Müzik

Feminist Perspektif


Kadın Müzisyen Portreleri Ve Şarkılarında Şiddete Karşı Duran Kadınlar!

Gücünü erkek egemen sistemden alıp kadına yönelen her türlü şiddet eylemini kınayarak hazırladık bu dosyayı. Biliyoruz ki, dünyada şiddet varoldukça, dayanışma da varolacak ve şiddete yönelik mücadele artarak devam edecek; çünkü tarih bunun en güzel kanıtı, diyerek tarihin müzik sayfalarında bir yolculuğa çıktık… Bu sayfalarda, ataerkil düşünce yapısının her türlü baskı, şiddet, yok sayma, kimliksizleştirme çabalarına karşın hayatlarında önemli mücadeleler vererek cesurca sesini duyurabilen; beste yapan, söz yazan ve icra eden kadınlarla buluştuk… Ve gördük ki, öyle ya da böyle her biri, şiddetin bir yüzü ile mutlaka yüzleşmişlerdi kendi hayatlarında da ve isyanlarını üretimlerine yansıtmışlardı… Meryem Xan, Eyşe Şan, Xana Zazê, Alika Qadir, Zadîna Şakir’ler... Peruz Hanım, Şamran Hanım, Küçük Virgin’ler… Roza Eskenazi, Rita Abadzi’ler… Aysel Gürel, Ülkü Aker, Fikret Şeneş’ler… ve daha niceleri… sözlerini, seslerini, ezgilerini yalnızca çocuklarının kulaklarına fısıldayan isimsiz daha nice kadınlar… Bu çalışmamızda, olanaklar dahilinde sadece birkaçının hayat hikâyesini ve üretimlerini paylaşabiliyoruz sizlerle ama saygıyla andığımız daha pek çok ismin olduğunu da biliyoruz…

2010 yılının 25 Kasım’ında, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde, en büyük gücün kadın dayanışmasında olduğuna olan inancımızla dosyamızı sizlerle paylaşıyoruz…

Yaşasın Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Kadın Dayanışması!..

 

KÜRTÇE MÜZİĞİN SULTANLARI KADIN DENGBEJLER!

AYŞE ŞAN

1938 yılı Kasım ayında Diyarbakır’da dünyaya gelen ve halk arasında “Taçsız-Tahtsız Kraliçe” olarak anılan Ayşe Şan; Eyşana Kurd, Eyşe Xan, Eyşana Osman, Eşyana Êlî isimleriyle de biliniyor. Tanınmış ve varlıklı bir aileden gelen Ayşe Şan’ın annesi Haciye Xanım Erzurum’lu Hacı Mustafa Bey’in kızı, babası Osman ise Cibran aşiretine mensup. Babasının aynı zamanda kendi döneminin tanınmış dengbêjlerinden olması dolayısıyla küçük yaşta müzikle tanışan Ayşe Şan, evlerinde kurulan dengbêj divanlarıyla Kürt müziğini, kültürünü, tarihini, klamlarını öğrenerek ilk müzikal eğitimini alır. Bu sürecin kendisi üzerindeki etkisini; “Keşke Diyarbakır’daki evimizin duvarlarının dili olsaydı da o dengbêj gecelerini anlatsaydı. Evin dip köşesinde dengbêjleri dinlerdim. O kadar dinlerdim ki, biri beni çağırsaydı aniden irkilirdim…” diyerek anlatır. 

Diyarbakır’da 20’li yaşlarına geldiğinde kadınların bulunduğu ortamlarda Kürt klasik klamlarını (şarkı-türkü), ilahi ve medîhaları (divan ortamında söylenen ve genellikle Hz. Muhammed’e, sahabesine, Hz. Ali’ye ve tarikat şeyhlerine övgülerden oluşan dini şarkılar) seslendirir ve dinleyicilerin beğenisini kazanır. 1958 yılında babasının isteği üzerine evlendirilir ve bu evlilikten bir kızı olur. Kendi rızasıyla yapmadığı evliliği kısa süren ve eşinden ayrılan Ayşe Şan o günlerini şöyle anlatır; “Çok gençken evlendim. Mutlu olamadım, boşandım. Boşandıktan sonra Antep Radyosu’na geldim. Kürtçe ve Türkçe parçalardan oluşan bir plak yaptım. 1979’da Bağdat’a giderek buradaki radyoda Kürtçe söylemeye başladım.”

İstemeden erken yaşta yapılan bu mutsuz evliliğin ardından, kadınların şarkı söylemesinin tasvip edilmediği ve günah sayıldığı bu ortamdan ayrılarak, kendi yolunu çizmek ve hayatını yeniden kurmak üzere, genç yaşta Antep’e gitmek zorunda kalır. Nail Bayşû ‘nun yardımıyla yerel bir radyoda -Kürtçenin yasaklı olması nedeniyle- Türkçe şarkılar söyleyerek müzik yaşamını sürdürmeye çalışır. Daha sonra 1963 yılında İstanbul’a giderek Kürtçe ve Türkçe şarkılar seslendirdiği konserler verir. Kürtçenin yasak olması nedeniyle Türkçe ağırlıklı iki kaset sonrasında da Kürtçe kasetler yapar. “Ez Xezal im” şarkısıyla tanınır. Kürtçe okuduğu şarkılardan dolayı ciddi baskılarla karşılaşır ve 1972 yılında Almanya’ya giderek sürgün hayatı yaşamaya başlar. Kürt dilinin ve Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu o dönemde birçok Kürt müzisyen gibi o da el altından yapılan kasetler sayesinde sesini duyurma olanağı bulur ve Türkiye’ye yeni gelen kasetçalarlar sayesinde de evlerde dinlenmeye başlanır. İlk kasetinde söylediği ‘Lê Lê Ximşê’, ‘Lorke’, ‘Siverek Yollarında’ ve ‘Gurbette’ şarkılarıyla ünlenir.

Almanya’da iken 18 aylık kızı Şehnaz’ı kaybetmesi üzerine zor günler yaşar ve sanat yaşamına bir süre ara verir. Unutulmaz şarkılarından biri olan “Qederê” isimli bestesini bu yıllarda yazdığı söylenir.

QEDERÊ

“Were yar... qederê yar/ Qederê çer bikim mîna xelkê tu ji min re nebûy yar/ Te ez kirim peyayê piyadar/ Tu bûy siwarekî bi rim û mizreq/ Li ser pişta sêwîxelgê bûy siwar/ Yar yar yar qederê yar/ Lê qederê te goştê min helandî/ Lê sitûyê min li xelkê dikî xwar/ Lê qederê te ji xwe re ez kirime tucar / Tu ji min re bûyî bazar/ Te ez kirime tucarekî bilmez/ Îro ez bazara xwe nizanim kirime zirar/ Lê qederê malik şewityê/ Te ez kirime şivanekî yaqe qîrej ling bigemar/ Tuyê li dawiyê bûyê gurekî/ Siba tu birçiye hawar yar yar yar yar / Lê qederê li çiyê/ kevir û dar li min tînî / Situyê min li xelkê dikî xwar yar yar yar/ Yar yar yar qederê yar / Lê qederê maik şewitiyê / Tu bûy siwarekî te ezê ji xwe re kirim / Axeka xwe yê rûsar/ Te li dawiyê ez kirim qîzekî/ Heftxêrnedî bêbext û sextekar yar yar/ Lê qederê te paşî ez kirme qumarçiyekî/ Bi destê xwe nizane mala xwe dişewitîne / Bi heft salan û dilîze bi qumar / Ay lê qederê ezê nifirekî li te bikim/ Bila gunehê min bibe marekî reş ê tîremar/ Bila li sitûyê te bişide qederê bigere mêrge bi mêrge/ Yayle bi yayle li te nemîne war bi war yar yar/ Lê qederê malik şewityê wele tu tim yaxa min bernadî/ Te darê çuqûrê daye ser piyê min sêwiya xwedê/ Ji welêt derxistime malxerabê te ez gerandime war bi war yar/ Ay lê qederê wele tirsa min ji wê tirsê / Tu yaxa min bernadî heya roka vê mirinê / Kefen û sabûn û xwendina xoce qorîna tirbê kundala sar yar yar”

KADERİM

“Gel yar…yar kaderim/ Neyleyim yar herkes gibi bana da olamadın yar/ Ettin beni gezer bir piyade/ Oldun kalkanıyla mızrağıyla bir süvari/ Bindin yetim halkın sırtına yar/ Yar yar kaderim yar/ Ah kaderim erittin beni/ Elaleme karşı büktün boynumu yar/ Ah kaderim ettin kendine beni tüccar// Oldun sen bana Pazar/ Ettin beni işini bilmez bir tüccar/ Bugün bilemiyorum kâr mıdır yoksa zarar/ Ah kaderim inşallah ocağın yanar/ Ettin beni kirli yakalı kirli ayaklı bir çoban/ Oldun sonunda bir kurt/ Yarın yine açsın ay aman aman/ Ah kaderim dağdan taş ağaç getiriyorsun bana / Elaleme karşı büktün boynumu yine yar/ Yar yar kaderim yar/ Ah kaderim inşallah ocağın yanar/ Oldun bir süvari, ettin beni kendine/ Soğuk buz gibi toprak/ Ettin beni sonunda bir kız / Yedi hayırsızettin, şanssız ve sahtekar ettin yar/ Ah kaderim sonra ettin beni bir kumarcı yar/ Bilmez ki kendi eliyle yakar ocağını yar/ Yedi yıldır oynuyor kumar/ Ah kaderim sana bir beddua edeceğim/ Kara yılan günahım olsun bir ok gibi yar/ Dolansın boynuna sıkıca, dolaşsın çayır çayır/ Yayla yayla kalmasın bedeninde bir bucak yar / Ah kaderim ocağı yanasıca çekmezsin elini yakamdan/ Tutuşturdun elime yolculuk asamı Allahın yetimi sen/ Ettin beni vatanımdan sürdün gezdirdin beni bucak bucak yar/ Ah kaderim korkum odur ki/ Çekmezsin elini yakamdan bu ölümün gününe kadar/ Kefen, sabun, imamın duası, mezarın haykırışı ve soğuk mezar taşı yar”

Bir süre sonra tekrar Türkiye’ye dönen fakat yaşamı umduğu gibi gitmeyen Ayşe Şan 1979 yılında Irak’a gider. Bağdat radyosunda çalışmaya başlayan Ayşe Şan’ın sesi artık Bağdat radyosundan dinlenir. O dönemde Bağdat radyosunda Kürtçe dilinde kültür-sanat ağırlıklı programlar yapılmasına izin verilir. Tıpkı Erivan Radyosu gibi Kürt müziği ve kültürünün yaşatılmasında önemli katkılara sahip Bağdat Radyosuda birçok Kürt müzisyenin yetişmesine ev sahipliği yapar. Bağdat Radyosu’nda o dönemde Mihemed Arif ve Hesen Cizrawî, Mihemed Şêxo, Tehsîn Taha, Meryem Xan, Ayşe Şan, Îsa Bervarî, Kawîs Axa, Gûlbahar, Nesrîn Sêrwan, Cemîlê Horo en çok ilgi gören ve dinlenen müzisyenlerdendir. Ayşe Şan burada Kürt müziğinin birçok önemli ismiyle tanışma, birlikte çalışma ve konser verme imkanı yakalar ve Eyşana Elî adıyla sesini duyurmaya başlar. 1990’lı yıllara gelindiğinde Kürt hareketinin yükselen özgürlük ve demokrasi mücadelesine Ayşe Şan’da “Werin Pêşmerge”, “Newroz û Dîyarbêkîr” şarkılarılarıyla ses verir. Yaşadığı zorlu hayatı; “Ezilmişlik, kendisiyle beraber büyük acı ve keder yaratır. Eğer bizim de özgür bir ülkemiz olsaydı, halkımız da kendi değerlerinin kıymetini bilirdi. Biz halkımızın ve ülkemizin ezilmişliğine feda olacağız.” diyerek anlatır.
 
Daha sonra tekrar Türkiye’ye dönerek İzmir’de çocuklarıyla birlikte yaşamaya devam eden Ayşe Şan, kardeşleri ve akrabalarının ölüm tehditleri sebebiyle doğduğu ve çok sevdiği Diyarbakır’ı bir daha göremez. Bir tek annesi onu sahiplense de akrabaları izin vermediğinden, ölümünden önce son kez onu görmek isteyen annesinin isteğini yerine getiremez, annesinin mezarını da bir kez olsun ziyaret etmesine izin verilmez. Annesinin hastalığı ve ölümü üzerine Ayşe Şan yaşadıklarını “Heywax Dayê” adlı bestesinde dile getirir ve annesine “Bu dünyada kimsem kalmadı, kimsesizim” diyerek yakarır.

18 Aralık 1996 yılında İzmir’de kanser hastalığına yenik düşerek aramızdan ayrılan Ayşe Şan, cenazesinin Diyarbakır’a defnedilmesini vasiyet etmesine rağmen bu isteği gerçekleşmez ve cenazesi İzmir’de çok az kişi tarafından defnedilir.

