BARIŞA DAHA ÇOK VAR...
Dün gece televizyon seyredenlerimiz, aşağıda özetlemeye çalışacağım şu masalı dinledik:
Hrant Dink’in katil zanlısı; 17 yaşında, ortaokul mezunu, Trabzonlu, “madde bağımlısı” bir çocukmuş… Çocuk bir “meczupmuş” kesinlikle. O “biz”den değilmiş, bir “vatan hainiymiş”. Üstelik Hrant Dink’i üç kurşunla yere serebilecek kadar silahı tanımasına rağmen, silahını ve meşhur beyaz beresini yanında taşıyabilecek kadar tecrübesizmiş, amatörmüş yani(!) Ama tabii bu iş sadece çocuğun tecrübesizliği ile açıklanamazmış. Cengâver güvenlik kuvvetlerimiz ve “objektif” medyamızın işbirliği olmasa yine de kaçabilirmiş. Yani yiğidi öldür hakkını yemeymiş, korumayı başar(a)mamışlarmış ama “kanını da yerde bırakmamışlarmış” Hrant Dink’in. Yok, yok bu iş örgütlü bir iş değilmiş.
İçlerinde kimlerin olduğunu bilemediğimiz karanlık odalarda her bir detayı düşünülerek oluşturulan yukarıdaki senaryo cumartesi gecesi itibariyle yavaş yavaş bir "reality show" edasıyla önümüze serilmeye başladı. Medyanın da yardımıyla “derin” çetelerin tüm günahı 17 yaşındaki bir “meczup”a havale edilerek bütün kan temizleniyordu Türk kamuoyunun gözünde. Canlı yayının gazabı sayılabilecek bazı sürçü lisanlar da haber spikerlerinin şaşkınlığına rağmen özetlerde toparlanarak tarihe gömüldü.[1] Cenaze sahiplenildi, Hrant Dink Türk'ten daha çok Türk yapıldı, katili de hemencecik bulundu “Artık Ermeniler de fazla konuşmasınlardı, konuşurlarsa da vatanı bölmek isteyenlere alet olacaklardı. Devlet n’apsındı? Canım koruma istememişti ki Hrant Dink.[2]”
İki gündür olan biteni özetlemeye çalıştım yukarıda. Yavaş yavaş söylemler netleşiyor: Bu cinayetten kimin sorumlu tutulacağı ve cinayetin iktidar tarafından nasıl kullanılacağı bir bir açığa çıkıyor. İstanbul Valisi katil zanlısının yakalanması sürecinde emniyet güçleri ve medyanın işbirliğini bir başarı örneği olarak açıkladı. Vali, konuşması sırasında, Başbakan’la görüştüğünü, kentteki güvenlik önlemlerinin artırılması için gereken MOBESE kameralarının bir an önce her yere koyulacağını laf arasında geçirirken, bir başka kanalda katilin Trabzon’dan çıkmasının nedenleri üzerine tartışılmaya başlanmıştı bile.
Bu olayın sonunda belli ki fatura İstanbul ve Trabzon sakinlerine çıkarılacak. İstanbul’da artan güvenlik önlemleri ile hepimiz korku ve gözetleme toplumunun birer sessiz üyesi yapılmaya çalışılırken, Trabzon halkı muhtemelen “aşırı milliyetçi gençleri” nedeni ile sosyal politikaların yeni arz merkezi haline getirilecek.
Kamuoyuna sunulan senaryonun bir düzmece olduğunu ve olayın oldubittiye getirileceğini fark etmek, genelde devlet yapısını özelde Türkiye Cumhuriyeti devletini biraz tanıyan hiç kimse için zor değil. Ama asıl önemli olan bu farkındalığın ne kadarının eylemliliğe dönüşeceği. Çünkü Hrant Dink ne ilkti ne de böyle devam edersek son olacak. Onun ölümünden katilleri ve azmettirenleri kadar Türkiye muhalefetini yani kendimizi de sorumlu tutmamız gerekiyor bana kalırsa. Gerçekten özgür yaşamak istiyorsak örgütlenmeyi ve sesimizi güçlü kılmayı ciddi gündemimize almamız gerekiyor diye düşünüyorum. En azından benim bu olay karşısında yaşadığım korku, üzüntü ve suçluluk duygusundan kendi payıma çıkardığım şey bu. Terörle Mücadele Yasası’na, 301’e, Diyarbakır’a ve Şemdinli’ye ses çıkarmayan muhalefetin artık çuvaldızı kendine batırma vakti galiba. Bir avuç ve bölük pörçük kalmaya devam edilirse gelecek hiç umut vermiyor doğrusu.
Bir anekdotu sizlerle paylaşmak istiyorum:
Hrant Dink’in ölüm haberi ile birlikte ben de kendini AGOS gazetesinin önüne atan o kitleden biriydim. Oradaki kalabalık sıradan bir meraklı kalabalık değildi. Olay yerine gelen herkes bu cinayetin Türkiye’de demokrasi ve halkların kardeşliğine karşı atılmış bir kurşun olduğunun farkındaydı. Ve herkes aynı silahın kendine karşı doğrultulmuş olduğunu görebiliyordu. Karanfiller, mumlar, Hrant Dink resimleri herkesin elindeydi… Biz de Ermenice döviz yazmak için oradaki orta yaşlı bir Ermeni kadından yardım istedik. Kadın ne yazmak istediğimizi sordu. Biz de “‘Yaşasın Barış’ yazalım” dedik. Kadın “orda dur” dedi. “Ne barışı? Barış mı var? Ben ‘Hrant’a uzanan eller kırılsın’dan başka bir şey yazmam”. O an kendimden gerçekten utandım. Gerçekten barışa daha çok vardı bunu kabul etmek gerekiyordu, bu cenazeye ve daha birçok kayıba ve kaybedilebilecek olana güçlü bir şekilde sahip çıkılamazsa barışa gerçekten daha çok var. Bu coğrafyada Ermeni ve Kürt olmayanların kendi içlerindeki hesaplaşmalarını hallederek tüm ruhları ile Ermeni ve Kürt olmalarının vaktidir artık, yoksa bu topraklarda hiçbirimiz gerçekten nefes alamayacağız.
Özlem Aslan
İstanbul, 21.01.2007
[1] Dün gece NTV haber spikeri, Vatan gazetesi köşe yazarı Okay Gönensin’in düşüncelerini almak için kendisi ile telefon bağlantısı kurdu. Gönensin’den “bu tip olaylarda katilin ya öldürülerek susturulduğu ya da hemen teslim edildiği; bu kez teslim edilmesine karar verildiği” cevabını alınca panikleyen NTV spikeri telefon görüşmesini hemen kesip kendisine teşekkürlerini sundu ve az önceki yorumu şu şekilde özetledi: “Evet, yorumlardan da anlaşılacağı gibi canlı yayın konuklarımız, basın ile emniyet güçlerinin yaptığı işbirliğinin olayın aydınlatılmasına büyük katkısı olduğunu söyledi.” Buna canlı yayın cilvesi değil de ne denir?
[2] Oysa 21 Ocak 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’nde çıkan haber şöyle diyor: “… Terörle Mücadele Kanunu’nun 20. maddesi, ‘Terörün açık hedefi haline gelenlerin koruma tedbirleri devlet tarafından alınır’ diyor. Danıştay da 1998’de ‘TMK’ ya göre açık hedef haline gelenlerin istemeseler de korunmaması hizmet kusurudur.’”
|