Dans

Dans Tarihi

Farklı dans türleri ile ilgili tarih çalışmaları


Sinemada Dans

Bu yazı NO FIXED POINTS-20.YY’DA DANS "Dance and Movies" bölümünden derlenmiştir.

Sinemanın İlk Yılları ve Dans

Sinemanın doğduğu yıllara bakıldığında yapılan ilk çekimlerde sokaktaki trafik, kuşların uçuşu, hayvanların hareketi, sirk oyuncularıyla birlikte en fazla kaydedilen görüntülerden biri de dans görüntüleridir. Dansı "damıtılmış, katıksız hareket" olarak tarif eden Elizabeth Kendall seyircide yarattığı etki ile dansın filmlere yenilik getirdiğini söylüyor. 1897'de film çekmeye başlayan Thomas Edison dans filmleri çeken ilk yönetmenlerden biridir. Edison'un çektiği bazı filmler: Anabella in Her Sepantine Dance, Bevery Waltz, Coquette Dance, Dance of Rejoicing.

En eski bale filmi Danimarkalı saray fotoğrafçısı Peter Elfelt tarafından 1902-1906 yılları arasında çekildi. Filmde Royal Danish Ballet üyesi dansçılar rol aldılar.

Yüzyılın başında vodvillerde canlı performansların yanında filmlerde gösterilmeye başlandı. 15 dakikalık bu filmlerde genellikle belly dansçılarıcakewalks dansı yapan siyahlar, skirt dancers, ağzında bir sandelyeyle dans eden kadın görüntüsü gibi görüntüler yer almaktaydı.

İlk dönem filmleri küçük tiyatrolarda, çadır şovlarında, nickelodeonlar{{dipnot1}} da gösteriliyordu. Bu filmlerden sanatsal bir beklenti yoktu ve sadece popüler tüketim için üretiliyorlardı. Fransız yapımcı Georges Melies bu anlamda bir istisna olarak karşımıza çıkıyor. Film çekimleri için bir stüdyo kuran Melies senaryoları iyi tasarlamanın yanında fade out(sahneden yavaşça kaybolma), double exposure(üstüste çekim), hand coloring(renklendirme) gibi yeni teknikler de kullanmıştır. Müzik salonlarının güzelliğini ve baleyi kamera hileleri ve mizahın yardımıyla sürreal bir şekilde vermiştir. Melies'in en ünlü filmi , Paris revülerinden esinlenerek yaptığı ,A Trip to the Moon (1902) filmidir.

1910'lu yıllarda nickeledeonlar Amerika'daki 5. büyük endüstri haline geldi. Gösterilerde sahnedeki dansa piyano eşlik etmeye başladı ve bu canlı performanslar sabit kamerayla çekildi.

İlk dönem filmlerinde bale çok elit olarak algılanıyordu. Sahnede balenin görünmesi teatral ihtişam ve göz kamaştırıcılığını simgelerken, müzik salonlarındaki danslar ve antik ritüeller ahlaksızlığı simgeliyordu.

1908'de film yapmaya başlayan Amerika'lı sahne aktörü D.W. Griffith filmlerinde geleneksel oyunculuk tekniğindeki mim ve dans arasındaki ilişkiyi kullandı. Griffith filmlerinde ritmik düzenlemeyi kontrol etmeye özen gösterdi. Sinema ve dans arasındaki pandomimik, ritmik yakınlığı iyi kullandı. Griffith yaptığı filmlerde dansçıların dans eğitiminden de faydalandı. Kadın dansçılara duygularını anlatan doğaçlamalar yaptırırken, erkeklere hareketsiz pozlar verdiriyordu. Griffith'in filmlerinde sahnelerin akışkanlığı, kontrastlar ve kamera hareketleri dans etkisini güçlendiriyordu.

1910'lu Yıllar: Dans Okulları

1910'lı yıllarda Amerika'da dans okullarının yaygınlaştığı yıllardı. 1915'te Ted Shawn ve Ruth St. Denis kendi dans okullarını açtılar. Hollywood'da çok prestijli bir dansçı olan St. Denis ve Ted Shawn aynı zamanda Griffith'e filmlerinde danışmanlık yaptılar. St Denis'in bazı öğrencileri Intoleranca (1916) filminde rol aldı. St Denis muhtemelen filmlerin kendi düzeyinin altında olması ve Hollywood'un sömürü ilişkisinden dolayı Hollywood'la sınırlı bir ilişki kurdu.

