Düşünce

Entelektüellerin Sorumluluğu


Sosyal Bilimler: Toplumsal Muhalefet ve Yeni Paradigma Arayışları

Başkanlığını Immanuel Wallerstein’in yaptığı Gulbenkian Komisyonu tarafından hazırlanan “Sosyal Bilimleri Açın” raporu, 1996 yılında Türkçeye çevrilmişti.[1] O dönemde sosyal bilimlerin ayrı ayrı departmanlara bölünmüş olmasının temelsizliği, toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını kavrayamaması, sosyal bilim disiplinleri arasındaki geçişkenliğin zayıflığı, akademinin toplumsal gelişmelerin nabzını tutma ve Kürt sorunu gibi bazı can yakıncı sorunlara el akmaktaki isteksizliği gibi temalar tartışılmıştı. Hatta Toplum Bilim ve Defter dergileri ortaklaşa bir sempozyum düzenlemiş, sonra burada sunulun bildiriler, “Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek” adıyla 1998’de yayımlanmıştı. [2]

O günden bugüne gerek dünyada gerekse Türkiye’de “sosyal bilimleri açın” çağrıları ne ölçüde karşılık buldu? Sosyal bilimlerin küresel düzeydeki gelişimi hakkında kapsamlı değerlendirme yapacak bilgiye sahip değilim. Fakat yakın tarihte yaşadığımız bazı alt-üst oluşlar karşısında soysal bilimler ne ölçüde hazırlıklıydı, bundan kuşkuluyum. Örneğin, şu soruların akademik yazında ne ölçüde karşılık bulduğu sorulabilir: Son yıllarda bütün Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını saran “Arap Baharı”nın dinamikleri neydi? ABD’deki Occupy Hareketi’yle, Yunanistan ve İspanya’daki taban hareketleriyle, Bulgaristan, Brezilya, Türkiye ve başka yererdeki yoğun protestolarla “Arap Baharı” arasında nasıl bir etkileşim oluştu? Her şeyden önce, 2008’de başlayan küresel ekonomik kriz –aşırı riskli finansal enstrümanların yol açtığı finansal darboğazın ötesinde– kapitalizmin tarihinde yeni bir aşamayı mı, kapitalizmin sonunu mu, yoksa iş çevriminin olağan bir daralma evresini mi temsil ediyor? Merkez kapitalist ülkelerde çok derin yaşanmış olmasına karşın, niçin bu kriz 1929 Büyük Buhranı’nı izleyen büyüklükte radikal toplumsal hareketlere yol açmadı? Tüketim toplumu insanların kişilikleri ve reflekslerinde düşünülenin ötesinde bir çarpılma mı yaratmıştı? Bilebildiğim kadarıyla sosyal bilimler bu kapsamlı çalkantılara derli toplu açıklamalar getiremedi.   

Cevap olarak, “kardeşim bunlar Allahlık sorular, sosyal bilimlerden bu kadarını beklemek doğru değil” denebilir. O zaman da “üniversite kürsülerini işgal eden o kadar sosyal bilimci gerçekten olumlu bir toplumsal işleve sahip mi?” diye sorabiliriz. En azından bu türden büyük alt üst oluşlara ilişkin nitelikli ön-değerlendirmeler yapılmasını beklemek yurttaşlar olarak hakkımız olmalı.

Sosyal Bilimlerin toplumsal işlevi üzerine farklı düşünürlerin farklı görüşleri var kuşkusuz. Örneğin Noam Chomsky, bu üretkensizlik/miyopluk durumuna şaşırmayacak, zaten “olması gerekenin” bu olduğunu söyleyecektir. Chomksy, akademiyi ve sosyal bilim disiplinlerini, tıpkı ana-akım medya gibi bir endoktrinasyon (doktrin aşılama) aygıtı olarak değerlendirir. Üniversitelerin bu alandaki fonksiyonu, sistemin entelektüel kadrolarını yetiştirmektir ve sosyal bilimlerin, statükoyu sarsan toplumsal çalkantıları sonuç alıcı şekilde araştırmasını beklemek safdillik olur. Sistemin kendi temellerine dinamit koymasını beklemek gibi bir şeydir bu. N. Chomsky bu konuda somut örnekler de verir. ABD’nin en iyi üniversitelerinde araştırma konusu itibariyle tehlikeli sulara giren bazı parlak öğretim üyelerinin nasıl dolaylı/ dolaysız tehditlere maruz kaldığını anlatır.[3]

Çağımızın bir başka önemli muhalif düşünürü olan Immanuel Wallerstein ise çok farklı bir perspektife sahiptir. Wallersetin, akademide sosyal bilimler alanında sistem-karşıtı düşünce okullarının gelişebileceğini, örgütlenebileceğini ve belirli bir güce kavuşabileceğini düşünür. Hatta bu okulların araştırmalarıyla sistem-karşıtı hareketleri besleyebileceklerini savunur, bunu da gerekli görür.

