Düşünce

İfade Özgürlüğü


İfade Özgürlüğü ve Otosansür

İfade Özgürlüğü ve Otosansür

Taylan Doğan
8 Ağustos 2010

Avrupa’da yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesinin kültür eki PolitikART benden“İfade Özgürlüğü ve Otosansür” başlıklı bir yazı yazmamı istediğinde, nasıl bir yazı yazmam gerektiğini düşündüm. Türkiye dışında yaşayan ve çoğunlukla Kürt Özgürlük Hareketi etrafında toplanmış insanlara, Türkiye’de tavan yapan ifade özgürlüğü sınırlamalarından bahsetmenin, ilgili Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu (TMK) maddelerini aktarmanın ve başta Kürt bölgesi olmak üzere Türkiye’nin nasıl da açık hava cezaevine dönüştürüldüğünü anlatmanın pek anlamlı olmayacağını düşündüm. Zaten bu gazeteyi okuyan kişilerin çoğu söz konusu baskılardan haberdar ve belki de bazı okurlar ifade özgürlüğüyle ilgili davalardan yargılanıp ceza aldıkları için yurtdışında yaşıyorlar.

Bu yazıda daha çok 2006 yılında yürürlüğe giren yeni TMK’nın Türkiye toplumunun genelinde yarattığı sonuçlar üzerinde durmaya çalışacağım. Bana göre bu sonuçlardan en önemlisi, özellikle Türk tarafında gelişen otosansür oldu.

Yeni TMK, 90’lı yıllarda bile görülmeyen bir baskı biçimi geliştirdi. Eskiden Kürt sorunuyla ilgili konularda yazı yazdığınız veya konuştuğunuz zaman çoğunlukla “bölücülük propagandası” yapmaktan yargılanıyordunuz. Şimdi, örneğin bir basın açıklaması yaptığınızda veya protesto hakkınızı kullanıp bir gösteriye katıldığınızda, yaptığınız eylem “terör örgütünün faaliyetleri çerçevesinde” işlenmiş bir “terör suçu” olarak değerlendiriliyor. “Terör örgütünün propagandası” yapmaktan, “örgüt üyesi olmasa bile örgüt üyesi gibi” davranmaktan yargılanabiliyorsunuz. Yani Kürt sorunuyla ilgili yapılan herhangi bir eylem, açıklama vs. özellikle de bölgede meydana gelmişse, bir “terör eylemi” olarak kabul ediliyor.

Bu değişikliğin nedeni yeterince açıktı. 2000’li yıllarda Kürt sorunu etrafındaki mücadele ağırlıklı olarak şehirlerde, yani sivil alanda kitlesel eylemler yoluyla ve sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri çerçevesinde gelişecekti. Dolayısıyla devlet açısından bakıldığında, PKK ile organik ilişkisi olmasa da onu destekleyen sivil halkın ve/veya aktif olarak barış mücadelesi içinde olan hemen her kesimin hedeflenmesi gerekiyordu. Şu anda hapishanelerde binlerce Kürt siyasetçisinin, yayıncısının, gazetecisinin, kurum çalışanının, gösterilere katılanların vs. bulunmasının sebebi elbette budur.   

Bence asıl üzerinde durulması gereken, Kürt tarafına yönelik olarak gayet açık şekilde geliştirilip uygulanan bu politikanın, Türk tarafında, yani Türkiyeli aydınlar, yayıncılar, sivil toplum kuruluşları, sendikalar vs. arasında hangi sonuca yol açtığıdır.

