Düşünce

İfade Özgürlüğü


Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu İşlevini Yerine Getirebildi mi?

Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu İşlevini Yerine Getirebildi mi?

Taylan Tosun

27.12.2009

4-5 Aralık’ta Ankara’da 5. Ulusal Yayıncılık Kongresi düzenlendi. Sonuncusu 1998’de düzenlenen Kongre’de yayıncılığa ilişkin pek çok konu ele alındı. Bu konular şunlardı: “Bir sektör olarak yayıncılık”, “yayımlama özgürlüğü”, “telif hakları”, “yayıncılıkta devletin rolü”, “çocuk ve gençlik yayıncılığı”, “eğitim yayıncılığı”, “akademik yayıncılık”, “süreli yayınlar”, “kitapçılık, dağıtımcılık”, “kütüphaneler ve derleme sorunları”, “yayıncılığın dünyaya açılımı” ve “çeviri politikaları”. Sözü edilen konularla ilgili olarak oluşturulan komisyonlar raporlar hazırladı ve son gün genel kurulun onayına sunuldu. Ben çevirmen sıfatıyla Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu’nda görev aldım.

Diğer komisyon çalışmalarını doğrudan izleme fırsatım olmadı. Fakat genel anlamda şunu söyleyebilirim: Çeşitli bakanlıklardan komisyon çalışmalarına katılan bürokratlar danışman rolüyle sınırlı bir görev yapmadılar ve oy kullanma dahil diğer komisyon üyeleriyle aynı yetkilere sahip oldular. Böylece komisyon raporlarının şekillenmesine aktif olarak katıldılar. Bunun Dünya’da başka bir örneği var mı, bilmiyorum. Ama devlet tarafından düzenlense de bir yayıncılık kongresinde meslek örgütleri temsilcileri, yayıncılar, yazarlar, çevirmenler ve diğerlerinin sorunlarını bildikleri gibi tartışıp çözüm üretme şansına sahip olamaması son derece ilginç bir durumdu. Üstelik genel kurulda kabul edilen raporların hiçbir “yaptırım” gücü yoktu. Yalnızca Kültür ve Turizm Bakanlığı ve diğer bakanlıklar tarafından dikkate alınacaklardı. Sanırım devlet yayıncıları kendi başına bırakmak istemedi ve bazı kırmızı çizgilerin aşılmamasını sağlamaya çalıştı. Bir türlü “sivilleşememiştik”.

Bu kırmızı çizgilerle en fazla karşılaştığımız komisyon, Yayımlama Özgürlüğü Komisyonu’ydu. On iki kişilik Komisyon’da toplam 5 kamu görevlisi vardı; bunlardan birisi Emniyet görevlisi, diğeri ise basın savcısıydı. Son ikisinin, gayet nazik olmaya özen göstermekle birlikte, yayımlama özgürlüğünü kısıtlayan yasalarla ilgili köklü değişiklik önerilerini engelleme görevi üstlendikleri aşikârdı. Karakutu Yayınları’ndan gelen katılımcının da onlardan aşağı kalır tarafı yoktu. Nitekim Komisyon çalışmaları sırasında “dervişin fikri neyse zikri de odur” sözü bir kez daha doğrulandı. Bahsettiğim yayıncı, Yayımlama Özgürlüğü Raporu’nda haklarında dava açıldığı belirtilen yayınevleri listesine baktıktan sonra, “bunlar zaten ne olduğu belli yayınevleri” deyiverdi. Emniyet görevlisi ise Özgür Gündem gazetesi üzerinden farazi bir örnek tartışılırken, “o gazete zaten terör örgütünün gazetesi” diyerek hem vaktiyle gazetede çalışmış olan bendenizi hem de gazetede yazarlık yapmış Ragıp Zarakolu’yu “terör örgütü”yle ilişkilendirmiş oldu.

