Düşünce

Entelektüellerin Sorumluluğu


Akademik Çitlerin Ardında Eleştirel Düşünce

Geçen sonbaharda Fransa’da emeklilik reformuna karşı birleşik mücadele –sokaklar insanlarla, sloganlarla, şarkılar ve sıkılmış yumruklarla, ve liderlerinin önüne geçen sendika üyeleriyle dolup taşmıştı – 1995 kışındakinden daha fazla insanı harekete geçirdi. O kış, Başbakan Alain Juppé’un planladığı sosyal güvenlik ve  emeklilik “reformu”na karşı iki milyon insan gösteri yapmıştı. 1995’teki grevlerin tuhaf bir iklimi vardı, hem tanıdık, hem yabancı. Filozoflar, gazeteciler ve siyasetçiler 1980’lerin yeniden yapılanma süreciyle işçilerin eriyip gittiklerini düşünmüşlerdi, fakat o tarihte işçiler ansızın tekrar moda oldular. Akademi içinden hükümeti eleştirenler de geri döndüler. Ekonomik ve sosyal meseleler etrafında bir fikirler savaşı vermeye kararlıydılar.

1995’te meydanlara inen konuşmacılardan biri sosyolog Pierre Bourdieu idi, Paris’te, kalabalık Gare de Lyon’da demiryolu işçilerine hitap etti. 1970’lerden sonra meşhur Fransız entelektüelleri pek bir iş yapmamışlardı. Bourdieu, “Buraya, geçtiğimiz üç hafta boyunca, kamu hizmetlerinin varlığına bağlı bir medeniyetin yok edilmesine karşı mücadele eden herkese desteğimi ifade etmeye geldim,” diyordu. Birbirine tamamen karşıt imza kampanyalarından da anlaşılacağı üzere, Fransız entelektüel çevrelerinde reform planlarıyla ilgili büyük yarılmalar vardı. Bir kampanya Juppé planını destekliyordu, planın “toplumsal adaleti sağlayacağını” söylerek; Esprit dergisi, Saint-Simon Vakfı, Fransız Demokratik Sendikası (CFDT) ve piyasa saflarına kazandırılmış sol kesimler imzacıları arasındaydı. Bunun karşısında “grevcileri destekleyen entelektüellerin çağrısı”, daha önce ilişkili olmayan araştırmacıları, akademisyenleri ve sendikalardan ve derneklerden gelen aktivistleri esnek bir isyan ittifakında bir araya getirdi.

Geçtiğimiz sonhabarda gerçekleşen kavga daha az ihtilaflıydı. Bourdieu’nün söylevinden 15 yıl sonra, Fransa’da sistem-karşıtı fikirler üretenlerin, bunların ait oldukları kurumların ve endüstriyel eylemlerin arasındaki ilişkinin nasıl evrimleştiği, sormaya değer bir soru. Birbiriyle çelişen iki hareket, kitapçı vitrinlerinde, toplantı salonlarında ve sosyal-bilim seminerlerinde yanyana gözüküyor. Daha fazla eleştirel düşünce var ve artmaya devam ediyor; bu düşünce aynı zamanda daha çok uzmanlaştı ve akademik normlara uyum sağladı.

1995’teki hareketlenme bağımsız yayıncılığın yenilenmesine katkı sağladı ve bugün eleştirel çalışmaları popülerleştiren 30 civarında yayınevi var.{{dipnot1}}  Hepsinin kataloglarında çevirilere yer veriliyor. Hakları çoğu kez ödenmeyen çevirmenlerin gayretleri olmasa, anaakım yayınevlerinin burun kıvıracağı eserler, örneğin tarihçi Howard Zinn ve Noam Chomsky’nin kitapları, Fransızca’da yayımlanmazdı. Bugün bunlara kolayca erişilebiliyor. Çeviriler arasında 1960’larda ve 1970’lerde İngiliz “Yeni Sol” akımının kültürel, tarihsel ve sosyolojik analizlerini (Stuart Hall, Raymond Williams, Perry Anderson); iktisatçı Giovanni Arrighi’nin ve coğrafyacı David Harvey’nin yeni-Marksist kitaplarını; toplumsal cinciyet, cinsellik ve tahakküm altına alınmış kimlikler üzerine çalışmaları; ve artık iyi bilinen Judith Butler, Michael Hardt, Toni Negri, Slavoj Zizek gibi isimlerin kitaplarını sayabiliyoruz. Bu metinlerin tanıtımını ve tartışmalarını yapan birkaç eleştirel dergi var ve bu sayede metinlerin Fransa bağlamına uyarlanması sağlanıyor. Bir önemli ayrıntı: hemen hemen tüm yazarlar ve yorumcular üniversitede ders veriyor veya araştırma yapıyorlar.

