Müzik

Eruh Alan Araştırması


ERUH BÖLGESİ DANS-MÜZİK ÇALIŞMASI NOTLARI

Geçtiğimiz dönem BGST’den dansçılar ve müzisyenler olarak Botan bölgesi üzerine bir alan araştırması yürüttük. Bu çalışma kapsamında Eruhlular Derneği’nden dansçı ve müzisyenlerle görüşmeler yaptık, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sergilediğimiz dans-müzik gösterimizin bir sahnesi de bu çalışma sürecinde oluştu. Sahnenin çıkarılması aşamasında Mardinli kemençe icracılarının oluşturduğu Evînên Rêzan Topluluğu da bizimle aynı sahneyi paylaştı. Alan araştırması boyunca yaptığımız görüşmeler ve izlenimlerimiz sonucu bölgenin kültürel dokusu, dans ve müzikleri hakkında -kısmi de olsa- elde ettiğimiz birikimlerimizi bir yazıya dökmek, paylaşmak istedik.

Eruh’un Kültürel Dokusu
Botan bölgesinin en önemli yerleşim yerleri Eruh, Cizre ve Şırnak’tır.{{dipnot1}} Çalışma konumuz olan veSiirt iline bağlı bulunan Eruh’un, 10 tane köyden kurulu olduğu, bu anlama karşılık olarak da Ermenicede “Deh”, Kürtçede “Dihê” olarak isimlendirildiği bölge insanları tarafından söyleniyor. Tarih boyunca birçok medeniyete (Urartular, Medler, Persler, Partlar, Romalılar, Sasaniler, Artuklular, Selçuklular) ev sahipliği yapan Eruh, bir dönem de Arap emirleri ve Ermeni prensleri tarafından yönetilmiş; Yavuz Sultan Selim döneminde ise Osmanlı topraklarına katılmış. Bölge, 1872 tarihli Diyar-ı Bekr Salnamesi’ne ve 1899 Bitlis Salnamesi’ne göre Siirt Sancağı’na bağlı kazalardan biri.{{dipnot2}}


Şu an için bölgede ağırlıklı olarak Kürtler yaşasa da bu bölgenin ortak kültürünü burada yaşamış/yaşayan Ermenilerin, Arapların, Süryanilerin, Mıtrıpların ve Kürtlerin birlikte oluşturduğunu söyleyebiliriz.

 “Ermeni”den “Misilmenî”ye...
Botan/Eruh, özellikle 1915’ten önce Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge. Ermenilerin buraya Serhat (Kars, Erzurum, Ağrı, Van civarı) bölgesinden göç ettikleri söyleniyor; Süryaniler ise Ermeni ve Süryani aşiretleri arasındaki ‘husumetten’ dolayı oradan göç etmek zorunda kalıyor. O dönemde bölgede Ermenilerin eğitim kurumları ve misyoner okullarının olduğu da anlatılanlar arasında.{{dipnot3}} Tehcirden sonra o bölgede kalan bazı Ermeniler dinlerini ve etnik kimliklerini değiştirmek zorunda kalıyor ve Müslümanlaşıyorlar. Bölge insanı onları Misilmenî olarak adlandırıyor. Misilmenîlerden tanıdıklarımızın önemli bir kesimi kendilerinin Ermeni kökenli olduğunu söylüyor. Misilmenîlerin zanaat işleri ve bölge dokumacılığına önemli katkıları olduğu da biliniyor.


Eruh çalışması süresince kendisiyle sık sık görüştüğümüz Tayyar Abi{{dipnot4}}, Misilmenîleri şöyle anlatıyor: “Eskiden Eruh’ta ‘şal û şepik’leri{{dipnot5}} Misilmenîler yapardı. Misilmenîler şu an Eruh’ta çok azlar. Eskiden Eruh’ta yaşarlardı, burayı onlar kurmuşlar.”


Tehcir döneminde bölgeyi terk etmek zorunda kalan Ermeni gruplardan birisi de Varto Aşireti. Şırnak civarında yaşamış olan Varto aşiretinin serüveninin bugünkü tanığı Rakel Dink’in anlattığına göre, Cizre’nin en büyük aşiretlerinden olan Ermeni Vartoların da diğerleri gibi tehcirine karar verilir. Aşiretin beş ailesi kendilerini Cudi Dağı’na emanet eder. “Mala Varto” yani Varto’nun Evi diye bilinen aile bunlardan biridir. Cudi’ye saklanır ve tam 25 yıl hiç kimselere gözükmeden, Birinci Dünya Savaşı döneminde dağlarda yaşarlar. Beş aile kendi aralarında çoğalırlar. Sonra Cizre’ye inerler. Aşiretin yaşadığı topraklarda artık Kürt köyleri vardır. Ve giyimleri, yaşam tarzları ile Ermeni Varto Aşireti onlar gibi yaşamaya, onlar gibi konuşmaya başlar. Ermeni aşiretinin dili artık Kürtçedir.Tek kelime Ermenice bilmez, dualarını bile Kürtçeederler. Patrikhaneyi hiç duymamışlardır. Şehirden hangi papaz gelirse Süryani, Keldani, Nasturi olmasına aldırmadan onunla dua eder, bsağ yani düğün törenlerini yaparlar.{{dipnot6}}