Böyle bir komisyonda tavizsiz bir yayımlama özgürlüğü yanlısı üyelerin birlikte hareket etmesi, taleplerinde ısrarcı olması beklenirdi. Türk Ceza Kanunu ile Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yer alan kısıtlayıcı hükümler tek tek ele alınmalı ve köklü değişiklikler önerilmeliydi. Ben de bu yönde bir rapor taslağını önceden üyelere sunmuştum.

Fakat hiç de öyle olmadı. İfade özgürlüğüyle ilgili ağır ihlallerin başlıca mağdurlarından olan Belge Yayınları sahibi ve Komisyon Başkanı Ragıp Zarakolu ilkesel bir tutumdan çok herkesin uzlaşabileceği bir zemin aradı ve yayımlama özgürlüğüne ilişkin soyut temennilerle yetinen bir Komisyon raporunun hazırlanmasına ön ayak oldu. (Bkz. Ek 1) Ne 301 maddenin ne de sözleri-yazıları yüzünden binlerce kişinin soruşturulmasına ve hapse girmesine neden olan TMK’nın ilgili maddelerinin tartışılmasını talep etti. Bir başka ilginç nokta, 90’lı yıllarda eski TMK’nın yayıncıları cezalandıran maddelerinin kaldırılması için hukuki mücadele yürüten Avukat Fikret İlkiz’in de Ragıp Zarakolu ile aynı tutumu paylaşmasıydı. Sonuçta, Komisyon yayımlama özgürlüğünü ağır şekilde ihlal eden yasaların hemen hiçbirisine değinmeyen, alabildiğine soyut bir rapor hazırladı. Rapor, ben hariç, emniyet görevlisi ve basın savcısının aralarında olduğu diğer tüm üyelerin oyuyla kabul edildi. Böylece mutlu sona ulaşıldı ve devleti hiç rahatsız etmeyen ifade özgürlüğüne ilişkin evrensel normlar üzerinde “uzlaşıldı”. Ben rapora yazdığım şerhte (bkz. Ek 2), kısıtlayıcı maddelere tek tek yer verdim ve çoğunun kaldırılmasını talep ettim.

Raporun yetersizliği konusunda sadece muhalif kimlikleriyle öne çıkan bu kişileri eleştirmek haksızlık olur. Yalnızca yedi üyesi “sivil” olan Komisyon’un iki yayıncı üyesi çalışmalara hiç katılmadılar.

Peki neden böyle oldu? Bana kalırsa bu sorunun yanıtı basit: Muhalif yayıncılar gündelik ticari kaygılarına gömülüp yayımlama özgürlüğünün savunulmasını “profesyonellere” mi bırakacak, yoksa örgütlenmeyi başarabilecekler mi? Artık “ünlüler”in ifade özgürlüğü davalarında yargılanmadığı, yargılanan veya ceza alan yayıncılar hakkında en ufak bir haberin yapılmadığı bu dönemde, işe olup bitene ilgi örgütlemekten başlamalıyız. Yayıncılık, tümüyle ticari kaygılara terk edilemeyecek kadar önemli bir iş çünkü.

EK 1:

YAYINLAMA ÖZGÜRLÜĞÜ KOMİSYON RAPORU

Komisyonumuz yayınlama ve ifade özgürlüğü konusunda temel ilkelerin belirlenmesini kararlaştırmış ve öncelikle uluslar arası sözleşmelere ve anayasal ilkelerin saptanmasına çalışmıştır.

Herkes bilgi edinme, haber alma. Düşünce ve kanaat özgürlüğüne, ifade ve serbest eleştiri hakkına sahiptir. Demokratik hukuk devletindeki çoğulculuk ve demokrasinin gereği budur. Herkes görüşlerini açıklama, anlatma, yayınlama ve yayma özgürlüğüne sahiptir.

Yayınlama özgürlüğü ifade özgürlüğü gibi demokrasinin temelidir.

Düşünce özgürlüğü, düşüncelerin özgürce açıklanması yanında, bunların yayılması, yayınlanması ve öğrenilmesi özgürlüğünü de içerir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasının başlıca yolu olan basın ve yayınlama özgürlüğü temel insan haklarındandır.