Entelektüeller için yenilenmiş bir Marksizm

Tarihçi Perry Anderson “Marksizm’in krizi”nin tamıtamına bir Latin fenomeni olduğunu kaydetmişti. “İngiltere’de ve ABD’de, Batı Almanya’da ve İskandinav ülkelerinde, savaş sonrası dönemin aynı temennilerini ve ümitlerini cezbedecek kitlesel Komünist partiler hiçbir zaman olmadı.” {{dipnot2}} 1970’lerin ortasında çoğu Fransız Marksist bu konumu terkederken, aynı dönem çoğu İngiliz ve Amerikalı olan bazı akademisyenler New Left Review dergisi etrafında, akademi içinde kalan yenilenmiş bir Marksizmin temellerini inşa ettiler.

Onların çalışmalarını tercüme etmek her zaman kolay olmadı. 1997’de Gallimard tarih serisinin yöneticilerinden biri, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın Aşırılıklar Çağı kitabını basmayı reddetti. Çünkü Hobsbawm “uzaktan da olsa hâlâ devrimci davaya bağlılığını ifade ediyor”du. Ancak kapitalizmin sancıları ve küresel adalet hareketinin yayılmasıyla, 1980’lerde sağa savrulan ideolojik sarkaç, sola geri salınmaya başladı. Büyük yayınevlerinin yöneticileri bir kez bağımsız yayınevlerinin bastığı eleştirel ve zahmetli kitapların ticari başarısına uyanınca, sistem-karşıtlığını kâr getirebilir bir piyasa mecrası olarak gördüler ve aktivistlerin ilgisini ve parasını çekebilecek seriler derlemeye başladılar. Daha önce militan yayınevi Raisons d’Agir’in (Bourdieu’nün öncülüğünde hazırlanan) aktivist serisindeki ilk kitapların başarısı hakkında sessiz kalan Le Monde des livres, 26 Kasım 2010’da birinci sayfasını “isyancı edebiyata” ve muhalif stilin selamlanmasına ayırdı. Bu, dönem gelişmelerinin bir işaretiydi – önceleri kenarlara itilmiş olan medya, finans ve Batı’nın dünya düzeninin eleştiricileri, artık kapışılan bir ticari yayın türünün temsilcileri haline gelmişlerdi.

1930’larda Paul Nizan akademiyi muhafazakâr ve “bekçi köpekleriyle” dolu bir yer olarak tanımlıyordu {{dipnot3}}. Sonraları 1960’lar ve 1970’lerde beşeri bilimler, toplumsal eleştiriler ve devrim birlikte anılır gibi gözüktü. Eleştiri ve devrim arasında oluşturulan bağlar öteden beri gerilimler taşıyan, burjuva rejimini desteklemek için tasarlanmış ama aynı zamanda devrimci yetiştirmeye de müsait bir kurumu canlandırmıştı. Bu çelişki, eleştirel yayıncılığın, akademiden, öğretim üyelerinden veya araştırmacılardan neden hem hayranlıkla etkilendiğini hem de tiksindiğini açıklayabilir. Bağımsız yayıncı sterotipi 30-40 yaşlarında, beşeri bilimlerde bir doktoraya başlamış, hâttâ belki bitirmiş, ama akademik çalışmayı düzen-karşıtı eylemle birleştirebileceği bir araştırmacılık veya okutmanlık pozisyonu bulamamış bir insan portresi çizer. Bu portre belki yeni “militan” yayıncıların çeşitliliğini kapsayıcı olamaz ama onların akademik olanla politik olan arasında bir yere oturan çatışmalı dünyalarını açıklayıcıdır.

Yayıncılar akademiye tutarlı bir bilimsel yöntem ve itibarlı isimler için yakındırlar, ama akademisyenlerin çalışma konularının giderek küçülen odağından, onların hermenötik beğenilerinden ve yanlış kullanılmış bir virgül üzerinden dava açmaya hevesli talepkârlığından hoşlanmazlar. Kendilerini korumak ve güvende tutmak için yayıncılar, sosyal eleştiri serilerinin başına ders veren bir araştırmacı veya en azından bilim ve siyasetle (üretici  ve tüketici olarak) uğraşan birini koyarlar. Aynı mantıkla eleştirel dergilerin yöneticileri, yayın kurullarına, önde gelen hocaları, doktora öğrencilerini ve kendilerini kabul ettirmiş yazarları doldururlar. Bazen de bunu, endüstriyel hareketin içinde olan, sendikalara, politik gruplara bağlı olan entelektüelleri dışlama pahasına yaparlar. Angaje dergilerin, anaakım okuyucular için düzen-karşıtı metinleri seçmekle sorumlu olan yayın kurullarında, daha akademik dergilerin bilimsel kurullarındaki aynı isimler bulunduğu için, şu soruyu sorabiliriz: Her tür eleştirel düşüncenin yayın için seçilme şansı var mıdır?