Yaptığımız görüşmelerde yakın zamanda vefat etmiş yaşlı kuşağın özellikle Ermenice bildiğinden ve “Filankes Ermenice şarkılar biliyordu...” diye isimler verdiğinden bahsedildi. Kültürün genç kuşaklara aktarılamadığını, hatta bir kimlik olarak yaşatılamadığını görsek de, Ermenilerle ilgili kimi anlatılar bölge insanının belleğinde yer etmeye devam ediyor. “1980’de Irak’a gittiğimde Abo Xoxo isimli bir Süryaninin evine misafir oldum. Eve 80-90 yaşında yaşlı bir amca geldi. Eruh’tan geldiğimi öğrendikten sonra, ‘Egîd’i tanıyor musun?’ diye sordu. ‘Ben Ermeniyim, o zaman çocuktum. Benim gözümün önünde babamı, amcamı, dayımı hepsini bıçakladı, öldürdü. Eğer bir elime geçirseydim, onu dişlerimle boğardım.’”{{dipnot7}}

Günümüzde bölgede bir dönem yoğun olarak yaşayan Ermeni nüfus azalmış ve kalanlar da Kürtleşmiş olmasına rağmen; geçmişteki çokkültürlü ortamın ve sürdürülen ortak yaşamın izlerini anlatılarda, dans ve müziklerde sürmek mümkün. Örneğin bölgede oynanan Papûrê dansının Ermeniler tarafından da oynandığı, Mendo şarkısının bir Ermeniyi anlattığı, yine bölge halkı tarafından çok iyi bilinen ve sevilen Heyran Jaro şarkısının da bir Ermeni gencine yakıldığı yöredeki kimileri tarafından söylenir.

Mıtrıplar; kemençe ustaları...
Bölgede yaşayan önemli topluluklardan biri de Mıtrıplar{{dipnot8}}. Mıtrıpların Çingenelerin “Dom” kolundan oldukları, bölgede yaşayan halkların, özellikle de Kürtlerin kültürüyle ciddi bir entegrasyona girdikleri söyleniyor. Çingenelerin kökenleriyle ilgili birçok araştırma ve varsayım mevcut.{{dipnot9}}

Mıtrıpların yoğun olarak yaşadığı bölge Mardin ve en bilinen aşiretleri “Omerî” aşireti. Düğünlerde enstrüman icracılığı yapıyor, davul-zurna-kemençe çalıyorlar. Göçer yaşadıklarından bölgeler arası kültürel temasın sağlanmasında önemli bir paya sahipler. Bu anlamda farklı bölgelerin müzik ve danslarında ortaklıklara sıkça rastlanıyor. Bu geçişkenlik halk arasında, “bu türkü aslında bizim bölgenin dansı-türküsü” diye de ifade edilebiliyor. Örneğin, Ez Xelef im şarkısı birçok bölgede söyleniyor ve herkes şarkının kendi bölgesine ait olduğunu iddia ediyor.{{dipnot10}} Yine bir başka Botan şarkısı olan Elo Dîno da aynı hikâyenin farklı ezgilerle söylenişine örnek teşkil ediyor. Şarkının Hakkâri ve Şırnak’ta farklı versiyonları olduğu ifade ediliyor.


Bölge halkı tarafından Mıtrıp olarak adlandırılsalar da görüşme yaptığımız kemençe icracısı Tayyar Abi kendilerini “Beyzade” olarak tanımlamayı tercih ediyor. Mıtrıp’ın pasif göstermek ve küçük görmek manasında kullanıldığını, oysa bu ifadenin “davul çalan” demek olduğunu, Arapçada “sanatçı” anlamına geldiğini söylüyor ve devam ediyor; “Bizim millet, bizim Kürt halkı küçük görüyordu, Mıtrıp diyordu. Ben Mıtrıp’ı kabul ediyorum, gurur duyuyorum, benim mesleğim budur.”


Bu mesleği, bölgede bilinen bir müzisyen olan babası Abdülaziz’den öğrenen Tayyar Abi, İstanbul -özellikle de Ümraniye ve Gebze- ve İstanbul dışında da düğünlere giderek mesleğini profesyonel bir şekilde sürdürüyor. Babasından kemençeyi öğrenme sürecini buruk bir özlemle anlatıyor bize: “Babam dayakla öğretti; nar ağacından bir sopa alıyordu, tellere parmak basıyordum. Bir bakıyordum o çubukla benim parmaklarıma vuruyor, sert vuracaksın yumuşak vurma diyordu. Kafama, kulaklarıma vuruyordu. Ben çalmasını istemiyorum diyordum. Ama o dayağa da çok sevindim, bana öğretti.”