Başta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi olmak üzere diğer insan hakları sözleşmelerinde belirlenen ifade özgürlüğü hakkındaki ilkeler benimsenmeli, iç hukukumuzdaki yasa değişikliklerinde, mahkeme kararlarında ve içtihatların oluşmasında başvuru kaynakları sayılarak temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesindeki zihniyet değişikliği sağlanmalıdır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesine göre herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ulusal ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir veya bilgi almak ve vermek özgürlüğünü de içerir.

O halde asıl olan ifade özgürlüğüdür.

Temel hak ve özgürlüklerin omurgası olan ifade özgürlüğü ve AİHS’nin 10. Maddesi esas alınarak “basın özgürlüğü” kavramı terk edilmelidir. Basın özgürlüğü kavramı yerine halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkı kabul edilmelidir.

Sayılan bu hakların anayasal güvence altında olması esastır.

Öncelikle halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkı anayasada yer almalıdır.

Anayasanın 13. Maddesindeki düzenlemeye göre temel hak ve hürriyetler özlerine dokunulmaksızın, sadece anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. O halde temel hakların ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında kullanılan araçlar, kanunlar, mahkeme kararları ve tüm idari kararlar sınırlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olmalı, kullanılan araçlar gerekli ya da zorunlu olmalı ve amaç ile araç arasında dengeli bir orantılılık ilişkisi bulunmalıdır.

İşte ülkemizin en önemli sorunlarından biri olan ifade özgürlüğünün hangi hallerde ve neden sınırlandırılabileceği konusu demokrasimizin en önemli sorunudur.

Ancak ifade özgürlüğünün sınırlandırılabilir bir hak olarak kabul edilerek bu hakkın sınırlandırma ölçütlerinin sınırlarını asgari düzeye indirmek gerekir. Bu bakış açısı çerçevesinde ifade özgürlüğü ve sınırlandırmaları hakkındaki tüm düzenlemeler hakkın korunması için anayasal güvence altına alınmalıdır.

Anayasanın 26. ve 27. Maddesi ile 28. Maddesinde ifade özgürlüğü, bilim ve sanat özgürlüğü ile basın özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği gösterilmiştir. Anayasanın 26. Maddesindeki “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ile 28. Maddesindeki “basın hürriyeti” hakkındaki sınırlandırma ölçütleri, AİHS’nin 10. Maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ilkeleri ile uyumlu hale getirilmesi önerilmekte ve böylece bazı kavram ve tanımlamalar yönünden yararlı olacağı düşünülmektedir.

Anayasanın 28. Maddesi ile 26. Maddesinde yer alan sınırlandırma ölçütleri birbirini tamamlayan ve birbiri ile uyumu sağlanarak yayınlama özgürlüğü hakkındaki sınırlandırmalar azaltılmalıdır. Bu amaçla AİHS’nin 10. Maddesindeki sınırlandırma ölçütleri benimsenerek Anayasanın 26. Maddesinde yer almalıdır.

Anayasanın 28. maddesindeki “basın hürriyeti” ile ilgili 7 ayrı fıkrasında yer alan sınırlandırma ölçütleri madde metninden çıkarılmalıdır. Sadece 26. maddedeki düzenlemenin sınırlandırma ölçütleri bakımından yeterli olacağı kabul edilmelidir.

Anayasanın 28. maddesinde yer alan “Basın hürdür, sansür edilemez” cümlesinden gelmek üzere, “basın özgürlüğü aleyhine kanun yapılamaz” cümlesinin eklenmesi önerilmektedir.

Yine Anayasanın 29. maddesi “süreli ve süresiz yayın hakkı” başlığını taşımasına rağmen madde metni içerik olarak süresiz yayıncılığı ve yayınlama özgürlüğünü korumamaktadır. Bu nedenle Anayasanın 29. maddesinin 3. fıkrasında aşağıdaki gibi değişiklik önerilmektedir: “Süreli ve süresiz yayınların çıkarılması, yayın koşulları, mali kaynakları ve gazetecilik ile yayıncılık mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, bilgi edinme hakkı, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayınlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik koşullar koyamaz”.