20 Aralık 2008 yılında Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) 'Kimsenin namusu değiliz, namusumuz özgürlüğümüzdür' kampanyası kapsamında; Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi, Bağlar Belediyesi ve MKM (Mezopotamya Kültür Merkezi) ile Ayşe Şan’ın ölüm yıl dönümü vesilesiyle bir etkinlik düzenler. MKM’den 15 kadın sanatçı bu etkinlikte Ayşe Şan’ın şarkılarını söyleyerek onun anısına seslendirir.

Ayşe Şan’ın sesiyle kulaklarımızda çınlayan ve yüreğimizde yer eden şarkılarından bazıları:
“Zerî Heyran”, “Xezal Xezal”, “Were Keçê Nav Zebeşan”, “Sallana Sallana”, “Salîho Kurmam”, “Mamo”, “Lawikê Mêtînî”, “Kirasê Te Meles e”, “Heywax Dayê”, “Hawar Bawo”, “Esmerê Were/Neyleyim”, “Delal”, “Berîvana Malxerab”, “Bawê Seyro”, “Ay Dil”,
“Ax Lê Gulê”, “Koçerê (Min Te Dîbû)”, “Were Yadê”, “Cemîle”, “Memir Mamo”, “Hawer Delal”, “Qederê”, “Ax Lê Nazê”, “Wele Te Nastînim”, “Ximximê Torîvan”, “Yara Min”,
“Xerîbim Dayê”, “Meyro”, “Bêmal”, “Govend Ranabê”, “Yadê Rebenê”, “Lê Lê Ximşê”,
“Xezalê”, “Hesenîko”, “Mamir”, “Ez Xezal i

MERYEM XAN

Kürtçe şarkıları kaydeden ilk kadın şarkıcı olarak bilinen ve etkileyici sesinden dolayı “Siltana Kurda” (Kürt Sultanı) ismiyle anılan Meryem Xan, 1904 yılında Şırnak’ın Dêrgul köyünde dünyaya gelir. Dengbêj sanatına ve dengbêjlere değer veren bir aile ortamında büyür. Meryem Xan 10 yaşına geldiğinde Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı, bölgede isyanların, Ermeni ve Süryani katliamlarının ve sürgünlerin yaşandığı bir dönemdir. Meryem Xan’ın ailesi de böyle bir ortamda Qamışlo’ya göç eder. Burada Kürt dili, edebiyatı ve siyasetine katkılarıyla Kürt tarihinde önemli bir yere sahip olan Bedirxan ailesiyle tanışırlar.

Meryem Xan bu dönemde divanlarda şarkı söylemektedir. Mehmet Bedirxan ile evlendikten sonra Bedirxan, Meryem Xan’ın şarkı söylemesine karşı çıkar. Meryem Xan, “Şarkı söylemeden yaşayamam. Kanımda sanat ve şarkılar var” diyerek ikna etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bedirxan, “Ya aşık olduğunu söylediğin ben ya da sanat” diyerek Meryem Xan’ı bir tercihe zorlar ve Meryem Xan da “Ben sanatsız yaşayamam. Sanatsız yaşarsam ölürüm” diyerek bu ilişkiyi bitirme kararı alır. Uzun süre divana çıkmayan Meryem Xan bu ayrılığın öyküsünü şu sözlerle besteler:

MİHEMEDO RONÎ

“De loylo, Mihemedo ronî/ Ciwanîka mihemedê minî çili/ Der her çar lingê wî delolo, bê bizmara/ Ezê bazinê destê xwe biskînim/ De ezê ji ciwanîkê Mihemed ra bikam nalû bizmara / De ezê pora serê xwe biqusînim/ Ezê ji ciwanîka Mihemed re bikim destêm sera/ De heke lawîkê min çû welatê xeribîyê/ De kesek nebêje çi kurekî bê pergara/ Loy lo loy lo, loy lo,/ Ah de loy lo/ Ax... Ax…”

NUR YÜZLÜ MUHAMMED

“Ah nur yuzlü Muhammed/ Kırk yaşındaki Mıhamedimin kısrağı/ Çivisizdir her dört ayağı/ Kıracağım bileziklerini kolumun/ Çivi nal yapacağım Mıhamedimin kısrağına/ Ve ben keseceğim saçlarımı/ Muhammedimin kısrağına yele yapacağım/ Olur da giderse gurbet ellere yavrum/ Kimse demesin yavrum sahipsizdir”

O dönemde İngiliz müzik şirketleri Bağdat’a gelerek Kürtçe, Arapça, Farsça, Ermenice ve Süryanice şarkıları toplayıp kayda alarak plak çıkarırlar. Bölgedeki birçok sanatçı da Bağdat’a sesini kaydetmek için gider. Meryem Xan da sesini kaydettirmek ister ve “Bağdat’a gidip sesimi kaydedeceğim. Sesimi kaydedeyim, o an öleyim” der, fakat 1936 yılında Bağdat’a gidene kadar 12 yıl Zaxo’da kalır. Bağdat’a geldiğinde amcasının kızı Elmas Xan ile birlikte yaşamaya başlar. Elmas Xan'ın evi aynı zamanda dönemin aydın, sanatçı ve siyasetçilerinin buluştuğu bir yerdir. Böylece Meryem Xan, Mihemed Arîf Cizrawî, Hasan Cizrawî, Nesrîn Şerwan (Şirnaq), Alî Merdan, Tahîr Tofik, Saîd Axayî Cizîrî, Fewzîyê Mihemed gibi birçok müzisyenle tanışma imkanı bulur ve onlarla birlikte söylemeye başlar. Kısa sürede Bağdat’da tanınan ve sevilen bir ses olur. İngiliz plak şirketleriyle ilişkilenerek ilk plağını çıkarır ve Kurmancî dilinde plak çıkaran ilk kadın ses sanatçısı ünvanını alır. Meryem Xan Soranî dilinde de “Dayîkî Cemal” isimli ilk plağı çıkarır.
1939 yılında açılan Bağdat Radyosu bir ses yarışması düzenler. Meryem Xan’ın da başvurduğu bu yarışmaya çok sayıda ünlü sanatçı katılır. Meryem Xan bu yarışmada birinci olur ve Bağdat radyosunda kadrolu olarak çalışmaya başlar. Bu dönemde birçok klam derler. Radyoda seslendirmiş olduğu klam sayısının 200 olduğu söylenir. Mihemed Arîf Cizrawî Bağdat radyosuna verdiği bir röportajda Meryem Xan’ı: “Meryem Xan’ın elbiseleri moderndi. Ama ruhu, yaşamı, sanatı gelenekseldi, Kürtçe’ydi. Kürt adetlerine bağlıydı. Şarkı söylerken içten ve gönülden söylerdi. O an tüm bedeni şarkı ile dolardı” diyerek anlatır. Meryem Xan’ın en çok bilinen bestelerinden “Yadê Rebenê”/Çemê Bişêrika (Bışerike Deresi)’n de annesine seslenir:

ÇEME BİŞÊRİKA

“Lê lê yadê rebenê/ Ezê çûbûm çemê Bişêrika şewitî/ Ax dayê rebenê ez daketim/ Ay gewra min tu yî lê/ Ay sebra min tu yî lê ay de lê lê/ Lê yadê rebenê dibê xewka min tê/ Vê sibê ez raketim/ Lê lê ezê çiqa li nav heval û hogirê/ Xwe de bilind firim/ Ax dayê rebenê ezê nizim li erdê ketim/ Ay gewra min tu yî lê, ay sebra min tu yî lê/ Ay de lê lê ax de lê lê/ Lê lê ez çûme dora şêxê xwey melûl/ De ezê ji navêkê pê de ez ya bejna lawikê xwe me/ Ay de lê lê ax de lê lê/ Lê lê yadê rebenê keçikê digo/ Ez koçer im/ Ax dayê rebenê penîr tînîm/ Ax gewra min tu yî lê, ay sebra min/ Tu yî lê/ De lê lê ax de lê lê/ Lê yadê rebenê ezê kolan/ Bi kolan vê sibê digerînim/ Lê lê ezê çiqa çavê xwe digerînim/ Nagerînim/ Ax ezê bejna bilind di nav hevala nabînim/ Ax gewra min tu yî lê/ Ax bermaliya min tu yî lê/ De lê lê ay de lê lê”

BIŞERIKE DERESİ

“Ah benim garip anam/ Gittim yangınlar içinde Bışerıke deresine/ Ah indim dereye garip anam/ Ah indim ki sensin kumralım/ Ah sensin benim sabrım ah le le/ Ah garip anam der ki uykum gelir / Bu sabah uyudum ki/ Ne kadar eş dost arasında/ Yüksek uçsam da/ Ah garip anam oysa düştüm yere/ Ah kumralım sensin, sensin sabrım/ Ah le ah le ah/ Vardım yanına melül şeyhimin/ Biri dışında yavrumun boyu posuyum/ Ah le ah le ah/ Ah garip anam, kız diyordu ki:/ Göçerim ben/ Peynir getiririm ah garip anam/ Ah kumralım sensin, sensin sabrım/ Sensin ah/ Ah le ah le ah/ Ah garip anam sokak sokak/ Gezdiririm seni bucak bucak/ Ah ne kadar arasam da/ Aramasam da/ Göremem senin gibi selvi boyluyu arkadaşlar arasında/ Ah ki sensin güzel tenlim/ Sensin evimi çekip çeviren/ Ah le ah le ah”

Üretken sanat yaşamının ardında birçok beste ve derleme şarkı bırakarak hayata çok erken yaşta veda eden Meryem Xan’ın, 1947 yılında Musul hastanesinde, bir rivayete göre de 1949 yılında Bağdat’ta vefat ettiği ve cenazesinin büyük bir merasimle Şex Maaruf Mezarlığı’nda Bağdat’ta toprağa verildiği söylenir. Cizre Mem û Zîn Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını sürdüren kadın müzisyenler, 2009 yılında Kom müzik tarafından yayınlanan Dengê Jinên Botan-Ji Bo Bîranîna Meryem Xan isimli albümlerini Meryem Xan’ın anısına seslendirdiler.

Meryem Xan’ın Kürt müziği’ne kazandırdığı bestelerinden ve okuduğu şarkılardan bazıları:
“Bavê Koroxlî”, “Welê Domam”, “Mihemedo Ronî”, “Sêvê û Hecî Elî”, “Lê Lê Yadê Rebenê”, “Hêlî Delal”, “Hesenê Osman”, “Helîm Canê”, “Gewra Min Tun Nîn e”, “Mihemed Selîm Zavakî Taze”, “Siwarê Me Siwar Bûne”, “Li Xelkê Tal e”, “Lê Li Min Şêrîn e (Helîm)”, “Qumrîk Sêva Tucara”, “Girê Sîra Bi Sir e”, “Hay Berde Berde”, “Lê Lê Weso”, “Heyla Li Min Xerîbê”, “Gulşênî”, “Lê Dînê Lê Dînê”, “Gulê Wey Nar”, “Êmo”,
“Mêreme”, “Ya Li Bin Biyê”, “Hay Berde”, “Qumrîkê”, “Hoy Nar”, “Ay Delal”, “Qesra Baxemsê”, “Meyremê”, “Mala Faro”, “Wax dînê”, “Meyro”.

NOT: Kürtçeden çeviren / Ji kurdî werger: Mensûr Zîrek – Hamza Güzel

KAYNAK:
Christine Allison, Folklor ve Fantezi: Kürt Sözlü Geleneğinde Kadınların Sunumu, Devletsiz Ulusun Kadınları/Kürt Kadını Üzerine Araştırmalar-Shahrzad Mojab, Avesta, 2005 ; Kakşar C. Oremar, “Yadê Rebenê” albüm kapağı, Kom Müzik Yapım, 2000 ; Hakkari Geleneksel Müziği/Muzîka Gelêrî ya Hekariyê-EYHOK albüm kapağı, Kalan Müzik yapım, 2004; http://www.cafrande.org; http://www.candakurdi.com; http://www.mizgin.net; Zübeyir Perihan, http://www.facebook.com

YERALTI DÜNYASI, YASAK AŞKLAR, KAVGALAR, HAPİSHANELER VE YURT ÖZLEMİ… REMBETİKA MÜZİĞİNİN CESUR KADIN MÜZİSYENLERİ…

ROZA ESKENAZİ (1895-1980)

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, tahminen 1895-7 yıllarında Sarah Skinazi olarak İstanbul’da dünyaya gelir. 1980’de Atina’da Roza Eskenazi olarak vefat eden Roza’nın hayatı Kostas Hatzidoulis tarafından 1982 yılında kaleme alınmış ve Αυτ? που Θυμ?μαι ("The Things I Remember") adıyla yayınlanmıştır.