Botan bölgesinde yaygın olarak icra edilen kemençe, Arapça tabiriyle rebab’ın Botan’a Suriye’den geldiği, günümüzde de bu enstrümanın Suriye/Qamişlo’da üretildiği aktarılıyor. Mardin’in Omerî aşiretine mensup olan ve profesyonel bir kemençe icracısı olan Ekremo, kemençeyle macerasını şu sözlerle dile getiriyor: “10 yaşımdan itibaren çalmaya başladım. Eskiden çaldığımızda köyümüzde bir imam vardı ‘çalma günahtır’ diyordu. Babam kaç kez kemançemi kırdı. Ben çalmaya devam ettim. Sonra kardeşlerim çalmaya başladı. Şimdi ailece çalıyoruz. Bu kemançe Laz kemançesi ile karıştırılıyor. O, 4 tellidir. Bizdeki ise 3 tellidir. Mardin’den başlamak üzere Van, Siirt, Batman, Suriye ve Irak’ta çalınıyor. 7 gün 7 gece çaldığım oluyordu.”{{dipnot11}}


Asıl olarak ahşaptan, ceviz ya da kayısı ağacından yapılıyor kemençe. Ancak Tayyar Abi’nin trajikomik hikâyesini dinlediğimizde, insan aklının nelere kâdir olduğuna, ahşap kemençenin Türkiye’nin kültürel/politik ortamından korunmak için ne kılıklara girdiğine şaşıyoruz. Bir gün Siirt’e bir düğüne doğru yola çıkmış abimiz, bir yandan da takside kemençesini çalıyor. Birden polisler durduruyor arabayı. Kemençeye bağlanmış “sarı-kırmızı-yeşil”i görünce kemençeyi elinden alıp yere vuruyor, kırıyorlar. Tayyar Abi de gidip bir darbuka alıyor ve kemençeye takıyor, tamir ettikten iki saat sonra düğünde çalıyor. Bizim ahşap kemençe de onun elinde bakırdan bir kemençeye dönüşüveriyor.


90’lı yıllarda düğünlerde bağlama ve klavyenin ön plana çıkmasıyla popülerliğini kaybeden kemençenin 2000’li yıllarla birlikte tekrar önem kazandığı görülüyor. Artık 7’den 70’e birçok kuşağın birlikte kemençe icra ettiği topluluklar mevcut. Yine bir kemençe topluluğu olan Evînên Rêzan grubu ve yerel sanatçıların çıkardığı kemençe albümleri de buna örnek gösterilebilir. Evînên Rêzan topluluğundan Ferzen aktarıyor: “Nusaybinliyim. Daha önce değer verilmiyordu kemançeye. Duyuracak bir çalışma olmadı. Biz de diğer enstrümanlar gibi kemançenin dünyaca tanınmasını istiyoruz. Sahneye çıkmak istiyoruz.”{{dipnot12}}


Evliyalar Diyarı
Bölgenin tarihsel olarak köklü bir heterodoks İslam kültürüne sahip olması, bölgedeki tarikat geleneğinin (Nakşibendi ve Kadiriler, Tillocular), yatır ve medrese kültürünün yaygın olması,{{dipnot13}} adının “Evliyalar Diyarı” olarak anılmasına neden olmuş. Bu medreselerde yetişen mele’ler, feqî’ler{{dipnot14}} içinden def çalarak ilahi okuyan ve peygamberin elçisi olarak köy köy dolaşan gezgin şeyhler ortaya çıkıyormuş. Êzîdîlikte de qewal{{dipnot15}} mertebesindeki insanların en önemli görevlerinden birinin ilahiler söyleyerek Êzîdîler arasında dini öğretmek olduğu belirtilir. Bu qewal’ların beyaz giysiler içinde, ellerinde arabanlarıyla halk arasında dolaşarak ilahiler söyledikleri anlatılır.{{dipnot16}} Bu nedenle söz konusu geleneğin Êzîdîlerden devralınmış olabileceği söyleniyor. Defçiler bölgede makam eşliğinde peygamberi ve tarikat liderlerini öven beyitler okuyorlar. Köylüler de yaptıklarına karşılık geçinmeleri için onlara yiyecek veriyorlar.