Bu önerimizin temeli, AİHS’nin Ek Protokol (1)’de yer alan “mülkiyetin korunmasına” dair madde (1)’e dayalıdır. Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunlarda öngörülen koşullara ve uluslar arası hukukun genel ilkelerine uygun olması şartı ile mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Aksi uygulama mülkiyet hakkının ihlalidir.

Türkiye’nin TEDA Projesi yaklaşımında uluslar arası ticaret hukuku ile insan hakları arasında bir bağ olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Devlet yayıncıların ekonomik ve ticari koşullarının ve sermayesinin korunmasında koruyucu ve geliştirici rol üstlenmelidir. Bu nedenle yayıncılar hakkaniyet ilkelerine uygun olarak devlet tarafından bu alanda meydana getirilecek düzenlemelerinin “belirli” olmasını, “öngörülebilir olmasını isteme hakkına sahiptir ve sürprizlere kapalı olan beklenmedik düzenlemelerle karşılaşmamalıdır. Bu hak, yayıncıların “meşru beklentisi” dir ve hem de bu alanda onların hukuki güvencesidir. Devlete tanınan ekonomik ve ticari koşulların düzenlenmesi hakkındaki idari yetkisi ölçülülük ilkelerine uygun olmalıdır. Devletin mülkiyetten yoksun bırakılma sonucunu doğuracak müdahalesinde, başvurulan araç ile güdülen meşru amaç arasında dengeli bir orantılılık olacaktır.

Sonuç olarak; insan hakkı olarak ticaret özgürlüğü korunmalıdır. Bu devletin görevidir.

Düşünce özgürlükleri ve ifadesi, demokratik toplumun vazgeçilmez olmazsa olmaz kuralıdır ve insanlığın ortak güvencesidir. Düşünce ve kanaatlerin dışavurumunda, ifade özgürlüğünün kullanımında, şiddete veya suça çağrı, ırkçı söylem, hoşgörüsüzlük, kin ve nefret söylemi, hakaret ve sövme ya da özel yaşamı ve yargı tarafsızlığını ihlal eden ifadeler ifade özgürlüğün koruma alanı dışında tutulmalı ve özgürlük genel bir ilke olarak alınmalıdır. Bu bağlamda Anayasanın düşünce, ifade ve yayın özgürlüğüne ilişkin düzenlemelerinde düşünce suçu yaratmaya yol açacak hükme yer verilmemelidir. Bu amaçla basın ve yayımlama özgürlüğü sadece milli güvenliğin gizliliği ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması, suça teşviki önlemek ve yargı görevinin yerine getirilmesini sağlamak, savaş propagandası ve şiddet eylemlerini kışkırtma, insanlığa karşı suçlar, ayrımcılık, düşmanlık ve ırkçı veya dinsel nefret duygularının kışkırtılması nedeniyle sınırlandırılabilir.

Bu nedenle, düşünce özgürlüğünden kaynaklanan basın ve görsel-işitsel ve sanatsal yaratma ve yayımlama özgürlükleri korunmalı ve geliştirilmelidir.

Sonuç olarak; ifade özgürlüğünün korunmasında esas ilke özgürlüktür. Sınırlandırma ise istisnadır.

Bu ilke dikkate alınarak basın-yayın ve ifade özgürlüğünün ve yayımlama özgürlüğünün sağlanabilmesi amacıyla mevzuat çalışması yapılarak yasal düzenlemelerin tümü tek bir kanun çatısı altında toplanmalıdır.