Bu dönemde açılan başka bir dans okulu olan Norma Gould Okulu'nda salon dansları, Yunan, Mısır ve oryantal dansları eğitimi verilyordu. Gould ve Shawn'ın yönetmenliğini yaptığı okulun öğrencilerinin rol aldığı The Dance of the Ages filminde Taş Devri, Mısır, Yunan, Roma, Ortaçağ Avrupası ve günümüz salon dansları kronolojik bir şekilde icra edilmekteydi.

1916 yılında İngiliz dansçı Ernest Belcher tarafından Celeste School kuruldu. Celeste School'dan iyi bir eğitim alarak mezun olan dansçılar o dönem Amerikan balesi ve Broadway'a göre çok daha nitelikli dansçılar olarak görülüyorlardı. Belcher 1918 yılında sinemaya girdi. Küçük ve önemsiz dans bölümlerinden film senaryosu oluşturdu. Sahnede ve ekranda dans etme arasındaki farka ve dansın nasıl daha etkileyici çekilebileceği konularıyla ilgilenmiştir. 1920'lerde çekilen filmlerin p'inde Belcher'in imzası vardı. 30'larla birlikte ünü azalmaya başladı. Belcher bir Broadway müzikali olanThe Jazz Singer'ı sahneye aktardı. Ses kullanılan ilk film olmamasına rağmen ses kullanımı filmin oldukça güçlü bir etki bırakmasını sağladı. İlk defa Belcher'in filmlerinde kullandığı, bir grubun düz çizgi halinde arkada dans ettiği, önde bir dansçının solo dans yaptığı ve final için karmaşık dansların sergilendiği kareografiler sonraki yıllarda Hollywood müzikallerinde en fazla kullanılan kareografilerden biri oldu.

Hollywood kendi yıldızlarını ortaya çıkartana kadar ağırlıklı olarak Broadway'deki performerlar filmlerde rol aldılar.

30'lu Yıllar: Duraklama ve Düşüş Dönemi

30'lu yıllar sinemada dans açısından duraklama ve düşüş dönemi olarak tanımlanıyor. Düşüşün nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

- Önemli sahne aktörlerinin sinemada başarısız olması.
- Sahne ve sinemanın anlatımları arasındaki fark.
- Sinemadaki görüntü ile gerçek yaşam veya sahne arasındaki fark.
- Sinemanın arkadaki kalabalık dansçı topluluğu ile öndeki soloyu eşitliyor olması.
- Tiyatroda izleyici istediği yere odaklanabilirken sinema izleyicisinin bu noktada edilgen olması.
- Filmlerde dançıların ağırlıksızmış gibi görünmesi, canlılık duygusunun olmaması.
- İzleyicinin mekanı ve yerçekimini hissetmemesi dolayısıyla izleyici ile ietişimin zayıf olması.

1930'larda Hollywood henüz kendi dansçı ve koreograflarını ortaya çıkaramadığından filmlerde insan kaynağı olarak Broadway kullanılıyordu. New York'lu koreograflar film yaparken tüm dansçıları birlikte götürüp film yapıyorlardı.

Sinema-dans ilişkisinde en önemli gelişmelerden biri 30'lu yıllarda Hollywood'a gelen Busby Berkeley'in özellikle kamera kullanımı açısından filmlere getirdiği yeniliklerdir. Berkeley Whoopee filminde dört sabit kamera yerine tek hareketli kamera kullandı. Filmde dansçılar arasında hareketli kullanılan ve farklı açılardan çekim yapan kamera, dansçıların adım ve performansı kadar önemli bir pozisyondaydı. Berkeley sahnedekinden farklı olarak filmde dansın kameraya göre düzenlenmesi gerektiğini savunarak da sinema-dans ilişkisine farklı bir yaklaşım geliştirmiştir.

1933'te çektiği 42th Street filminde birçok kamera problemini çözmüş olan Berkeley hareketli kamera kullanımı, farklı açılardan çekimler ve iyi bir kurguyla Broadway danslarının enerjisine eşdeğer bir etki yarattı.

Berkeley 42th Street'te elde ettiği başarının ardından aynı yıl Gold Diggers filmini çekti. Mümkün olan her açıdan çekimin yapıldığı, 60 kadın dansçının rol aldığı, kamera hareketleri için çekim alanının kirişlerinin raylarla donatıldığı, özel kostüm ve aksesuar tsarımlarının yapıldığı dev bütçeli bu yapım sonraki 20 yılın müzikallarinin temel özelliklerinden olan "dev setler" ve "çok kadınlı sahneler" konseptlerininin görüldüğü ilk yapım olma açısından önemlidir.

