HRANT DİNK'İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Alparslan o gün çok mutluydu – çünkü henüz ilkokula bile gitmiyor, ödevlerden, sınavlardan, rekabetten uzak, küçük bir Anadolu ilçesinin şirin bir mahallesinde arkadaşlarıyla beraber gönlünce vakit geçiyordu. Bir tek şey hariç... Annesinin kurallarına uymak zorundaydı... ama annesi de kötü kurallar koymuyordu, çocuğunun iyiliğini düşünüyordu. O, kendisini topluma adamış idealist bir öğretmendi. Mahallede herkes tarafından sevilirdi. Tabi ki çocuğunun kötülüğünü düşünmezdi. Alt tarafı öğle güneşinde sokağa çıkmasına izin vermiyordu, öğle uykusuna yatırıyordu. Bir yere giderken Alparslan’ın kendisine haber vermesini istiyordu... annelik içgüdüsünden kaynaklanan daha bir çok kural’cık’. İşte o gün, o mutlu yaz akşamında Alparslan eve dönerken annesinden yiyeceği azarı düşünüyordu – çünkü ilk defa o kurallardan birine uymamış, hava kararmasına rağmen eve gelmemişti. Heyecanla karışık tatlı bir korkuyla, Niyazilerle beraber aşırdığı erikleri yiyor, yerken de annesine söyleyeceği yalanı düşünüyordu... ama nafile, suç üstü yakalanmıştı. Hava kararmış, akşam ezanı çoktan okunmuştu, meraklanan annesi dışarı çıkmış, komşularına Alparslan’ı soruyordu. Birden bir ses:

  1. Alparslan!!!
  2. An-ne-cim.

Elindeki, cebindeki erikler yere dökülmüştü, ve annesi durumu anlamıştı:

  1. Çingene çocukları gibi erik mi çaldın!

*          *          *

Sevgi, babasının bu kadar gülmesine bir anlam veremedi – o kadar gülmüştü ki, öksürmeye başladı. Sevgi, televizyondaki adamın esprisini anlayamamıştı. Sürekli Karadeniz fıkraları anlatarak seyirciyi kırıp geçiren sunucu, be sefer de herkesi kırıp geçirmişti – bir kişi hariç: Sevgi. Yarışmanın hostesi karnına bir şeyler doldurmuş, hamile taklidi yaparak stüdyoya girmişti. Sunucu da hemen şakaya başlamıştı:

  1. Ne o kız, hamile misin?
  2. Eveeeet.
  3. Kimden peki kız?
  4. Sendeeeee!

Seyirci burada kahkaha atmaya başlamıştı, hatırlıyordu.

  1. Ne, benden mi?
  2. Yok, babamdan, demişti hostes. Bundan sonra da sunucu asıl esprisini patlatmıştı ve herkes katıla katıla gülmeye başlamıştı. Ama bir türlü adamın ne cevap verdiğini hatırlayamadı:
  3. Baba adam ne dedi?
  4. “Babandan mı? Yoksa sen Kızılbaş mısın?” dedi, hoahahhahahaha!!!

*         *          *

- Alo Engin, biz Kadıköy’deyiz şimdi. Beşiktaş’a nasıl gelicez?
- Abi, etrafınızdakilere sorun, ‘Beşiktaş iskelesi nerede?’ diye, kime sorsan bilir. Sonra vapura binin gelin, ben sizi Beşiktaş’taki iskelede bekliyorum.

Engin üniversiteyi bitirmiş, askerliğini yapmış, güzel bir iş bulmuş, Beşiktaş’tan 2+1 ev kiralamıştı. Levent’te, yabancı bir bankada çalışıyordu. O gün, Manisa’dan amcasının oğlu gelecekti. Saat de zaten yedi buçuğa geliyordu, hemen bilgisayarını kapatıp bankadan çıktı ve bir dolmuşa bindi. Trafik o kadar sıkışıktı ki, eve uğramadan iskeleye gitmek zorunda kaldı. Neyse, vapur yeni yanaşıyordu. Birkaç dakika sonra amc’oğlusunu alıp eve götürdü. Ev de biraz dağınıktı gerçi ama Engin hemen toparlardı, yalnız yaşadığı için hamaratlaşmıştı:

  1. Abi ev biraz dağınık kusura bakma, ben hemen toparlarım sen şurda salonda televizyon izleyedur.
  2. Toplama toplama bırak, önemli değil oturalım gel yorgunsun.
  3. O zaman ben yemek yapayım sana.
  4. Yemek mi? Yapma, biraz sonra çıkar yeriz dışarda.
  5. Abi, buralar Manisa’ya benzemez, ne kullandıkları belli değil, hem zaten pahalı.

Engin hemen bir yemek hazırladı, sofrayı kurdu, tam yemeye başlayacaklardı ki, ‘Daha çok var o işlere...’ diye düşünmesine rağmen, sanki ilk defa duyuyormuş gibi, abisinin tavsiyesini derin derin düşünmeye başladı:

  1. Oğlum, yemekle, temizlikle daha ne kadar uğraşacaksın, enayi misin sen, neden evlenmiyorsun, bulmuşsun gül gibi bankacı kızı!

*          *          *

Özgür, sınava çalışmaktan ne gazete okuyabiliyordu, ne de televizyon izleyebiliyordu. Ama artık bitmişti. Son sınavına da biraz önce girmişti – şimdi yurda gidecek, önce bir duş alacak, sonra da sabaha kadar mışıl mışıl uyuyacak, sabah da Gülay’ıyla buluşup, Kadıköy, Moda, Adalar diyip, akşama kadar dolaşacaktı. Tam bu hayaller içerisinde yüzerken, aniden telefonu çaldı. Yağmaya başlayan yağmuru, telefonu açarken fark etti. Telefondaki ses Gülay’ındı. Ne kadar da sevinmişti Özgür: “Ben de seni düşünüyordum.” Ama Gülay’ın sesi soğuktu:

  1. Haberleri izledin mi?
  2. Yo, sınavdan yeni çıktım daha.
  3. Hrant Dink öldürüldü.

Özgür şok olmuştu, yakından tanımadığı, Radikal’de çıkan yazılarından başka bir yazısını okumadığı, Can Dündar’ın Neden? programında izlediği, yazdığı yazıdan dolayı 6 ay hapis cezası alınca ağlayan, o yufka yürekli, o güler yüzlü, bizden biri olan Hrant Dink’in öldürüldüğünü duyunca, şok olmuştu, ve sordu:

  1. Kim öldürdü?

Peki ya sizce, Hrant Dink’i kim öldürdü?

Ozan Uysal
İstanbul, 23.01.2007

 

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi