Kabuk Değişimi, Dönemeç Eşiği, Fırtına Öncesi vs...

Demokrasi mücadelesi veren aydınlar arasında önemli bir yere sahip olan Ermeni kökenli yazarımız Hrant Dink’in katledilerek öldürülmesi sonrası çok önemli siyasal gelişmelere tanık olduk. Cenaze günü yüz binlerce insan sessizce yürüyerek vicdani ve ahlaki sorumluluklarını gösterdiler. Cenazeden hemen sonra, basın yayın aleminde milliyetçilik üzerine  tartışmalara girildi. Tartışmalar futbol tribünlerine sıçradı. Irkçı haykırışlara şahit olduk. SP, MHP, DYP BBP gibi milliyetçi-ırkçı çizgideki partiler  herkesin Türk olduğunu hatırlatarak yürüyenlere adeta düstur verdiler: “Hepimiz Hrant değil Mehmediz, Ermeni değil Türküz”. Bu arada cinayetin azmettiricisi Yasin Hayal’in BBP’nin bir dönem üyesi olduğu keşfedildi. AKP ise seçim öncesi milliyetçi oy hesaplarının emrettiği üzre yumuşak başlı bir eleştiride bulundu. “Her şey güzeldi de, hepimiz Ermeni’yiz demeselerdi keşke.” Bu arada TÜSİAD tam zamanında ilerici bir çıkışta bulundu: Hükümete ve TSK’ya 82 anayasasının değişmesi, Kürtçenin seçmeli ders olması gerektiğini hatırlattılar. Devlet Bahçeli TÜSİAD’ın PKK ile aynı siyasi çatı altında birleşmesini önererek siyasi polemiğin startını verdi. Daha neler olmadı ki: Beyaz bere modası başladı, DGM önlerinde Nobel Ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’a tehditler savruldu, Emekli Albay Hüseyin Mümtaz Bayazıtoğlu, Samsundan yayın yapan Internet Gazetesi adlı sitedeki yazısında Ogün Samast'ı "aferin denilen bir kahraman olarak nitelendirdi. (http://www.sansursuz.com/haberler/templates/sansursuz.asp?articleid=29309&zoneid=1&y=)
Hrant Dink suikastı çocuk yaştaki tetikçisi, azmettirici ağabeyleri, arkasında emekli yüksek rütbeli askerinden tam teşekkül, örgütlü bir siyasal cinayet olması her aklı selimin malumu.   
Cinayetin senaryosu, failleri arayan polisiye hikayeler ise Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı cinayet romanını hatırlatmakta. Romanda herkesin bildiği bir cinayetin adım adım nasıl gerçekleştirildiği anlatılıyor. Hatta katillerin bir ara “bizi durdurun” diyecek duruma gelmesi de ayrı bir absürdlük yaratıyor. Hrant Dink’in katli de arka planında milliyetçi-ırkçı fonu bulunduran korkunç bir cinayet öyküsü olmasıyla romanla benzeşiyor. Polis muhbiri Erhan Tuncel’in suikastı bir yıl önceden haber vermesi ve Samast'ın ikamet ettiği Pelitli'de herkezin cinayetin işleneceğinden haberdar olması romandaki absürdlükle bir başka paralellik noktası.

Cinayeti kimin planladığı, hangi projeksiyonlara veya amaca göre gerçekleştirdiği ayrı bir tartışma konusu şüphesiz. Ama şurası açık ki, özellikle 90’larda ana hedefi Kürtlere karşı inşa edilen Türk milliyetçiliğinin inşasına AB entegrasyon süreciyle mola verilmişti.

Peki bugünkü milliyetçi-ırkçı ortam nasıl ve neden tesis edildi?

Aslında 2006 Mart’ında 14 PKK'li gerillanın kimyasal silahla öldürülmesiyle milliyetçi-ırkçı inşaata tekrar başlanarak toplumda kin ve nefret üzerinden siyasetin önü açılmış oldu. Böylelikle milliyetçi-ırkçı propaganda yeniden pompalanacak ve Ortadoğu’da vuku bulan gelişmelere müdahil olmak için kamuoyu hazırlanacaktı. Burada ise şu gelişmeler etkiliydi:

  1. T.S.K’nın 90’larda PKK gerillalarını takip ve imha için giriştiği sınır ötesi operasyonları ordu ve T.C ekonomisi için hep fiyasko ile sonuçlansa da TSK, K.Irak’ta birlik bulundurma hakkını elinde tutmasıyla askeri bir otorite elde etmişti. Fakat TSK bu askeri otoriteyi, ABD’nin Irak işgalinde Barzani ve Talabani ile ittifak içine girmesiyle Kürtler lehine kaybetmişti.
  2. ABD ordusu Irak’ta Vietnam’dakine benzer bir şekilde bataklığa gömülmüştü. Ve bölgenin emperyal inşasında yeni taktikler geliştirmeliydi. TSK  bu sıkışmışlıktan kendisine pay çıkarabilirdi.
  3. Son olarak da İran Nükleer Krizi. İran’ın nükleer reaktör üreterek nükleer silah üretebilme potansiyeli elde etmesi bölgedeki güç dengelerinde asimetriye neden olmuştu.