Bana kalırsa 2000’lerin ikinci yarısında ifade özgürlüğü üzerindeki bu ağır baskılar, bölgede Kürt Özgürlük Hareketi’ni destekleyenleri, Batı tarafında Kürt sorunuyla ilgili gelişmeleri kamuoyuna taşıyabilecek kişi ve kurumlardan tecrit etmeyi amaçlıyordu. Yeni TMK büyük bir çifte standartla şu ya da bu şekilde Kürt Özgürlük Hareketi’ni destekleyenlere uygulandı ve Batı tarafında gazetecilere, yazarlara vs. gözdağı vermek üzere açılan bazı davalar da buna eşlik etti. Örneğin “açılım” sürecinden hemen önce Kongre-Gel yetkilileriyle mülakat yapan ana-akım medyadan bazı muhabirlere dava açıldı. Express dergisi’nden İrfan Aktan’ın PKK denetimindeki bölgelere gidip izlenimlerini yazması bile “affedilmez bir suç” olarak görüldü; Aktan’ın duruşmada ''Böyle bir örgütün propagandasını yapmaktan hicap duyarım” şeklindeki ifadesine karşın, onunla birlikte derginin Yazı İşleri Müdürü Merve Erol da cezalandırıldı.

Türkiye gibi bir toplumda bu tür “gözdağı verme” davaları genellikle istenen sonuçları başarıyla üretir. 90’lı yıllarla kaba bir karşılaştırma yapsak bile, 2000’lerde Türkiyeli ilerici yayınevleri, gazeteciler, yazarlar ve genel olarak aydınların Kürt sorununa değinen ürünlerinin bariz şekilde azaldığını gözlemleyebiliriz. Dikkat edilirse bölgede askerlik yapmış olan gençlerin deneyimlerini anlattıkları, 1998’de basılan “Mehmedin Kitabı” veya PKK tarafından kaçırılan gazetecilerin kaleme aldıkları “Dağdakiler” gibi kitaplar artık yayımlanmıyor. Sanıyorum bunu, Kürt sorununun gündemden düşmesine ve cazibesini yitirmesine bağlayamayız. Aslında tam tersi olması gerekir.

Peki, öyleyse sorun nedir? Sorun elbette, Türk tarafında uygulanan otosansürdür. Yeni TMK ve düşünceyi cezalandırmayı hedefleyen TCK’daki diğer maddeler öyle bir uygulandı ki, “düşünce suçu” kategorisi fiilen ortadan kaldırıldı. Kürt sorunu söz konusu olduğunda, dağ kadroları ile bir gösteriye katılanlar veya bir panelde konuşanlar aynı başlık altında toplanarak topyekûn “terör suçlusu” ilan edildi. Türk tarafındaki basın yayın kuruluşları ve aydınlar kafa karışıklığını giderip “bir insan PKK’yi desteklese bile salt düşüncesini ifade ettiği için yargılanamaz” diyemediler; çareyi tutarlı bir ifade özgürlüğü mücadelesini gündeme almayarak çeşitli düzeylerde otosansür uygulamakta buldular.

Azadiya Welat gazetesi Yazı İşleri Müdürü Vedat Kurşun'a skandal bir kararla 166 yıl ceza verilmesi, Aram Yayınları imtiyaz sahibi Bedri Adanır’ın ise 50 yıl cezayla yargılanması (Aram Yayınları eski sahibi Fatih Taş’ın hâlâ onlarca davadan yargılanmasını saymıyorum bile) karşısında, Türkiyeli basın yayın kuruluşlarının, yazar ve gazetecilerin sessizliğe gömülmesi bu tecrit operasyonunun bir sonucu ve “başarısı” olarak değerlendirilmeli. Son olarak tutuklanan Kürt basın-yayın emekçilerine Dengê Hevîya Jinê kadın dergisinin yazı işleri müdürü Gurbet Çakar, DİHA muhabiri Hamdiye Çiftçi ve Azadiya Welat gazetesinden Ali Konar eklendi. Yüksek bir olasılıkla bu basın emekçileri de –bazı gazeteci ve yayıncılık kuruluşlarının basın açıklamaları vs. dışında– Türkiye’nin Batı tarafındaki gazeteci ve yazar-çizer camiası tarafından aktif şekilde sahiplenilmeyecek.

Açık konuşmak gerekirse, Türkiye’nin “Batı tarafında” ifade özgürlüğüyle doğrudan ilgili kesimlerin, Kürt Hareketi’ni destekleyen basın organları üzerindeki dava ve tutuklama terörünü evrensel ifade özgürlüğü standartları çerçevesinde ele aldığını pek sanmıyorum. İyi bir ihtimalle kafaların karışık olduğunu ve bu vakaların “terör suçu” mu, yoksa “ifade özgürlüğü kısıtlaması” kategorisine mi sokulması gerektiğinden emin olunamadığını düşünüyorum. Elbette “onlar zaten terör örgütünün yayın organları” diyenler de vardır. Böyle düşünenlerin sayısının çok az olduğunu da sanmıyorum.