Yahudi (Sefarad) bir ailenin kızı olan Sarah, yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Yunanistan’a göç eder. Biyografisinde anlatıldığı haliyle, ailesinin karşı çıkmasına rağmen sahneye çıkmaya çok erken yaşta karar vermiştir. İçinde bulunduğu dönem düşünüldüğünde, bir genç kızın “artist” olmasının “kötü yola düşmesi” ile bir tutulacağını ve ailesinin Sarah’nın bu kararına onay vermeyeceğini tahmin etmek güç değil. Kesin olarak belirtilmemekle birlikte, Sarah’nın evi terk ettiği ve adını da bu sıralarda –büyük ihtimalle aile onurunu zedelememek maksadıyla- Roza Eskenazi olarak değiştirdiği tahmin ediliyor. Ermeni bir kabare grubuyla birlikte Pire’ye giden ve 1910’dan itibaren çeşitli kabare ve tiyatrolarda sahne almaya başlayan Roza, dans etmekte ve aynı zamanda Ermenice, Türkçe, Yunanca şarkılar söylemektedir. Bu şekilde başlayan müzik kariyeri Columbia Records’a kadar uzanan Roza, ilk plak kayıtlarını 1929’da Columbia Records için yapar: “Mandili Kalamatiano” ve “Koftin Eleni Tin Elia.” Henüz on yıl geçmeden 300’den fazla plak kaydetmiştir. Aynı dönemlerde Agapios Tomboulis (ud), Lambros Leonaridhis (kemençe) ve Lambros Savaidis (kanun) ile birlikte Atina’da bir gece kulübünde sahne almaya başlar. Üçlü birlikte pek çok plak kaydında yer alır ve konser verir.

İkinci dünya savaşının ağır koşullarında bile mücadeleyi bırakmayan Roza, 1942 yılında oğlu ile birlikte kendi gece kulübü Krystal’i açar. O dönemde Naziler tarafından işgal edilen Yunanistan’da bazı Yahudi aileleri evinde sakladığı ve kısa bir süre tutuklu kaldığı da biyografisinde ifade edilmektedir.

Savaş sonrasında müzik kariyerine yeniden dönerek ülke dışına da uzanan Roza -Türkiye, Balkanlar ve ABD dahil olmak üzere- pek çok ülkede konserler verir. 1950’lerden sonra unutulmaya başlayan rembetikonun 1970’lerden itibaren yeniden canlanmasıyla birlikte plakları da tekrar elden ele dolaşmaya başlar, aynı zamanda çeşitli TV şovlarında da boy gösterir. Roza Eskenazi, 1977 yılındaki son gösterisine dek sahnede kalmaya devam eder.

Rumca, Türkçe, Arapça, Ermenice’nin yanı sıra Yahudice, İtalyan ve Ladino dillerinde şarkılar söyleyen Roza, Rum ve Anadolu halk şarkılarından amane havalarına, rembetikolara kadar uzanan bir şarkı repertuarına sahiptir. Roza Eskenazi, özellikle İzmir tarzında söylediği rembetiko şarkıları ile bilinir.

Yirminci yüzyılın başından itibaren İstanbul’da, İzmir’de ve Yunanistan’da çeşitli formlarda var olmuş olan rembetiko, Yunan kent kültüründe isyancıların, sığınmacıların, uyuşturucu kullananların, sosyal normlara meydan okuyanların oluşturduğu bir alt kültürün müziği olarak başlamıştır. Rembetiko şarkıları çoğunlukla yasak aşkları, uyuşturucu bağımlılığını, polis operasyonlarını, ölümleri, kavgaları, yeraltı dünyasını, hapishaneleri ve vatan özlemini anlatır.

Şarkılar argo bir dille yazılır (Petropoulos, 2000).

Rembetiko şarkılarında belirgin biçimde yer alan “anne” figürünün yanı sıra, resmedilen kadınların birçoğu hayat kadınıdır. Kentlerde yaşayan ve belli bir ölçüde ekonomik özgürlüğe sahip olan bu kadınlar genellikle acı veren, cefa çektiren, kıskanç, soğuk ve sadakatsiz kadınlar olarak anlatılır. Onlar hep erkeklerin yüreklerini “yakarlar” (Holst,1993).

Panayotis Tundas tarafından 1932’ de yazılan ve Roza Eskenazi’nin tarafından söylenen “Hariklaki” adlı rembetiko, bir kadına aşık olan ve onu kıskanan bir adamı anlatır:

“Dün akşam Hariklaki/ Aldın çalgını eline / Bir ciğeri beş para etmezle/ Eğlendin aşağıda, Paşalimanı’nda/ Bu sabah Glfada’ya gittin/ Taşbebek, kıyak bir arabada/ Bir ördek, bir kaz gibi yüzdün/ Dün akşam Atina’ da/ Kıskandım işte seni ve ağlıyorum/ Aah Hariklaki, nasıl da incitirsin beni/ Aman, aldattın beni”
(Holst,1993)

Sahnede hem dans eden hem de şarkı söyleyen Roza Eskenazi, herhangi bir müzik eğitimi almamasına karşın besteler yapmış ve şarkı sözleri yazmıştır. Bunların arasında 1934 yılında kaydettiği  “To Kanarini/Kanaryam” adlı şarkısını belirtmek gerekir.

RİTA ABADZİ (Ρ?τα Αμπατζ?) (1903-1969)

1903 yılında İzmir’de doğmuştur. Rita Abadzi’nin adı, Rosa Eskenazi ve Marika Papagika ile birlikte kendi döneminin en ünlü rembetiko şarkıcıları arasında anılır.

Bu üç isim ilk kuşak veya klasik döneme ait (1920’ler-30’lar) kadın şarkıcılar olarak da sayılabilir. Elbette, kadın rembetiko şarkıcıları dendiğinde sonraki dönemin (1940’lar-50’ler) ünlü isimleri olan Sotiria Bellou (1921-1997), Sofia Karivali (1918-1995), Marika Ninou gibi önemli kadın şarkıcıları da anmak gerekir.

1922 yılının savaş koşullarında babasını kaybeden Rita, annesi ve kız kardeşi ile birlikte Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır. Müzik kariyerine 30’lu yaşlarında başlamış olan Rita kısa süre içinde aktif bir müzik hayatı sürdürür ve 1930’larda pek çok plak kaydı yapar. Panayotis Toundas, Vangelis Papazoglou, Kostas Skarvelis, Spiros Peristeris, Dimitrios Semsis ('Salonikios'), Markos Vamvakaris, Vasilis Tsitsanis gibi, dönemin önemli bestecileri ve şarkıcılarıyla çalışmıştır. Rosa Eskenazi ile birlikte bir plak kayıtları da bulunmaktadır.

Rita Abadzi’nin II. Dünya Savaşı sonrasında aktif müzik hayatına neden devam etmemiş olsa da, sesi ve şarkıları unutulmamış, plakları defalarca yeniden basılmış ve Rita kendinden sonraki kadın şarkıcılara ilham veren önemli bir figür olmuştur.

MARİKA PAPAGİKA (Μαρ?κα Παπαγκ?κα) (1890-1943)

1890 yılının 1 Eylül’ünde Kos adasında dünyaya gelir. Marika Papagika da sesini plaklardan tanıdığımız ilk kuşak kadın şarkıcılar arasında yer almaktadır. Gençlik döneminde ailesiyle birlikte Mısır’a taşınan Marika’nın müzik kariyeri de burada başlar. Yunan cemaatinin yerleşik olduğu kesimlerdeki gece kulüplerinde şarkı söylemeye başlar. 1915 yılında ABD’ye göç eder; burada şarkı söylemeye ve plak kaydı yapmaya devam eder. 1920'lerin ortalarında kocası Kostas (cimbalom çalmaktadır) New York’ta kendi gece kulüplerini açarlar. Kemancı Athanasios Makedonas ile çalışan Marika’nın repertuarında halk şarkıları ve Avrupa tarzı hafif müzik şarkıları da yer almaktadır; bununla birlikte aslen İzmir tarzı rembetiko şarkıları ile bilinir. Sahip oldukları gece kulübünü 1929 ekonomik krizinde kaybettikten sonra, profesyonel müzik hayatı da 1930’ların sonunda biter. Marika Papagika 1943 yılında New York’ta hayata veda eder. Kimileri onun üzüntü ve hayal kırıklığından ötürü öldüğünü söylese de, Marika Papagika cesareti ve mücadelesi ile kendinden sonraki kadın şarkıcılara örnek olmayı başarmıştır.

Kaynakça:

Holst, Gail. 1993. Rembetiko. Çev. V. Çelik Akpınar. İstanbul: Pan Yayıncılık.

Petropoulos, Elias. 2000. Orijinal eser: Rebetologia, İngilizce özet çevirisi: Ed Emery, Songs of the Greek Underworld: The Rebetika Tradition, (Londra: Saqi Boks, 2000). Türkçe’ye çeviren: C. Metin Kodalak.

The Biographical Encyclopedia of Greek Musicians;

http://www.spectacularopticals.com/BER.html

The Roza Eskenazi Home Page;

http://www.btinternet.com/~judyin.london/rozaeskenazi/roza1.html

 

AŞIĞIM GÜZEL SEVMEDİM, SARHOŞUM RAKI İÇMEDİM… KADIN KANTOCULAR!

PERUZ TERZAKYAN

Peruz Terzakyan, 1880'lerde sahneye çıktı. Çoğunu kendisi yazıp bestelediği kantolarını “Neşe-i Dil” adıyla yayımlayan Peruz Hanım, 1912'ye kadar sahnelerde kaldı.*
Sermet Muhtar Alus 11 Temmuz 1934 tarihli Yedigün Gazetesi’nde yayınladığı makalesinde Peruz’dan bahsederken; “Kaşta gözde bol rastık ve sürme, başta arkaya dökülmüş saç, sırtında göğüs ve kolları dekolte, dizkapağı boyunda yavruağzı, kanarya sarısı, camgöbeği veya filizi, rengarenk pullu, yanar döner kemerli, bol saçaklı fistan. Çiğ pembe çorap, pomponlu ve sırmalı iskapinler.” der..

Ahmet Rasim Bey de Peruz’un hayranlarından bahsederek; “Peruz Hanım’a hayran olan çoktur. Onun çıkacağı tiyatroda salon boş yer kalmamacasına dolar. Erkenden gelip sahne kenarında yer kapmak ayrı bir gönül işidir. Peruz’un en iyi söylediği kantolar, ‘Kalb-i viranım yanıyor, yok bana rahmedecek’ ve ‘Arap Kantosu’ dur. Tersane topçu neferinden kalem efendisine kadar her türlü hayran, sahneye çiçekler, fiyonklu mektuplar, hatta para bile fırlatır.”
BEŞİROĞLU, Şehvar, Türk Müziğinin Popülerleşme Sürecinde Yeni Bir Tür: Kantolar, Musiki Dergisi, 2007 der..

Semiha Ayverdi, anılarından oluşan Hey Gidi Günler Hey kitabında
AYVERDİ, Semiha, Hey Gidi Günler Hey, Kubbealtı Yayıncılık, İstanbul, 1988 az da olsa bahseder Peruz Hanım’dan: “Kantocu Peruz’un zamanına yetişemedim. Şehzadebaşı’nın tulûat tiyatrolarının meraklıları, oyundan evvel sahneye çıkan Peruz’u görmek için şehrin her tarafından tiyatroya akın ederlermiş. Peruz, hem çok güzelmiş hem de kantoları adeta bir sanat hadisesi olurmuş.”

Murat Belge, Kalan Müzik için hazırladığı, kantocu kadınları anlattığı yazısında, tüllere, peçelere alışmış “erkek” Osmanlı toplumunun “hafifmeşrep” kantocu kadınları “hem ağlarım hem giderim” misali kabullenişini anlatır: “Kadının kendini sahnede göstermesi yetmiyormuş gibi, elbisesi de onu genellikle, hiç alışılmadık biçimde gösterir -bütünüyle "mahrem" kalmış bedenin- bazı bölümlerini açarak... Tüllere, peçelere alışmış Osmanlı toplumunda, kanto da bazı koruyucu, ama aslında "şeffaf " tüllerle, kadının kendisine tanınan yerden dışarıya çıkmasını örter ve açar: gayrı müslimlerin söylemesi, hafif meşrep, hovarda tiplemelerin seçilmesi, bir yandan ‘canım, bunlar gördüğünüz gibi, özel kadınlar. Her kadın böyle olmaz.’ der gibi görünürken, aslında böyle olabileceğinin de işaretini verir. Erkek toplumu ise, hem bundan korkar hem bunu çok ister.”
BELGE, Murat, Kantolar, Kalan Müzik Arşiv Serisi, CD-Kitapçık, İstanbul, 1998

Cemal Ünlü, Kalan Müzik için hazırladığı “Eski Kanto, Yeni Kanto” yazısında Ahmet Rasim’in Fuhş-i Atik (Eski Fuhuş Hayatı) kitabından alıntılar yapar: “Peruz daha işveli, daha marifetli, daha şehvetli, daha munis görünüyordu. Onun için tiyatronun sahneye yakın yerleri dopdolu bulunurdu. Tersane topçu neferlerinden, sıkma potur üstüne kukuletalı sako giyimli natırlardan, tellaklardan, hafiyelerden, mavnacı, salapuryalardan tutun da, kalem mümeyyizlerine, on dört on beş yaşlarında çocuklara varıncaya kadar hekes buralarda yerini alırdı. O zaman Peruz için derlerdi ki: ‘Çok kimsenin katili olmuş, çok gencin canını yakmış bir kahpedir.’ Şarkısını bitirdi mi, localardan sandalyeler, çiçekler, buketler, fiyongalı mektuplar atılır, şangırtı, höngürtü, patırtıdan bina yıkılacak zannedilirdi. Rakipler arasında tokattan, sopa, usturpadan başlayan çekişme, ustura, bıçak, demir çekme, bazen de tabanca atmakla son bulurdu.’
Gerçekten de Peruz ve öteki kantocular için bu türden sonu acı biten pek çok sevda hikâyesi anlatılır. Peruz'un Ayvansaray’lı hamal kahyası bir sevgilisi olduğu, ona sıkı sıkıya bağlı olduğu ve sahneye savrulan paralara yan gözle bile bakmayacak, pas vermeyecek, namuslu bir kadın olduğu da söylenir. O sadece çiçeğe meraklıdır. Kim bir çiçek atarsa onu alır, koklar ve göğüsüne takardı.”
ÜNLÜ, Cemal, Eski Kanto, Yeni Kanto (http://www.kalan.com)