Görüşme yaptığımız Bedrî Beştaş da eskiden mele’lerin, defçilerin köylerde def çaldığından bahsetti bizlere. Aslen Mıtrıp kökenli olan ve bir dönem davulculuk da yapan Bedri Abi, İstanbul’a göç ettikten sonra geçimini sağlamak için bir okulda temizlik görevlisi olarak işe başlamış. Görüşme sırasında bize, kendisinin de bölgede medrese eğitimi gördüğünü, Kuran’ı ve Melayê Cizîrî’nin Dîwan’ını okuduğunu anlatıyor ve def eşliğinde kasideler, Mewlût’ten kesitler seslendiriyor. Bedri Abi kasidelerini söyleyedursun, yanındaki Tayyar Abi de giriyor söze: “Bölgede medrese çok var, şex’ler bizim köylere gelir, köye gelene kadar da def çalarlardı. Tarikat yaparlardı. Camiye gidiyorlardı, köy oraya toplanırdı. Kimi ağzına ateş alırdı, kimi kendine şiş sokardı. Kadınlar pencerelerden bakıyorlardı ama izin verilmiyordu. Mala Şexê Kal, Şexê Hezîn vardı. Nakşibendi değildiler. Ayinlere Araplar Kürtler herkes katılıyordu. Tarikat yaptıklarında 300-400 kişi toplanıyordu. Bizim köyün etrafındaki 4-5 köy de bizim köye toplanırdı şex geldiğinde. Def şex’ler için geçerliydi. Bin tane düğün yapsan, o kadar insan toplanmazdı.”


Köylerde davul-zurna çalmak yasak olduğundan, daha çok def icrasının yaygın olduğunu da ekliyorlar: “Mesela, düğünden geliyorduk, zurnanın kamışı çatlıyordu ya da kemençenin teli kopuyordu; değiştirmeye kalkıyorduk. Zurna da olsa kemençe de olsa enstrümanın sesini işittikleri zaman diyorlardı ki, ‘Oo çalmayın, vallah hepimiz kâfir olduk.’ Düğün zamanı çağırıyorlar, çaldırıyorlar, günah saymıyorlardı. Düğünden düğüne çalınsın istiyorlardı. Sahurda çalınıyor ya davula günah demiyorlardı. Eğer davul haramsa içli köfte de haramdır, ikisinin de iki yönü kapalıdır.”


Eruh Düğünleri
Düğün gecesi, sabah ezanından hemen önce köy meydanından yükselen yanık bir zurna ezgisi, gelin ve damadın mutluluklarının habercisiydi...


Eskiden düğünlerine davul-zurna, kemençe çalan müzisyenleri getirenlerin halk arasında itibar gördüğü söyleniyor. Yaptığımız görüşmelerde, bölgedeki düğün ritüellerinin genelde çarşamba günü yapılan kına ile başladığını, perşembe gelin getirildiğini ve cuma günü de düğünün sona erdiğini öğreniyoruz. Cuma günleri çalışmanın günah olduğu, saat 10-11’e kadar çalınıp söylendiği, daha sonra da düğünün bitirildiği ve namaza gidildiği anlatılıyor. Şimdilerde ise değişen iş koşulları dolayısıyla düğünler hafta sonuna kaydırılmış. Düğünlerin yapıldığı zaman dışında da pek çok şey değişmiş bugün.


“Biz eskiden gittiğimiz düğünlerde pazarlık etmiyorduk, gelen bahşişler bize yeterliydi. Bahşişler yeterli olduğundan, bir de düğün sahibinden para istemiyorduk, şimdi öyle değil. Eskiden damat evine 50-60 tepsi meyve; incir, portakal, nar gelir, millete dağıtılırdı. Maddi durumun hiç olmasa bile 10 tane ya koyun ya keçi kesecektin. Her gelen akraba keçi-koyun getirirdi. Destek, dayanışma vardı. Köyde oturuyorsan, kazaya ya da ile düğüne gidildiğinde 50 kilo pirinç getirilirdi. Yaz ise domates, patlıcan, biber getiriliyordu. Bunlar bir yardımdı. Sıra takıya geldiğinde, bu ayrıydı. Düğün bittikten sonra kefî konulurdu. Damada herkesten bir katkı bekleniyordu. Sibahî-sufra da denir buna; para yardımı, maddi yardım küpü.”{{dipnot17}}

Eruh müzikleri:
Düğün, bahar şenliği gibi eğlence ortamları bir yandan da dans ve müziğin en güzel örneklerinin sergilendiği ortamlar. Bölge, dans ve müzik formları açısından zengin bir kaynağa sahip olsa da, yaptığımız görüşmeler ve derlemelerde edindiğimiz repertuvar daha çok Stranên Dawetê/düğün merasim şarkılarından oluşuyor. Çalışmamız süresince serşo (damat banyosu) şarkıları, gelin-damat şarkıları, gelin getirme şarkılarının yanında, düğün esnasında çalınan Giranî, Narincî (10/8’likler), Sêgav, Xirpanî (ağırlıklı olarak 2/4’lükler), Çepîk gibi, ezgi ve ritim kalıpları farklı olan dans şarkılarına da rastlıyoruz.