Her biri detaylı bir şekilde incelemeye değer bu olguların TSK’ye göre ortak noktası şuydu: "bölgede söz sahibi olabilmek" için askeri gücü tazele. Bu ise PKK’yi tekrar iç savaşa çekmekle mümkündü. Ki öyle de oldu. PKK’nin ateşkes ilanına rağmen operasyonlar başlatıldı. Öte yandan polis ve yargı kurumlarında AB entegrasyon programıyla “yumuşamaya” başlayan yasalara karşı “elimiz kolumuz bağlandı” cinsinden mazlum edebiyatı örgütlendi. Özetle kitlelerin olası girişilecek operasyonlara karşı rızalarının alınması için korku toplumunun inşasına başlandı, milliyetçi-ırkçı örgütlenmelerin önü açılmış oldu.

Bütün bu gelişmelere paralel şekilde kimselerin ruhunun duymadığı taktikler kullanılmaya başlandı. Özellikle Ordu, Trabzon gibi iç savaşta görece daha çok kayıp vermiş illerde milliyetçi-ırkçı örgütlenmelere göz yumuldu. Hatta örgütlenmenin zeminini sağlayacak kontrgerilla veya asker kökenli valiler ve emniyet müdürleri bu bölgelere atandı. Yeni emekli olan Ordu Valisi Kemal Yazıcoğlu’nun 80 darbesinin en meşhur işkencecilerinden olması, Trabzon Vali ve emniyet müdürünün Can Dündar’ın ifşa ettiği illegal geçmişleri kesinlikle rastlantı değildi.
(http://www.milliyet.com.tr/2007/01/27/yazar/dundar.html)

Değişime uğrayan yasalar ya makyaj niteliğinde kaldı ya da uygulamada 90’lardaki ifade özgürlüğü üzerindeki baskılara geri dönüldü Aralarında Orhan Pamuk, Perihan Mağden, İsmet Berkan, Elif Şafak, Hrant Dink, Pınar Selek ve daha bir çok aydının trajik komik yargılamaları milliyetçi-ırkçı söylemin beslenmesine gelişmesine yaradı. Bizzat devlet eliyle hedef gösterilip, Türk düşmanı ilan edilerek milliyetçi-ırkçı kesimin örgütleyicilerinin önlerine yem olarak sunuldular.

Ve süreç çok değerli bir insanın milliyetçi-ırkçı  kesime kurban verilmesine kadar vardı. Ancak çok önemli bir şey oldu. Matem havası oluşmadı. Hrant Dink suikasti gerçekten de Murat Belge’nin dediği gibi gerçek hayatta bir araya gelemeyen bir çok aydın ve demokratı omuz omuza getirdi. Milliyetçi-ırkçı ideoloji zaten kendini çok sağlam bir biçimde tanımlamıştı. Demokratlar da cinayet sonrası eylemlerde ve büyük yürüyüşle kendini bir nevi tanımlamış oldu.

Bütün bu olumlu ve olumsuz gelişmeler bizlere gösterdi ki Türkiye iki zihniyet arasındaki çekişmeye sahne olurken bir dönemecin eşiğinde. Bir tarafta patronundan sosyalistine, Kürdünden, Ermenisine, Türküne kadar uzanan yelpazede çeşitliliğe sahip demokrasi özleminde ortaklaşan bir kesim yer alırken diğer yanda milliyetçi-ırkçı ideolojide ısrar eden, özellikle 90’lı yıllarda yaratılmış korku toplumuna inanmış ve inandırılmış bir kesim. 

Demokrat ve milliyetçi-ırkçı ideolojinin çatışmasına sahne olacak önümüzdeki dönemin izleyeceği yolu ise şu iki gündem belirleyeceğe benziyor. 1) Oy savaşları 2) Kuzey Irak veya İran coğrafyasında yaşanacak olası savaş gündemi.