1884 Ramazanında Küçük İsmail ile Hamdi Efendi, Temaşahane-i Osmani adlı topluluğu kurup Şehzadebaşı'nda Ayyar Hamza'yı oynamışlardır. Ahmet Rasim'in de sık sık bu oyunu izlemeye gittiğini belirten Salah Birsel, Galata'daki Avrupa Tiyatrosu'nda ünlenen Peruz Hanım'ın da burada sahne aldığını ekler. Peruz, hakkında çıkan dedikodulara kulak asmadan, hayranlarının karşısında çıkıp tangosunu okur ve "bıldırcın" lakabına yaraşır biçimde etrafa gülücükler dağıtırmış. Pek çok kalbe girmiş, yuva dağıtmış, çok kişiyi katil etmiştir. Peruz için söylenenler, bir yandan onun yakıcı güzelliğine ışık tutar, diğer yandan dönemin eğlence hayatını açımlar: “Çok kimsenin katili olmuş, çok gencin canını yakmış bir kahpedir derlerse de, Ahmet Rasim buna kulak asmaz. Ne var ki, bir gün Avrupa Tiyatrosu'nda iken Galatalı hacamatçılardan Balıkçı Petri'nin onun uğrunda bir adamı doğradığını kendi gözleriyle görünce ayakları suya erer. Ama Peruz Hanım kendisine çamur atanlara kulak asmadan, bu akşam yine sahneye çıkacak ve fıkırdağının en güzeliyle bize niçin ‘bıldırcın"’diye anıldığını çaktırmak üzere rast makamındaki kantosunu okuyacaktır.”
Salah Birsel'in Kahveler Kitabı ve Gösteri Sanatlarına İlişkin Bölümler (http://www.tiyatronline.com)

“Kanto, "teatral" özelliğinden ötürü, şarkıyı söylediği varsayılan "kahraman"ı bireyselleştirir. Bunlar şüphesiz birtakım toplumsal "tiplerdir: hafifmeşrep kadın veya hovarda delikanlı, Laz, Arap kızı veya Çingene gibi etnik tipler, sarhoş ya da köylü ya da arabacı gibi. Ama aynı zamanda, gözümüzle gördüğümüz somut kişilerdir, o anlamda bireyselleşirler. Toplumsala ve politik olaylar ve değişimlerle ilişkisi de öyledir: dolaylı, örtük, ama sonuna kadar güncel.”
BELGE, Murat, Kantolar, 1998

“Osmanlı dönemi sahne dünyası renkli aldatmacalarla doludur. Peruz, kanto dünyasının minicik boyuna rağmen en büyük dilberidir. Yakmadığı can kalmamıştır. Devrin paşazadelerinden tutun da en yıldız aktörlerine kadar cümle alem Peruz’un pençesine düşmüştür.Ama işvesi ve gönülçelenliği ile erkekleri birbirine düşüren Peruz sonunda baltayı taşa vurmuş, devrin kabadayısı Bıçakçı Petri’ye çarpılmıştır. Çarpma ama ne çarpma.. Petri bir paşazade ile aldatılınca kıskançlığının doruk noktasında Peruz’u kalçasından bıçaklamış ve kantocu bu yüzden kendini erkeklere değil, müziğe vermiştir.”

RAYMAN, Özer, Osmanlı'da Temaşa Sanatı (Tuluat-Kanto ve Ortaoyunu), 2008

Semiha Ayverdi, Hey Gidi Günler Hey kitabında Peruz’un hazin sonunu şöyle anlatır: “İstanbul’un kıyısını, köşesini, girdisini çıktısını yakından tanıyan, zevk ü sefa âlemlerinin canlı şahitlerinden olan Âtıf Bey isminde bir yaşlı dost, bizim gibi Peruz’un şöhretini duyarak değil, görerek yaşamış bir kimse idi. Bu çok güzel kantocu kadının gençliğini, güzellik ve cazibesini tablo çizer gibi anlattıktan sonra kazandığı büyük servetle Harbiye’de Peruz Akâretleri denen bir sıra binanın sahibi olduğunu, fakat olgunluk ve yorgunluk çağında tutulduğu kara sevda ile sevdiği genci elinden kaçırmamak için mevcut nakit ve mücevherleri ile değeri çok yüksek olan bu binaları da bir bir satıp ona yedirdiğini, sonunda ise artık alıcı değil, verici hale gelen bu salhurde ihtiyar kadının, günün birinde, yiyecek ekmeği olmadığını bilen eski dostları tarafından son defa sahneye çıkarılarak hâzırundan ekmek parası istenmek suretiyle bu hazin taleple sahne hayatının sona ermiş olduğunu nakletmişti.”
AYVERDİ, Semiha, Hey Gidi Günler Hey, 1988

Belki de aşağıdaki kantoyu bu olaylardan sonra yazmıştır Peruz Hanım: “Ne bakarsın gözüme/ Peruz derler özüme/ Bir daha yar seversem/ Yemin ettim gözüme”…

ŞAMRAN KELLECİYAN (1870 - 1955)

Şamran Kelleciyan, Galata’daki Surp Lusavorçyan Ermeni Okulu’nda eğitim görür. 1895 yılında ilk kocasından boşandıktan sonra teyzesinin kızı Peruz’un da desteğiyle kendini sahnelerde bulur ve İstanbul’un en meşhur kanto şarkıcılarından biri olur. Şevki Bey Tiyatrosu ve Kel Hasan Kampanyası’nda Naşit Özcan’la birlikte 1935’e kadar çalışır. 14 Mart 1955’te vefat eden Şamran Kelleciyan’ın mezarı Şişli Ermeni Mezarlığı’ndadır. Şamran Hanım’ın, solo, düetto ve kanto türünde yirmi kadar bestesi vardır; öldüğünde evinden dört sandık dolusu nota çıktığı söylenir.

Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde
KOÇU, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, Tan Matbaası, İstanbul, 1958 (cilt 7, sf. 3963) Şamran Hanım’ın oturduğu Çiçekçi Sokağı anlatırken ondan da bahseder: "1934 Şehir Rehberi tanzim olunur iken de bilhassa Beyoğlu'nda münasebetsiz yabancı isimler taşıyan pek çok sokakla beraber Linardo adı da "Eski Çiçekçi" olarak tebdil edildi. İnsanlarına gelince bu sokağın, Şamran Hanım'dan başlayayım. Tanınmış bir kanto sanatçısı. 1910 - 20'li yıllarda çeşitli tiyatro, kabare topluluklarında, son olarak da Dümbüllü İsmail Efendi'nin topluluğunda çalışmış. Şamran Hanım büyük olasılıkla 28 numaralı evde oturmuş.”

Semiha Ayverdi, anılarının yayınlandığı Hey Gidi Günler Hey kitabında
AYVERDİ, Semiha, Hey Gidi Günler Hey, Kubbealtı Yayıncılık, İstanbul, 1988 Şamran Hanım’dan da bahseder: “Çocuklukla genç kızlık senelerinde Şamran Hanım da Direkler Arası’nın meşhur kantocularındandı. Gerçi kantonun Türk temâşâ hayatında, çiftetelli gibi millî bir geleneği yok idiyse de rüzgâr gibi sahnenin bir başından öbür başına esercesine uçan genç kadın, kantoya adeta, bir millî çehre vermiş bulunuyordu. (…) Şamran, Peruz gibi çok güzel değildi. Fakat vücut çizgileri öylesine zarif ve âhenkli idi ki onu oynarken seyredenler bir şiir dinlediklerini zannedebilirlerdi. (…)Yirmi sene aradan sonra, bir akrabanın sünnet düğününün çeşitli numaraları arasında Şamran Hanım’ın da bulunacağını öğrenmekle senelerce evvelki heyecanımı yeniden yaşayarak beklemeye başladım. (…) Şamran bir asker numarası yaparak sahneye çıkacaktı. Hâkî renkte bir er kıyafeti giymiş olan şişman kadın, kalçalarından, göğsünden et kümeleri fışkıran bu yaşlı mahlûk, Şamran olamazdı... (…) Bir vakitler sahnelerde uçar gibi bir baştan bir başa kayarak, kıvrılıp bükülerek, eğilip doğrularak rakseden o incecik dilbere, o narin, o zarif kadına ne olmuştu? Ne mi olmuştu? Dünya, vazifesini yapmış, âriyet olarak verdiklerini günü gelince geri alarak, borç olarak verdiklerini ödetmiş, geriye bir posa, bir artık bırakmıştı.”

 

BEYAZ GERDAN KANTOSU
Söz-Müzik: Şamran Hanım

“Bana yazık oldu Amman/ Onu sevdi bu nevcivan/ Çok severdi can yakmayı/ Garip garip ağlatmayı/ Ah... o beyaz gerdan/ O da derdime derman”

“Ocağıma İncir Dikti” (söz-müzik: Şamran Hanım) kantosunda da daha ziyade kuzeni Peruz’un başına gelenleri anlatır sanki Şamran Hanım:

“Ocağıma incir dikti/ Yavukluğum beni terk etti/ Dört senelik emeklerim/ Eyvah boşuna mı gitti/ Paralarımı hep yedi/ Ben seni istemem dedi/ Dün ben burada yok iken/ Aşırdı sandığı sepeti”

“1905'te Şamran Hanım'm söylediği bir kanto:

“Sarhoşum ama hiç rakı içmedim/ Âşıkım ama hiç güzel sevmedim/ Sarhoş olsam senin gibi bir güzel severdim/ Küp dolusu rakıyı içerdim/ Âşık olsam senin gibi bir güzel severdim/ İnci gibi dişler, altına yaz düşmüş/ Ne o beyaz göğsün?/ Neden öyle şişmiş?”

Bu kantonun söylendiği zaman 1905, müthiş bir şey, müthiş bir cesaret...”
Sema ile “Ekho” albümü üzerine söyleşi, 24 Kasım 2007, Tacim Açık, Birgün Gazetesi
“Şamran, Peruz, Amelya gibi kantocular kendi kantolarını kendileri bestelerlerdi. ‘Çakırkeyiftim’ kantosunu Şamran’ın beş dakikada bestelediği söylenir”
BEŞİROĞLU, Şehvar, Türk Müziğinin Popülerleşme Sürecinde Yeni Bir Tür: Kantolar, Musiki Dergisi (2007) :
Çakırkeyiftim, seyrederken Çakır’ı/ Bir söz attı, fena kırdı hatırı/ Ben kırılmam, alsa da el satırı/ Yoksa kalbimi kopar da, sen al canımı…

POPÜLER MÜZİK PİYASASINDA BİR SOKAK KIZI!

NAZAN ÖNCEL

6 Şubat 1956’da İzmir Karşıyaka’da dünyaya gelen ve bir koltukta hem müzisyen, hem şarkı sözü yazarı hem besteci hem de yorumcu kimliklerini bulunduran Nazan Öncel, öğretmen bir anne ile memur bir babanın ikinci çocuğudur. Müzikle annesi sayesinde tanışan sanatçı, notayı da annesi yardımı ile 6 yaşında öğrenir ve ortaokul yıllarında gitar çalıp şarkı söylemeye başlar. 1961 yılında ilk ve son filmi “Acı Tesadüf” çekilir. Sonra müziğe olan tutkusu onu müziğe yöneltir. O dönemi bir söyleşide şöyle anlatır:“Ben de bir yarışmayla başladım bu işlere aslında. 1976'da TRT'nin açtığı tek bir yarışma vardı, Amatör Ses Yarışması. Türkiye genelinde bir kere yapıldı. Erol Pekcan, İzmir radyosundan Ümit Tunçağ, Akın Ajlan Aksel vardı jüride. Tuna Ötenel piyano çalıyordu, sen de şarkını söylüyordun. Annemle ilgili kendi yazdığım bir şarkıyı söyleyip İzmir birincisi olmuştum. Güzel bir şarkı değildi üstelik. Kazanan TRT'de bir programa çıkma hakkını elde ediyordu. Ödülü buydu. Sonra rahmetli Akın Ajlan Aksel bu şarkıyı koltuğunun altına alıp İstanbul'da Melodi Plak'a götürmüş, konuşmuş, “İzmir'den bir arkadaşımız birincilik elde etti, kendi şarkıları var, düşünür müsünüz ona plak yapmayı” diye sormuş. Kabul etmişler. Benden bir fotoğraf ve ses kaydı istediler. İzmir Radyosunun stüdyo imkanlarını kullanarak iki şarkı hazırladık, randevu aldık, İstanbul'a geldik. Ben demosunu yaptığımız şarkıların aranjmanları yapılacak zannediyordum. Ama bana “bu şarkılar olmaz, size şu besteleri verelim” dediler: Koyutürk'lerin bestesi, “Sana Kul Köle Olmuştum”. Ben de kabul ettim. İlk 45'liğim bu vasıtayla çıkmış oldu...”
Roll dergisi, Ağustos 2004

80’li yıllar boyunca çeşitli şarkılara ve albümlere imza atan, Eurovision şarkı yarışmasına katılan sanatçının müzik dünyasında adını duyurmaya başlaması 1990’lı yıllarda olur. 1991’de “Bir Hadise Var” adlı albümüyle pop müzik dünyasında bir hadise yaratan sanatçının bu albümde yer alan “Aynı Nakarat”, “Gitme Kal Bu Şehirde”, “Aşık Değilim Olabilirim”, “Nokta Nokta” ve “Ağla Erkeğim” şarkıları çok beğenilir.1993 yılında çıkardığı “Ben Böyle Aşk Görmedim” ve 1995’te yayımlanan “Göç” albümleri ise sanatçının başarısını kanıtladığı albümler olur.

