HRANT DİNK CİNAYETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Ülkede barışı ve bir arada yaşama kültürünü savunan insanlar 19 Ocak 2007’de büyük bir şok ile sarsıldı. Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ermeni yurttaş Hrant Dink, Agos Gazetesi’nin önünde meydana gelen silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Ülkede demokratikleşmenin inşası çabası içerisindeki her aydının sorunu olan çözümsüzlük, konuşamama, tartışamama -adı ne koyulursa koyulsun- sorunun tek çözümünün, diyalogdan geçtiğini her seferde cesurca dile getiren ve ülkedeki barış kültürünün inşası için varını yoğunu ortaya koyan bir entelektüel olarak Hrant Dink, bu ülke için bulunmaz bir nimetti.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü saldırıyı gerçekleştirenin fotoğrafını ertesi gün basın aracılığıyla kamu oyuna duyurdu ve iki gün içerisinde adının Ogün Samast olduğunu öğrendiğimiz 17 yaşındaki zanlı yakalandı. Zanlının Trabzonlu olması, geçtiğimiz yıl İtalyan Papaz Santoro’nun Trabzon’da öldürülmesi ilginç bir tesadüf müydü? Yoksa, Trabzon yöresinde bir sorun mu vardı? Bu kronikleşen saldırganlık içgüdüsü sadece Trabzon’da değil ülkenin birçok yöresinde görülmekte ve bu saldırganlık içselleştirilmektedir. Bu sürece gelmemizin etkenlerini kısaca şöyle tanımlamaya çalışacağım:

Tanımlamaya 80’li yılların başlarından başlamanın doğru bir tercih olduğu kanısındayım. 80’li yıllar, askeri darbenin neticesi olarak ülkede apolitize edilme sürecinin başlangıcıydı. 82 anayasasıyla temel hak ve özgürlüklerin büyük oranda insanların elinden alınması; baskı, işkence, adam kaçırma ve faili meçhul cinayetlerle halkı apolitize etme yönünde atılmış fütursuz bir adımdı. Bu politikadan nasibini en ağır şekilde alansa başta Kürt halkı olmak üzere azınlıklar olmuştu. Bu dönemde hızını giderek artıran yerinden etme, asimilasyon ve baskı politikaları Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün ilk halkalarındandı. Bunu takip eden yıllarda Kürt sorununun güvenlik sorunu olarak ele alınması ve militarist bir perspektifle “çözümlenmeye” çalışılması, aslında sorunu çözmemiş derinleştirmişti. Bu politikalar süregelirken devletin ağzını kullanan yazılı ve görsel basın, Kürt sorununa yaklaşımda devletin yaklaşımının doğruluğu yönünde propaganda yapmış, halk nezdinde sorunun “vatanın bölünmez bütünlüğüne” tehdit olarak algılanmasını sağlamıştı. Böylece ırkçılık ve milliyetçilik toplumun kesimlerine nüfuz etmeye başlamıştı. 90’lı yıllarda çatışmaların yoğunlaşması; propagandanın artmasına, neticesinde de halk arasında milliyetçilik ve ırkçılığın iyice derinleşmesine neden olmuştu. Artık toplum, Kürt halkını “öcü”, “bölücü” olarak görmeye başlamıştı. Bu bağlamda farklılık arz eden kültürler, diller, dinler halk nezdinde dışlanmaya maruz kalmıştır ve kalmaya da devam etmektedir. Bu bakımdan azınlıkların hak ve özgürlükler sorunu daima bir paranoyaklık çerçevesinde ele alınmakta ve barışçıl bir zeminde tartışılmayı bir türlü hak edememektedir. Yirmi yılı aşkın bir süredir hassaslaştırılan Kürt sorunu, Ermeni sorunu vs. hep bir “milli güvenlik sorunu” olarak ele alınmış, neticesinde demokratik eylem hakkını kullanan her grup halk tarafından “bölücü” olarak nitelendirilmiş ve bundan hiçbir esef duyulmamıştır. Daha da ileri gidilerek “hassasiyet” arz eden bu konuda çözüm dile getirmeye çalışan insanlar linçe maruz kalmıştır. En düşündürücü olan ise görevi güvenliği sağlamak olan mülki amirler tarafından linç girişimlerinin “halkın doğal tepkisi” olarak yorumlanmasıdır. Parti başkanlarının ise bu “doğal tepkiyi” savunarak bir alkışlamadıkları kaldı.

Bu süreçle bağlantılı olarak TCK (Türk Ceza Kanunu)’nın 301. maddesi ve TMY (Terörle Mücadele Yasası) de yazarları, aydınları; partileri, dernekleri ve bunların yöneticilerini hedef haline getirmiş, ülkede farklılıklara karşı hoşgörü ve ifade özgürlüğü hep ıska geçilmiştir.

Danıştay saldırısı, Şemdinli olayları ve Şemdinli olayları cereyan etmeden önce bu bölgede meydana gelen on beş patlamanın ardından işin içinde “derin” güçlerin olduğunun bir kez daha yüksek sesle haykırılmasına rağmen iktidar, bu “derin güçleri” su yüzüne çıkarma cesaretini bir türlü göster(e)memiştir.

