Düşünce

Entelektüellerin Sorumluluğu


Akademik Tahrifat

Çevirmenlik riskli iştir. Çevirmen bir çeviriyi bitirdikten sonra en azından bir kez daha okur, daha sonra bu çeviri yayınevinde redaksiyondan geçer, editör tarafından okunur ve bir son okumaya tabi tutulur. Gelgelelim, tüm yukarıdaki süreçlerden ve süzgeçlerden geçen kitapta herhangi bir yanlışlığın kalmamış olması beklenirse de, yayımlandıktan sonra birileri kitabı okur ve bazı hatalar bulur, illaki de bulur.

Bunları neden mi anlatıyorum? Çünkü başımdan geçenlerde böyle, ama çok daha tatsız bir olay geçti. Bir arkadaşımla Kadıköy’deki bir kitapevinde kitaplara bakıyorduk, arkadaşım oradaki kitaplardan birini gösterdi ve “bak bu bizim son yayımladığımız kitap, içinde senden söz ediliyor” dedi. Bu da beni derhal tedirgin etti, çünkü bu bir çevirmenin hiçbir zaman görmek istemeyeceği bir durumdur, zira herhangi bir yerde bir çevirmenden söz ediliyorsa, anlayın ki eleştiriliyordur, bir çevirmenin yazı yoluyla methedilmesi 30 yılda bir filan olur, ben de bu hakkımı maalesef(!) evvelce kullanmıştım. Neyse, lafı uzatmayalım, aldım kitabı elime, bakalım gene nerede ne hatamızı bulmuşlar diye açtım.

Söz konusu olan, BGST yayınlarının hazırladığı çok kapsamlı ve titiz bir çalışmanın sonucu olan Türkiye’de İfade Özgürlüğü başlıklı derlemede yer alan, Nazan Maksudyan’ın “Sessizlik Duvarları: ‘Ermeni Sorunu’ Bağlamında Çeviri ve Otosansür” başlıklı makalesiydi. Bu makalede Maksudyan, doğrudan Ermeni sorununa eğilmeyen muhtelif kitaplarda “Ermeni Sorunu” ile ilgili pasajların çeviri süreci sırasında nasıl tahrif edildiğinden söz ediyordu. Makalede bazı ilginç örnekler vardı, ama benim açımdan en ilginç olanı, benim bir çevirimde yapıldığı öne sürülen tahrifattı. Söz konusu olan, Mark Mazower’in yazdığı Dark Continent başlıklı, Türkçeye Karanlık Kıta olarak çevrilen kitap. Makaledeki ilgili pasaj şöyle:

 

“... Mark Mazower'ın Dark Continent adlı kitabının çevirisindeki önemsiz görünen saptırma, yazarın verdiği kesinlik duygusunu sarsmayı ve bir şüphe havası yaratmayı başarıyor. Mazower, Türklerin Ermenileri gerçekten yok ettiğini iddia ederken, Türkçe basım bunun sadece bir “deneme”, belki de başarısız bir deneme olduğunu vurguluyor.

 

The tensions created by the dream of national purification lay at the heart of inter-war European politics. Exterminating minorities –as Turks did with the Armenians– was not generally acceptable to international opinion ... (Mazower, 1998: 42).

 

Ulusal saflaştırma rüyası tarafından yaratılan gerginlik, iki savaş arası Avrupa siyasetinin bağrında yatar. Azınlıkları yok etmek –Türklerin Ermenilerde denediği gibi– uluslararası kamuoyunca genelde kabul görmüyordu ... (Mazower, 2003: 46).”

 

Maksudyan’ın verdiği örneğe göre, İngilizcesi “…Exterminating minorities – as Turks did with the Armenians…” olan pasajı, ben “…Azınlıkları yok etmek – Türklerin Ermenilerde denediği gibi…” olarak çevirmiştim. Böylece, “yaptığı” yerine “denediği” diyerek, yazara Türklerin bu işi yapmadığını, yalnızca denediğini ve Maksudyan’ın deyimiyle bunun “belki de başarısız bir deneme” olduğunu söyletmiş, “kesinlik duygusunu sarsmayı ve bir şüphe havası yaratmayı başarmış”tım. Düşünün yazının gücünü, bir sözcükle, neler neler yapılabiliyor! Bu arada anlaşılan, Maksudyan’a göre soykırımı denemek, eğer başaramazsanız, affedilebilir bir eylemdi, bu durumda, beceriksizlik de bir erdem haline geliveriyordu!