Önerilen bu çalışma yanında yayıncılık özgürlüğünün sağlanabilmesi amacıyla yukarıda açıklanan temel ilkeler çerçevesinde, ifade özgürlüğünün sınırlandırılması ölçütlerine ve özellikle ifade özgürlüğüne aykırı olan kanunlar yürürlükten kaldırılmalıdır. Kanunlardaki ifade özgürlüğüne aykırı olan ifadeler kanun metninden çıkarılmalı ve ayrıca mevzuattaki kanun hükümleri ifade özgürlüğü ile hukuk devleti ilkelerine uygun hale getirilmelidir.

Sözü edilen mevzuat açısından Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Basın Kanunu ve internet ile ilgili olan kanunlar açıklanan bu ilkeler gözetilerek öncelikle dikkate alınmalıdır.

Türk Ceza Kanunu’nun ve ceza normlarının uygulanmasına ve cezai yaptırımlara ancak “son çare” olarak başvurulmalıdır. Bu nedenle, diğer yaptırım türleriyle aynı sonuca varılabilecek olması halinde, hürriyeti bağlayıcı cezalara başvurmaktan kaçınılması önerilmektedir.

Türk Ceza Kanunu’nun amacı kişi hak ve özgürlüklerini korumaktır. Cezalandırma amaç olarak kabul edilmemelidir. Türk Ceza Kanunu’nun 226. Maddesinde düzenlenen müstehcenlik suçunun son fıkrasında; bilimsel eserler ile sanatsal ve edebi değeri olan eserlere müstehcenlik suçunun uygulanmaması benimsenmiştir. Bu nedenle kuruluşu yürürlükte kaldırılan 765 Sayılı Türk Ceza Kanuna göre ve özel kanunlarına dayalı olarak kurulan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu ve mevzuatı yürürlükten kaldırılmalıdır. Yine Türk Ceza Kanunu’nun kamu barışına karşı suçlar kapsamında düzenlenen suçlarla ilgili olarak açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde ve somut bir zarar doğmadıkça uygulama yapılmamalıdır. Kamu barışına karşı suçlarla ilgili olarak Türk Ceza Kanununda yer alan ortak hükümde yazılı haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmadığını hatırlatmak isteriz.

Özellikle ceza davası açılması değil, tam aksine ifade ve yayınlama özgürlüğü söz konusu olan basın yayın fiillerinde dava açılmaması ilke olarak benimsenmelidir.

Terörle Mücadele Kanunu’nun ifade özgürlüğüne aykırı olan hükümleri gözden geçirilerek, yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde ifade özgürlüğünün sınırlandırma ölçütlerine uyumlu hale getirilmelidir.

İnternet ortamımda yapılan yayınların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek özgürlüğün esas, sınırlandırmanın istisna kabul edilmesini esas alarak kanuni düzenlemelerin yeniden yapılması gerekmektedir. Belli suçlarla mücadele amacı ile kabul edilmiş olan 5651 sayılı yasa, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve özel yasalardaki düzenlemelerin açıklanan ilkelere göre gözden geçirilerek düzenlenmesi önerilmektedir. Özellikle yayıncıların hakları, fikir ve sanat eserlerini korunması, yayın özgürlüğünün sağlanması ilkelerine bağlı olarak, e-kitap, e-roman gibi dijital ortamlardaki yayınlar veya internet ortamında yapılacak kitap yayınları bakımından hakların korunduğu kanuni düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.

5953 sayılı, 212 sayılı kanunla değişik, kamuoyunda Basın İş Yasası olarak bilinen kanunun birinci maddesinde tanımı yapılan “gazeteci” kavramına internet ortamında yayın yapan gazeteciler de dahil edilmelidir.

9 Haziran 2004 kabul tarihli 5187 sayılı Basın Kanununda 3. Maddede yer alan “basın özgürlüğü” düzenlemesi AİHS’nin 10. Maddesine paralel bir düzenlemedir. Hatta basın özgürlüğü kavramı altında bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları da basın özgürlüğü olarak kabul edilmiştir. Bu niteliğini dikkate alarak değerlendirme yaptığımız zaman Basın Yasasının gazetecilere, süreli yayın sahibine, sorumlu müdüre ve eser sahibine tanıdığı “haber kaynağını” açıklamama ve bilgi-belge dahil her türlü haber kaynağını açıklamama ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanmama hakkının yayıncılara, görsel-işitsel kitle iletişim araçlarında çalışan gazetecilere, yazarlara, kısacası basın yayın sektöründeki yayınla ilgili herkese tanınarak “haber kaynaklarının gizliliğinin korunması hakkının” genişletilmesi önerilmektedir.