Wallerstein, yukarıda bahsettiğimiz “Allahlık sorular” konusunda sosyal bilimlerin yetersizliğine farklı yaklaşacaktır. Sosyal bilim disiplinlerinin kapsamlı alt-üst oluşları açıklayamamasını ardında elbette kapitalizmin egemen ideolojisinin –liberalizmin– önkabulleri vardır. Fakat bu önkabullere dayanan paradigmaların zayıflığa açığa çıktıkça, muhalif akademisyenler için yeni ve verimli alanlar açılabilir.

Uzunca bir süredir, I. Wallersetin’in “Sosyal Bilimleri Düşünmemek: 19. Yüzyıl Paradigmalarının Sınırları” adlı kitabının çeviriyse uğraşıyordum. Kitap nihayet Ekim sonlarında bgst Yayınları’ndan çıktı. Daha önce de Wallerstein’in bazı kitaplarını çevirmiştim. Sosyal bilimlerin durumunu açıkladığı ve alternatif bir paradigmaya ilişin bazı önemli ipuçları sunduğu en kapsamı kitabının “Sosyal Bilimleri Düşünmemek” olduğunu düşünüyorum.[4] 

Öyleyse bu kapsamlı ve incelikli çalışmadan yolu çıkarak sosyal bilimlerin mevcut açmazlarına nasıl yaklaşabiliriz? “Neden sosyal bilimler karmaşık toplumsal gelişmeleri bütünlüklü şekilde açıklayamıyor?” sorusuna Wallerstein, “çünkü kötü ışıklı bir el feneriyle yanlış yere bakıyorlar” cevabını verecektir.

Şimdi bu demek? Şu demek: 19. yüzyılın sistemik kavrayış tarzı bize “düşünmememiz”, elimizin tersiyle itmemiz gereken bir miras bırakmıştır. Bu analiz tarzı kökünden sakattır. Fakat bu verimsiz paradigma, doğa bilimlerindeki durumun aksine, süreç içinde kendiliğinden terk edilmeyecektir. Zira burada çıkarlar ve yerleşik kurumsallaşmalar etkilidir. Söz konusu paradigma, mevcut kurumlar, bölümler, sempozyumlar ve dernekler tarafından desteklenmektedir. Dolayısıyla akademide ve entelektüeller arasında alternatif bir örgütlenmeye gerek vardır.

Sosyal bilimlerin “kötü bir fenerle yanlış yere bakmasına” yol açan paradigma şu üç temel öncülden mustariptir:

-  Modern tarih bize, art arda gelişen “ulus-devleter”in hikâyesi olarak anlatılıyor. Bu yüzden, onca eleştiriye karşın, hâlâ yeterli gayret gösterilirse “gelişmekte olan ülkelerin” gün gelip gelişmişlere benzeyebileceğine inanıyoruz. Sadece entelektüeller değil; Lenin de, Üçüncü Dünya’daki diğer sosyalist önder ve partiler de buna inanmıştı.   

-  Toplumsal gelişmeleri ya hiç tarihselleştirmeden analiz ediyoruz. Tarihselleştirdiğimizde ise, bu kez gelişmeleri yapısal bir bağlama oturtmaktan kaçınıyoruz. Hem yapıyı hem de dönüşümü açıklayabilecek kavramsal araçlardan yoksunuz. İçini sonradan devletler, toplumlar, olaylarla doldurduğumuz Newtoncu bir zaman ve uzay anlayışının esiriyiz.

- Toplumsal gerçeklik bir bütün olmasına karşın, biz hâlâ bu bütünü bilimsel temelden yoksun şekilde parçalara, sosyoloji, tarih, iktisat, siyaset bilimleri, uluslararası ilişkiler gibi disiplinlere bölerek anlamaya çalışıyoruz. İşin kötüsü, bu bölümlere ayırma işlemini aşamayacak ölçüde mevcut disiplinlerin dilini içselleştirmiş durumdayız.

