YENİDEN AYAĞA KALKMAK
Melisa, Natali, ve Saro’ya ve tüm Ermeni dostlarıma…
“Korkuyordum ve hala korkuyorum, ancak düşünce-söz-eylem bütünlüğü olmadan sürdürülecek bir yaşamdan korktuğum kadar değil.”
Mehmet Tarhan*
Hrant Dink’in ölüm haberini duyduğumda sanki ailemden birini kaybetmiş gibi bir acı hissettim içimde. Barış içinde yaşamaya layık olduğumuz demokratik ve çok kültürlü bir topluma duyduğumuz inançtı bu bağı kuran. Bu bağ, çoğu zaman akrabalık ya da kan bağından daha güçlü bir birlikteliği ifade edebilir. Bu sitede Hrant Dink’in ölümünün hemen ardından kaleme alınan yazılarda duygusal dilin baskın olması da bu şekilde açıklanabilir bence.
Hrant Dink, ülkesinde Ermeni kimliğinden dolayı etnik ayrımcılığa maruz kalıp, adliye koridorlarında 301. maddeden yargılanırken, “Ermeni soykırımı yoktur” diyenleri cezalandıran yasa tasarısını kabul eden Fransa parlamentosuna bizzat giderek tüm dünyaya demokrasi dersi veren bir insan hakları savunucusuydu. “Biz Ermenilerin sorunları çözülmüş; Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, eşcinsellerin sorunları çözülmemiş, bu neye yarar ki?" sözleri bana göre Hrant Dink’in duruşunu en iyi ifade eden sözlerdir. Ermenilerin yaşadığı sorunların, toplumun dışına “atılmış” diğer kesimlerin yaşadıklarından bağımsız tutulamayacağını; bu coğrafyada birbirimizin yüzüne bakarak yaşayabilmenin yolunun cinsiyetçilik, ırkçılık, milliyetçilik, militarizm, homofobi, ataerki… akla gelebilecek her türlü ayrımcılık ve tahakküm biçimine karşı mücadele etmekten geçtiğini bir cümleyle özetliyordu.
Hrant Dink’in öldürülmesiyle, kendin gibi olmanın, kimliğini yaşamanın -önümüze konulan demokratik vizyona karşın- ne kadar imkansız hale geldiğine bir kez daha tanık oluyoruz. Tıpkı 2005 sonbaharında Şemdinli’de yaşananların ortaya çıkardığı ordu-devlet ilişkisinin hasıraltı edilmesine, 2006 Mart ayında Diyarbakır’da taleplerini demokratik bir biçimde dile getirmeye çalışan Diyarbakır halkına yaşatılan zulme ve çocuklara yapılan işkence görüntülerine, Ankara’da 1 yıldır travesti ve transseksüellere yönelik sistematik saldırılara tanık olduğumuz gibi… İçeriğini daha da genişletmenin hiç de zor olmadığı bu hak ihlalleri listesinin “Terörle Mücadele Yasası” tarafından itinayla korunduğunu da biliyoruz.
Hrant Dink’in öldürülmesiyle yapılmak istenen barış ve demokrasi isteyenlere sınırlarını hatırlatmak ve yüreklerimize korku salmaktı. Geçmişin korkularından yavaş yavaş sıyrılıp kendini ifade etmeye başlayan Ermeni halkına, yıllardır barış talebinde bulunan Kürt halkına, kısa bir süre önce düzenledikleri konferansla Türkiye’nin barışını arayan bir avuç aydına, militarist politikalar karşısında dimdik ayakta duran barış aktivistlerine, insan hakları ve demokrasiden yana olanlara verilen bir gözdağıydı. 301. maddeden yargılandığı dönemde Hrant Dink’i hedef gösteren pek çok kişi ve medya kuruluşu bugün bu cinayette hiçbir sorumluluk hissetmeden birlik ve beraberlik mesajları verebiliyor. Bugün bir Ermeni arkadaşımın “Bundan sonra biz burada nasıl yaşayacağız?” sorusunun ardından içimizde hissettiğimiz korku, yaratılmaya çalışılan toplumun ruh haline verilebilecek en iyi örnek.
Yine de hiçbir korku “düşünce-söz-eylem bütünlüğü olmadan sürdürülecek bir yaşamdan” duyulan korku kadar büyük değil. Korktukça daha çok konuşmak daha çok anlatmak istiyorsunuz. Düşündüğümüzü özgürce ifade etme konusunda önümüzde artık daha uzun bir yol olduğunu bilsek de... Yaşam, yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalktığımız bir mücadeleden ibaret. Ve yaşam, beraber ve barış içinde olduğumuz bir dünya inancımızı hayata geçirme çabamızla devam ediyor. Yüreklerimizse hala güvercin duyarlılığında…
Esra Aşan
İstanbul, 21.01.2007
|