Berkeley kazandığı başarıların ardından 1939 yılında MGM'e transfer olarak Arthur Freed'le birlikte çalışmaya başladı. MGM'in sonraki 10 yılda en iyi olması için gerekli altyapıyı kurdu. 1941 yapımı Lady Be Good ve 1942 yapımı For Me and My Gal bu dönemin önemli filmeleri arasındadır. 1954 yılına kadar bu alanda çalışan Berkeley prodüksiyon bütçelerinin arttırılmasında ve sinemanın televizyona karşı rekabet gücü kazanmasında önemli bir rol oynamıştır.

30'lu yıllarda sinema alanındaki bir başka önemli gelişme ise 1937 yılında Balanchine'nin Hollywood'a gelerek The Goldwyn Follies(1937), I was an Advetures (1940) ve Star Spangled Rhytm (1942) filmlerini yapmış olmasıdır.

40'lı ve 50'li Yıllar: Müzikallerin Altın Çağı

Amerikan sinema tarihinde 20'lerden itibaran yükselişe geçen ve sinema endüstrisi içerisinde güçlü bir pozisyon kazanan müzikaller 40'lı ve 50'li yıllarda en parlak dönemini yaşadı. Yapılan prodüksiyon sayısı, prodüksiyonların bütçeleri, kurulan devasa film stüdyoları ve müzikaller tarihindeki birçok önemli filmin bu dönemde ortaya çıkması açısından bu yıllar sonraki yıllarda bir daha ulaşılamayan bir zirve olarak değerlendirilebilir.

1940'ların sonlarına doğru stüdyoların yerleşik yapıları oluşmaya başladı. Gerek Hollywood kendi performerlarını oluşturmaya başladığından gerekse prodüksiyon geciktiğinde çok maliyetli olduğundan kareograflar Broadway'deki tüm dansçılar yerine daha nitelikli dansçıları götürüyorlardı. Müzikallerin altın çağı olarak değerlendirilen 40'lı ve 50'li yıllarda her bir stüdyo kendi tarzını geliştirdi. Örneğin Twenty Century Fox yapımları genellikle sıradan Amerikan zevkine hitap eden, aynı hikayenin tekrar tekrar işlendiği, aptal sarışın tiplemesinin sürekli kulanıldığı sabun köpüğü konuları işlerken, Columbiastüdyolarının yapımlarında Rita Hayworth (Gilda/1946) Jane Russel, Bety Grable, Marlyn Monroe (Gentlemen Prefer Blondes/1953) ünlü oyuncuları oynatarak gişe başarısını arttırmaya çalışıyordu. Bu stüdyoda ayrıca oyunculara filmlerde oynasalar da oynamasalar da düzenli maaş ödenmekteydi ve dansçılar Uzak Asya dansları, jazz, İspanyol dansları, bale, tap dansı gibi alanlarda sınıflandırılmaktaydılar.

Müzikaller tarihinin tümünde olduğu gibi bu altın dönemde de Hollywood‘da siyah dansçı/oyuncular hiçbir zaman başrol oynayamamıştır . Buna en iyi örneklerden biri Siyah oyuncu/dansçı Nic Castle'ın iyi bir dansçı olmasına rağmen hiçbir zaman başrol oynayamayarak her zaman karakter oyuncu olarak filmlerde yer almasıdır.

Müzikaller Tarihinden İki Yıldız: Fred Astarire ve Gene Kelly

Müzikaller tarihinin en iyi erkek dansçılarından olan Fred Astaire öncesinde vodvillerde, Broadway gösterilerinde, sulu komedilerde şarkı söylerken 1933 yılında sinemaya başladı. Yaptığı dansların çoğu kendi buluşu olan Astaire salon dansları, tap dans ve taşlamalardan esinlendi. İkinci filmi olan Flying Down to Rio ile yeteneğini ortaya çıkartan Astaire 6 yıl boyunca Ginger Rogers'le birlikte ikili olarak çalıştı ve unutulmaz müzikal filmlere imza attı. Night and Day ikilinin en önemli filmlerinden biridir.

Astaire, Berkeley'in aksine dans eden kamerayı reddetti. Kamerayı dansçıları belli bir mesafeye yerleştiren ve tüm vücudu çeken bir şekilde kullandı. Bunu iki nedenden dolayı tercih etti:

  1. Üst gövde alt gövde kadar önemlidir, kesilmemelidir.
  2. Seyircinin dansçıyı tamamen görmesi daha etkilidir.