1996 yılında “Sokak Kızı” albümünü çıkaran Öncel’in bu albümü ile tarzını da sertleştirmeye başlar ve ‘sokak kızının’, sokakta yaşayan kadının isyanını dillendirir.

Salıncakta Sallanmadım /Parka Gitmedim Şeker Almadım /Ne Oyuncağım Oldu /Ne Uçurtmam Oldu/Yeni Papuçlarım /Ne Bayramlığım /Ben Çocuk Olmadım /Ekmek Çaldım Fırından/Katık Buldum Çöplükten/Polis Koştu Peşimden/Hırsız Polis Oynadım/Ben Sokak Kızıyım/Bana İyi Davranmayın/Tütün Buldum Yerlerden /Gittim Yattım Birinlen/Dayak Yedim ağabeymden/Korkum Yoktur İtlerden/Ben Sokak Kızıyım/Bana Acımayın/Ben Okullu Olmadım Ben/Renkli Boyalarım/Kalemim Olmadı/Ne Önlük Giydim/Ne Yavru Kurt Oldum/Ne Başöğretmenim/Ne Kitabım Oldu/Ben Çocuk Olmadım

“Sokak Kızı” albümü aynı zamanda şarkıcının kadın dilinden kaleme aldığı “Erkekler de Yanar” şarkısı ile de büyük yankı uyandırır ve şarkı çok sevilir. Kadın ağzından “bizi nikah paklar” diyerek dert yanması ile şarkıcı cesur bir söz yazarı olduğunu da gösterir.

“Gitme Kal Bu Şehirde”, “Ben Böyle Aşk Görmedim”, “Gidelim Buralardan”, “Geceler Kara Tren”, “Göç” gibi yoğun duygu dolu şarkılara imza atan, aşkı anlatan Öncel; diğer yandan, “Ukala Dümbeleği”, “Aşık Değilim Olabilirim”, “Aşkım Baksana Bana” gibi aşkı mizahi olarak anlatan; “Erkekler de Yanar”, “Dillere Düşeceğiz Seninle” gibi kadın cinselliğini talepkar bir dille cesurca anlatan şarkılara da imza atmıştır.

“Demirden Leblebi” sanatçının şüphesiz ki en vurucu şarkılarından biridir. Öncel 5 yaşındayken annesi ve babası ayrılır. Bir süre büyükannesi ile yaşayan Öncel, daha sonra annesi ve üvey babasının yanına taşınır. 1999 yılında çıkardığı “Demirden Leblebi” albümünü otobiyografik bir albüm olarak nitelendirmesi de üvey babası tarafından uğradığı tacizlerin ve yaşanan ensestin öyküsünü bu albümde anlatmasından kaynaklanır. Sanatçı, senelerce annesiyle paylaşamadığı tacizi dinleyicisiyle paylaşırken, bu anlamda farkındalık yaratmak en büyük kaygısıdır. Şarkıda içini döken sanatçı, Türkiye’de “dokunulmaz” sayılan, tabu olan konulardan birine parmak basarak bir sürü kadının ve çocuğun sesi olmuştur.

Söylenmese de olurdu/Ama şimdi söylemek/Söylemek istiyorum/Belki kalbin kırılır/Gözyaşına boğulursun/Gözyaşını sakla/Ben ölürsem ağla/Bunu senle hiç/Hiç konuşmadık biz/Tek tanığım sen/Tek çarem sendin/Beni anlamak istemez miydin/Bu acıyı ben tam yüz sene taşıdım/İçimdeki bu acıyla hamal gibi yaşadım/Şimdi bana sarıl/Sadece sarıl/Ve lütfen artık beni dinle/Lanet olası bir gündü/Kapı açıldı ve o geldi/Yüzünde pis bir ifade vardı/Koynunda yılan beslediğin o yatakta/Kardeşime süt veriyordum o anda/Doğru odaya daldı/Ve buyurgan bir sesle/Beni yanına çağırdı/Kolumdan çekip/Kucağına aldı/"Otur" dedi kısaca/Evet bu öyle sıradan bir gün değildi/Gözyaşlarını sakla/Ben ölürsem ağla/Sonra "bu yana bakma başını çevir" derken/Elleri bacaklarımda/Geziniyordu anne/"Babacığım yapma" dedim/Bir hayvan gibi soluyordu/İki bacağının arasında/Beni mengeneye almıştı/Sonra nasıl olduysa/Kurtulmayı başardım/Bir odaya kaçtım/Ve o anda sadece haykırıyordum/"Defol defol git burdan"/O kapıyı yumrukluyor/Ben ağlıyorum kardeşim ağlıyordu/Her şey bir kabustu/Her şey bir kabus/Kalbim kırık öleceğim/Bilmem ne halt edeceğim/Benim kalbim yaralı/Bu cehennem azabı/Senin kızın hayatla/İşte böyle tanıştı/"Baba ne demek anne"/Bu kelime bana inan çok yabancı/Çok üzgünüm çok/Çok ne kadar az bir laf/Hiçbir şeyi anlatmaya yetmiyor/Gözyaşlarını sakla/Ben ölürsem ağla/Artık için rahat olsun/Sen bir meleksin anne/Yediğimiz her lokmayı/Kuruş kuruş ödedik/Nasıl ödenirmiş öğrendik/Demirden leblebi/Ne yenir nu yutulur/Bazı şeyler belki/Belki unutulur/Unutmak var ya/Demirden leblebi/Demirden leblebi/Demirden/Kalbim kırık öleceğim/Bilmem ne halt edeceğim/Elimden alınan hayatım/Çalınan masumiyetim/Sıkılıyorsa biri kalkıp bir şey söylesin/Dokuz yaşında bir çocuk/Hayatı böyle tanıdı/Annesinin sütü/Babasının çükü/Bu çocuk senin kızındı anne

“Demirden Leblebi”’de annesine, ancak o öldükten sonra dillendirdiği bu hikâyesi büyük bir sansasyona ve neticede albümün sansürlenmesine neden olur. İnsanlar kendi gerçekleriyle yüzleşmek yerine konuyu hasıraltı etmek istemişlerdir. RTÜK “Türk toplumunun ahlaki yapısını bozduğu” gerekçesiyle albümün radyo ve televizyonlardaki yayınını durdurmuştur. Öncel bu konuyla ilgili olarak bir söyleşisinde şunu söyler:“İnsanlar büyük bir huşu içinde Demir Leblebi'ye yüklenirken bir yandan da sanki ağzıma yastık kapatıp beni boğmaya çalıştılar. ‘Erkek egemen bir toplumda ailenin direğine dil uzatamazsın’ dediler. O dönemde Demir Leblebi albümümde ‘Sokarım Politikana’, ‘Demirden Leblebi’ ve benzeri şarkılarım maalesef bu yasakçı zihniyetin kurbanı olmuştur. Asıl söylemek istediğim şey gürültüye getirilmiştir. Ama gerçekler gerçektir. Siz onların peşini bıraksanız bile onlar sizin peşinizi bırakmazlar. Ben de bu şarkıda peşimi bir türlü bırakmayan gerçeklerle yüzleşmek istemiş ve aynı talihsizliğe uğramış insanlara yalnız olmadıklarını anlatmaya çalışmıştım. Bir anlamda bu safrayı tükürerek, yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibi hissetmek istemiştim kendimi. Bilindiği gibi demokrasi herkese lazımdır. Hepsi bu.”
Skala dergisi, Temmuz 2001

Şarkı yazmanın duygularla çok yakından ilişkili olduğunu söyleyen Öncel, seneler sonra Aziza A’nın bu şarkıyı yorumlamak istediğinden, Aziza A’nın şarkıya ilgi göstermesinin onun memnun etse de buna izin veremeyeceğinden söz eder bir söyleşisinde: “O şarkı üzerine hiç konuşmadığım ve konuşmayacağım otobiyografik bir şarkı. Aziza A'nın hayatında o şarkıyla ilişkilendirebileceği bir hatırasının olmaması açısından da uygun değildi bence...”
Roll dergisi, Ağustos 2004

Sanatçının toplumsal cinsiyetle mücadelesi sadece bununla da kalmaz. “Kız Bebek” şarkısı ile daha doğduğu anda bir erkekle eşit muamele görmeyen kadınların hikayesini anlatır.

Benim doğduğum gün/Saçaklar ağlamış/Annem kız doğurdu diye/Babam suçlamış/Tam otuzyedi gün/Eve uğramamış/Adımı koymamış/Kız bebek demişler/Sonra eksik etek/Ya kaşık düşmanı/Ya da bazen avrat/Ben bir kadınım/Ama önce insanım/Ben bir kadınım/Hem de kötü kadın/İstemem istemem/Kimseye benzemem/Ben bir anayım/Bir erkek doğurdum/Uykusuz gecelerde/Ona meme verdim/Ninniler söyledim/Onu ben büyüttüm/Sonra adam ettim/Saçım uzun benim/Aklım daha uzun/Fikir yürütme/Üstünlük taslama/Ben bir kadınım/Ama önce insanım/Ben bir kadınım/Hem de kötü kadın/Beklemem beklemem/Güzellik beklemem/İstemem istemem/Ona baba demem/Onun bir kızı yok/Mazeret istemem

2004 yılında “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” albümünü çıkaran Öncel, bu albümle yine satış listelerinin ilk sıralarına oturur. Daha sonra 2006’da “7’n Bitirdin” ve 2008’de “Hatırına Sustum” ve son olarak 2010 Nisanında ilk single’ı “Tuttum Bırakmam” ile pop müzik piyasasındaki yerini daha da sağlamlaştırır.

2008 yılında Hürriyet Gazetesi’nin Aile İçi Şiddete Son kampanyası çerçevesinde yayımlanan “Güldünya Şarkıları” albümü için işçi kızı Leyla’nın öyküsünü anlattığı“Leyla” adlı şarkıyı yazar ve söyler:

Yolda bir sonbahar günü/Yatarken buldular onu/Nerede senin evin dedi/Bir adam ve birkaç kişi/Hıçkırıklar hıçkırıklar/Ben bir şey yapmadım dedi/Valla ben yapmadım dedi/Doğduğuna pişman ettiler/Yağmur gibi tokatlar yedi/Kim bilir ne coplar yedi/Leyla bir işçinin kızı/Alnında simsiyah yazı/Sokaklarda sabahladı/Günlerce az mı ağladı/Kalk Leyla kalk anlat her şeyi/Kaç Leyla kaç kurtar kendini/Yürü işçinin kızı Leyla/Değmez eğme başını/Hayat gülleden ağır/Bunlar hem kör hem sağır/Kalk Leyla kalk anlat her şeyi/Kaç Leyla kaç kurtar kendini/Kim vurduya gidenler de var/Sürgünde ölenler de var/Leyla gibi yananlar da var/Bir gecede ne ocaklar söndü/Bir gecede ne umutlar öldü/Köyünden ettiler onu/Sokaklara ittiler onu/Sonunda yaktılar onu/Kim bilir kaç yıl yedi/Ne yazık ki ne yazık ki/Leyla bir işçinin kızı/Alnında simsiyah yazı/Sokaklarda sabahladı/Günlerce az mı ağladı/Kalk Leyla kalk anlat her şeyi/Kaç Leyla kaç kurtar kendini/Yürü işçinin kızı/Değmez eğme başını/Hayat gülleden ağır/Bunlar hem kör hem sağır/Kalk Leyla kalk anlat her şeyi/Kaç Leyla kaç kurtar kendini/Yazıyor yazıyor/Bütün dünya yazıyor/Kaçın polis geliyor/Herkes her şeyi biliyor

Söz yazarlığı ile birçok sanatçının albümünde şarkılarını dinlediğimiz Nazan Öncel, 2004’te yayımladığı “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” albümünde Tarkan ile düet yapar. Solistin genelde öne çıktığı ve söz yazarının geri planda kaldığı pop müzik piyasasında Öncel’in şarkıları öne çıkar ve bazen şarkıcının kendi adından çok bahsedilir Öncel’den. Televizyonlara çıkıp kendini anlatmayı sevmeyen, göz önünde olmaktan pek hoşlanmayan, “Bırakın ben değil, şarkılarım konuşsun” diyen Nazan Öncel bunu şöyle ifade ediyor:“Konserler kanlı canlı olduğu için şarkılarını paylaşmak açısından çok güzel olurdu. Ama televizyona çıkıp da, şunu yaptım, bunu yaptım demek zul geliyor. Şöhret biraz da insanın kendini nereye koyduğuyla ilgili. Bu dünyanın merkezi Nazan Öncel değil ki. Nazan Öncel'i atıp şarkını düşünmen, etrafında olan bitenleri görmen lazım. Şarkı yazmak için çok daha sağlıklı bir yol bu. Geçen gün Radikal İki'de benim albümle ilgili güzel bir yazı çıktı, Donat Bayer'in yazdığı. Sayfayı çevirince, Iraklılara yapılan işkence fotoğraflarıyla ilgili bir yazı vardı, Yıldırım Türker'in. Şimdi hangi yazı daha önemli sence? Benim yazı, olsa da olur olmasa da olur cinsinden bir şey. İnsanlar işkencelerden geçirilirken “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” tâli kalmıyor mu? Bilemiyorum. İnsanın sanatçı kimliğini merkez alıp sabah akşam ben ünlüyüm diye dolaşması çok kötü. İnsanın gözüne perde inmiş gibi oluyor...”
Roll dergisi, Ağustos 2004

“Yan Yana Fotoğraf Çektirelim”in bir diğer önemli özelliği albümün kapağı olur! Albümün kapağında Frida Kahlo kaleminden çıkmış gibi bir fotoğrafla karşımıza çıkan Öncel,1925’te henüz 18 yaşındayken bir trafik kazası sonucu hayatı hastanelere mahkum olan, buna rağmen resim yapan ve ünlü bir ressam olmayı başaran sosyalist Frida Kahlo’ya böylelikle selam gönderir.