İfade Özgürlüğü: Basın-Yayın Kurumları İçin Bir Mücadele Alanı mı?

Biliyorsunuz, “iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batıralım” diye bir söz vardır. Ben Kürt basın yayın kurumlarının ifade özgürlüğünü istikrarlı bir mücadele alanı olarak ele aldığından hâlâ emin değilim. Dolayısıyla son 3-4 yıldır Kürt basın yayın organlarını, gazetecilerini vs. tecrit etme operasyonu önemli ölçüde başarıya ulaştıysa bunda kararlı bir politika oluşturamamanın payı olduğu düşüncesindeyim.

Yanlış hatırlamıyorsam 2006 yılında yeni TMK yürürlüğe girerken Kürt basın-yayın çevrelerinde gelmekte olan tehlike yeterince tartışılmamış ve yasaya karşı yürütülen sınırlı kampanyaya ciddi bir katılım gösterilmemişti.  Ardından TMK yürürlüğe girince, Özgür Gündem geleneğinden gelen onlarca gazete arkası arkasına kapatılmaya başlandı. Yeni bir gazete çıkarılıyor, fakat hemen ardından o da kapatılıyordu. İzlediğim kadarıyla devletin amacı, Kürt medyasına yasal alanı bütünüyle kapatmak değil KCK’nin açıklamalarına, KCK liderleriyle yapılan röportajlara yer verilmesini önlemekti.

Gazeteler ardı arkasına kapatılırken dünya demokratik kamuoyunu da içeren kapsamlı bir ifade özgürlüğü kampanyasının örgütlenmemesi dikkatimi çekmişti. AB’ye tam üye olmaya çalışan bir ülkede, “gidin şurayı bombalayın” gibi açık şiddet çağrısı, çocuk pornografisi vs. olmadan bir gazetenin uzun süreler kapatılması kabul edilebilir bir tutum değildi. Eğer o zamanlar uluslararası alana da açık bir ifade özgürlüğü kampanyası yürütülseydi, bugün yaşadığımız baskıların dozu önemli ölçüde daha düşük olurdu.

Ardından, özellikle 2008-2010’de ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin çok geniş çaplı bir baskı dönemi başladı. Bunun doğrudan parti yapılarını, basın-yayın organlarını, kültür ve sanat kurumlarını işlemez kılmayı hedefleyen bir baskı dalgası olduğunu biliyoruz. Ayrıca basın yayın gibi alanlarda belirli bir deneyime sahip kadroların kolay yetişmediğini ve yerlerini doldurmanın o kadar kolay olmadığını da biliyoruz. Elbette örneğin “Vedat Kurşun’a Özgürlük” gibi bazı imza kampanyaları düzenleniyor. Ama bu kampanyaların etkili olup Kürt medyası üzerindeki baskıyı gevşetebilmesi için, ifade özgürlüğünü baskılar ayyuka çıktığında dönemsel olarak mücadele edilmesi gereken bir alan gibi görmek yeterli görünmüyor. Kürt basın yayın kurumlarının toplum tabanının da katılacağı kitlesel kampanyalar düzenleyebileceğini sanıyorum. Galiba sorun, Terörle Mücadele benzeri yasaların Türkiye toplumunda yarattığı otosansür eğilimlerini iyice bilince çıkarmakta. Diğer yandan, ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların ilk hedefinin, Kürt medyasını Türk toplumundan ve metropollerde yaşayan Kürtlerden tecrit etmek ve dolayısıyla barış mücadelesini mümkün olduğunda çıkmaza sokmak olduğunu unutmamamız gerekiyor. Notlar:

Bu yazı Yeni Ozgur Politika gazetesinin PolitikART ekinde yayınlanmıştır.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/ifade-ozgurluu/ifade-ozgurlugu-ve-otosansur

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.