  1. Oy savaşlarında demokrasi ve milliyetçi-ırkçı çatışmanın oy muhasebelerini belirleyerek sürece damgasını vuracağı açık. Ne yazık ki suikast sonrası yaşanan futbol maçlarında tribünlerde boy gösteren afişler, kafalardaki beyaz bereler milliyetçi-ırkçı söylemin partilerin politikasını kontrol edeceğini gösteriyor. Taban sıkıntısı çeken CHP’nin ahmakça milliyetçi söyleme sığınması bu noktada turnusol kağıdı özelliği taşıyor.
  2. Bu noktada TÜSİAD’ın bir hafta önce yaptığı açıklamalar manidardır. 90’lardaki savaşın T.S.K’nın dünya alemi hayretlere boğan F16 ve SKORSKY alımlarının ekonomiyi hantallaştırdığını, 2001 krizine neden olarak T.C ekonomisinin %10 küçülmesini beraberinde getirdiğini çok iyi hatırlıyorlar. İlk körfez savaşında T.C her yıl 8 milyar dolarlık gelirinden olmuştu. Olası Kuzey Irak sınır ötesi harekatının veya ABD- İran savaşının ise askeri otorite getirisi olsa da bu sefer ülke ekonomisine daha da ağır bir darbe getireceğinin farkındalar. 27 Ocak 2007 tarihli Birgün Gazetesi TÜSİAD’ın çıkışını bir burjuva devriminin özlemini belirttiğini ve toplumdaki demokrasi talebiyle de örtüştüğünü belirten bir yazı çıkardı (Cemil Ertem / Torunların gecikmiş burjuva devrimi). Yazıda, kurulacak ittifakın önemli olduğu belirtiliyor. Kısacası önümüzdeki fırtınalı dönem askeri oligarşi ile sanayici-burjuva iktidar odakları arasındaki vizyon çatışmasına sahne olacak. Buraya dair taze bir örnek vermek gerekirse; Türkiye ile Kürdistan özerk yönetimi arasında birkaç gün önce akaryakıt ihracı üzerinden diplomatik bir kriz çıktı: Bundan böyle Irak merkezi yönetiminden değil Kürt yönetiminden izin alınacaktı. Hükümet, Kürdistan özerk yönetimine tehditler savurmaya başladı. Ancak bütün bunlar olurken Kuzey Irak’ta geniş bir bölgede petrol arama ruhsatı olan PET holding başkanı Köksal’ın açıklamaları önemli bir görüş ayrılığını ortaya koyuyordu: “Orada kurulmuş bir devlet var, biz hala ahkam kesiyoruz. Türkiye yeni duruma göre strateji oluşturmalı!”

Öte yandan partiler oy kaygılarına göre hareket ederek milliyetçi şoven rüzgarı arkalarına almaya çalışa dursun asker şu an için sessizliğini koruyor. Tabi MHP, BPP ile benzer bir söylem tutturup demokrasi arzusunun yüksek seslerle dillendirildiği bir trendin yükselişte olduğu zamanda MHP’nin sırtını sıvazlama görüntüsü sergilemekten çekinmesi önemli etkenlerden biri olabilir. Ama ben gene de askerin sessiz kalmadığını eylemleriyle bütün bu demokratikleşme taleplerine cevabının net olduğunu düşünüyorum.

“İt Ürür Kervan Yürür”

Tam da bu nokta da 100 adet en son model F35 savaş uçağı silah ihracının dünya aleme duyurulması önemli bir gelişme. Aslında bu tip silah anlaşmaları,  plan programı yılları bulan bir emek yoğun lobi çalışmalarının sonucudur. Nitekim F16 üreticisi Lockheed’de genel müdür düzeyinde bir konuma sahip olan John Ralston’un PKK koordinatörü olarak atanması pazarlığın son aşamasına gelindiğinin ayrı bir göstergesidir. Yani F35 savaş uçağı üzerine dönen pazarlık PKK üzerinden dönen sınır ötesi harekat pazarlığını belirleyecekti [1]. Şunu da belirtelim; devletler-ordular bu tip büyük alışverişlerini en az 20 yıllık sosyokültürel, stratejik projeksiyonlarına göre yaparlar. Örneğin 90’larda yapılan dünyanın en büyük Skorsky alımlarının T.C.nin Kürt sorununa karşı tutumunu özetlemesi gibi…İşte bu anlamda askerin plan programı net ama T.C.’nin siyasi politik ortamı bu programa uyuyor mu hep birlikte göreceğiz.

Özetle yukarıdaki tablo gösteriyor ki birçoklarının da dillendirdiği gibi  Türkiye gerçekten kabuk değiştiriyor. Değişimi izleyerek değil değişime ortak olarak bir şeyler yapmamız dileğiyle…

İlker Yasin
İstanbul, 31.01.2007


[1] Böylesine büyük bir silah ihracının pazarlığı 90'lı yıllarda ABD ve petrol zengini Suudi Arabistan arasında gerçekleşiyordu.
 

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi