DÜŞÜNMEK ve DÜŞÜNDÜĞÜNÜ İFADE ETMEK
Esra Aşan - Fehmiye Çelik / 24 Eylül 2006
Tarihçiler ve tarih kitapları, yaşadığımız toprakların farklı medeniyetlere yüzyıllarca yurt olmuş; farklı kültürleri, dilleri, inançları gövdesinde yeşertmiş ve yaşatmış olduğunu söyler. Bizler de, “medenî bir tarih” barındıran toprakların evlatları olarak, bu gerçeği her duyduğumuzda, göğsümüz kabarır ve gurur duyarız. Öyle ya, böyle bir medeniyetler beşiğinde dünyaya göz açmak kaç kula nasip olur? Fakat tarih sayfalarından çıkıp bugüne gelirsek öyle vakalara tanıklık etmek zorunda bırakılırız ki, ne yazık ki, puf böreği gibi kabaran göğüslerimizin, “püf” diye sönüvermesi uzun sürmez. Çünkü bugünün medeniyetinde, takvimler 2006’nın sonbaharını gösterirken, farklı olana tahammül gösterilmeyen ve farklı kelâmların içinden “hem okudum hem yazdım” diyenleri gerçekten canından bezdiren günler yaşadığımızı görüyoruz.. Hâl böyle olunca takvim kağıdında kullanılan manzara da, bir hicran tablosuna dönüşüveriyor!
Düşünmek, varolmanın gereği değil, yok olmanın sebebi durumuna getirilmeye çalışıldığında, düşünce üretmenin ve bunları yazıya dökmenin suç sayılmaması gerektiği üzerine verilen mücadelenin de sonu gelmeyecek elbette. Çok şükür ki, bu çokkültürlü, çokkimlikli coğrafyada, gerçek ve kalıcı bir demokrasinin aciliyetine inanarak bu yönde mücadele etmekten yılmayan insanlar da var. TCK’nın 301., 216… gibi insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan maddelerinin kaldırılmasına yönelik mücadele de, “demokrasi ve özgürlük” diyenlerin gündeminde.
Bu maddelerin yansıttığı fotoğraf, düşünen ve düşüncesini ifade eden insanları “terörist”olarak gösterirken, “terörü önlemek” olan niyet, akıbette tersi yönde bir etki yaratıyor aslında. Adliye önlerinde, günler öncesinden organize olmuş linç topluluklarının birikmesi, ölüm tehditlerinin savrulması, “düşünüp bunu ifade eden suçlu”nun resmedildiği bez afişlerin yakılması, çeşitli şiddet görüntülerinin sergilenmesi ve en nihayetinde çevik kuvvetin müdahalesiyle son bulan bu görüntüler, bu maddenin barışa ne kadar hizmet ettiği yönünde ciddi bir endişe duyulmasına da neden oluyor. Ve aynı endişeyle, içinizden, “Adliye önlerinde, mahkeme koridorlarında dehşet saçan bu insanlar, 301. maddenin ete kemiğe bürünmüş halleri olsa gerek!” demeden geçemiyorsunuz...
Son dönemde gündemde olan “301 davaları”na medyanın ilgisi, Orhan Pamuk davası ile birlikte oluşmuştu. Hatırlanacağı gibi Pamuk hakkında, "bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü." sözleri nedeniyle 'Türklüğe hakaret” suçundan dava açılmıştı. Avrupa Birliği’nin oldukça yakından takip ettiği bu dava, Adalalet Bakanlığı’nın “Yetkisizim.” yanıtı üzerine kapanmıştı. Sonrasında Agos Gazetesi yazarı Hrant Dink "Ermeni Kimliği" yazı dizisi nedeniyle, 301. maddeden ve yine 'Türklüğe haraket”ten 6 ay hapse mahkum olmuş, ancak cezası ertelenmişti.
301’lik olan diğer bir dava da, kadına yönelik devlet kaynaklı şiddet karşıtı çalışmaları ile tanınan insan hakları aktivisti avukat Eren Keskin’e açılmıştı. 2002 yılında Almanya’da katıldığı bir konferansta, devlet kaynaklı cinsel şiddetle ilgili başvurulardan elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaştığı için, avukat Eren Kesin’e Genelkurmay Başkanlığı ve Prof. Necla Arat’ın suç duyurusu üzerine “ordunun manevi şahsiyetine hakaret ettiği” gerekçesiyle açılan dava, Eren Keskin’in 10 ay hapis cezası almasıyla sonuçlanmıştı.
Gazeteci yazar Perihan Mağden'in, vicdani reddin bir insan hakkı olduğunu savunduğu yazısına “basın yoluyla halkı askerlikten soğuttuğu'” gerekçesiyle dava açılmış, Mağden, davadan beraat etmişti. Ülkede Özgür Gündem gazetesi yazarı Birgül Özbarış’ın, yine aynı gerekçe ile 7 ayrı davadan 21 yıl hapsi istenmiş ve Birgül Özbarış’ın, yeni Terörle Mücadele Yasası (TMY) kapsamında yargılanmasına karar verilmişti.
Geçtiğimiz günlerde Amerikalı Yazar John Tirman'ın “Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli” adlı Aram Yayıncılık tarafından yayınlanan kitabı nedeniyle, bu kez de kitabın çevirmenleri, TCK'nın 301. maddesi uyarınca 'Türklüğü, cumhuriyeti ve TBMM'yi alenen aşağılamak ve Mustafa Kemal Atatürk'ün anısına alenen hakaret etmek”ten hakim karşısına çıktı. Yine Aram Yayınları tarafından basılan Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın “Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği” adlı kitabı nedeniyle yayınevi sahibine, editörlere ve kitabın çevirmenine, “Türkiye Cumhuriyeti’ni, güvenlik güçlerini alenen aşağıladığı ve halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği” ileri sürülerek dava açıldı.