Öncelikle, bu kadar aptalca bir tahrifata yeltendiğim iddia edildiği için, hakarete uğradığımı düşündüm. Herhalde dedim, bir yerde dilim, daha doğrusu klavyem sürçtü, dalgınlığıma geldi ya da her neyse o oldu, bu hatayı yaptım, ya da redaksiyon sürecinde bir hata oldu. “Keşke bir sorsaydı”, dedim kendi kendime. Ama zaten Maksudyan makalesinin en başlarındaki dipnotta şöyle diyordu:  “Yayın dünyasının iç pratiklerini ve gerçek aktörlerin olaylar karşısında aldıkları tutumları daha gerçekçi bir şekilde yansıtabilmek için yayıncılarla, editörlerle ve çevirmenlerle görüşmeler yapmak oldukça faydalı olabilirdi. Ancak bu incelemede meselenin sadece söylem boyutuna odaklanabildim.” Eh, doktorasını tamamlamış, üniversitenin birinde öğretim görevlisi olmuş bir akademisyene yöntem öğretecek de ben değilim, herhalde işin doğrusu budur.

Eninde sonunda üzüntü içinde evime vasıl olduğumda, ilk iş arşivime başvurmak oldu. Önce kendi çevirime baktım, acaba redaksiyonda mı bir kaza oldu diye, hayır, böyle bir şey olmamıştı, cümle olduğu gibi duruyordu. Sonra İngilizce metne bakayım dedim. Allahtan, eski çevirilerimin kaynaklarını, fotokopi de olsa, saklamaya gayret ettiğimden, Mazower’in kitabının İngilizcesine ulaşmam da zor olmadı. Ama o da ne, İngilizce metinde söz konusu pasaj, “…Exterminating minorities – as the Turks tried with the Armenians…” şeklindeydi, yani ben doğru çevirmiştim, ama Maksudyan metni İngilizceden İngilizceye çevirirken (!) bir hata yapmıştı, hem de sonuçları göz önüne alındığında, vahim bir hata.

Yapılan bu vahim hatanın nedeni düşünüldüğünde, insanın aklına birkaç olasılık geliyor:

Birincisi, kitabın ilgili pasajının değiştirildiği bir sürümünün ortalıkta olması; bu durumda, Nazan Maksudyan yalnızca öngörülemeyecek bir ihmalden kabahatli olur, yukarıda anılan dipnottaki diğer ihmalinden dolayı pişman olur, kibarca özür diler ve mesele kapanırdı.

İkinci olasılık, Maksudyan’ın ikincil bir kaynağın tuzağına düşmüş olmasıdır, bu durumda olsa olsa akademik bir sallapatilikten kabahatlidir, artık kibarca bir özürle işin içinden sıyrılamayacak durumdadır ve aynı dipnottaki ihmalinden dolayı ciddi bir pişmanlık duyacaktır. Üstelik Mazower’in kitabı çok kolay ulaşabileceği bir kaynak olduğu için, beş dakikalık bir gayretle kurtulabileceği bir hataya düşmüştür, yani sallapatiliğinin yanında, tembeldir de, zaten kim değil ki? Ama eninde sonunda ağır bir ihmalden de kaynaklanıyor olsa, bu durumda söz konusu olan bir hatadır.

Üçüncü ve en vahim olasılık, Maksudyan’ın bile bile bir tahrifat yapmış olmasıdır. Artık burada işi temizleyecek olan, olsa olsa mahkemeler ya da üniversite senatolarıdır, özürlük aflık bir şey kalmamıştır ortalıkta. Ayrıca mahut dipnotta sözü edilen “yayıncılar, editörler ve çevirmenlerle konuşulmaması” durumunun nedeni de -bence- kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bunun bir tahrifat değil de bir ihmal, bir hata ya da bir yanılgı olduğunu kabul etsek bile, eğer Sayın Maksudyan zahmet edip kitabın gerisini okumuş olsaydı (ki herkese öneririm, Avrupa’nın yirminci yüzyılı hakkında çok ufuk açıcı bir kitaptır, okuması kolaydır ve kendimi methetmek gibi olmasın, çevirisi de güzel ve bildiğim kadarıyla da doğrudur), “Ermeni Sorunu” konusunda çok daha sert ifadelerin olduğu gibi yer aldığını görecekti. Şöyle bir paragrafı örnek olarak vermek, herhalde ne demek istediğimi yeterince açık bir şekilde ortaya koyacaktır:

 