Düğünlerde seslendirilen şarkıların genelde 6/8’lik ve 2/4’lük ritimde şarkılar olduğunu görüyoruz. 10/8’lik şarkılar da bölgede oldukça yaygın. Ayrıca kimi şarkılarda 6/8’likten 2/4’lüğe; 10/8’likten 6/8’liğe geçişler yapılıyor. Bazen bu üç ritim birbirine de bağlanabiliyor. Bu geçişlere özellikle geleneksel dans şarkılarında rastlamak mümkün. Saatlerce dans edilen düğün/eğlence ortamlarında ezgi ve ritim kalıbındaki monotonluğun kırılması, dansın temposunun ve coşkusunun artırılması bu sayede mümkün oluyor. Ancak son dönemlerde düğün ortamlarında klavyeden sabit bir ritim sample’ı üzerine çoğunlukla bağlama ve kısmen kemençenin çalınması ritim ve ezgilerde belli bir tekdüzeliği de beraberinde getiriyor. Özellikle şarkılardaki ritimlerin dans ortamlarına bağlı olarak hızlandırılması nağmelerde düzleşmeye sebep oluyor. Örneğin Eruh kültürüne komşu olan Şırnak’ta dengbêjlerle yaptığımız bir derleme çalışmasında dans ortamında basitleşmiş kimi ezgilerin daha zengin ritmik ve melodik versiyonlarına da tanık olduk. Yaptığımız bir başka derleme çalışmasında da dengbêjlerden bu versiyonları okumalarını talep ettiğimizde bize bunların modası geçmiş, eski şeyler olduğunu söylediler ve o tür şarkıları bizden kimse istemiyor, gibi serzenişlerde bulundular.


Derlediğimiz düğün şarkılarına vokal karakteri açısından bakıldığında, ezgisel çeşitlilikten çok sözlerde yapılan çeşitlemelerle karşılaştık. Aslında aynı ezginin farklı sözlerle icra edilmesi durumuna farklı bölgelerde ve farklı geleneksel müziklerde de rastlıyoruz. Derlediğimiz şarkılardaki ezgilerin seyri genelde inici bir karaktere sahip. Şarkılarda tiz nidalara sıkça yer veriliyor. Divan ortamlarında okunan serbest havalarda ise makam seyri dans müziklerine kıyasla daha zengin. Bu şarkılar çok tiz perdelerden okunuyor, örneğin erkekler kadınların ses aralıklarına yakın bir yerden okuyorlar, hatta kimi zaman okuyanın kadın mı erkek mi olduğunu anlamak bile çok zor olabiliyor. Ancak günümüzde geleneksel müziğin icra mekânlarının daha çok düğünlerle sınırlı olması ve bu divan mekânlarının kaybolması bu serbest formların unutulmaya başlamasına da neden olmuş.

 Eruh dansları:
Bölge danslarıyla ilgili olarak Eruhlular Derneği’nden arkadaşlarla yaptığımız çalışmalarda birçok dansı tanıma şansı bulduk. Bölgedeki 40’a yakın dansı derleyen ve çalıştıran Metin Tanış’la dansların bir kısmını ayrıntılı olarak çalıştık.

Eruh’ta dansların kışın kapalı yerlerde kemençe eşliğinde, yazları ise açık alanlarda davul-zurnayla oynandığını öğrendik. Bu danslardan bazılarını daha ayrıntılı bir şekilde ifade etmek gerekirse:
Giranî: Daha çok yaşlıların, ağaların oynadığı oturaklı bir ağır halay formu. Düğünlerde gecenin sonuna doğru, dışarıda oynanıyor. Genelde zurna eşliğinde, zurna olmadığında da dans edenler tarafından şarkı söylenerek oynanıyor. Bu dansın maharet gerektiren bir dans olduğu, dolayısıyla herkes tarafından oynanamayacağı sürekli vurgulanıyor.

Xelef: Botan genelinde yaygın olarak oynanan bu dansın Eruhlu erkeklere özgü yorumunun oldukça farklı olduğu, özellikle de gövde salınımlarının dansı zenginleştirdiği söylenebilir. Daha usta 3-4 icracının, elleri havada parmaklardan tutuşarak ya da tutuşmadan mendil tutarak yaptığı dans ise geleneksel halaylar içindeki solo dans yorumlarına örnek teşkil ediyor.

Xirpanî: Bölgenin en popüler hızlı halay formlarından biri. Geleneksel icralarda, serbest bacak/omuz yorumlarının ön plana çıktığı görülüyor. Özellikle ekip başının dansı çok kısa bir süreliğine durdurması, sağ ayakla verdiği es ve bu sırada çıkartılan nidalar, öne çıkış ve geri gidişlerdeki toplu çökmeler, dansı diğer bölgelerden ayrıştırıyor. Bu dansın Siirt’teki Araplar tarafından da oynandığı belirtiliyor.