EK 2:

V. ULUSAL YAYINCILIK KONGESİ

YAYIMLAMA ÖZGÜRLÜĞÜ KOMİSYONU RAPORU’NA

MUHALEFET ŞERHİ

Komisyonumuz tarafından hazırlanan ve oy çokluğu ile kabul edilen rapor evrensel ifade ve yayımlama özgürlüğü normlarını hatırlatmakta ve yasal mevzuatın bu ilkelerle uyumlu hale getirilmesini önerilmektedir. Bununla birlikte, çok sayıda yayımlama özgürlüğü mağduriyetine yol açan yasa maddelerine tek tek girmekten kaçınmaktadır. Bunun bir istisnası, Terörle Mücadele Yasası’nın 6. ve 7. maddelerine yapılan atıftır. Söz konusu maddelerin, evrensel yayımlama özgürlüğü normlarıyla uyumlu hale getirilmesi önerilmektedir. Kanımca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) temelden aykırı olan bu maddelerin kaldırılması gerekir. Rapor, bunu açıktan talep etmemekle ciddi bir eksiklik içeriyor.

Diğer yandan, rapor, Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yayımlama özgürlüğünü kısıtlayan aşağıdaki maddeleri tek tek ele almamakta, bu konuda somut öneriler oluşturmamaktadır. Bu nedenle, aşağıda yer alan öneriler Komisyon’da kabul görmediği için Komisyon raporuna koyduğum muhalefet şerhinin ana gövdesini oluşturmaktadır.

Kanımca, raporun genel olarak soyut bir nitelik taşıması ve her biri ayrı ayrı çok sayıda yayımlama özgürlüğü mağduriyetine yol açan yasa maddelerine ilişkin görüş belirtmekten geri durması, Komisyon’un bileşiminden kaynaklanmaktadır. 12 üyeli Komisyon’da beş devlet görevlisi yer almaktadır. Bu kişilerden ikisi –Basın Savcısı ve Emniyet Görevlisi– yayımlama özgürlüğüyle ilgili hak ihlallerinin doğrudan tarafı durumundadır. Buna karşın, Komisyon tartışmalarında yalnızca bir tür danışmanlık yapmamışlar, raporun içeriğinin şekillenmesine de aktif olarak katılmışlardır. Bu durum, sivil bir platform olması gereken Komisyon’un, yayımlama özgürlüğünü kısıtlayan mevzuat hakkında net görüşler oluşturmasına engel olmuştur. Bundan sonra yapılacak Yayıncılık Kongre’lerinde ilgili mağduriyetlerin ve hak ihlallerinin tarafı olan yetkililerin komisyon toplantılarına dahil edilmemesi gerektiği düşüncesindeyim.

Komisyon’a sunduğum rapor taslağında yer almasına karşın, Komisyon Raporu’nda yer alması kabul edilmeyen yasa maddeleri konusundaki önerilerimi aşağıda belirtmekte yarar görüyorum:

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) Yayımlama Özgürlüğünü Kısıtlayan Maddelere Dair:

TCK’da yayımlama özgürlüğünü kısıtlayan maddeler, kapsamlı bir dökümü yapmayı zorlaştıracak ölçüde fazladır. Burada, süreli ve süresiz yayınlar hakkında en fazla dava gerekçesi yapılan maddeler üzerinde durulmaktadır.