Burada sırası gelmişken benim açımdan önemli olan bir tespiti dile getirmek istiyorum. Son 2-3 yıldır “şaha kalkan” dizilerin, sinema filmlerinin, haber bültenlerinin, gazetelerdeki yazı dizilerinin, köşe yazılarının hoşgörüsüzlük ortamının yaratılmasında önemli ölçüde etkisinin olduğu düşüncesindeyim. Kâr odaklı şirketler olan medya kuruluşlarının hisse senetleri borsada işlem görmektedir ve hisse senetlerinin değer kaybetmemesi için “istikrarın” korunması medya grupları tarafından öncelikli önem teşkil eder. Dolayısıyla devlet politikaları devletin birinci ağzından halka aktarılır ve asla eleştiril(e)mez. Halk tarafından onay mekanizması böylece kendiliğinden sağlanmış olur ve “devletin yaptığı koşulsuz doğrudur” kanısı ortaya çıkar. Bu yaklaşımı haber bültenlerinde, yazı dizilerinde, köşe yazılarında sıkça görmekteyiz. Medyanın devletin ideolojisini nasıl provoke ettiği Noam Chomsky ve Edward S. Herman’ın Rızanın İmalatı:Kitle Medyasının Ekonomi Politiği* adlı kitaplarında ayrıntılarıyla incelenmektedir. Ve Taylan Doğan’ın ifadesiyle “medyanın radikal eleştirisinde başyapıt” olarak kabul edilen bir eserdir.

Dizi ve sinema sektörüne baktığımızda karşılaştığımız tablo çok hayret verici değil. Sığ ağa dizileri; mafyanın olumlandığı, şiddetin meşrulaştığı ve de “vatan için adam öldürmenin” cezasının olmadığı mafya dizileri; şovenist ağzı kullanan milliyetçilik odaklı sinema filmleri toplumda şiddeti büyük oranda tetiklemiş, insanlarda dizi, film karakterlerine sapkınlık düzeyinde öykünme baş göstermiştir. Dolayısıyla son yıllarda ayyuka çıkan ırkçı ve milliyetçi eylem ve söylemler ana-akım medya tarafından bizzat yaratılmıştır. Sonuç itibariyle yeşerip filizlenen şovenist ve milliyetçi tutumlar; mahkeme önlerinde, üniversitelerde, demokratik eylem ve konferanslarda dikenini bir çok insana batırmıştır.

Şimdi Hrant Dink cinayetinin sorumlularını arayanlar, toplumsal adaleti ve barışı isteyen sivil inisiyatiflerin seslerine kulak vermelidir. Kürt sorununda, Ermeni sorununda vs. çözümsüzlüğün kanayan yara olduğu bu ülkede çözüme yönelik adım atılabilmesi için gerçekçi çözümlerin üretildiği platformlar, yurt genelinde katılımcılığın esas alındığı bir politikayla tertip edilmelidir. “Köşe yazarlarımız” sorumluları dışarıda değil, bizzat kendi içlerinde aramalıdır. Sol muhalif kurumlar ve kişiler ise yaratılan bu şovenist ve milliyetçi havayı cesurca kamuoyuna teşhir etmelidir. Susurluk’tan bu yana “ortaya çıkarılmaya çalışılan derin ilişkiler” ve “çete” iddiaları; Danıştay saldırısı, Şemdinli olayları, bu bölgede meydana gelen on beş patlama, Rahip Santoro cinayeti ve en sonda Hrant Dink cinayetiyle tekrar gündeme geldi. Bu “çeteleşmeden” nemalanan; çağdaş, demokratik bir ülkede tüm halkların özgürce bir arada yaşayacağı günlerin gelmesini engellemeye çalışan güçler, bir an önce su yüzüne çıkarılmalıdır. Başbakan Erdoğan, Şemdinli olaylarında verdiği sözü değerli yurttaş Hrant Dink’in katlinde bari yerine getirsin. Ucu nereye dokunursa dokunsun üzerine gidilsin.

Ahmet Necati Özdemir
Çukurova Üniversitesi, Matematik Bölümü Öğrencisi, 08.01.2007


* Edward S. Herman ve Noam Chomsky, Rızanın İmalatı:Kitle Medyasının Ekonomi Politiği (İstanbul: Aram Yayıncılık, Mart 2006).
 

bgst@bgst.org 0212 2511921 Tomtom Mahallesi, Kaymakam Reşat Bey Sok. 9/1 Beyoğlu - İstanbul
BGST web sitesinde yayımlanan yazılar/çeviriler BGST sitesindeki orijinal linki verilerek kaynak gösterilmek ve yazarının/çevirmeninin adı mutlaka belirtilmek kaydıyla, ayrıca bir izin almadan internet üzerinden elektronik ortamda kullanılabilir. Yazı ve çevirilerin basılı ortamda kullanımı için yazar/çevirmenin izni gereklidir.

Barındırma: HostingEvi