Oynadığı filmler benzer format ve kareografilere sahip olsa da Astaire hiçbir zaman kendisini tekrar etmedi. Tap dans, salon dansları ve doğaçlamayı ustalıkla birleştiren Astaire sonradan yanlış yaptığını düşünse de bale, modern dans, modern jazz ve Latin danslarını kullanmaktan kaçındı. Astaire Ginger Rogers'la ayrılıp tek başına çalışmaya başladıktan sonra daha yaratıcı bir performans sergiledi. Tek başına kalınca müzik yeteneği ve sezgilerini daha özgürce kullandı. Rogers'tan ayrıldıktan sonra 22 müzikalde rol alan Astaire, Rogers gibi başka bir partner bulamadı. Ya dansçılıkları yetersizdi ya da okul eğitiminin yapmacıklığı kendisinin doğal tarzı ile uyuşmadı. Astaire müzikal filmler tarihinin en iyi dansçılarından biri olsa da ünü hiçbir zaman dünya çapına yayılamadı.

Astaire'den sonra müzikal dünyasındaki en popüler dansçı/oyuncu olan Gene Kelly 1944 yılında 1942 yapımı For Me and My Gal filmi ile sinemaya başladı. Kelly, karekterin hayal gücünü yansıtmak için kameranın büyüsünü kullandı. 1948 yapımı On Your Town filmiyle müzikallerde yeni bir çağ başlattı.

Balenin yoğun kullanıldığı bir Avrupa filmi olan The Red Shoes filminin kazandığı başarı, bugüne kadar filmlerde genellikle mesafeli yaklaşılan baleye Hollywood'un hazır olduğunu gösterdi. Bu başarının ardından MGM yapımcılığında Kelly abartılı bir bale sahnesiyle final veren An American in Paris filmini yaptı. An American in Paris yarım milyon dolarlık bütçesi ile dönemin en büyük prodüksiyonuydu.

Kelly'nin 15 yıllık sinema yaşamı, çok fazla ve kaliteli prodüksiyon çıkmasından dolayı Hollywood'un altın çağı olarak kabul ediliyor. Yine Sing'in in the Rain hem Kelly'nin hem de müzikal filmlerinin en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor.

Çöküş Dönemi

Müzikallerde 20'lerde başlayan yükseliş 50'lerin sonlarına doğru çökmeye başladı.

1950'lerde kontratlardaki özel talepler ve sendikaların taleplerinin yüksek olması filmlerdeki dans sahnelerinin maliyetinin yüksek olmasına ve müzikal döneminin çöküşüne katkıda bulundu.

Çöküşün başlıca nedenleri olarak aşağıdaki noktalar gösterilebilir:

- Prodüktör, oyuncu, çalışanların kontratları nedeniyle başka yerlerde çalışamamaları, yıllarca süren bağımlılık.
- 40'larda hükümetin stüdyoları monopol oluşturdukları gerekçesiyle mahkemeye vermesi.
- 50'lerin başında güçlü bir rakip olarak televizyonun ortaya çıkması.
- Stüdyoların imparatorluğun çökmesi sonucunda müzikallerin müzik, kostüm, sahne dizaynı için büyük bütçelere ihtiyaç duyması.

60'lar, 70'ler

60'larda Rock and Roll müzikal seyircisini bir nebzede olsa ayakta tuttu. 57-70 arasında Elvis Presley 30 müzikalde rol aldı.Bu dönemde Broadway'de başarı kazanmış yapımlar-Gypsy (1962), My Fair Lady (1964), Sound of Music(1965), Funny Girl (1968)- sinemaya aktarıldı:Bu yıllarda artistik kamera kullanılması, dikkat çekici detaylara odaklanılması ve görüntü oyunlarının kullanılması sıkça tercih edilen yöntemlerdi.

1970'lerle birlikte birkaç film çekilmesi haricinde eskiden olduğu gibi bir müzikal film piyasasından söz etmek mümkün değildir. Bu yıllarda çekilen önemli yapıtlar arasındaCabaret (1972), All That Jazz (1978) ve Saturday Night Fever (1977) sayılabilir. Brooklyn'li, kendini ifade edemeyen bir çocuğun dans pistinde kendini gösterip yıldızlaşmasını konu edinen, John Trovolta'nın başrol oynadığı Saturday Night Fever (1977) o dönemde patlayan disko çılgınlığını sinemaya aktarması ve seyircide bıraktığı etki açısından önemli bir yapımdır.



(1)

20 yy. başlarında kurulan küçük, mahalle sinemaları


› Yazdırılabilir Versiyon
› Orijinal Versiyon: http://www.bgst.org/tr/dans-tarihi/sinemada-dans

Paylaş:
E-bülten

BGST Aylık Bülten'e abone olmak için isim ve e-posta adresinizi bırakınız.

Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul / 0212 251 19 21

iletisim@bgst.org

BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevireninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirenin izni gereklidir.