- TCK 216 (“halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir bölümünü diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığı alenen tahrik”): Söz konusu madde, Batı demokrasilerinde ırkçılığı engellemeye dönük “nefret suçu”nu düzenlemektedir. Ancak uygulamada Kürt sorunu, Ermeni meselesi gibi sorunları ele alan yayınlar bu madde kapsamında takibata uğramaktadır. Halkın bir kesimini değil örneğin bir devlet politikasını eleştiren yayınlar, yargı tarafından sanki “halkın bir kesimini (örneğin Kürtleri veya Ermenileri) diğerine (örneğin Türklere) karşı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor”muş gibi yorumlanabilmektedir. Bu keyfi yorumları engellemek amacıyla, söz konusu madde, “dinsel, etnik vs. özelliklerinden dolayı halkın bir kesimini şiddetin hedefi haline getirecek şekilde kin ve düşmanlık yaratıcı eylemlerde bulunmak” şeklinde düzenlenmeli, mevcut “kamu güvenliği için açık ve yakın tehlike yaratma” kriteri korunmalıdır. Böylece madde, ırkçı söylemleri engellemeye hizmet edebilir.

* TCK 301: Adı geçen maddenin herhangi bir tadilat yoluyla demokratik hukuk sistemine yedirilmesi mümkün değildir. Zira 301. madde, demokrasinin temel bir işlevini, kamu kurumlarını gerekirse saygınlıklarını sarsacak şekilde eleştirmeyi ceza konusu haline getirmektedir. Bu tür sert eleştirilerde bulunan yayınlar hakkında dava açılabilmektedir. “Peki, Türk Milleti’ne hakaret etmeyi serbest mi bırakalım?” itirazı ise şöyle karşılanabilir: Sadece Türk milletinin değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan bütün etnik unsurların aşağılanması, zaten TCK 216. maddenin 2. fıkrasında yaptırım altına alınmıştır.

* TCK 220: “Terör örgütünün veya amacının propagandasını yapanlar” için cezai müeyyide öngörmektedir. “Terör Örgütü”nün suç oluşturmayan “amaçlarının” da suç kapsamına alınmasıyla, terör örgütüyle aynı günlerde “Kürt sorunu çözülmelidir” diyen bir Başbakan’ın 220. madde kapsamına sokulması olasıdır. TCK 220, yayımlama özgürlüğü önünde engeldir ve kaldırılması gerekir.

* TCK 215: “Suçu ve suçluyu övmeyi” yasaklayan bu madde dolayısıyla, “Sayın Öcalan” diyenler için bugüne kadar 10 bine yakın dava açılmıştır. Yargının eylemleri değil, kişilerin politik kimliklerini cezalandırmasına imkan tanıyan bu maddenin yayıncılık alanında yaratabileceği sorunları görmek zor değildir. Önerim, sözlü veya yazılı açıklamaların kısıtlanmasının, geniş yorumlara fırsat bırakmayacak şekilde “şiddete alenen teşvik” koşuluna bağlanmasıdır.

* TCK 218: 215. ve 216. maddelerde tanımlanan suçların cezalarını “basın yayın yoluyla işlenmesi halinde yarı oranında” artıran bu madde, özel olarak yayımlama özgürlüğünü kısıtlayıcı niteliktedir. Bu madde kaldırılmalıdır.

* TCK 318: “Halkı askerlikten soğutma” suçunu düzenleyen bu madde, askerlik kurumunun, militarizmin, vicdani reddin ve benzeri konuların tartışılmasını kısıtlamaktadır. Toplumun askerliği benimseme gibi bir zorunluluğu olamayacağına göre, ters yönde etkide bulunduğu varsayılan düşünce açıklamaları suç olarak değerlendirilemez. Önerim, bu maddenin kaldırılmasıdır.

* TCK 222: “1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun”a muhalefet etmeyi cezai müeyyideye bağlayan bu maddenin birinci fıkrası, “Kürt Açılımı’nın tartışıldığı bugünlerde, Kürtçenin veya alfabesinde farklı harfler bulunan diğer dillerin yazılı kullanımını engellemek üzere işletilebilmektedir. Amacı Latin Alfabesinin kabulünü kolaylaştırmak olan bu yasanın keyfi şekilde uygulanmasına son verilmesini talep etmekteyim.