Sanatçının 2008’de çıkardığı Hatırına Sustum albümünde Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı için “Canım Benim Nasılsın”'ı yazmıştır. Bir edebiyat uyarlaması olan bu şarkıyla Türkiye'de bir ilke daha imza atmıştır. Vic Chesnutt gibi dünyaca ünlü ozan ve müzisyen yine aynı albümde bulunan “Seni Bugün Görmem Lazım” şarkısında sanatçıya gitarıyla eşlik etmiş ve bundan onur duyduğunu söylemiştir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nazan_Öncel

Senelerdir pop müzik piyasasında onlarca şarkıya imza atmış Sokak Kızı bugün Türkiye’nin en iyi şarkı sözü yazarı ve yorumcularından biridir. Sanatçının bu güne kadar yayımlamış olduğu albümler aşağıdaki gibidir:

Yağmur Duası (1982) , Bir Hadise Var (1991) , Ben Böyle Aşk Görmedim (1994) , Göç (1995)  , Sokak Kızı (1996) , Demir Leblebi (1999)  , Yan Yana Fotoğraf Çektirelim (2004) , Bir Şarkı Tut (2006), 7'n Bitirdin (2006)  , Hatırına Sustum (2008), Tuttum Bırakmam (2010), Bizden Sesler 2 (2010)

Kaynak:
http://www.anatolianrock.com
http://tr.wikipedia.org
http://www.nazanoncel.net/
http://www.anatolianrock.com
http://www.feministyaklasimlar.org

YOLU HAYATIN İÇİNDEN GEÇEN ŞARKILARIN KADIN SÖZ YAZARLARI!...

FİKRET ŞENEŞ

KAPI AÇIK ARKANI DÖN VE ÇIK
Söz: Fikret Şeneş, Müzik: Dino Fekaris

“Sardı korkular gelecek yıllar/ Düşündüm, sensiz nasıl yaşanacaklar/ Gözlerimde canlanacak yaptığın haksızlıklar/ Her şey bambaşka olacak/ Döndün bak, geldin şimdi/ Bugünü aslında nasıl sabırla bekledimdi/ Seni yalvarırken görmek seni ağlatabilmek/ Geçmişi senden geri almak bütün ümidimdi/ Olmaz artık kapı açık/ Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık/ Bir zamanlar sen de bana acımadın/ Yalnız kaldım yıkılmadım ayaktayım/ Oh yaşadım yaşıyorum/ Başım yukarda meydan okuyorum hayata ve sana/ Gönlüm doluyor aşkla barıştım bak hayatla/ Başladım yaşamaya hey hey/ Şimdi gel de gör beni bambaşka biri/ Topladım dağılan kalbimin her köşesini/ Ardından ağlayan o zavallı kız nerede şimdi/ Gel gör beni/ Sevenlere vereceğim sevgimi her şeyimi/ Bugünü aslında nasıl sabırla bekledimdi/ Seni yalvarırken görmek seni ağlatabilmek/ Geçmişi senden geri almak bütün ümidimdi/ Olmaz artık kapı açık/ Arkanı dön ve çık istenmiyorsun artık/ Bir zamanlar sen de bana acımadın/ Yalnız kaldım yıkılmadım ayaktayım…”

1921 doğumlu Fikret Şeneş, anne ve babasının 45 yıl süren evliliklerindeki büyük aşkın bir meyvesi… Anne ve babası o kadar mutludurlar ki, soyadları olan Şeneş, bu mutluluktan gelir… Annesi Calibe Hanım, Tamburî Refik Bey ve hanımın öğrencisidir; sadece tambur değil, ud ve piyano da çalabilmektedir. Şahane bir sesi de vardı dediği annesinden şarkılar dinleyerek büyüyen ve de Türkiyeli popüler müziğin ilk kadın söz yazarlarından olan Fkret Şeneş, bugün 89 yaşında… Esprili, alaycı, açıksözlü...

Fikret Şeneş, Amerikan Kız Koleji’nden mezun olduktan sonra konservatuvarın şan bölümüne yazılır. Lise yıllarında başlayan edebiyat tutkusu, ileriki yıllarda da artarak devam eder. Şiire aşırı düşkündür. Milliyet gazetesinde yayımlanan bir söyleşide şöyle söyler:
Söyleşi Elif Berköz Ünyay, milliyet.com.tr. “Kalemim çok kuvvetliydi. Düşünün, 12-13 yaşında yazdığım şeyler dikkati celbediyordu. Okuldan mezun olduktan sonra ilk evlenen de, ilk doğuran da ben oldum. Evlilik nedeniyle konservatuvarı da bitiremedim. Oysa sesim güzeldi, kolejdeki hocam Faruk Nafiz Çamlıbel, "Kolejin sesi" diye severdi beni. Babamın bir lafı vardı: ‘40'ından sonra saz çalınmaz, ikindiden sonra dükkan açılmaz.’ Ben ikindiden sonra girdim söz yazma işlerine.”

“60’lardan 70’lere 45’lik Şarkılar” adlı kitapta yer alan söyleşisinde
“60’lardan 70’lere 45’lik Şarkılar”, Yay. Haz. Fehmiye Çelik, Ayhan Akkaya, BGST Yayınları, 2006 de şunları anlatır Şeneş: “Şarkı sözü yazarlığı gibi bir işle ya da müzikle uğraşmak hiç aklımda yoktu. 18 senelik bir evliliğin ardından eşimden ayrılmıştım ve bir depresyon halindeydim. Oğullarım Celal ve Ahmet yanımdaydı ve dostlarım beni yalnız bırakmıyordu. (…) Bir akşam Tanju Okan geldi ve elinde bir plak; ‘Strangers in the Night’, Frank Sinatra okuyor… ‘Abla, sen bu şarkıya Türkçe söz yazabilir misin?” dedi. (…) Sözleri yazdım: ‘İki Yabancı’. Sonra aynı şarkıya aynı isimle Fecri Ebcioğlu da söz yazdı. Derken, bizim ‘İki Yabancı’ plak olarak çıktı. (…) Bundan evvel Erol Büyükburç’la çalışıyordum ve İngilizce şarkı sözleri yazıyordum ama Türkçe yazmama imkân yoktu! ‘İki Yabancı’ nazar-ı dikkati celbetmiş, plak şirketi sahipleri söz yazarı Fikret Şeneş’i arayıp durmaya başladı…”

Piyano çalıp İngilizce şarkılar söylemeye 12 yaşında başlayan Şeneş’in, 40 yaşından sonra yazmaya başladım dediği şarkı sözlerinin sayısı 300’ü bulur ve bunlardan 85’ini “şarkılarımın en iyi vitrinidir” dediği Ajda Pekkan’a verir.17 yaşından beri tanıdığı Ajda Pekkan’ın her zaman yanında olmuştur, öyle ki bir gün Ajda’nın kızkardeşi Semiramis Pekkan kendisine, “Abla, bizi bir tek doğurmadığın kaldı!” deyiverir..

Kendisine yöneltilen “Türkiye’de beğendiğiniz başka söz yazarları var mı?” sorusunu yanıtlarken mütevazı olamayacak kadar kendine güvenirken, işaret ettiği diğer söz yazarları da kendisi gibi kadındır
“60’lardan 70’lere 45’lik Şarkılar”, Yay. Haz. Fehmiye Çelik, Ayhan Akkaya, BGST Yayınları, 2006: “Bu konuda tevaazu gösteremiyorum, Türkiye’ye benden başka bir tane daha söz yazarı gelmiştir ki, o da Çiğdem Talû’dur. Fakat maalesef çok erken yaşta aramızdan ayrıldı. Hele onun yazdığı bir şarkı vardır, mutsuzluğunu iki cümle ile anlatır ki, çıldırırsınız! ‘Evlerin ışıkları bir bir yanarken/ Bendeki karanlığı gel de bana sor’ Olmaz böyle bir şey! Sonra bugün Aysel Gürel var, Şehrazat var ki onlar da iyiler… Bana gelirler, ‘Hocamız, üstadımız’ diye sarılırlar…”

Yazdığı tüm şarkılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ dillerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan Fikret Şeneş için kalıcı olmanın en önemli şartı, samimiyettir. 40 yaşından sonra yazmaya başladığı şarkı sözleri, o yaşa gelene kadar biriktirdiği hislerin bir süzülmesidir adeta. “Bunları yaşayacaksın ki ayna gibi her insan kendinden bir parça bulabilsin şarkının içinde” diye konuşur, “Dinleyen kişi ya acılarını bulur, ya sevgisini, ya aşkından ya da özleminden bir şeyler... ‘Aaaa tıpkı bak bu benim için yazılmış’ diyebildiği zaman, o şarkı artık kalıcıdır ve bir şarkının kalıcı olması için, o şarkı sözünün çok samimi ve hakikaten yaşanmış olması gerekir.”
Söyleşiyi yapan Hakan Eren, Akort Dergisi.

Şeneş de, yaşadığı duyguları şarkılara döker… 18 yıllık evliliğinde yaşadığı çalkantılı dönemler, ardından gelen ayrılık süreci, sonrasında tutulduğu -ve fakat birliktelikle nihayetlendiremediği- hasret yüklü aşk kaleminin ucundan şarkı dizelerine dökülür…İki kez üst üste evlendiği Bedii Bey, çok üzmüş müdür Fikret Hanım’ı?
Gülden Aydın'ın Fikret Şeneş'le röportajından, http://www.turkish_media.com: “Hem de nasıl. Büyük bir şok yaşadım; çünkü çok büyük bir aşk vardı. Çok fedakarlık yaptım. Yeniden bir insan yarattım ve milyoner ettim. Nerede yanıldığımı çıkarmaya çalıştım. Seneler sonra bunun cevabını bir tiyatro oyunundan aldım: Oyunda bir kadını seneler sonra kocası aldatıyordu. Piyeste doktor koca zengin oluyordu ve aşık olduğu kadın için karısına ayrılmak istediğini söylüyordu. Kadın, yakın  arkadaşıyla dertleşirken sordu: ‘Nerede yanlış yaptım?’ Arkadaşının cevabı birçok kadın gibi benim de problemimi çözdü. Diyordu ki arkadaşı: ‘Kocan sana o kadar çok borçlandı ki... Bana birini göstersene alacaklısını seven? Bu yüzden sana düşman oldu.’ O nedenle fazla fedakârlık hiç kimse için iyi değildir. Dost için de aynı, sevgili için de, koca için de…” Bedii Bey ile olan ilk evliliğinden yediği ilk "tokat" her ne kadar ilerleyen yıllarda kelimelere dökülüp "Seveceğim/ Gezeceğim/ Görürsün sana neler edeceğim" sözleriyle milyonların diline dolanacak olsa da, bu ayrılığın ardından oğlu Ahmet Çapa'nın ısrarıyla kısa bir süre sonra eski eşi Bedii Bey'le tekrar evlenir. Aynı kocayla yaptığı bu ikinci evlilikten bu kez de ikinci oğlu Celal Çapa doğar. Fakat işler yine beklendiği gibi gitmez ve Şeneş’in kalemi "Bana yalan söylediler/ Kaderden bahsetmediler" diye de yazmaya başlar. Şarkıdaki "kader" ayrılığı kodlamıştır bir kere ve Bedii Bey ile yolları yine ayrılır. "Sevgi buldun mu yabancı kollarda / Mutlu oldun mu?" dizeleri, belki de bu tür bir hayat tecrübesinin Şeneş’e yazdırdığı dizelerdendir. Bedii Bey, birlikte olduğu Gönül Yazar'la evlenir; fakat Şeneş'in kalbi öylesine geniştir ki Gönül Yazar'la olan dostluğunu asla bitermez ve hatta ona bir şarkısını bile verir.