Bu öncülleri kısaca açmak istiyorum. Tartışmanın devamı için “Sosyal Bilimleri Düşünmemek” kitabını okumanızı öneririm. Bu zor meselede yazarın görüşleriyle tartışmak ve sonunda kendi bakış açınızı oluşturmak en iyisi.

Birinci öncülü yakından tanıyoruz. Kapitalizmin veya modern dönemin tarihi, gelişmiş ve gelişmekte olan ulus-devletlerin tarihidir. Peki, tarihi böyle okumak bize ne kaybettirir? Ulus-devletleri nispeten bağımsız birimler gibi görmeye ve her şeye muktedir olmasalar da çoğu şeye muktedir olduklarını düşünmeye başlarız. Bu değerlendirmeden, eşitlikçi ve özgür bir toplum yaratmak için ulus-devlet iktidarını ele geçirmek gerektiği düşüncesine geçmek çok uzun bir mesafe gerektirmez. Wallersetin’in önerisi, ulus-devletleri “kapitalist dünya- sistem”in bir parçası olarak görmenin daha doğru olacağıdır.

İkinci öncül, toplumsal gelişmeleri bir sürecin içine, bir bağlama yerleştirmemizle ilgili.  Toplumsal bir fenomeni nasıl bir yapısal süreklilik (belki de kopuş) içinde ele alırsak onu daha iyi kavrayabiliriz? Seçimimize göre, aslında söz konusu fenomene tarihsel bir arka plan oluşturmuş, onu kendinden önceki dinamiklerle ilintilendirmiş oluruz. Peki, ne kadar geriden başlarsak daha iyi ederiz? 50 yıl mı, 150 yıl mı? Daha uzun dönemli eğilimler mi işin içindedir, yoksa belir bir konjonktürün etkileri mi ağır basmaktadır? Diğer yandan, bu fenomeni ne kadar geniş bir mekân (coğrafya) içinde incelemek kavrayışımızı geliştirir? Bahsedilen gelişme, örneğin Türkiye’ye özgü bir durum mudur, yoksa Ortadoğu çapında ele alınması gereken bir fenomenden mi bahsediyoruz? Dikkat edersiniz, Wallerstein çoklu zamansallıklardan ve farklı mekânsal bütünlüklerden söz ediyor. Bu yaklaşım bizi, belirli tarihsel süreklilikler/kopuşlar belirlemeye ve coğrafyaya tarihsel-toplumsal bir anlam yüklemeye sevk ediyor.  Artık Newtoncu bir zaman-mekânda değiliz.

Üçüncü öncül, baş edilmesi en zor olanı. Kuşkusuz toplumsal gerçekliği daha iyi açıklamak için onun tarihsel, sosyolojik veya iktisadi veçhelerini ayrı ayrı ele almanın analitik bir değeri vardır. Fakat bunun geçici bir uğrak olması gerekir. Nihai amacımız, bütün bu veçheleri bir bütünlük içinde birleştirmek olmalı. Peki bu tutkulu proje gerçekçi mi? Bu soruyu yanıtlamak gibi bir iddiam yok. Burada yalnızca mütevazı bir öneride bulunabilirim: Çoğunlukla sosyal bilimciler kendi alanları dışında derinlemesine bilgi sahibi değiller. Hatta bazen öteki alanlarda çok temel bilgilere dahi sahip olmadıklarını görüyoruz. Bu durum, aldıkları akademik eğitimin çok bilinçli bir yönlendirmesi. Bu sınırlamayı kırmaları ve toplumsal gerçekliğin diğer alanlarında da kendilerini geliştirmeleri çok daha iyi olacaktır.

 

 

[1] Çev. Şirin Tekeli, Metis Yayınları.

[2] Yayına hazırlayanlar: Tanıl Bora, Semih Sökmen ve Kaya Şahin, Metis Yayınları.

[3] İlginç birkaç örnek için bkz. Noam Chomsky, İktidarı Anlamak, s. 271-290 arası, çev. Taylan Doğan, bgst Yayınları, 2. Baskı, 2012.

[4] Yazarın aynı konuyu ele aldığı diğer kitapları bildiğim kadarıyla şunlar: Yeni Bir Sosyal Bilim İçin,  çev. Ender Abadoğlu, Aram Yayıncılık, 2003; Bilginin Belirsizlikleri, çev. Berivan Alataş, Sümer Yayıncılık, 2013.  




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/entelektuellerin-sorumlulugu-2/sosyal-bilimler-toplumsal-muhalefet-ve-yeni-paradigma-arayislari

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.