Bir doktora derecesi sağlam bir analitik yöntemi, belli bir bilgi birikimini ve hâttâ, bazen, eleştiri duygusunu beraberinde getirir. Ama aynı zamanda doktora derecesi, görgüyü ve kıdem gözetmeyi öğretir, güçlü kanaatleri teslim etmeye teşvik eder, fikir alışverişine büyük değer verir ve (disiplinler içindeki aşırı uzmanlaşma yüzünden) şeylerin göründüklerinden “her zaman daha karmaşık” olduğu görüşünü destekler. Eleştiriyi yetkilendirir ama siyaseti reddeder ve ciddiyetle gösteriş arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Homo academicus, müesses nizama kafa tutan bir makalenin yayın kaderine karar verirken tarafsız değildir; kendi konumunun taşıdığı bilgiyi de, önyargıları da kullanarak karar verir.

Öğrenci aktivistler

Yazarlarda da benzer bir şey olur. 1960’larda Alman, Amerikan, Fransız, İtalyan ve İngiliz üniversiteleri genç radikaller için politik sosyalleşmenin merkezleriydiler. Muhafazakâr tepkiyle ve küçük grupların dağılmasıyla birlikte, devrimci aktivistlerin çoğu, o dönem bol bol yeni eleman istihdam eden sosyal bilimlerde öğretme ve araştırma alanlarına doğru geri çekildiler. Kariyerleri 1990’larda sönükleşirken, akademik pozisyonları, 1995 grevleriyle radikalleşen yeni bir öğrenci nesli tarafından işgal edilmeye başladı.  Bugün akademi içinde azınlık haline geldiler. Ama Razmig Keucheyan çağdaş eleştirel teorileri incelerken, “günümüzde her zaman olduğundan daha fazla, eleştirel düşünürler... ürettikleri teoriler üzerinde bir tesir yaratmaktan kaçamayacak olan akademisyenlerdir” diye yazıyordu. “Onlar üniversite sistemiyle tamamen bütünleşmiş durumdalar ve 20. yüzyılın başında Alman Sosyal Demokrat kadroları veya daha sonra Fransız Komünist Partisi kadroları ile karşılaştırıldığında, herhangi bir şekilde ‘entelektüel bir karşı-toplum’ oluşturdukları söylenemez.” {{dipnot4}} Keucheyan’ın verdiği Alman ve Fransız örneklerindeki kurumlar politik liderler, fikir üreticileri ve toplumsal hareketler arasında kalıcı bir bağ tesis etmişlerdi. 19. yüzyılın sonunda anarko-sendikalist hareket bu değişim faktörlerini tek bir güç içinde eritmeyi denemişti.

Fransız Komünist Partisi’nin etkisi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra üniversiteler üzerinden yayıldı. Akademik pozisyonlara yerleşebilen komünist filozoflar, tarihçiler ve iktisatçılar yanlarında Marksist kavramlar ve terminoloji de getirdiler; karşılığında güçlü bir entelektüel cazibe merkezi haline gelmiş partiye yeni üyeler kazandırdılar. Solcu örgütlerde politik eğitimin zayıflaması ve sendikal eğitim merkezlerinin gerilemesi, işçi hareketinin yuvasında büyümüş entelektüellerin gidecek başka bir yerleri kalmaması anlamına geliyordu.

Entelektüeller, siyasetçiler ve aktivistler arasındaki, sadece toplumsal ayaklanma anlarında değil, sıradan gündelik hayatta da kurulan bağların devamını sağlamak için vakıflar, kalıcı komiteler, yuvarlak masa toplantıları ve düşünce kuruluşları oluşturulmuştu. Bir etkileri olmadı. Bu esnada çekim gücü tersine döndü. Fransız politik tarihinin merkezi bir parçası olan, kendi kendilerini eğitmiş [auto-didact] düşünürler, akademisyenlerin otoritesi karşısında büyülenmeye başladılar. O kadar ki bugün, liberter bir dergi, polis şiddeti ile ilgili dosyasını inandırıcı kılmak için tanınmış bir akademisyenin uzmanlığını kullanmak zorunda hissediyor. Statü, içeriği meşrulaştırıyor.