Bablekan: Bölgenin popüler hızlı halay formlarından biri; öne-arkaya, yavaş ve hızlı yorumları bulunuyor. Ayrıca karşılıklı atışan iki grup halinde, el tutuşmadan, yan yana alkış vurularak da icra ediliyor. Dansın aslında bir kadın dansı olduğu, bölgedeki kadınların dirsekleri kırık, elleri vücuda dik bir biçimde tutuşarak halay çektikleri söyleniyor.

Papûrê: Başka bölgelerde Ermenilerin icra ettiği bu dansın, bölgedeki (Misilmenî) Ermeniler tarafından da oynandığı belirtiliyor. Omuzlardan tutuşarak, yarım daire formunda ilerleyerek icra edilen dansa, Ermeni halay tavrına uygun ayak dolaştırmalar ve topuk vurmalar hâkim.

Mendo: Eruhlu bir Ermeniye söylenen kadın ağzı bir şarkı eşliğinde yapılıyor. Daire formunda ilerleyerek, omuzlardan tutuşularak icra ediliyor. Genellikle düğün sonlarında, geç saatlere doğru düğün sahiplerinin oynadığı söyleniyor.

Teyrê Rût (Çıplak Kartal): Dansçılar tek sıra halinde dizilir; kartalları temsilen ellerini yana açarak, parmaklarını titreterek oyuna başlarlar. Kartallar ortadaki çocuğu yemeğe çalışır, büyük bir mücadele sonunda çocuk kurtulur, omuza alınır ve barışı temsilen beyaz bayrak açılır yahut güvercin uçurulur. Dansın çubukla yapılan bir versiyonunun da olduğu söyleniyor.

Bunlar dışında şu danslardan da bahsedilebilir:
-gelin-kaynana ilişkisini işleyen, eller öne arkaya sallanarak yapılan Xesûyî,
-genelde bölgenin ekip formlarında giriş dansı olarak kullanılan; düz sırada tutuşularak ve ilerleyerek; sonrasında öne-geri vücut salınımlarıyla öne ilerleyerek icra edilen Şêxanî,
-kendisine adı söylenen kimseyi beğenmeyen bir kızı konu edinen; omuzlardan tutuşarak, kapalı bir daire formunda ilerleyerek yapılan Keçeko,
-açık havada yapılan teatral bir dans olan; kadın elbisesi giyen 7-8 erkeğin Xirpanî oynadığı Arap Oyunu, 
-“yılan” anlamına gelen; düz sırada, parmaklardan tutuşarak ve yılan şeklinde ilerleyerek yapılan Mar,
-Eruh’un bir köyünde sevilmeyen bir hayvan olan tilkiyi konu edinen Revî,
-Hakkâri’de yaygın olduğu ve Süryani kökenli olduğu söylenen Şemamê,
-Ayrıca Kızlar-Meyrokê, Temûr Axa, Xazalî, Deriko, Çaçanê, Xelekuştanî

 Eruhlular Açıkhava Sahnesinde
Yaptığımız bu araştırmanın ve pratik dans-müzik çalışmalarının sonucunda, İstanbullu Eruhlularla birlikte metropollere yapılan göçü konu edinecek ve bölgenin çokkültürlü yapısını yansıtacak deneysel bir sahne çerçevesi oluşturmaya çalıştık. Kardeş Türküler projesi çerçevesinde Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda Haziran 2007’de sergilenen bu sahneye Eruhlular Derneği'nden dansçılar ve kemençe topluluğu Evînên Rêzan’la birlikte çıktık. Heyran Jaro, Meyrem ve Zerêzer şarkılarından oluşan dans-müzik sahnesini kurarken, belli bölümlerde görüntü kullanımını denemek istedik; ancak teknik nedenlerden ve bu alanda yeterli birikimin olmamasından dolayı gösterinin geneline yedirilebilecek bir kullanım söz konusu olamadı ve bundan vazgeçtik. Ayrıca, bu bölgede yaşayan Arapların ve Ermenilerin dans ve şarkılarını da icra etmek istedik ancak derleme olanağımız çok kısıtlıydı. Özellikle bölge Ermenilerinden günümüzde yaşayan ve Ermenice bilen yaşlılarla tanışma imkânı bulamadığımız için bu dans ve şarkılara ulaşamadık.