“Bir Türk jandarması, 1915 Temmuzunda, savaş Osmanlı İmparatorluğunun Türkleşmesini hızlandırdığında, Danimarkalı bir Kızıl Haç hemşiresine, ‘Önce Ermenileri öldüreceğiz, sonra Rumları, sonra da Kürtleri,’ demişti. Ermenilerin öldürülmesi –esas olarak Teşkilatı Mahsusa tarafından gerçekleştirilmişti- İstanbul’daki hükümetin milliyetçi programının mantıklı bir sonucuydu. Dost Alman gözlemciler bile, sınır bölgelerindeki askeri güvenlik kaygılarının ötesinde, Türklerin ‘Ermeni halkının planlı katliamını’ amaçladıklarına karar verdiler. Sayılar tartışmalıdır, ama katliamlar ve ölüm yürüyüşleri sırasında 800.000 ile 1.300.000 arasında insan ölmüş olabilir. Bu sonraları ‘soykırım,’ daha da sonra ‘etnik temizlik’ olarak adlandırılacaktı. O zamanlar, kitle kıyımları ulus-devletlerdeki azınlık sorunlarını halletmenin yollarından biriydi. Batıda birçok kişi dehşete kapılmıştı; çok azı katliamların, en baştan Orta Doğunun çok uluslu toplumlarına Batılı ulus-devlet kavramının sokulmasının sonucu olduğunu aklına getiriyordu” (M. Mazower, Karanlık Kıta, Avrupa’nın 20. Yüzyılı, çev. Mehmet Moralı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003, s. 68-69)

 

Zaten ufacık bir araştırma, benim Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği Yönetim Kurulu Başkanı olarak çevirmenlerin çevirdikleri metinlerin içeriklerinden dolayı sorumlu tutulamayacakları görüşünün ateşli bir savunucusu olduğumu, dolayısıyla da işini bu doğrultuda yapan birisi olduğumu, ayrıca, Hırant Dink anısına çıkartılan Hırant’a… ‘Ali topu Agop’a at’ başlıklı kitaba katkılarımdan dolayı Dink Vakfından teşekkür aldığımı gösterebilirdi. Bunun yanında, gene çok yüzeysel bir araştırma, Bilgi Üniversitesinin toplumda “Ermeni Konferansı” olarak bilinen toplantıyı düzenlediği için başının derde girdiğini, bu ikilinin çevirip yayınladığı bir kitapta Ermenilerle ilgili bu kadar ilkel ve aptalca bir tahrifatın yapılmış olmasının akıldışı olacağını da ortaya çıkaracaktır. 

Ama zaten esas soru, bunun bir hata mı yoksa fütursuzca gerçekleştirilmiş bir çarpıtma mı olduğudur. Denilebilir ki, bu kadar ilkel ve yakalanması olası bir çarpıtmaya nasıl cesaret edilebilir? Bir davaya bağlılık fanatizme dönüştüğünde, ya da, (belki) yükselme hırsı insanın gözlerini körelttiğinde, çarpıtmaların ve çekiştirmelerin sınırı kalmıyor demek ki.

Bir örnek daha verirsem, ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilecek. Gene aynı makalenin başka bir yerinde, şöyle deniyor:

 

“Her ne kadar daha ciddi olanlarla karşılaştırıldığında minör görülebilecek bir çarpıtma yapılmışsa da, aşağıdaki örnekte, İngilizce “sayılamayacak kadar çok” anlamına gelen uncounted kelimesinin Türkçeye hesaplanmamış olarak çevrildiğini görüyoruz. Benzer şekilde, “yok etmek” ya da “ortadan kaldırmak” anlamına gelen eliminate fiili bertaraf etmek şeklinde çevrilmiş.

 

The First World War led to the killing of an uncounted number of Armenians by Turkey –the most usual figure is 1.5 millions– which can count as the first modern attempt to eliminate an entire population. It was later followed by the better-known Nazi mass-killing of about five million Jews –the numbers remain in dispute (Hobsbawm, 1995: 50-1).

 

I. Dünya Savaşı Türkiye'nin hesaplanmamış sayıda Ermeni'yi öldürmesine yol açtı –en çok kullanılan sayı 1.5 milyondur. Bu olay bütün bir nüfusu bertaraf etmek için yapılan ilk modern girişim sayılabilir. Sonra bunu, daha iyi bilinen bir olay, Nazilerin yaklaşık beş milyon Yahudi'yi –sayılar hâlâ tartışma konusudur– kitle halinde katletmeleri izledi (Hobsbawm, 1996: 67-8).”

 