Yaşadığı boşanmanın ardından henüz 35 yaşındadır ki, “bir kavuşamama hali” olarak tanımladığı aşk duygusunu yeniden tadar; ancak aşık olduğu adam, çocuk sahibi olmayı çok arzu etmektedir. Sözlenirler ama Fikret Şeneş, Bedii Çapa'dan sahip olduğu iki oğlunun ardından bir kez daha çocuk doğurmak istemediğinden evlenemezler. Diğer yandan, yaşadığı derin üzüntü ve depresyonlar, Şeneş’in çok genç yaşta menapoza girmesine neden olmuştur. Aşık olduğu adam, bir başka kadınla evlenip çocuk sahibi olur; fakat aşkları, sanki kavuşamayınca daha da büyür... Ancak kendisinin de dediği gibi eğer kavuşsaydılar bu şarkıların çoğu olmayacaktır. Örneğin aşklarının gizliliğinden bahsederken "Bir günah gibi gizledim seni" şarkısının sözlerini yazmıştır Şeneş. Belki de ikisinin aşkını en güzel anlatan şarkı ise, yine Fikret Şeneş’in kaleminden "Kimler geldi kimler geçti/ Hiçbirisi hasretini gidermedi/ En güzeli, senin kadar sevilmedi” şarkısı olmuştur. Bu ilişki tam 50 yıl boyunca bu şekilde sürer
Yeni Asır Gazetesi, 08.05.2010: “Sonraki şarkılarımın hepsi ona gitti. Tanıştığımızda bana evlenme teklifi etmişti, ama olmadı. 50 yıl geçti ve bu söz bir türlü yerine gelemedi. Aramız iyi mi, ‘Haykıracak nefesim kalmasa bile/ Ellerim uzanır olduğun yere/ Gözlerim görmese ben bulurum yine/ Kalbim durduysa inan çarpar seninle’ sözleri döküldü.. Ona çok mu kızdım, ‘Kapı açık arkanı dön ve çık, istenmiyorsun artık/ Bir zamanlar sen de bana acımadın/ Yalnız kaldım, yıkılmadım…’…”

Fikret Şeneş bugün Ayaspaşa'daki Boğaz'a nazır evinde kendisini sık sık ziyarete gelen iki oğlu ve üç torunu ile sakin ve huzurlu bir hayat sürüyor. Misafirlerine sofra kuruyor, ilerlemiş yaşına rağmen kendi elleriyle ikramlarda bulunuyor. Bizim gibi meraklı ziyaretçilerine de, aşk yüzünden çok çetin geçen ve fakat güçlü bir kadının kaleminden döküldüğü her halinden belli olan o şarkı sözlerini kendisine yazdıran hayatını anlatıyor.

UYKUSUZ HER GECE

Söz : Fikret Şeneş Müzik : Mario Geosy Capuano

“Tam ona sarılırken gördüm pencereden/ Gülünecek ne vardı gülüyordun ya öperken/ Bu gece seninle olalım canım derken/ Sildim seni o anda kalbimden/ Neydi kopan içimden yıllar zincirinden/ Öldüm sanki yaşarken kaçtım hemen o sahneden/ Kendimi buldum ben çalıştığım bu yerde/ Azalır acılar belki git gide/ Uykusuz her gece bu soğuk kahvede/ Sabahlarım bazen günlerce/ Rüyalarıma gelme diye/ Uykusuz her gece yorgun ölesiye/ Unutur muyum seni yorulsam her gece/ Masada boş bardaklar, kirlenmiş tabaklar/ Birikiyor önümde bitmesin sabaha kadar/ Yakmıyor elimi artık bu kaynar sular/ Yoruldukça kaybolur acılar”

SEVECEĞİM GEZECEĞİM

Söz: Fikret Şeneş, Müzik: Elias Rahbani

“Çoktandır anladım senin gözün dışarıda/ Eskisi gibi bağlı değilsin bana/ Gelmem bu oyuna bırakmam yanına/ Ne işler açarım başına/ Seveceğim gezeceğim/ Görürsün sana neler edeceğim/ Bir yerine bin cezayla/ Hakkından geleceğim senin/ Ne hayrın dokunur ne bir şey umulur/ Başkası sende bilmem ki ne bulur/ Elinden uçanla bir kaçan kurtulur/ Bugün seversin yarın unutur/ Seveceğim gezeceğim/ Görürsün sana neler edeceğim/ Bir yerine bin cezayla/ Hakkında geleceğim senin/ Kolla kendini sıra bana geldi/ Kadının fendi erkekleri yendi/ Bak zaman değişti sabırlar tükendi/ Yalvarmak çok eskidendi/ Seveceğim gezeceğim/ Görürsün sana neler edeceğim/ Bir yerine bin cezayla/ Hakkından geleceğim senin”

ÜLKÜ AKER

SANA NE KİME NE

Söz: Ülkü Aker, Müzik: Philippos Nikolaou

“Hiç rahat yok mu bana, şu yalancı dünyada / Kimin ne hakkı varki, karışır hayatıma/ Hesap sormaz bana, kim çıkarsa karşıma/ Kimin ne hakkı var ki, karışır hayatıma/ Hür doğdum hür yaşarım/ Kime ne kime ne/ Köle miyim sana ben/ Sana ne sana ne/ Zararım kendime/ Kime ne kime ne/ Sen bak kendi derdine/ Sana ne sana ne/ Bu kalp benim değil mi, severim severim/ Canım nasıl isterse, gezer eğlenirim/ Her günüm mutlu benim, kim ne derse desin/ Canım nasıl isterse, gezer eğlenirim”

Ülkü Aker, 1946 doğumludur… Altı çocuklu bir ailenin en büyük çocuğudur ve uzun bir süre kardeşlerinin sorumluluğunu da o taşıyacaktır. “Kardeşlerimi evlendirirken kendimi unuttum.” diyen Aker, ilk evliliğini de geçtiğimiz Ağustos ayında (2010) yaparak beyaz gelinliği ilk kez 65 yaşında giyer; çünkü yalnızlığın ne demek olduğunu çok iyi bilir ve ona göre yalnızlık Allaha mahsustur. Sayısız şarkısını seslendiren Ferdi Özbeğen, Akrep Nalan, Seyyal Taner, Selda Bağcan, Saadet Sun’un da katıldığı düğün töreni, basında geniş yer tutar.

Ülkü Aker, ’60’lı yıllarda başlayan aranjman modasının şarkı sözü yazarı kulvarındaki kare asından (Fecri Ebcioğlu, Sezen Cumhur Önal, Fikret Şeneş ve Ülkü Aker) biri olmuştur şüphesiz ve bu uzun yıllar böyle sürmüştür. O yıllarda söz yazarlarının işi daha da zordur. Çünkü düzgün bir Türkçeyle, özenle seçilmiş kelimeler kullanarak, mantıklı ve bir hikâyesi ve kurgusu olan şarkılar yazmak gibi kaygıları vardır. İkincisi, söz yazacakları şarkıları büyük çoğunlukla kendileri bulurlar ve hangi şarkıcıya hangi şarkının, hangi sözün daha çok yakışacağına yine onlar karar verirler.

Nilüfer, Sezen Aksu, Ajda Pekkan gibi büyük ses sanatçılarının birçok şarkısına imza atmış olan başarılı bir söz yazarıdır Aker... Birçok müzik eleştirmeninin de dediği gibi dokunduğu her şarkıyı hite dönüştürebilen güçlü bir kalemi vardır… Kimler söylememiştir ki onun şarkılarını…Ajda Pekkan’ın “Sana Ne Kime Ne”; Nilüfer'in “Son Arzum”; Seyyal Taner'in “Son Verdim Kalbimin İşine” ya da “Kalbimi Affettim”; Akrep Nalan’ın “Halikarnas” şarkıları hit olmuş şarkılardan sadece birkaçıdır.. Gönül Yazar, Nil Burak, Ayten Alpman... Fakat Ülkü Aker şarkıları söyleme rekoru Ferdi Özbeğen'in elindedir. Ferdi Özbeğen'in hemen hemen her albümünde ziyadesiyle Ülkü Aker şarkısı vardır ve bu ortaklık yıllarca sürmüştür.

Dillerden düşmeyen şarkılarından bazıları: "Bir Fincan Kahve Olsam", "Benim Gözüm Sende", "İnleyen Nağmeler", "Eskimeyen Dost", "Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor", "Kırk Yıllık Dost Gibiyiz İkimiz", "Şarkımı Senin İçin Yazdığımı Bilseydin", "Zor Dostum Zor", “Yok Yok Yalan Deme”, “Tek Başına”, “Boşvere Boşvere”, “Hey Gidi Günler”, “Sarıl Bana”, “Selam Söyle”, “Oh Ya”, “Kaderime Kaderime”, “Baştan Anlat”, “Ara Sıra Bazı Bazı”, “ Bağışladın”, “Geçti Geçti”, “Canıma Değsin”, “Olmaz Olmaz Deme Hiç”, “Ağladım mı Güldüm mü”, “Boştur Dünya”, “Birisine Birisine”, “Bir Garip Olur İçim”, “Sorma Aklımdan Geçenleri (Sana İhtiyacım Var)”, “Unuttun mu”, “Güzel Bir Rastlantı” , “Hep Böyle” “Şiir Gibi”, “Bir Dünya Düşün”, “Bu Ayrılığa Yabancıyım” “İkimize Bir Dünya”, “Aradığın Ben miyim” , “Uslan Deli Gönlüm”, “Biraz Senden Biraz Benden”, “Seni Seni” , “Şarap Gibi”, “Baharlarla Gel”, “Belki Bir Gün”, “Başkası mı Var”,”En Güzel Gecende”, “Öyle Küçük ki”, “Söyleyemedim”, Olmadı Baştan”, “Çalsın Sevdiğimiz Şarkılar”…

Son olarak da sözlerini yazdığı şarkılarının toplandığı ve bu şarkıları ünlü seslerin yorumladığı “35 Yılın Şarkıları” adlı albümünü çıkarmıştır …

OH YA

Söz: Ülkü Aker, Müzik:C. Varon

Düzenleme: Onno Tunç

“oh ya oh ya oh ya/ seni yalnız bıraktı/ oh ya oh ya oh ya/ o başkasına kaçtı/ yalvardın yakardın sözüne kulak asmadı/ ağladın sızladın/ göz yaşına bakmadı/ karlar mı yağdı güvendiğin dağlara/ sonunda kaldın ya yalnız başına/ oh ya oh ya oh ya/ oh ya oh ya oh ya/ nasılmış beni aldatmak/ oh ya oh ya oh ya/ nasılmış bırakıp kaçmak/ sana hiç acımam/ daha beter ol beter/ oh ya oh ya oh ya/ eden bulurmuş derler”

BOŞVERE BOŞVERE

Söz: Ülkü Aker, Müzik: Selami Şahin

“Bugünkü aklım olsaydı/ Harcar mıydım günlerimi/ Her kadehte her yalanda/ Saklar mıydım dertlerimi/ Saçlara dolunca aklar/ Birden bir pişmanlık başlar/ Sanki felek http://www.sozarsivi.com/tokadını/ Bizim gibilere saklar/ Boşvere boşvere ne hale geldik/ Her yüze güleni biz dost bildik/ Geçti yıllar bir su gibi/ Neredeydik nerelere geldik/ Biz mi olduk terk edilen/ Felek alacağın olsun/ Bize böyle dert çektiren/ Sevgiliye selam olsun”

Kaynak: magazinkolik.com, inleyennagmeler.com, hurriyet.com.tr, tumgazeteler.com, takvim.com.tr, itusozluk.com

AYSEL GÜREL

ÜNZİLE

Söz: Aysel Gürel Müzik. Onno Tunç

“Ünzile insan dölü/ On kardeş beşi ölü/ Büyüdükçe unufak/ Ve gelir de görücü/ İnci gibi dişi / Görücü bilir işi/Söğüdüm ağlar gider/ Olur hatun kişi/ Varmadan sekizine/ Ergin oldu Ünzile/ Hem çocuk hem de kadın/ On ikisinde ana/ Bir gül gibi al ve narin/ Bir su gibi saydam ve sakin/ Susar kadın Ünzile/ Yağmuru kim döküyor/ Ünzile kaç koyun ediyor/ Dayaktan uslanalı/ Hiç birşey sormuyor/ Korkar durur gitmez/ Köyün en son çitine/ İnanır o sınırda/ Dünyanın bittiğine/ Ünzile insan dölü/ Bilinmezlere gebe/ Sırların mihnetini/ Yükleyip de beline/ Varmadan sekizine/ Ergin oldu Ünzile/ Hem çocuk hem de kadın/ On ikisinde ana/ Bir gül gibi al ve narin/ Bir su gibi saydam ve sakin/ Susar kadın Ünzile…”

Gönül Aysel Gürel (7 Şubat 1929, Denizli - 17 Şubat 2008, İstanbul), şarkı sözü yazarı ve tiyatro oyuncusu. Sinema oyuncusu Müjde Ar ile sinema ve tiyatro oyuncusu Mehtap Ar'ın annesi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü mezunu olup, şarkı sözü yazarlığının yanı sıra, Türkolog ve edebiyat öğretmeni.