1995 sonrasındaki entelektüel hareketlilik eleştirel teori ve endüstriyel eylemlilik arasında doğrudan bağlantı kurulması fikrini yeniden canlandırdı. Bu hareketlilik, ilgili herkese, güçlü ve erişilebilir analitik araçlar ve dünyayı olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi görmeyi sağlayan bir yaklaşım tedarik etti. Küresel adalet hareketinin başarısıyla birlikte bu da, aktivizmi ve bilimselliği birleştiren birçok kitap yazılmasını sağladı. Bu kitapların yazarları “angaje” akademisyenlerdi ve yeni kurulu düzen karşıtlıklarını soruşturdular. Bu tür çalışmalar toplumsal mücadeleler hakkında geniş bir vizyon üretti. Güncel mücadeleler hakkında gidip uzmanlardan yorum isteyebilecek gazetecilerin gözünde, bu tür çalışmalar meşru kıldı.

Ancak çok geçmeden bu kitaplar akademik eleştirinin sınırına tosladılar: strateji meselesine. Eğer Rosa Luxemburg metinlerini onay için bir panele sunacak olsa, muhtemelen aynı okuyucu kitlesini hedeflemez ve yazdıklarında aynı amaçları gütmezdi. Örgütlenme, sınıflar-arası ittifak kurma, hemen şimdi toplumsal düzeni yıkma ve iktidarı ele geçirme gibi konular 20. yüzyılın devrimcilerinin ve 21. yüzyılın sosyalistlerinin de paylaştığı konular. Bu meselelerin hiçbiri, bir parçası olabilseler bile, akademik araştırmalarda çözülebilecek meseleler değil. Bilginin en ileri hali ile silahlanmış ama akademik başarı normlarından ve disipliner deli gömleklerinden azat olmuş entelektüellere ihtiyacı olan meseleler bunlar.

Medyatik köşe yazarları

Eleştirideki ayrılıklar akademik çalışma ayrılıklarını yansıtıyor: iktisatçılar, tarihçiler, sosyologlar, filozoflar, nüfus bilimcileri, siyaset bilimciler. Kurulu düzen karşıtlığı teknokratik otoriteye kendi uzmanlaşmış bilgileri üzerinden kafa tutma yeteneği olan uzmanlarla dolu. Ama bu uzmanlık ve karşı-uzmanlık mantığı zamanla, Chomsky ve Edward Said gibi, politik eylemlerini rasyonellik, eşitlik ve özgürleşme gibi evrensel kategoriler üzerine bina eden entelektüelleri kamusal arenadan dışladı. Bu insanların neredeyse tamamen görünmez olmaları, Fransız düşüncesinin bazı büyük isimlerinin ölümleriyle de (Pierre Bourdieu, Jacques Derrida, Pierre Vidal-Naquet, Jean-Pierre Vernant) birleştiğinde, meydan, entelektüel pazarlamacılık ve Prens’e danışmanlık yaparak evrenselliği boyunduruk altına alan medyatik köşe yazarlarına kaldı. {{dipnot5}}

İlk bakışta eleştirel düşünce üzerindeki akademik tekel, politikleşmiş öğrencilerin ihtiraslarına mütekabil gözüküyor. Ancak bilimsel çalışma ile politik angajmanı sürdürülebilir bir şekilde bağdaştırmak, zorlu bir mesele.

Öğrenci aktivistler önce, politik aidiyetlerini paranteze almayarak bir seçim yapmak zorunda kalacakları momenti erteliyorlar: hareketleri analiz ediyorlar, protestocuları çalışırken protestocular arasına katılıyorlar. Doktora tezlerini yazarken kendilerini inançlarından uzaklaştırıyorlar ve inançları çalışma konuları haline geliyor. Daha nesnel gözükmek için politik bağlılığa daha az gömülmüş; daha mâhir gözükmek için daha ılımlı olduklarını göstermeleri gerekiyor, çünkü akademi içinde radikallik aşırı basitleştirme anlamına geliyor. Farkında olmadan, sınırı geçiyorlar.