Sahne akışı:
Heyran Jaro: “Heyran Jaro”nun bir Ermeni gencine söylendiği bilgisinden hareketle, Eruh’ta geçmişte var olan çokkültürlülüğe özlemin, dans ve müzik kullanımıyla masalsı bir dille anlatıldığı bir dayanışma ortamı kurulmaya çalışıldı. Şarkının yorumunda pastoral ve dingin bir müzikal atmosfer öne çıkarıldı. Dans yorumunda ise ikili bir yapı kuruldu: Grup Giranî formundaki dansı icra ederken, “Heyran Jaro” şarkısının aşk teması tek kişilik bir soloda işlendi:

Heyran Jaro
Heyran jaro ezê bi kulikên te bimirim
Heyran jaro min go ezê kulikên te dimirim
Ay çavên reş û belek kilê suphanî nagirin
Yarikên vî zemanî, devdostên wey qelbo dilê xwe kafirin

Wey belê hecîkê yarikê wan kêfa dilê wan be
Milk û milk û emlaka(n) bav û birakên min re şirîntirin jaro
Dê bila heyranê’m saxbît wey belê dostika wî jî vêra

 Türkçesi
Hayran olduğum senin açtığın yaralar öldürecek beni
Hayran olduğum senin açtığın yaralar öldürüyor beni
Kara gözleri, Süphan sürmesi çıkarmıyor ortaya
Bu çağların sevgilileri gönül işinde kâfirdir
Sevgilisinden memnun olanlar için gönüllerindeki o mutluluk
Babalarının, kardeşlerinin mal mülkünden daha tatlıdır
Hayranım sağ olsun, sevdiği de yanında...

Aradan geçen yıllarda insanların yaşamlarını etkileyen birçok olay yaşandı ve özellikle de bölgede yoğun olarak yaşanan yerinden edilmeler farklı bir hayatı zorunlu kıldı. Bir sonraki sahnede bu tema işlendi.
Meyrem: Göç haberinin alınması, sevgiliyle diyalog ve yolculuğun işlendiği bu bölümde, şarkının sözleri temaya uygun olarak güncelleştirildi ve şarkıya yeni müzikal bölümler eklendi. Şarkının geleneksel ezgi motifindeki dramatik yapı ile buna uygun perküsyon ve elektrik gitar yorumu bir araya getirildi. Geleneksel Xelef dansı bu müzikal yoruma uygun şekilde doğaçlanarak daha hoyrat bir şekilde icra edildi; böylelikle toplu dans ve müzikal yorumla, sahnede yerinden edilmeye karşı isyankâr bir atmosfer oluşturulmaya çalışıldı.
Meryem
Xeberek hat, kerwan hatiye
Li vir terk kin sê-çar saetiyê
Dibêje Meyrem em neçin
Lê divê terk kin zû van deran
Meyremê Meyremê lê kê digot lawo te digot çavreşa min
Meyremê Meyremê lê kê digot lawo te digot ez heyran im
Kerwan diçe roj dibore kê digot
Esman hatiye li ser me de kê digot
Kes nizane ev rê çi ye kê digot
Tûrikên me de xem û jiyan kê digot

 Türkçesi
Haber geldi, kervan gelmiş
Terk edin burayı üç-dört saate
Diyor Meyrem gitmeyelim
Fakat buraları tez terk etmeli
Meyrem Meryem, kim derdi oğul, sen derdin karagözlüm diye
Meyrem Meryem  kim derdi oğul, sen derdin hayran olduğum diye
Kervan gidiyor gün bitiyor kim derdi
Gökyüzü bize dar olmuş kim derdi
Bu yol nereyedir bilinmez kim derdi
Torbalarımızda yaşam ve keder kim derdi

Zerê Zer: Şarkıya geçiş bölümünde, kent ortamını ve karmaşayı imleyen bir ses efekti kullanıldı; çocuk kemençecilerin katılımıyla birlikte kent ortamında yeni bir umudun yeşermesi isteği anlatılmaya çalışıldı. Ağırlıklı olarak Xirpanî formunun kullanıldığı halay bölümü, kemençe grubunun ve Eruhlu dansçıların ortak dansıyla sonlandırıldı. Sahnede geleneksel ve kentli müzikal yorum bir arada denendi. Kemençeciler geleneksel değerleri temsil ederken orkestranın daha kentli bir yorumla çalması ve bu iki değerin (geçmiş ile günümüz değerlerinin) de sahiplenilmesi isteği, bu sahnede müzikal bir dille anlatıldı.

Zerê Zer
Zerê zer zerê zer sîng û berê te ê gewr
Zerê zer zerê zer min ji bîr kirî sarî der
Zerê zer zerê zer min destê xwe danî ser
Ava heyat bi vexwe
Bi şefeqa heya ser
Heta serê sibehê
Temame allahûekber
Zerê zer zerê zer derdê dil xêra nabe
Zerê zer zerê zer ew keçika xweşik re
Zerê zer zerê zer bayê dinya xirab e

 Sarışın/ Sarı Altın
Sarı altın sarı altın beyaz boynuna göğsüne
Sarı altın sarı altın unuttum dışarıdaki soğuğu
Sarı altın sarı altın elim elindeyken
Ab-ı hayat içelim
Şafağa kadar
Ta ki sabaha
Tamamdır allahuekber
Sarı altın sarı altın gönül derdi hayırları bitirmez
Sarı altın sarı altın o tatlı güzel kız için
Sarı altın sarı altın dünyanın düzeni bozuktur



(1)

Başlangıçtan Günümüze Siirt Tarihi, Bekir Sami Seçkin, Siirtliler Derneği, s.152, İstanbul.