Aysel Gürel, 7 Şubat 1928’de Denizli'de dünyaya gelir. Babası Ali Rıza Gürel, savcıdır ve dönemin saygın isimlerinden biridir. Çocukluğu Cumhuriyet'in ilk yıllarında dört katlı bir Rum konağında geçen Gürel'in ailesi kültüre ve sanata büyük önem vermektedir. Gürel çifti, Cumhuriyet balolarının da vazgeçilmez isimlerindendir. Babasının görevi dolayısıyla daha sonra Trabzon'a taşınırlar. Aysel Gürel sanat dünyasına ilk adımını henüz 15 yaşındayken Trabzon Halk Evi'nde atar. Daha sonra kendisiyle yapılacak olan bir röportajda

Ropörtaj; Deniz Durukan. konuyla ilgili olarak şunları söyleyecektir: “İlk kez Romeo ve Jüliet’te Jüliet’i oynadım. On beş yaşındayım. Trabzon Halk Evi’nde muazzam etkinlikler olurdu. Orta sondaydım, devlet tiyatrosu oyuncusu Talat Gözbak askerliğini yapmak üzere oraya gelmişti. Ağzında piposu, şal yakalı yeşil kıyafeti, başında fötr şapkasıyla çok şık bir adamdı. Halk evinin kapısına ‘Oyun oynanacak, kız aranıyor’ diye ilan astılar. Hemen koştum. Talat Bey bana baktı, çok sıskasın, dedi. Ama başka müracaat eden olmadığı için ben oynamak zorunda kaldım. Trabzon’daki bir kiliseden sinema yapılmıştı, orada sahne aldık. Civardaki bütün valiler, Erzurum, Giresun valisi, hepsi geldiler. Ertesi gün yerel gazetelerde ‘Memleketimizin medarı iftiharı bir genç kız neşet etti!’ diye yazıldı. Babam da ‘Kimmiş bu çocuk, aferin.’ dedi.”

Lise yıllarında da oyunculuk tutkusu devam eden Gürel, klasik tiyatro eserlerinin sahne uyarlamalarında rol alır. Zaman içinde oyunculuk sevgisi, yerini edebiyata ve şiire bırakır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmet Haşim, Pablo Neruda'dan etkilenen Gürel, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünü kazanır. Mezuniyetinin ardından edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaya başlar. Bir süre sonra gazeteci Vedat Ebrem'le hayatını birleştirir ve 21 Haziran 1954'te ilk çocukları Müjde Ar, yani gerçek adıyla Kâmile Suat Ebrem dünyaya gelir. 1957 yılında da, Gürel ikinci çocuğuna yedi aylık hamileyken eşinden boşanır. Mehtap Ar'ın doğmasıyla birlikte iki kızıyla birlikte kendisini zorlu bir yaşam mücadelesinin ortasında bulan Gürel, bilinen marjnal tavırlarının aksine oldukça disiplinli bir annedir. Kızlarını yetiştirirken kendi doğrularını farklı yollarla onlara göstermeye çalışan sanatçının anneliğiyle ilgili olarak Müjde Ar şunları söyler: “O zaman çok kızıyor, utanıyordum. Ama şimdi bütün yaptıklarını takdir ediyorum ve saygıyla karşılıyorum. Davranışlarında yerleşik toplumsal normlara, etrafımızda süren ikiyüzlülüklere karşı bir protesto, bir dürüstlüğe çağrı var hep. Annem olağanüstü zeki bir insandır. Her şeyi bilinçli yapıyor ve bence az bile yapıyor.”

İşte sözlerini yazdığı yüzlerce şarkıdan bazıları: “Firuze”, “Ünzile”, “Yalnızca Sitem”, “1945”, “Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam”, “Değer mi?”, “Sır”, “Yolun Başı”, “Sarıl Bana”, “Ateşle Barut”, “Zor Kadın”, “Aşk”, “Yanarım”, “Vur Yüreğim”, “Abone”, “Zorba Aşk”, “Dönmeyeceğim”, “Ayrıldık İşte”, “Son Dua”, “Gençlik Başımda Duman (Ateş Böceğim)”, “Bilmem Hatırladın Mı?”, “Deli Balım”, “Yörük Yaylası”, “Arabesk”, “Aldırma", "Allahaısmarladık", "Asya Ağlıyor”, "Atlantis", “Ben Her Bahar Aşık Olurum", “Bir Vurgun Bu Sevda", "Çek Halatı Gönlüm”, "Gözlerin Su Yeşili", "İstanbul Hatırası", "Lunapark”, "Sarışınım"…

Gürel, Deniz Durukan’ın bir sorusunda kendisini şöyle tanımlar: “İki ayrı Aysel Gürel var. Biri perukasını takar, makyajını yapıp delimtrak hareketlerle ilgi çeker ve lafı patlatır. Sabah kalktığında kapıyı çekip Amerika’ya gidebilecek bir Aysel, bağımsız, özgür bir kadın. Diğeri de öğretmen kimliğinde, kültürlü; bunu çekinmeden söylüyorum, çünkü kültür Türkiye’de tamamen dibe vurdu. Alfabeyi okuyana, internetin başına oturup yazan çizene ne kültürlü diyorlar. Oysa kültür, sonsuza kadar okumaktan geçer.”

“Vurgun yemiş misali gönlüm tutuldu aşka / Ciğerimden yanıyorum ben bu defa başka” gibi, dillerden düşmeyen nice aşk şarkısının da söz yazarlığını yapan Gürel’in, yine kendisiyle ropörtaj yapan Durukan’ın aşka dair bir sorusu üzerine verdiği cevap da son derece düşündürücüdür: “Aşk diye bir şey olsaydı, bugün dünyada genelevler olamazdı. Aşk, çok güzel bir masal. Çocukluğumuzda Sindirella, Uyuyan Prenses gibi masallar anlatılırdı. O masallarda yaşanan aşk yansıtılırdı; ama hayatta öyle değil aşk, bir yanılsama. İnsan patatese de aşık olabilir, bir tabloya da. Örneğin ben çelloya aşığım. Erkekle kadın arasındaki aşkın varlığına inanmak mümkün değil. Grip gibi ya da aids gibi de düşünebilirsin. Virütik bir şey. Aslında olay şu; seks dürtüsünü, böyle birbirinin üzerinde tepişmeyi edepli hale getirmektir aşk. Yoksa insan önce kendini sever, bir de çocuğunu. Üçüncü şahsı düşünemezsin.”

“Şiir Şimdi” ve “Senin İçin Sana Değil” isimli iki de kitabı bulunan Gürel, birçok filmde de rol alır. Sanatçı başrollerini Şener Şen ve Müjde Ar'ın oynadığı Arabesk (1989) filminin ve Ağır Roman (1997) filmlerinin şarkılarını da yazmıştır. Arabesk filminde Şener Şen'in taverna şarkıcısı rolünde söylediği "Salla Salla" isimli şarkı, daha sonra Sezen Aksu'nun “Işık Doğudan Yükselir” albümünde “Rakkas” olarak yer alacaktır.

Aysel Gürel 17 şubat 2008 pazar günü 79 yaşında hayata gözlerini yumar. Sanat ve siyaset dünyasından geniş katılımlı bir cenaze töreninin ardından, Zincirlikuyu Mezarlığı'na alamet-i farikasi olan renkli perukları ve kalın çerçeveli kırmızı gözlükleri ile defnedilir.
Başrollerini Şener Şen ve Lale Mansur'un oynadığı Amerikalı (1994) filminin, başrollerini Türkan Şoray'ın oynadığı Gözlerinde Son Gece (müziği 1996 yılında Zerrin Özer tarafından seslendirilmiştir) ve başrollerinde Aydan Şener'in oynadığı Gölge Çiçeği (2000) dizisinin şarkılarına da imza atmıştır. Aysel Gürel'in henüz yayınlanmamış 30.000 şiiri bulunmaktadır. Aysel Gürel anısına sevdiği sanatçı dostları ve kızlarının iş birliğiyle “Çınar” adlı albümü ortaya çıkmıştır.

Aysel Gürel, Türkiye’deki pop müziğinin en önemli isimlerinin seslendirdiği birçok şarkıya söz yazarı olarak imza atmıştır. Eserlerini Türkiye'de birçok sanatçı seslendirmiştir. Sanatçının katkısı olan ve 1 milyondan fazla kopya satan albümlerinden bazıları şöyledir: Gökben - Severken Yoruldum (1988), Hakan Peker - Camdan Cama (1989), Sezen Aksu - Git (1986), Sezen Aksu - Sen Ağlama (1985) , Sezen Aksu - 1988 (1988), Sezen Aksu - Firuze (1982), Sezen Aksu - Gülümse (1991), Sezen Aksu - Sezen Aksu söylüyor (1989), Hakan Peker - İlla ki (2000, Yonca Evcimik - Abone/Dansçı (1990) , Tayfun - Hadi Yine İyisin (1992), Nilüfer - Yine Yeni Yeniden (1992), Ozan Orhon - Oldu mu şimdi (1991), Zerrin Özer - Dünya Tatlısı (1989), Nilüfer - Ne Masal Ne Rüya (1994) , Nilüfer - Nilüfer'le (1997), Sertab Erener - Sakin Ol (1992), Ajda Pekkan - Ajda 90 (1990), Aşkın Nur Yengi - Hesap Ver (1992) , Muazzez Ersoy - Nostalji 7-8-9 (1999), Coşkun Sabah - Ağlamak İstiyorum / Anılar (1989) , Zerrin Özer - İşte Ben (1992), Zerrin Özer - Bir Zerrin Özer Arşivi (2002)

Sanatçı bu alanda tartışmasız bir rekor sahibidir. Haziran 2006'da Rolling Stones müzik dergisinde şu satırlarla kendisine yer verilmiştir: “Kendisine Deli Olma İzni Verdi: Megalomaniyi komik efekt uğruna kullanmanın kıdemlilerinden biri. Ayrıca üstü başı ve makyajındaki groteskliğin hakkını verecek edepsizliğe ve cüretkarlığına mana katacak sanatsal yeteneğe sahip (Türkiye'de az rastlanan bir durum ne de olsa).Onun bir deliden çok, kendine deli olma izni vermiş biri olduğu söylenebilir. Bir kez adın deliye çıktıktan sonra, yap yapabildiğini... Aysel Gürel de tam olarak bunu yapıyor. Sakıncası yok; "deli ayağına" da olsa buralarda başka kimse onun kadar direkt konuşmuyor...”

Oyuncu kadrosunda yer aldığı filmler:

Yurda Dönüş (1952), Tek Kollu Canavar (1954), Meyhane Köşeleri (1954), Üvey Ana (1971), Mıstık (1971), Gümüş Gerdanlık (1972), Silemezler Gönlümden (1974), Hop Dedik Kazım (1974), Öyle Olsun (1976) , Tantana Kardeşler (1976), Kaybolan Saadet (1976), Arzu (1976) , Yansın Bu Dünya (1977), Vur Gözünün Üstüne (1977), Enayiler Kralı (1977), Bir Tanem (1977), Aşk Dönemeci (1977), Kan (1977) , Beyaz Kuş (1977) , Kupa Kızı (1986), Ağır Roman (1997) , Fosforlu Cevriye (2000) , Şarkıcı (2001), Bendeniz Aysel (2005)

FİRUZE

Söz: Aysel Gürel, Müzik: Atilla Özdemiroğlu

“Bir gün dönüp bakınca düşler / İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını / Ağla, ağla Firuze, ağla/ anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu/ Kıskanır rengini baharda yeşiller/ Sevda büyüsü gibisin sen Firuze/ Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu/ Üzüm buğusu gibisin sen Firuze/ Kıskanır rengini baharda yeşiller/ Sevda büyüsü gibisin sen Firuze/ Sen nazlı bir çiçek, bir orman kuytusu/ Üzüm buğusu gibisin sen Firuze/ Duru bir su gibi, bazen volkan gibi/ Bazen bir deli rüzgar gibi/ Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş/ acelen ne bekle Firuze/ Bir gün dönüp bakınca düşler/ İçmiş olursa yudum yudum yudum yıllarını/ Ağla, ağla Firuze ağla/ Anlat bir zaman ne dayanılmaz güzellikte olduğunu/ Acılı bir bakış yerleşirse eğer / Kirpiğinin ucundan gözbebeğine/ Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de/ Bir gün gelir ödenir, öde Firuze/ Acılı bir bakış yerleşirse eğer/ Kirpiğinin ucundan gözbebeğine/ Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de/ Bir gün gelir ödenir, öde Firuze/ Duru bir su gibi, bazen volkan gibi/ Bazen bir deli rüzgar gibi/ Gözlerinde telaş, yıllar sence yavaş/ Acelen ne bekle Firuze”




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/feminist-perspektif/kadin-muzisyen-portreleri-ve-sarkilarinda-siddete-karsi-duran-kadinlar

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.