Burada olan, Sayın Maksudyan’ın gönlündeki çeviriyi yapmayan çevirmeni çarpıtmayla suçlamasından başka bir şey değildir. “Uncounted” sözcüğü “sayılamayacak kadar çok” anlamına da gelir muhakkak, ama zaten bunun böyle olduğunu tartışan kaç kişi kaldı ki? Burada çevirmen tercihini aynı sözcüğün başka bir anlamı olan “hesaplanmamış” üzerinde kullanmış. Haklı olabilir, ya da haksız da olsa, karşımızdaki olsa olsa bir anlık bir dalgınlıkla yapılan bir yanlış tercihtir. Yoksa işi yumuşatmak isteyen, bir sonraki “1,5 milyon” ifadesini de atıverir, işin içinden çıkardı. Hele “eliminate” sözcüğünün “bertaraf etmek” anlamına gelmediğini, “yok etmek” veya “ortadan kaldırmak” anlamına gelmek zorunda olduğunu iddia etmek, çarpıtmanın dik alasıdır. Örneğin, elimdeki 1200 sayfalık İngilizce sözlükte (New Webster Dictionary and Thesaurus of the English Language, 1995), sözlük bölümünde “eliminate” için “to get rid of” karşılığı veriliyor, zaten çeviride kullanılan karşılık da bu. Thesaurus bölümündeki karşılıklar da şöyle: “abolish, abrogate, banish, cancel, delete, discharge, dislodge, efface, eject, eradicate, erase, excise, exclude, expel, expunge, expurgate, exterminate, extirpate, liquidate, obliterate, oust, proscribe, pluck, remove”. Eğer Sayın Maksudyan bu anlamlar arasında kendi gönlüne uygun olanın kast edildiğini Hobsbawm’a teyit ettirdiyse, bunu bildirmesi halinde söz konusu çevirmen ve yayınevi de herhalde gerekli düzeltmeyi yapacaktır. Ama bunun dışında, birçok tarafsız gözlemcinin de teslim edeceği gibi, yukarıda sayılan karşılıklardan birçoğu, özellikle de çevirmenin kullandığı, söz konusu cümleye uymaktadır.

Bunun dışında, aynı makalede verilen başka iki örnekte de benim çevirime benzer hataların ortaya çıktığını, yayınevinin aşağıda sözünü ettiğim açıklamasından anlıyoruz.

Sonuç olarak, ortada özensiz ve korkarım ki saygısız bir iş vardır. İşin ilginç tarafı, makalede birçok doğru örneğin de yer alıyor olmasıdır. Yazarın tezini, yani çevirilerde belli bir sansürün gerçekleştiğini göstermek için de yukarıda sözünü ettiğim çarpıtma ve çekiştirmelere ihtiyacı yoktur. Yapması gereken elindeki örnekleri daha iyi işlemek ya da biraz daha meşakkatli bir çalışmayla, daha çok kaynak taramak, okumak ve karşılaştırmaktır. Bu yolla gene iştah açıcı(!) bir çok örnek bulacağı kesindir. Ama anlaşılan, böylesi daha kolay ve gösterişli olmuş. Ne de olsa suçlu durumuna düşen anlı şanlı Bilgi Üniversitesiyle, ÇEVBİR, yani Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği’nin Başkanıdır. Aslında benim bu yazıyı yazmamın önemli nedenlerinden biri de bu. Ben bu kurumsal kimliğin sorumluluğunu taşıyan birisi olmasam, belki de “aman canım, ne olacak, beni bilen bilir, bilmeyen de bilmeyiversin,” der geçerdim. Ama Sayın Maksudyan’ın makalesini okuyanlar arasında benim bu konumumu bilenler, “bakın işte çevirmenlerin kendilerine başkan diye seçtiklerine” diyecekler ve senelerdir süren çabamıza ciddi bir zarar gelecektir. Sayın Maksudyan’a gelince, kendisi bildiğim kadarıyla Ermenilere karşı Türkiye’de geçmişte ve şimdi yaşanan haksızlıklara dikkat çekmek için çaba sarfetmektedir. Ancak, kanımca durumun hassasiyetine binaen, çok daha dikkatli, titiz ve en önemlisi de saygılı davranması gerekmektedir. Maduniyet, insanlara bazı haklar tanıyabilir, ama üçüncü kişileri mağdur etme hakkını asla. Üstelik bu tür aksaklıklar, gerek yazar gerekse başkaları tarafından sarfedilen çabalara da zarar vermektedir.

 

Bu satırlar yazıldıktan hemen sonra gelişen bazı olaylar, durumun daha açıklıkla ortaya çıkması açısından yazıya birkaç satır eklenmesi gerekliliğini doğurdu. Birincisi, Nazan Maksudyan’dan bir özür açıklaması geldi, ancak bu açıklama, yukarıda saydığım olasılıklardan ilk ikisinin gerçekleştiğine dair hiçbir umut vermedi. Ayrıca, kitabı yayımlayan BGST yayınları da bir açıklama yaptı (her iki açıklama için, bkz. http://www.bgst.org/bgst/yazilar/bgst20090806.asp) . İradeleri dışında gerçekleşen bu tatsız durumdan üzüntülerini belirten yayınevi, makale dolayısıyla mağdur olan çevirmen ve yayınevlerinden özür dilediği gibi, kitabın piyasada kalan nüshalarının toplatılarak, söz konusu makalenin düzeltilmiş sürümüyle yeniden piyasaya verileceğini ve ilk baskıyı alanların da, arzu ederlerse ellerindeki nüshaları düzeltilmiş bu ikinci baskıyla ücretsiz değiştirebileceklerini duyurdu. Sorumlu bir yayıncılık örneği olan bu davranışlarından dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.




› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/entelektuellerin-sorumlulugu-2/akademik-tahrifat

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.