İşçi sınıfı kökenlerinden gelip entelektüel dünyanın içine girmiş biri olan romancı Annie Ernaux, şöyle yazmış: “Dünyanın yarısını sahne dekoru olarak gören öteki yarısına geçtim.”{{dipnot6}} Ernaux’nun saflarına katılanların çoğu bunun farkında değillerdi. Onlar, toplumsal hareketler sosyolojisi hakkındaki bir kitabı derslerini dinleyenlere tanıtarak insanlığın özgürleşmesine yardımcı olduklarına kendilerini inandırıyorlar. Eleştirel dergilerin yazı kurullarına, bir gün tez jürilerine katılacak olan isimlerle birlikte, dahil oluyorlar. Bunun sonunda aktivizm teorisyenine dönüşen aktivistler gösteri yapmaktansa yazmayı tercih ediyorlar ve araştırma yöntemlerini, şeylerin değil, kelimelerin düzenini tehdit edebilen politik davaların mertebesine yükseltiyorlar.

Politik kavganın ve akademik kariyerin birleştirilebileceği fikri, azınlıkta olan seçkin kurumlarla reformlar tarafından zayıflatılmış, çoğunluğu oluşturan kurumlar arasında bölünmüş bir sistemin dönüşümleri karşısında canlı tutulamayabilir. İkinci tür kurumlarda eğitim koşullarının bozunuma uğraması öğrencilerin marjinalleşmesini güçlendiriyor. 1960’larda ve 1970’lerde zirve yapan sosyal bilimler bugün vahşice değersizleştirildi. Yeni mezun olmuş doktora derecesi sahipleri, diplomalarını almak için çok şey öğrendiklerini ama kaybettiklerini biliyorlar.

Doktoralılar arasında, emeklerinin faydasını göremeyen çoğu işsiz kaldı veya sadece yarı-zamanlı işlerde çalılşabildi; konferanslara gitmek için kendi ceplerinden harcadılar; laboratuvarlarında veya süpervizörleri için ücretsiz mesailer yaptılar; doktora jürilerindeki profesörlerin “ufuk açıcı”, “kavrayışlı”, “çığır açan” yayınlarını selamlamak için tezlerine çaresizce dipnotlar eklediler. Pekiyi onları ne bekliyor? Sönük bir prestije sahip köhne bir profesyonel dünya ve istikbalden haberler getiren bir e-posta listesi... Onları, şu tür asistanlık duyuruları bekliyor: “Sosyoloji/etnografi alanında beş yıl çalışmış mezun aranıyor. Asistan, bu ülkedeki saç ve deri konularıyla ilgili ana profilleri (çap, kalınlık, biçim, vs.), temel farklılıkları, ilişkili pratikleri (el hareketleri, kozmetik alışkanlıklar, vs.) inceleyecektir.” Potansiyel Durkheimler kendilerini şampuan araştırırken buluyorlar.

Öğrencilerin arzuları ve mesleki fırsatlar arasındaki çatışma teslimiyete sebep olabilir – isyana da. 2006’da iş güvencesizliğine ve Fransa’nın kötü şöhretli ilk istihdam sözleşmesine karşı gelişen öğrenci hareketi, radikal, kararlı doğasıyla, hatların yer değiştirdiğinin bir işareti oldu. Herşey, yükseköğretim dereceleriyle kurtuluşa olan inancın buhar olup uçtuğunu gösterir gibiydi. Bir kış içinde kampüslerin, politik sosyalleşme yerleri olabilecekleri yeniden keşfedildi. Medya baskılarından etkilenmeyen bazı genel toplantılarda, sendikal aktivistlerle birlikte genel taleplerde bulunmak için sosyal bilim araçları kullanıldı. Buralar, Bourdieu’nün ümit ettiği “kolektif entelektüel” tipinin bulunabileceği yerler olarak görülebilir. 



(1)

Fransızca metinde bu cümleden sonra şu yayınevleri sıralanmış: Raisons d'agir (1996), Agone (1997), La Fabrique, Exils (1998), Max Milo (2000), Amsterdam (2003), Les Prairies ordinaires (2005), Lignes (2007). (Türkçe’ye çevirenin notu)

(2)

 Perry Anderson, In the Tracks of Historical Materialism, Verso, Londres, 1983, s. 76-77.

(3)

Paul Nizan, Aden-Arabie, Maspero, Paris, 1960 (1931) ve Les Chiens de garde, Agone, Marseille, 1998 (1932).

(4)
Razmig Keucheyan, Hémisphère gauche. Une cartographie des nouvelles pensées critiques, La Découverte, coll. " Zones ", 2010, p. 28-29.
(5)

Bunlara örnek olarak Bernard-Henri Lévy, Jacques Attali ve Alain Minc üçlüsü, 1995-2010 arasında en az 70 kitap yayımladılar.

(6)

Annie Ernaux, La Place, Gallimard, 1983, s. 96.


› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/entelektuellerin-sorumlulugu-2/akademik-citlerin-ardinda-elestirel-dusunce

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.