(2)

Kent Haber Kültür sitesinden alınmıştır.

(3)

Siirt’in 641’de Müslüman Araplar tarafından fethine kadar burada Hıristiyan görüş ve inanışın etkisiyle oluşan bir düşünüşün belirlediği –buna Ortaçağ skolastik zihniyeti de denilebilir- bir eğitim ve öğretim vardı. Fetihten sonra ise Siirt bir yandan Hıristiyan bir yandan da İslam öğretimi gibi iki başlı bir sisteme sahne olmuştur ki, bu sistem Hıristiyan unsurların Siirt yöresinden çekildikleri 1915’lere kadar sürecekti (Başlangıçtan Günümüze Siirt Tarihi, Bekir Sami Seçkin, Siirtliler Derneği, İstanbul, s. 271).

(4)

Eruh’un Tanze köyünden olan Tayyar Çağlayan Cizre aşiretlerinden sayılan Osmanî Emer’in aşiretine mensuptur.

(5)

Koyunun sırt yününden ince iplikle dokunmuş olan, şalvar ve cepkenden oluşan, Kürtlerin geleneksel kıyafeti.

(6)

Aktaran, Rıdvan Akar, Aktüel dergisi, 30.12.1999.

(7)

Tayyar Çağlayan’la görüşme notlarından.

(8)

Mıtrıp kelimesi Arapça kökenli olup çalgıcı, müzisyen anlamına gelir; fakat bu kelime Kürtlerde çoğunlukla, Hindistan kökenli oldukları ve üç boy halinde dünyanın pek çok yerine dağıldıkları kabul edilen Çingene ya da Qereçî olarak tabir edilmiş kavmin Dom boyundan oldukları söylenen insanlar için kullanılır.

(9)

Çingenelerin 9. yüzyılda İran’a, 11, yüzyılda da Selçuklu akınlarından kaçarak Ermenistan üzerinden Bizans’a geldikleri, buradan da 133’lerin başında Balkanlar yoluyla Avrupa’ya geçtikleri sanılıyor. 17. yüzyıl Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi, Çingeneleri “kâfirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile Kurban Bayramı, Yahudiler ile Kamış Bayramı yapan kavim” olarak tarif ediyor.

Türkiye’de resmi rakamlara göre 500 bin, gayriresmi rakamlara göre 2 milyon Çingene bulunuyor. İstanbul’da kibarca “Roman”; Orta Anadolu’da “Elekçi”, Ağrı, Van ve Erzurum dolaylarında “Poşa”, “Paşa”, veya “Lom”; Diyarbakır’da “Mıtrıp”; Adana’da “Cano” olarak adlandırılıyorlar (Hepimiz Çingeneyiz, Hepimiz Romanız! Ayşe Hür, Agos gazetesi, 3 Ağustos 2007).

(10)

Görüştüğümüz Eruhlulardan Xelef’in hikâyesini de dinledik: “Xelef Eruh’un bir köyünde oturuyor. Şûva aşiretine mensup. Geceleyin yola çıkıyor, yolda bir şeye basıyor. Ses çıkıyor. Diyor ki bu bir yılandır ya da büyük bir hayvandır, ben ayağımı basmışım, ayağımı kaldırırsam beni yutabilir. Gittikçe basıyor, sabaha kadar öyle duruyor, ayağıyla da bastırıyor. Sabah oluyor, bakıyor tavşandır. Hakkâri’nin Xelef’i olamaz ki; o burada yaşıyor. Xelef Narîncî’dir. Biz Semedanî diyoruz, siz Xelef diyorsunuz. Gerçek ismi Semedanî’dir, Narîncî’dir.”

(11)

Yeni Özgür Politika, 10 Mart 2006.

(12)

Yeni Özgür Politika, 10 Mart 2006.

(13)

Eruh’ta 1892 tarihinde adları belirtilmeyen 15 medresede 70 öğrencinin okuduğu kaydına rastlanmaktadır (Başlangıçtan Günümüze Siirt Tarihi, Bekir Sami Seçkin, Siirtliler Derneği, İstanbul, s. 272).

(14)

Mele: Kürtçede “hoca, imam” anlamına gelir.
Feqî: Kürtçede din öğrenimi alan öğrenciye verilen ad.

(15)

Êzîlikte bir din mertebesi.

(16)

Eyhok, Hakkari Geleneksel Müziği derleme albümü, Kalan Müzik, s. 37, 2004 İstanbul.

(17)

Tayyar Çağlayan’la görüşme notlarından.


› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/eruh-alan-arastirmasi

Paylaş:
Duyurular
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

bgst@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.