Yayınlama özgürlüğü açısından özellikle öne çıkan yukarıdaki TCK maddelerini yanı sıra, 125. madde (onur, şeref ve saygınlığı rencide etme, kamu görevlisine hakaret), 218. madde (basın yoluyla kamu barışına karşı işlenen suçlar), 285. madde (soruşturmanın gizliğinin ihlali), 288. madde (adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs), 305. madde (temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak için yarar sağlama) gibi maddeler de yayımlama özgürlüğünü tehdit eder niteliktedir ve bu yönde uygulanmaya müsaittir. Dolayısıyla, evrensel ifade özgürlüğü normlarına uygun olarak yeniden düzenlenmeleri, aykırı olan hükümlerinin ayıklanması gerekmektedir.

Terörle Mücadele Yasası:

Bu yasa, 2006 yılındaki değişiklikten sonra yayımlama özgürlüğünün en fazla kısıtlayan düzenleme haline gelmiştir. Öncelikle, yargıda ikili bir hukuk düzeni tesis edilmiş, “terör suçları” için Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri yetkili kılınmıştır. Yasa maddelerinde geçen suç tanımları ise sınırları iyi belirlenmiş olmaktan uzaktır ve ifade özgürlüğünü neredeyse bütünüyle ortadan kaldırmaktadır.

TMK’nın 6. maddesinin 1. fıkrası, “terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler” için ağır para cezaları öngörmektedir. Bu madde, insan hakları ihlalleri gerçekleştiren kamu görevlilerini dahi korumakta, bu kişileri toplumun gündemine getiren yayın organlarını ve sahiplerini cezalandırmak üzere uygulanabilmektedir.

TMK’nın 6. maddesinin 2. fıkrası “terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarını yayınlayanlara” cezai yaptırım getirmektedir. Buna göre, “açıklama”nın içeriğinin ayrıca suç oluşturup oluşturmadığı bir kriter değildir. Bu şekli yasak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırıdır.

Aynı maddenin ek fıkrası, “terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör örgütünün propagandasını içeren yayınların” 15 gün ila bir ay süresince durdurulmasına imkan tanımaktadır. Hangi düşüncenin “terör örgütünün propagandası” olup olmadığı son derece muğlak ve tartışmalı bir durumdur; dolayısıyla hukuki bir norm olarak kabul edilemez. Adı geçen fıkranın art arda uygulanması, son yollarda çok sayıda gazete ve derginin fiilen kapanmasına (açık sansür) yol açmıştır.

Yine TMK’nın 7. maddesi “terör örgütünün propagandasının” basın yayın yoluyla yapılması halinde, hem “cezayı yarı oranında” artırmakta, hem de “basın yayın organlarının suç işlenişine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında” ağır para cezaları getirmektedir. “Suç işlenişine iştirak etmemiş” olanlara cezai sorumluluk getiren bu madde, belirli konularda hükümet ve devlet politikalarını eleştiren muhalif yayın organlarına gözdağı vermek için kullanılabilmekte, faaliyet yürütemez hale gelmelerine yol açabilmektedir.

2006 yılında yapılan değişiklikle son halini alan 3713 Sayılı TMK, bugün “Kürt Açılımı”nı tartışan Hükümet üyelerini dahi suçlu konumuna getirebilecek ölçüde belirsiz suç tanımları yapmaktadır. “Terör örgütünün propagandası” adı altında, toplumun yayın organları vasıtasıyla temel sorunları tartışma ve bilgi alma özgürlüğünü ağır şekilde kısıtlamaktadır. Bütünüyle kaldırılmasını öneriyorum.

Taylan Tosun

Komisyon Üyesi




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/ifade-ozgurluu/yayimlama-ozgurlugu-komisyonu-islevini-yerine-getirebildi-mi

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.