Son olarak da, Elif Şafak, “Baba ve Piç” adlı kitabında “basın yoluyla Türklüğü aşağıladığı” gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesinden yargılandı ve ilk duruşmada “suç unsuru oluşmadığı ve yeterli delil bulunamadığı” gerekçesiyle beraat etti.
Yakın döneme dair bu küçük bellek tazelemesinin ardından, bugün hâlâ pek çok kişinin TCK’nın 301., 305, 216… gibi insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayan maddeleri kapsamında yargılandığını tekrar hatırlamak gerekiyor. Bu, sadece yakın döneme özgü bir durum değil. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde düşüncenin ifade edilmesi, ceza kanununun bir parçası olagelmiş durumda ve bu durumun askeri müdahaleler ve sıkıyönetim dönemlerinde çok daha can yakıcı sonuçlara neden olduğunu da biliyoruz.
Davalardan da görüldüğü gibi, eğer düşünüp yazan bir insansanız ve hasbelkader yazılarınızda, genelde insan hakları çerçevesinde ele alınan düşüncelerin; özelde de bugün Türkiye demokrasisinin önünde büyük bir engel oluşturan Kürt sorununun çözümüne yönelik düşüncelerin yüzdüğü sularda yüzmekteyseniz, tehlikeli sularda yüzüyorsunuz demektir. Hele, bu denizlerde yüzerek yazdıklarınızla, savaş karşıtı, anti-militarist bir söylem kurmaya çalışıyorsanız, her an “terörist” olarak tanımlanabilir, üst üste açılan davalarla adliye koridorları önünde linç edilebilirsiniz...
Yazının tam da bu noktasında, “Peki, 301. madde kaldırılırsa, fikirlerin özgürce ifade edildiği, vatandaşların fikirlerinden dolayı yargılanmadığı demokratik bir modele geçilmiş olacak mı?” sorusunu sorabilirsiniz. Hatırlayacağınız gibi, 12 Eylül darbesiyle ifadeyi engelleyen 141. ve 142. maddeler 90’lı yılların başında dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından kaldırılmıştı. Gelgelelim, yerine hazırlanan yeni TCK maddeleri, düşüncenin ifade edilmesinin önünde yeni yeni engeller oluşturmaya devam etmişti. Örneğin, şu sıralar gündemimizde olan 301. maddenin de eski TCK’nın, yine döneminde tartışmalar koparan 159. maddesinin “devletin manevi şahsiyetine hakaret” gerekçesinin yerine geçtiği aşikâr. Hulâsa, zihniyet değişmedikçe, maddelerin değişimi tek başına bir şey ifade etmez oluyor.
Şunu da belirtmek gerekir ki, medyada konunun, hak ve özgürlükleri 12 Eylül dönemini aratmayacak şekilde kısıtlayan Terörle Mücadele Yasası’ndan ayrıştırılıp sadece 301. maddenin değiştirilmesi üzerine odaklanılarak ele alınması ise, demokratikleşme yolunda yürütülen tartışmaların samimiyetine ve inandırıcılığına gölge düşürüyor.
Madem yazımızda, zaman tünelinde kısa yolculuklar yaptık, bir küçük seyahat daha yapalım. Bilindiği gibi, 1999 yılında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmeye aday ülke olarak ilan edilmesiyle birlikte hak ve özgürlüklerin genişletilmesine ilişkin tartışmalar da başlamıştı. Kopenhag kriterlerine dayanılarak hukukun üstünlüğü, insan hakları, ve azınlıkların korunması genel ilkeleri çerçevesinde demokratikleşme yolunda kısmi de olsa yasal düzenlemeler yapılmıştı. İşte yine bu sürece endeksli olarak Türkiye’nin AB’ye üyelik raporunun gündeme geleceği şu günlerde, demokrasiden yana ılıman esen rüzgârların etkisiyle, 301. maddenin kaldırılması üzerine hükümet nezdinde de tartışmalar yürütülüyor. Elbette umutlar tükenmez! Bu ülkede tam anlamıyla barışın, özgürlüğün ve demokrasinin hüküm süreceği günlere inananların bu uğurdaki inançlarının ve uğraşlarının da tükenmeyeceği gibi..
Yazar Elif Şafak’ın da dediği gibi “Sürekli ve süratle unutan, tarih ile bağları arızalı kuşaklar yetiştiren bir toplum” da yaşıyoruz. Böyle bir sistem içinde, demokratik ve özgür bir toplumda farklılıklarıyla yan yana, barış içinde yaşamayı hak eden bir Türkiye yaratma mücadelesi çok daha zor. Yasaların onayladığı düşüncelerin dışında düşünmek ve bu düşünceleri yazılı ve sözlü olarak ifade etmek imkânının ortadan kalkması anlamına gelen maddelerin mevcudiyetlerini korumaları durumunda, özgürlük ve demokrasiden söz etmek de mümkün değil. Herkes için olduğu kadar, özellikle de yayıncılık alanında çalışan binlerce insan için, ifade özgürlüğü, olmazsa olmaz bir durum! Aksi durumda, giderek “fasülyenin faydaları” türünden konuları ele alan yazılar okuyacağımız günler, an meselesi..
Özgür düşüncenin gelişmesini engelleyen militer-yasakçı zihniyetin değişmesi için; toplumsal sorunların şiddetle ve militarist yöntemlerle değil, demokratik bir zeminde sivil inisiyatiflerin öncülüğünde çözülebilmesi için, barış ve demokrasiden yana olanlara yine çok iş düşüyor!...
|