"KATİL VATAN HAİNİ ”
Yazının başlığı bana ait değil. Bugünkü Hürriyet gazetesinin manşeti. Hrant Dink’in katilini kastediyor. Onu vatan haini ilan ediyor. Birçok haber bülteninde ise şu ibareye rastlanıyor: “…Hrant Dink hain bir suikaste kurban gitti. ” Yani anlaşılan ortada bir (ya da birtakım) vatan hainleri var, ve bunlar Hrant Dink’i kurban ettiler. “Kurban etmek”… Türkçe sözlükte karşılığı: “kendi çıkarı için bir kimseyi ya da bir şeyi feda etmek” diye açıklanıyor. “Hain” içinse şu ibare var: “kutsal sayılan şeylere, kavramlara kötülük eden kimse”. Benim anladığım; birileri bizim için kutsal olan “vatan”ımıza Hrant Dink’i feda ederek ihanet etmiş. Yani aslolan Hrant Dink’in “susturulması” değil, bunun doğuracağı sonuçların vatan için hiç de hayırlı olmayacağı. Öyle ya, tam da Birleşik Devletler’de Ermeni soykırımı yasa tasarısı görüşülüyor… Öyle ya, tam da Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kritik bir dönemeçten geçiliyor. Neden bu hainler bunu kendi bildikleri gibi hallettiler ki? Oysa zaten 301’den hüküm giymiş ve cezası onaylanmıştı Hrant Dink’in. Zaten sindirilme politikası başarıyla devam ediyordu, bir de hain kurşunlara ne gerek vardı? Yaşarken de öldürülebiliyordu. Kendi yazısında da söylüyordu: “…Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? ‘Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?’ Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?”
Elbette ki saldırı herkes tarafından kınandı. Bir yandan TÜSİAD başkanı bunun Türkiye’nin demokratikleşme sürecine vurulmuş bir darbe olduğunu söylüyor, bir yandan da Kerinçsiz olaydan üzüntü duyduğunu dile getiriyordu. Herkes birilerini kınıyordu. Dün akşam 8’de Taksim’den Agos gazetesinin önüne yürüyen 8000 kişi, tüm yazılı ve görsel basın, TV programlarında konuşma yapan aydınlar, gazeteciler, köşe yazarları, devlet erkanı… Herkes kınıyordu. Madem herkes bunu kınıyordu da bu toplumsal koşullar nasıl oluşuyordu peki? Gerçekten “kimliği belirsiz vatan hainleri” mi işlemişti cinayeti? “Kim” sorusunun cevabını tartışmaya ne gerek var, Hrant Dink’i biz öldürdük!
Çalıştığım işyerinde bir eğitimde şöyle geçiyordu: “… size yapılmasa da rahatsız olduğunuz bir davranışa karşı tepkinizi göstermezseniz, bu da o davranışı bir destekleme biçimidir. Buna pasif destek denir…” Bence doğru. Ya karşısındasınızdır, ya da vurdumduymaz davranır ve “bana dokunmayan yılan” dersiniz ve desteklersiniz. En son ne zaman karşısına dikildik bu kınadıklarımızın? Ya da hiç dikildik mi? Ne yaptık bunu değiştirmek için? Hiiç gidip de başkalarını kınamayın, Hrant Dink’i biz öldürdük.
“Neden” sorusunun cevabı herkesçe bilindiği düşünüldüğü için daha çok “kim” ya da “bundan sonra ne olacak” sorusunun tartışılıyor olması doğal. Ama belki de “neden” sorusunun cevabını hatırlatmakta fayda vardır. Geçtiğimiz yaza gidelim… Hrant Abi’yi BGST, Ruhi Su Dostlar Korosu ve Sayat Nova ile beraber Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlediğimiz “Mahlemize aşık geldi” konserine davet etmiştik. Gelmiş ve sonrasında da ettiğimiz sohbet ile bizi çok sevindirmişti. Ertesi gün Birgün gazetesinde çıkan yazısında şöyle diyordu:
“(…)Eski çokkültürlülükte herkes kendi türküsünü söylerdi şimdi sadece kendi türkümüzü değil, komşumuzun türküsünü söylüyoruz, gerçek çokkültürlülüğü asıl şimdi üretiyoruz.
Ve biliyoruz ki kolay değil onu üretmek Mehmed, meşakkat istiyor, direnç istiyor, bedel istiyor... Senin gibi... Bu toprağın tüm âşıkları gibi...
Konser boyunca senin de benim de gözümüz, o koltuk değeneklerine dayanmış, halay çekememenin ıstırabını yaşayan koristteydi.
Bizi ve bizim çokkültürlülük mücadelemizi, demokrasi mücadelemizi çok iyi anlatıyordu o delikanlının koltuk değnekleri. Ne yapalım ki bizim mücadelemiz de onun gibi koltuk değneklerine muhtaç.
Ne dersin Mehmed? Sahnede olsaydık o delikanlının bir koluna sen bir koluna da ben girseydik, diğerlerini de peşimize taksaydık.
Ver elini ta Yerevan’a uzansaydık. Bir haber de orada uçuşsaydı. ‘Mahlemize aşuğ gelmiş’ deselerdi. Nasıl olurdu Mehmed, nasıl olurdu? Öyle ya, mahleyse ora da bizim mahle. Hem ‘aşuğ’ dediğin sıla sıla dolanmak varken çakılır kalır mı olduğu yerde?
Düşün bir kez Mehmed, Türkler, Kürtler ve Ermeniler Yerevan’da birlikte türkü söylüyorlar. Hem de sadece kendi türkülerini değil birbirlerinin türkülerini. Biz koltuk değnekleri de çıkmışız ortalığa halay çekiyoruz!...”
Bir düş kuruyordu… Ortak düşümüzdü bu: Halkların kardeşliği… Türkü, Kürdü, Ermenisini Yerevan’da birlikte türkü söylerken hayal ediyordu. Hem de yalnız kendilerininkini değil, birbirlerinin türkülerini…
Gelelim “bundan sonra ne olacak” sorusuna. Kahinlik yapmaya kalkacak değilim. Şöyle olacak, böyle olacak demeyeceğim. Sadece dileyeceğim. Dün beraberce Taksim’den Agos gazetesine yürüdüğümüz 8000 kişinin bugün hissettiklerinin bir “arınma” ve görevini yerine getirip bir kendini temize çıkarma olmamasını, Hrant Dink’i bizim öldürdüğümüzün farkına vararak bundan sonuçlar çıkarmamızı, bunun bir dönüm noktası olup bir şeylerin başlangıcı olmasını ve bu acı olayın hep beraber ortak bir düş kurup o düşün peşinden koşmamıza vesile olmasını diliyorum: Yaşasın halkların kardeşliği…
İlker Aslan İstanbul, 20.01.2007 |