenin her aşamasında, göç ettirilen
kişilerin korunmasına ilişkin hak ve güvenceleri tanımlamaktadır.
İlkeler, keyfi göç ettirmeye karşı koruma, göç ettirme sırasında
sağlanacak koruma ve yardımları belirli bir temele oturtma,
güvenlik içinde geri dönüş, yeniden yerleştirme ve yeniden entegrasyon
güvencelerini düzenlemektedir. Yol Gösterici İlkelere göre “zorla
ya da mecbur kalarak evlerinden ya da sürekli yaşamakta oldukları
yerlerden, özellikle silahlı çatışmaların etkilerinden, genel
olarak şiddet içeren durumlardan, insan hakları ihlallerinden
veya doğal ya da insan kaynaklı felaketlerden korunmak için,uluslararası
kabul görmüş devlet sınırlarını geçmeksizin kaçan ya da bu yerleri
terk eden kişi veya bu tip kişilerden oluşan gruplara” ülke
içinde yerinden edilmiş kişiler denilmektedir.
[3] Raporun tam metni için
bkz.
[4] Türkiye’de yerinden edilenlerin sayılarına ilişkin Hacettepe
Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü tarafından yapılan ve
Aralık 2006’da açıklanan çalışmaya kadar hükümet tarafından
358,335, sivil toplum örgütleri (İnsan Hakları İzleme Örgütü,
Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İnsan Hakları Derneği, GÖÇ-DER)
tarafından ise 3-4 milyon olarak ifade ediliyordu. Burada yaklaşık
olarak 15 yıldır ihmal edilmiş bir sorunun varlığından bahsettiğimiz
için, göç eden ailelerinin ikinci kuşaklarının da doğrudan olmasa
da dolaylı olarak göç mağduru olduğunu bu nedenle sayısal verilerin
yanı sıra, bu durumu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.
[5] Tazminat Yasası’nın kabul edilmesinde uluslar arası kamuoyunun
oldukça etkili olduğu söylenebilir. Bu etkinin en somut göstergesi
AB’nin Tazminat Yasası’nı Türkiye’nin üyelik sürecinde yerine
getirmesini beklediği siyasi kriterlere dahil etmesi üzerine
hükümetin “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin
Ulusal Program’ında Tazminat Yasasının 2004 yılında yürürlüğe
gireceğini taahhüt etmesi olduğu söylenebilir. Nitekim yasanın
“Genel Gerekçe”sinde de Türkiye’nin AB üyeliği sürecine vurgu
yapılmaktadır. (Resmi Gazete, Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan
Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, No. 5233, 17 Temmuz
2004)
[6] Yasanın “Genel Gerekçe”sinde bir diğer siyasi kaygı da şu
şekilde ifade edilmektedir: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
giden davaları azaltmak ve böylece ‘tazminat miktarlarının haksız
zenginleşme olarak kullanılmasını önlemek’ ”.
[7] AİHM, 1994 yılında güvenlik güçlerince boşaltılan Tunceli’deki
köyüne geri dönüşünün engellendiği, mallarına zarar verildiğinden
ötürü mağdur olduğunu ileri sürerek başvuran Aydın İçyer’in
davasını Tazminat Yasasının etkin bir iç hukuk yolu olduğu gerekçesiyle
kabul edilebilir bulmamıştır. (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
Aydın İçyer Türkiye’ye Karşı, 12.02.2006, No. 18888/02). Aydın
İçyer kararının ardından Tazminat Yasasının uygulamalarında
ciddi zafiyetler oluştuğu iddia edilmektedir. (Ayrıntılı bir
tartışma için bkz. Human Rights Watch, “Unjust, Restrictive,
Inconsistent: The Impact of Turkey’s Compensation Law with Respect
to Internally Displaced People, December 2006.)
[8] Dilek Kurban, Deniz Yükseker vd. “Zorunlu Göç” ile Yüzleşmek:
Türkiye’de Yerinden Edilme Sonrası Vatandaşlığın İnşası, TESEV
Yayınları, Haziran 2006.
[9] Bilgin Ayata, “İnkârdan Diyaloğa: Türkiye'de Yerinden Edilmeye
Yönelik Yeni Ulusal ve Uluslararası Politikalar Üzerine Bir
Analiz”, yayımlanmamış tebliğ, Uluslararası Konferans: Türkiye’de
ve Dünya’da Yerinden Edilme, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler
Vakfı (TESEV), 4-5 Aralık 2006.
[10] Bu konuda detaylı bir tartışma için bkz. “İnkar Siyasetinden
“idare” politikasına: Kürtlerin Zorunlu Göçü”, Bilgin Ayata-Deniz
Yükseker , Birikim Dergisi, Sayı: 213, Ocak 2007
[11] Hükümet Çerçeve Metni için bkz. İçişleri Bakanlığı
http://www.icisleri.gov.tr/_Icisleri/Web/Gozlem2.aspx?sayfaNo=722
.
[12] “Van İli Yerinden Olmuş Kişiler Hizmet Sunumuna Dair Eylem
Planı” TC Van Valiliği, Eylül 2006.
[13] Zozan Özgökçe, (Van Kadın Derneği)- “Ülke İçinde Yerinden
Edilmiş Kadınların Güçlendirilmesinde Sivil Toplumun Rolü” yayımlanmamış
tebliğ, Uluslararası Konferans: Türkiye’de ve Dünya’da Yerinden
Edilme, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), 4-5
Aralık 2006.